<?xml version="1.0" encoding="windows-1254"?><rss version="2.0"><channel><title>veribaz.com - Tarih - Türkiye'nin veri bankası</title><copyright>Copyright (C) 2008 veribaz.com Tüm Hakları saklıdır.</copyright><link>http://www.veribaz.com/rss.html</link><description>veribaz.com: Türkiye'nin veri bankası - Tarih</description> <language>tr</language><lastBuildDate>9/7/2010</lastBuildDate><ttl>5</ttl><image><url>http://www.veribaz.com/img/veribaz.gif</url><title>veribaz.com Logo</title><link>http://www.veribaz.com</link><width>353</width><height>69</height></image><item><title>KARAMANOĞULLARI BELİĞİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?karamanogullari-beligi-454405.html</link><description>Karamanoğulları Beyliği&lt;br/&gt;Türkçeden başka dilin konuşulmasını yasaklayan Karamanoğulları, Osmanoğullarının en büyük rakibi idi. Anadoluda yaklaşık 230 yıl hüküm süren bu beylik, Türkmen beyliklerinin Osmanoğullarıdan sonra en önemlisi, en kudretlisidir. Merkezi Karaman (o zamanki adı Larende) olan geniş bir bölgede, güçlü bir devlet olarak hüküm sürmüş ve Büyük Selçuklu Devletinin halefi, Anadolunun hakimi olmak için Osmanlılarla mücadele etmişlerdi. &quot;Karaman Tacı&quot; bir prenslik değil, bir krallık sayılmıştır.&lt;br/&gt;Konyayı yani Türkiye Hakanlığının sabık başkentini ellerinde tutan Karamanoğulları, Selçukluların halefi olarak kendilerini takdim eylemişlerse de, Osmanoğullarının jeopolitik vaziyetinden, gazalarının yarattığı prestijden ve hükümdarlarının emsalsiz dehasından mütevellit bulunan rekabet ve üstünlüğü karşısında, bu iddiaları hayalden öteye gidememiştir. Anadolu Birliğini yapmak ve Türkiye Hakanlığını yeniden inşa etmek istiyen Osmanoğullarına en büyük güçlük çıkartanlar, Karamanoğullarıdır. Osmanlıların şevket ve azametini zedelemek, mümkünse yıkmak için, Avrupa Hıristiyan devletleri ile bile ittifak akdetmişlerdir.&lt;br/&gt;Karaman Türkmen Beyliği, 1250 yıllarından 1487ye kadar takriben 237 yıl sürmüştür. Fakat son yıllar, mutlak Osmanlı hakimiyeti altında geçmiş ve Karamanoğulları, İçelde küçük bir toprak parçası ile iktifa eylemişlerdir. Karamanoğulları, 1308e kadar Türkiye Hakanlığının bir parçasını meydana getirmişler ve Selçukoğullarına tabi olmuşlardır. Hatta Selçukoğullarını İlhanlı boyunduruğundan kurtarmak için milli ihtilaller çıkarmışlar ve Memluk Türkleri tarafından desteklenmişlerdir. Karamanoğullarının Orta Anadoluda prestijleri bu yüzden İlhanlı tahakkümünden bıkan Türk halk tabakaları arasında çok artmıştır.&lt;br/&gt;1335e kadar Karamanoğulları, mecbur oldukça İlhanlılara tabi olmuşlar, fakat bu tabiiyet bağını koparmak için her türlü fırsatı kullanmışlardır. Bu tarihten sonra istiklal kazanmışlarsa da, Memluk tesiri ülkeden eksik olmamıştır. Karamanlılar, Memluklerin hakimiyet sahasına doğru yayılma temayülleri gösterdikleri için, arada çatışmalar olmuştur. 1399dan 28 temmuz 1402 ye kadar 3 yıl Karaman Beyliği, Osmanlı İmparatorluğuna katılmış, Ankara felaketinden sonra Timur tarafından, eskisinden daha genişçe olarak diriltilmiştir. 1399a takaddüm eden senelerde de Karamanlılar, Osmanlı nüfuz sahasına girmişler, hatta onu metbu tanımışlardır. 1417de Memlukleri metbu tanımışlar, fakat az sonra tekrar Osmanlıları metbu tanımaya mecbur olmuşlardır. Bununla beraber her fırsatta Osmanlılara baş kaldırmaktan geri durmamışlardır.&lt;br/&gt;1250 yılından 1256 yılına kadar, takriben 6 yıl Ereğli, 1256 yılından 1261e kadar takriben 5 yıl Ermenek, Beylik başkenti olmuştur. Sonra başkent o zaman daha çok &quot;Larende&quot; denen Karaman şehrine nakledilmiş, sonuna kadar bu şehirde kalmakla beraber Konya, zaman zaman, ülkenin en büyük şehri olmak haysiyetiyle taht şehri de olmuş ve bazı beyler burada oturmuşlardır.Karamanoğulları, Oğuz</description></item><item><title>OSMANLI&quot;DA MUSEVİ TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-da-musevi-tarihi-374017.html</link><description>OSMANLI&quot;DA MUSEVİ TARİHİ ( 1299-19..)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Orhan Bey, döneminde Bursa&quot;ya gelen Museviler&quot;e çalışma ve yerleşme hürriyetleri dahil bütün hakları en geniş anlamda tanıdı. Museviler birarada yaşamak için &quot;Yahudi Mahallesi&quot; kurdular. Hatta Bursa Musevi cemaati o kadar genişledi ki, burada bir sinagog inşa etme gereğini bile hissettiler. Bunun üzerine Orhan Bey özel bir ferman çıkartarak kentte bir sinagogun kruulmasına izin verdi. Bu sinagog Türkiye&quot;nin en eski ve halen ayakta kalan sinagogu ETZ HAYİMdir. Museviler servetlerine göre yılda 10-20-40 dirhem yıllık kişi başına haraç öderlerdi. Bu haraç cemaat başı tarafından toplu olarak yatırılıp ve kişi sayısının doğruluğu yeminle sağlanırdı. Haraç miktarı, aynı zamanda o zamanki Musevi nüfusunu gösterirdi.&lt;br/&gt;I.murat zamanı çok önemli bir dönemdi. Yaşadığı 1360-1389 yılları arasında imparatorluğun temeli atıldı ve ülke çok büyüdü. Bu dönemde Trakya fethedildi. 1365 yılında Edirneye giren Sultan Musevilerce büyük bir sevinç ve çoşkuyla karşılandı. Edirne&quot;deki Musevi halkı fakir ve Bizans zulmünden çok çekmiş küçük bir cemaatti. Osmanlıların gelmesi onlar için bir kurtuluştu. Hatta yunancadan başka bir dil bilmeyen Edirneli Museviler kendilerine Türkçe&quot;yi öğretmeleri için Bursalı dindaşlarından bazılarını  kentlerine getirttiler. Edirne&quot;nın başkent olmasıyla Almanya, Fransa ve İtalya&quot;dan gelen Musevilerle birlikte Balkanların en büyük Musevi Cemaati doğdu. Edirne&quot;deki Hahambaşı hepsinin Hahambaşısı yani tek otoritesi olarak kabul edildi. O zamanlar Edirne&quot;de kurulan ve bir çeşit din akademisi anlayışı taşıyan &quot;Yeşiva&quot; , tüm Osmanlı şehirlerine açık bir eğitim merkeziydi. Polonya, Macaristan ve Rusya&quot;dan öğrenciler bile buraya Musevi dini eğitimi almaya geliyorlardı. Bu okul sayesinde Musevileri temsil edecek hahamlar eğitiliyordu. &lt;br/&gt;I.Mehmet döneminde İzmir fethedildi fakat orada yaşayan Musevi&quot;ye rastlanmadı. Fetihten sonra civar kasabalarda yaşayan Musevi topluluklar İzmir&quot;e taşındılar ve bu merkezi din açısından önemli bir merkez haline getirdiler. &lt;br/&gt;İLK İSYAN: Bu devirde şimdiki komünizmi anımsatan &quot;kadın hariç herşey müşterektir&quot; sloganıyla isyan bayrağı açan Kadı Asker Bedrettin&quot;in sağ kolu Museviden dönen Torlak Kemal&quot;di. Cami camii propaganda yapan Kemal, 3000 dervişle birlikte idam edildi.bu devirde Museviler, İslam fikri ve yalantısıyla kaynaştılar. Bununla birlikte, Bizans zulmü altındaki eylemsizlikten sonra, Osmanlı yönetiminin hemen ilk yıllarında bir Musevinin olumlu ya da olumsuz bu denli ciddi ve faal bir rol oynama durumuna gelmiş olması kayda değer bir olaydır. &lt;br/&gt;II.Murad Musevi cemaatına büyük itimat ve yakınlık gösterdi. Padişah gayrimüslümlerden oluşan birlikler kurdu. Bu birlikler arasında Musevilerde bulunuyordu (Gariban Ordusu). Bu birliklere katılmak istemeyenler bir bedel karşılığı ile askerlikten muaf kalabiliyorlardı. Yunan bir tarihçinin dediğine göre (Guerta de la İstoria gazetesindeki bir yazıda) : &quot;Her zaman ve yüzyıllardan beri Türkiye Musevileri savaşlara katıldılar ve Osmanlı devletinin Avrupa&quot;daki savaşlarında başarıya ulaşmaları için çok para harcadılar, zira bu yönetim altında dinlerinin icaplarını rahatlıkla yerine getirebileceklerini ve Musevi oldukları için maruz kalabilecekleri saldırılara karşı Türk devletinin onları koruyacaklarını biliyorlardı.&quot;&lt;br/&gt;Musevi Dr. İshak Paşa (Bkz. Osmanlıdaki ünlü Museviler AMON AİLESİ) Saray Hekimbaşısı oldu. Bu ilk resmi tayin olup, bu itimat bütün imparatorluk süresince devam etti. Padişah ayrıca Sultan İshak Paşa ve ailesini vergiden muaf tutacak bir ferman çıkardı. Bundan sonra Musevilerin saray doktorluğu gelenek boyutu kazandı ve birçok Musevi tıp uzamnı Bab-ı Ali&quot;de görev yaptı. &lt;br/&gt;Museviler , Bizans devrinde İstanbul&quot;un Galata semtinde otururulardı. Fetih stratejisinde galata, özellikle deniz kuşatması yönünden önemli bir yer taşıyordu. Bazı tarihçiler, Musevilerin Bizans&quot;ı desteklememeleri için, Fatih Sultan Mehmet&quot;İn kendileriyle gizli bir antlaşma yaptığını ve sonraları bu antlaşmaya dayanarak, Musevilere din ve vicdan hürriyetini sağladığını iddia ederler. Fakat bu özgürlüğe rağmen Osmanlılar İstanbul&quot;u aldıktan sonra, II.Mehmet yeni singogların inşaatını yasak etti. Ayrıca mevcut sinagogların imar edilebileceğini ve evlerin sinagoga dönüştürebileceğini ilan etti. Fatih&quot;in Museviler lehinde bir tutum takınmış olması</description></item><item><title>TARİH - OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN DOĞUŞU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-osmanli-imparatorlugunun-dogusu-433954.html</link><description>osmanlı imparatorluğunun doğuşu</description></item><item><title>1856-1879 DÖNEMİNDE OSMANLI MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİNDE REFORM ÇALIŞMALARININ YAPISI VE SEYRİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?18561879-doneminde-osmanli-milli-egitim-sisteminde-reform-calismalarinin-yapisi-ve-seyri-381975.html</link><description>1856-1879 DÖNEMİNDE OSMANLI MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİNDE REFORM &lt;br/&gt;ÇALIŞMALARININ YAPISI VE SEYRİ&lt;br/&gt;Hazırlayan&lt;br/&gt;Muhammet BOZ&lt;br/&gt;GAZİ ÜNİVERSİTESİ SİYASET VE SOSYAL BİLİMLER: DOKTORA PROGRAMI&lt;br/&gt;Öğretim Üyesi&lt;br/&gt;Doç. Dr. Mümtazer TÜRKÖNE&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER &lt;br/&gt;I. OSMANLI EĞİTİM REFORMU SÜRECİNDE ÇATIŞAN GURUPLAR &lt;br/&gt;a)1.Gurup:Gelenekçiler &lt;br/&gt;b)2.Grup:Batıcılar &lt;br/&gt;c)Üçüncü Gurup:Sentezciler &lt;br/&gt;II. EĞİTİM MÜESSESELERİ VE FONKSİYONLARI &lt;br/&gt;a)İdari Müesseseler &lt;br/&gt;aa) Encümen-i Daniş &lt;br/&gt;ab) Meclis-i Maarif-i Umumiye &lt;br/&gt;ac) Meclis-i Muhtelit-i Maarif &lt;br/&gt;b)Eğitim Birimleri(Okullar) &lt;br/&gt;ba)Darülfünun &lt;br/&gt;bb) Galatasaray Sultanisi&lt;br/&gt;bc)Darülmaarif &lt;br/&gt;bd)Darulmuallimin&lt;br/&gt;be)Darülmuallimat &lt;br/&gt;Sonuç ve Genel Değerlendirme &lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;Tanzimat öncesi Osmanlı&quot;da her alandaki kurum ve müesseslerde ciddi bir çözülme ve bozulma yaşanıyordu. Bu bozulmaların yaşandığı kurumlardan biri de eğitim müessesi idi. Bozulan müesseselerin yeniden toparlanma çalışmalarında eğitim sistemi de önemli bir paya sahipti. Osmanlı&quot;da hemen her müessese taklit, istibdat ve guruplaşmalarla dejenere olmuştu. Bu vasatta Osmanlı ciddi bir siyasal ve ekonomik zaaf içinde idi. Bu arada Batı Dünyasının kaydettiği gelişme ve Batı&quot;nın her geçen gün Osmanlı&quot;&quot;da ağırlığını yükseltmesi çözüm arayışlarında dikkatleri Batı&quot;ya yöneltti. Bu arada pek tabii ki Batı&quot;da aranan çözümlerden birisi de eğitim alanında idi. Osmanlı&quot;daki gerilemenin nedenleri arasında bir şeylerin eksikliği açıktı. Batı&quot;nın gelişmesinin nedenleri arasında ise bir şeylerin farklılığı ve fazlalığı söz konusu idi.&lt;br/&gt;Bu gelişme Batı ile ilişkilerin geliştirilmesinde yabancı dil bilgisini çok önemli bir konuma getirdi. Yabancı dil ve ezici ağırlıkla Fransızca en çok rağbet gören lisan oldu. Fransızca bilenler kamu görevlerinde süratle yükseldiler ve Batı&quot;da olup bitenlerin Osmanlı&quot;ya taşınmasının öncüleri oldular.&lt;br/&gt;1856 sonrasında iyice gelişen bu ilişki ve bunun getirdiği yeni, farklı ve çatışan fikir ortamında eğitim sistemi üç farklı karakter ve bu karakterleri temsil eden kişiler arasındaki tartışmalarla şekilleniyordu. Şüphesiz bu şekillenmenin kökeni Tanzimat öncesi gelişmelere kadar uzanır. Bu makalede konunun 1856 öncesi safhalarının tartışılmasından çok bu tarihten sonraki yaklaşık 20 yıllık dönemde meydana gelen hızlı gelişmeler üzerinde durulacaktır.&lt;br/&gt;Osmanlı eğitim sistemindeki reform çalışmaları geleneksel medrese eğitiminde meydana gelen tıkanıklıkla birlikte gelişmiştir. Bu gelişmede çatışma halinde olan üç gurup vardır: Birincisi öteden beri var olan geleneksel eğitimdir, medresedir. Medrese Osmanlı&quot;nın son döneminde coğunlukla din ilimlerinin öğretilmesinde odaklanmıştır. İkinci gurupta ise sözü edilen gelenekçilere tepki olarak gelişen ve mevcut eğitim bunalımı ve çözülmenin nedeni olarak mevcut sistemi gören tamamen Batıcı olanlar yer almaktadır. Bu gurupta din ve fen ilimlerinin tamamen birbirinden ayrılması, hatta birincisinin ikincisine mani olması nedeniyle ortadan kaldırılması gereği vurgulanmaktadır. Bu guruba göre din bilimsel gelişmeye manidir. Ba</description></item><item><title>FRANSIZ İHTİLALİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?fransiz-ihtilali-419862.html</link><description>         sosyal, siyasi, hukuki, vs. alanlarda meydana gelen gelişmelerin uzun bir tarihi geçmişe sahip oldukları herkesçe bilinen bir gerçektir.&lt;br/&gt;18. yüzyıla kadar felsefe salt doktrin ve ilim alanında kalmış, halkla temasa geçmemiş, toplum olaylarına karışmamış görünüyor. halbuki bu yüzyıldan itibaren, dünya olaylarına karışmış, fikirleri idare etmiş ve toplumu değiştirmeye yönelmiştir. 18. yüzyılın &quot;aydınlık çağı&quot; olarak adlandırılması, felsefenin verilerinin; eskisi gibi sadece filozofların kafasında kalmayıp, bütün bir topluma  ve onu meydana getiren fertlere malolmuş olmasının sonucudur. &lt;br/&gt;         fransız ihtilali 18. yüzyılın başat vakasıdır ve bugün bile hızı tükenmiş denilemez. zihni hazırlığı üç kuşak sürmüş ve bütün önemli yönleri eleştirel araştırma ve incelemelere konu olmuştur. tartışmaların etkisi milli sınırlar gözetilmekten ziyade insani ölçülerde yoğunluk kazanarak yürümüştür ve fransa&quot;nın akıl çağında entellektüel önderliğinin tanınması, bu ülkenin siyasi önderliğinin kaynağı sayılmıştır; çünkü dünya üzerinde ilerici ve demokratik güçler kendilerini fransız hürriyeti davasıyla özdeşleştirmişlerdir...</description></item><item><title>ANADOLU BEYLİKLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?anadolu-beylikleri-352719.html</link><description>ANADOLU  BEYLİKLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; 14. Anadolu beylikleri    21. Çonoğllarıba&lt;br/&gt; 15.Candar Oğu.                   22. Pervane OĞ.&lt;br/&gt; 16. Menteşe                          23. Karesi&lt;br/&gt; 17.Aydın                                   24. Hamit&lt;br/&gt; 18.Saruhan                            25 .E şref&lt;br/&gt; 19. Germiyen                         26. Ramazan&lt;br/&gt;  20. Taceddin                        27. Dulkadir&lt;br/&gt;   28.Sahip ata   29 . Karaman   30. OSMANLI    &lt;br/&gt;ANADOLU BEYLİKLERİ&lt;br/&gt;Anadolu Selçuklu Devleti 1243 yılında Kösedağ&quot;da Moğollara karşı aldığı yenilgiden sonra hızla bir çöküş devrine girdi.Bu tarihten sonra Anadolu&quot;da büyük küçük bir çok beylik kuruldu.&lt;br/&gt;  CANDAROĞULLARI&lt;br/&gt;Candaroğulları Beyliği 1292 yılında Kastamonu Sinop ve çevresinde kurulmuştur.Fatih zamanında bu beyliğe son verilmiştir.&lt;br/&gt;  MENTEŞEOĞULLARI&lt;br/&gt;Menteşeoğulları Güneybatı Anadolu&quot;da Türkmenler tarafından kurulmuş bir beyliktir.Bilinen ilk beyi Kuru beydir.II. Murat zamanında bu beyliğe son verilmiştir.&lt;br/&gt;  AYDINOĞULLARI&lt;br/&gt;XIV yüzyılın başlarında Batı anadolu&quot;da Aydın ve çevresinde kurulan beyliktir.İlk beyi Mehmet beydir.II.Murat zamanında 1426 yılında bu beyliğe  son verildi.&lt;br/&gt;   SARUHANOĞULLARI&lt;br/&gt;Batı Anadolu&quot;da merkezi Manisa olmak üzere kurulmuş bir Türk beyliğidir.Beyliğin kurucusu Saruhan Beydir.Çelebi Mehmet tarafından bu beyliğe son verildi.&lt;br/&gt; GERMİYANOĞULLARI&lt;br/&gt;Kütahya veçevresinde hüküm sürmüş bir Türk beyliğidir.Beyliğin kurucusu Yakup beydir.Anadolu&quot;daki beyliklerin en kuvvetlilerinden birisidir.II.Murat zamanında bu beyliğe son verilmiştir.&lt;br/&gt;  TACEDDİNOĞULLARI&lt;br/&gt;Karadeniz sahilinde Bafra ile Ordu arasında hüküm sürmüş bir beyliktir.&lt;br/&gt;  ÇOBANOĞULLARI&lt;br/&gt;Kastamonu&quot;da Anadolu Selçukluların bir uç beyliği olarak Hüsamettin Çoban tarafından kurulmuştur.Candaroğulların Kastamonu&quot;yu ele geçirdikten sonra beylik yıkılmıştır.&lt;br/&gt;  PERVANEOĞULLARI&lt;br/&gt;Anadolu Selçukluları veziri Muineddin Süleyman Pervane&quot;nin çocukları tarafından 1277&quot;de Sinop&quot;ta kurulmuştur.&lt;br/&gt; KARESİOĞULLARI&lt;br/&gt;Karesioğulları XIV yüzyıl başlarında Balıkesir ve Çanakkale taraflarında kurulmuştur.I.Murat tarafından beyliğe son verilmiştir.&lt;br/&gt;  HAMİTOĞULLARI&lt;br/&gt;Isparta, Eğridir ve çevresinde kurulmuş bir beyliktir.Beyliğin kurucusu Dündar beydir.Yıldırım Bayezıt tarafından bu beyliğe son verilmiştir.&lt;br/&gt; EŞREFOĞULLARI&lt;br/&gt;Beyşehir veSeydişehir civarında kurulmuş bir beyliktir.Beyliğin kurucusu Seyfeddin Süleyman Beydir.1326 tarihten itibaren beylik ortadan kalktı.&lt;br/&gt; RAMAZANOĞULLARI&lt;br/&gt;Ramazanoğulları Adana ve çevresinde XIV. Yüzyılın ikinci yarısından XVII.yüzyıl başlarına kadar hüküm sürmüş bir beyliktir. Kanuni Sultan Süleyman zamanında bu beyliğe son verilmiştir.&lt;br/&gt; DULKADİROĞULLARI&lt;br/&gt;Dulkadiroğulları Elbistan ve Maraş çevresinde kurulmuş bir Türk beyliğidir. Yavuz Sultan Selim zamanında bu beyliğe son verilmiştir.&lt;br/&gt; SAHİPATAOĞULLARI&lt;br/&gt;Selçuklu veziri Sahip Ata Fahreddin Ali&quot;nin oğulları tarafından Afyon ve çevresinde kurulmuştur.&lt;br/&gt; KARAMANOĞULLARI&lt;br/&gt;Anadolu Selçuklularının yıkılışı sırasında kurulan  Türk beyliklerinden en uzun ömürlülerinden bir beyliktir. Türkçe&quot;yi resmi dil olarak kullandı.Fatih Sultan Mehmet zamanında bu beyliğe son verildi.&lt;br/&gt; OSMANLI DEVLETİ&lt;br/&gt;Osmanlı Devleti 1299-1922 yılları arasında üç kıtada  hüküm sürmüş bir devlettir.Osmanlı Devleti&quot;nin kurucusu Osman Beydir.Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyuna mensuptur.</description></item><item><title>YUSUF HAS HACİB VE KUTADGU BİLİG</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?yusuf-has-hacib-ve-kutadgu-bilig-352648.html</link><description>YUSUF HAS HACİB ve KUTADGU BİLİG&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yazarın hayatı ve edebi şahsiyeti &lt;br/&gt;Yusuf&quot;un Has Haciblik&quot;e yükselmesi:&lt;br/&gt;Kutadgu Bilig&quot;in konusu ve tanıtımı:&lt;br/&gt;Eserin önemi ve tesirleri:&lt;br/&gt;Kutadgu Bilig&quot;in nüshaları :&lt;br/&gt;Kutadgu Bilig&quot;den bazı nasihatlar:&lt;br/&gt;Bibliyografya:&lt;br/&gt;YAZARIN HAYATI VE EDEBİ ŞAHSİYETİ&lt;br/&gt;İslami Türk Edebiyatı&quot; nın eseri ele geçen ilk yazarı &quot;Yusuf Has Hacib&quot;tir.Miladi 11.asır başlarında Türkistan&quot;ın Balasagun şehrinde doğmuştur.Yusuf rivayetlere göre boylu poslu olduğu,güzel yüzlü ,erkek sesli olduğu gösterişli bir erkek vasfı taşıdığı söylenir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yusuf&quot;un bıraktığı esere bakarak onun iyi bir tahsil görmüş,bilgiye kıymet veren iyi düşünen,iyi yazan fikir ve sanat adamıydı.Onun İbn&quot;i Sina&quot;nın talebesi olduğu rivayet edilir.Bunun sebebi Yusuf&quot;un fikirleriyle İbn&quot;i Sina&quot;nın fikirlerinin hemen hemen aynı olmasıdır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yusuf&quot;un İslam kültürü ve terbiyesi içinde yetişmesine rağmen eserinde özellikle dilinde milliyetçi davranışları dikkat çeker. Eserinde özellikle yabancı kelimelere az yer vermiş,Türkçe kelime ve terimlere çokça yer vermiştir.Ayrıca eserinde Türkçe atasözlerine manilere ve deyimlere de yer vermiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yazar eserinde din ve dünya işlerini karşılaştırarak hem dünya işlerine hem de ahiret işlerine önem verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Böylece eserinde dini, ahlaki hukuki, sosyal, siyasi problemler üzerinde durmuş, düşünmüş ve bu konuları ayrı ayrı işlemiştir.&lt;br/&gt;Yusuf&quot;un Has Haciblik&quot; e Yükselmesi&lt;br/&gt;Yusuf eserini bitirdikten sonra eserini Karahanlı hükümdarı&quot; Tabgaç Buğra Kara Hakan Ebu Ali Hasan  Bin Süleyman Aslan Kara Han&quot;a ithaf etmiştir. Bunun üzerine hükümdar eseri kabul ederek Yusuf&quot;a ordu kumandanlığı ve vezirlikten sonra gelen Has Haciblik rütbesini vermiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Has Haciblik&quot;e yükselmek kolay bir iş değildir. Bu rütbeye  yükselmek için şu özellikler gerekiyordu: Yüz, kıyafet, boy pos, anlayış, akıl, zekilik, bilgi, tavır ve davranış bakımından seçkin insan olmak lazımdı. Bu nedenle  her insanın bu rütbeye yükselmesi güçtü.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Has Haciblik mertebesine yükselen bir kişi bütün insanları , fakir , dul ,öksüz , yoksul yetim olsun bütün dertlerini , dileklerini ve temennilerini dinliyor , haksızlığa uğrayarak hak isteyenlere Has Hacib yardım ediyor ve daha birçok saray ve cemiyet işlerini görüyordu .&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Hacib zeki ve bin türlü bilgiye sahip olmalıdır&quot; diyen Yusuf eserinde ulu Haciblik vazifesini 90 beyit tutarında bir bahis halinde tanıtır ve ulu Hacib olarak insanı inceden inceye tasvir edip bu mevkiye gelmenin meziyetlerini bize söylüyor.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yusuf;Kutadgu Bilig&quot;i yazınca bu mevkiye getirilmiştir. Fakat Has Haciblik için sayılan şartların mühim bir kısmının belkide tamamının yazarımızda mevcut bulunması mümkün hatta tabidir. Çünkü kitabında ulu Haciblik için saydığı vasıflar Yusuf &quot;un kendisinde bulunmasaydı bu rütbeyi kabul etmezdi.&lt;br/&gt;Kutadgu Bilig&quot;in konusu ve tanıtımı&lt;br/&gt;Eserin esas konusu cemiyet halinde yaşayan &lt;br/&gt;İnsanları maddi ve manevi bakımdan hem bu&lt;br/&gt;dünyada hem de ahiret de mesut edecek&lt;br/&gt;yollar bulmaktır.Bu yolları bir sosyal nizam&lt;br/&gt;içinde, bir hukuk prensibi, bir idare disiplinini&lt;br/&gt;öğütler halinde ifade etmektir.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yusuf Has hacib tarafından yazılan ve bugün&lt;br/&gt;hala İslami Türk Edebiyatı&quot;nın ilk eseri olmak&lt;br/&gt;sıfatını muhafaza eden kitabın adıdır. Bu ki-&lt;br/&gt; tapta İslami Kültür olsa da yazar bu kültürü&lt;br/&gt;benimsemesine rağmen eserinde Türkçe un-&lt;br/&gt;Surlar kullanarak milli kalmayı başarmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Kut&quot;,Türkçe&quot;de ,saadet,devlet anlamlarına &lt;br/&gt;gelir.Kutadgu Bilig: kutluluk bilgisi,saadet&lt;br/&gt;bilgisi, devlet olma bilgisi manalarına gelir.&lt;br/&gt;Kitap,gerek fert gerek cemiyet halinde yaşa-&lt;br/&gt;yan insanların ahirette ve bu dünyada mesut&lt;br/&gt;olabilmeleri için tutacak yolları gösteren&lt;br/&gt;eserdir.   &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu eser insanlara öğüt ve bilgi verdiği için di-&lt;br/&gt;daktik bir eserdir.Hem dini hayatla ilgili, hem&lt;br/&gt;de bu dünyayla ilgili insanlara öğütler vererek &lt;br/&gt;onların mutlu, saadetli yaşam için uyulacak&lt;br/&gt;yolları gösteren bu eser tam bir bilgi kitabı&lt;br/&gt;şeklindedir.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kutadgu Bilig, Kaşkar-Hakaniye lehçesiyle&lt;br/&gt;yazılmıştır.Bu eser mesnevi şekliyle yazılmış,&lt;br/&gt;manzum bir eserdir.Eserin sonunda kasid</description></item><item><title>19. YY. AVRUPASINDA DEMOKRATİKLEŞME HAREKETLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?19.-yy.-avrupasinda-demokratiklesme-hareketleri-346855.html</link><description>19. YY. AVRUPASINDA DEMOKRATİKLEŞME HAREKETLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;A) A) FRANSIZ İHTİLALİ VE YAYDIĞI FİKİRLER&lt;br/&gt;B) B) SANAYİ DEVRİMİ VE BUNU AVRUPADA DOĞURDUĞU SONUÇLAR&lt;br/&gt;1- 1- SANAYİ DEVRİMİ&lt;br/&gt;2- 2- SANAYİ DEVRİMİ İLE İLGİLİ AKIMLAR&lt;br/&gt;a) a) Kapitalizm&lt;br/&gt;b) b) Emperyalizm&lt;br/&gt;c) c) Sosyalizm&lt;br/&gt;C) 19. YY. AVRUPASINDA ORTAYA ÇIKAN DİĞER DOKTRİNLER&lt;br/&gt;1- 1- LİBERALİZM&lt;br/&gt;2- 2- ANARŞİZM&lt;br/&gt;SONUÇ&lt;br/&gt;KAYNAKÇA&lt;br/&gt;A) FRANSIZ İHTİLALİ VE YAYDIĞI FİKİRLER&lt;br/&gt;Ortaçağ&quot;ın kapanmasından sonra Rönesans ve bunun bir sonucu olan Reform, düşüncede büyük değişikliklere neden olmuş, Aydınlanma Devri adını alan 18. yy. ile yeni bir dönem başlamıştır. Akla ve deneye yer veren ve mucizeyi reddeden Aydınlanma Devri ile o zamana kadar egemen olan dünya görüşü yeni bir şekil almıştır. &lt;br/&gt;Aydınlanmanın temelinde akıl yer almaktadır. Akıl, varlığı düzenleyen doğa kanunlarını bulacak ve böylelikle insanlığını gelişimini, ilerlemesini sağlayacaktır. Aklı siyasal ve sosyal alanda egemenlik sağlaması, düşünen insanı dar kalıplı düşünce sisteminden çıkararak, serbest düşünme ve inceleme yöntemine götürmüş, böylece özgürlük fikrine ulaşılmıştır. Özgürlük fikri ise, mevcut mutlakiyetçi düzenin karşısında yer aldığından, insanlığın kurtuluşu ve mutluluğa kavuşması şeklinde değerlendirilmiştir[1]. Aydınlanma, Fransız Devrimi&quot;nin çıkmasında etkili olmuş ve bu düşünsel ve sosyal değişme Avrupa&quot;da ve bütün dünyada daha sonraları meyvelerini vermiştir. &lt;br/&gt;Aydınlanma devri, Avrupa&quot;yı fikren geliştirmiş ve İngiltere&quot;deki 18. yy.daki sosyal ve siyasal değişiklikler, Avrupa&quot;yı, özellikle de Fransa&quot;yı yeni bir devir açmaya yöneltmiştir. &lt;br/&gt;Fransız Devrimi öncesi Fransa&quot;da mutlak kral hakimdir. Kral, tüm kuvvetini ve kudretini tanrıdan almaktadır. 16. Louis&quot;nin dediği gibi, &quot;Devlet benim!&quot; zihniyeti, kralın her türlü güce sahip olduğunu ifade ediyordu. Fransa&quot;da ihtilali hazırlayan nedenler vardı : &lt;br/&gt;Fransa&quot;da kral, devlet ve toplum hayatına tam hakimdi. Medeni ve siyasi hürriyetin sözü edilmemekte, bozuk bir yönetim tarzı, felçli bir adalet mekanizması, zalim bir yönetimin özelliklerini göstermekte idi. Ayrıca sınıflar arasındaki ayrıcalıklar, papazların ve asilzadelerin devlet hayatında egemen oluşu, adil olmayan vergi dağıtımı, toplumda büyük huzursuzluklar yaratıyordu. Eğitim ve öğretim ihmal edilmişti ve din adamlarının tekelinde bulunuyordu. Ayrıca basın da sansüre uğramaktaydı. Ülkenin ekonomik durumu da iyi değildi. &lt;br/&gt;Devrimi hazırlayan nedenler arasında, Fransız düşünürlerin de büyük etkilerinin olduğunu söylemeliyiz. Montesquieu, Voltaire, J.J. Roussseau, Diderot gibi düşünürler, ihtilalden çok önce insan özgürlüğünü ve demokrasiyi savunmuşlardır. &lt;br/&gt;A.B.D.&quot;deki özgürlük ve bağımsızlık hareketinin başarı sağlaması, Fransa&quot;da da aynı fikirlerin yayılmasına neden olmuş, Fransız Devrimi&quot;nin bir an önce gerçekleşmesine ortam hazırlamıştır. İhtilalciler, yalnız aklın ve mantığın hakim olacağı bu yeni ortamda, insanların sonsuz refah ve mutluluğa erişeceğine inanıyorlardı. 14 Temmuz 1789&quot;da başlayan Fransız ihtilali, devlet ve toplum hayatında önemli değişikliklere neden olmuştur. 27 Ağustos 1789&quot;da yayınlanan İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi, bütün insanların özgür ve eşit olduklarını ilan etmekteydi. Bu bildiri, Fransa&quot;da demokrasinin temel yapısını oluşturmuştur. Devrim, derebeyliğe kesin darbeyi vurmakta ve sınıf ayrımını ortadan kaldırmaktadır. &lt;br/&gt;Devrimin öncülerinden Rousseau, özgürlüğün yanında eşitliği, toplumsal sözleşmenin temeli saymıştır. İhtilalin bir parolası olan eşitlik, kanun önünde herkesi eşit saymaktadır. Eşit insanlar, toplumda birbirlerine karşı baskı kuramayacağından, her insan öncelikle kendisini kontrol etmektedir. Eşitlik, herkesin çıkarının eşit olduğunu, eşit hakka sahip olduğunu ifade etmektedir. &lt;br/&gt;Fransa&quot;da, &quot;Fransız vatandaşlığı&quot; hissini yaratan, Fransız Devrimi&quot;dir. İhtilal, özgürlük, eşitlik ve adalet parolaları ile birlikte, milliyetçilik ve milli egemenlik ilkelerinin de getirmiştir. Devrimin, 17. yy.da gerçekleşen İngiliz Devrimi&quot;nden ve 18. yy.ın sonlarında başarıya ulaşan ve Amer</description></item><item><title>TARİH - ROMA TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-roma-tarihi-399647.html</link><description>roma tarihi</description></item><item><title>DİYALEKTİK DÜŞÜNCE TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?diyalektik-dusunce-tarihi-353973.html</link><description>DİYALEKTİK DÜŞÜNCE TARİHİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Doğu halklarında metafizik düşüncenin günümüze kadar ağır bastığı açıkça görülmektedir. Eski doğu felsefesinin en temel özelliği durağan (statik) ve değişmez bir dünya görüşüne dayanmış olmasıdır. Çinliler ve Hintliler eşyanın özünü, yani cevherini hiç değişmeyen ve kendi kendine özdeş olan bir şey olarak görürüler.&lt;br/&gt;Çin felsefesinde birde karşıtlıklar ilkesinden bahsedilir. Çinliler dünyanın kuruluşunda bir takım ikilikler ve karşıtlıklar olduğunu kavramışlardır. Mesela Çinliler gökyüzünü doğurtucu bir erkek yeryüzünü de yani toprağı da doğurgan bir dişi olarak görüyorlardı. &lt;br/&gt;Eski İran felsefesinde karşıtlıklar arasında bir çatışma ve savaş olduğunu görüyoruz. Bu anlayışa göre evrendeki herşey iki kategoriye ayrılmış, bir tarafta ışık ilkesinin yönelttiği iyilik diğer tarafta kötülük ilkesinin yönettiği kötülük .&lt;br/&gt;YUNAN DÜŞÜNCESİNDE DİYALEKTİK&lt;br/&gt;Yunan felsefesinde daha başlangıcından beri çocukça ve basit biçimde de olsa diyalektikten, oluş ve değişme kavramlarını dile getirerek bahsedildiğini duyarız.&lt;br/&gt;HERAKLEİTOS&lt;br/&gt;Milattan önce 535-475 yaşadığı sanılan Heraklietos Efesli bir aristokratın oğludur. Kendisi bir ayaklanmaya katılmış ve başarısızlığı üzerine Artemis tapınağına kapanarak Dünya ile ilgisini kesmiştir.&lt;br/&gt;Heraklietos insanı bir nesne olarak ilk defa ele almıştır. Ve ben kendimi alıyorum demiştir. Heraklietos&quot;a göre evrendeki herşey değişikliğe uğrar. Bozulmayan hiçbir şey yoktur. Aynı ırmağa iki kez giremezsin. Çünkü her seferinde geçen başka bir sudur.&lt;br/&gt;İnsan ruhu da son derece incelmiş ve arınmış bir ateş unsurudur. Kuru akıl daha bilge daha akıllıdır. Rutubet ruhun ateşini kararttığı zaman akıl gücünü kaybeder. Sarhoşluk bu durumun en iyi örneğidir. &lt;br/&gt;ZENON&lt;br/&gt;Aristotelese göre diyalektiğin babası Heraklitos değil Elealı Zenondur. Zenonun diyalektiği özdeşlik ve negatiflik ilkesi üzerine dayanır. Zenon sadece varlığın varolduğunu ve varolmayanın varolmadığını ileri sürer. Zenona göre evrende gördüğümüz çokluk ve çeşitlilik aslında özle ilintisi olmayan temelsiz görünüşlerdir. &lt;br/&gt;Zenon hareketin imkansızlığını göstermek için çeşitli örnekler vermiştir. Atılan bir ok hedefine varabilmek için ardaki bütün noktalarda ayrı ayrı bulunmak zorundadır. Bulunmak durmak demek olduğuna göre ok bütün uçuş süresince duruyor demektir.&lt;br/&gt;SOFİSTLER&lt;br/&gt;Sofistler genel problemlerden uzaklaşıp düşüncesi iradesi ve duygusal hayatı ile insanın kendisini incelemeye çalışmışlardır.&lt;br/&gt;SOCRATES&lt;br/&gt;Socrates geleneklere saygı duymamakta ve devrimci bir çizgi çizmektedir. Sokratesin bütün ustalığı sanki bilmiyormuş gibi yaparak kendi düşündüğünü saklamasında ve başkalarından bir şeyler öğrenmek istiyormuş gibi yapmasında yatmaktadır. Sokrates yönteminin amacı problemi çözmek değil gerektiği gibi ortaya koymaktır. Kabul ettirmek değil problemi aydınlatmaktır.&lt;br/&gt;PLATON&lt;br/&gt;Milattan önce 427-327 yıllarında yaşamıştır. Bilimsel yöntemini insana bağlı olmaktan kurtarmak istiyordu. Araştırmanın her türlüsünün beyhude olduğunu dile getirmiştir. Bunuda şu şekilde izah etmiştir. Aradığım her hangi bir şeyi ya önceden biliyorumdur ,(bu durumda araştırmama gerek kalmaz) yada araştırdığım şey hakkında hiç bir şey bilmiyorumdur. Bu durumda da herhangi bir şey öğrenmeme imkan yoktur. Çünkü araştırmayı nasıl yapmam gerektiğini bilemem. Demek ki bilimin değeri olmadığı gibi başarıya ulaşma şansıda yoktur. &lt;br/&gt;ARİSTOTELES&lt;br/&gt;M-Ö (384-322) Aristoteles bir gençlik yapıtı olan Topiklerde diyalektikten etraflıca söz eder. Bu kitabın amacı muhtemel öncüllerden kalkarak ileri sürülen her problem üzerine kanıtlama yapmamız ve bir kanıt ileri sürdüğümüz zaman bu kanıta karşı her hangi bir şey söylemekten kaçınmamızı sağlayan bir yöntem bulmaktır.&lt;br/&gt;ORTA ÇAĞDA DİYALEKTİK&lt;br/&gt;Hristiyanlık bir felsefe değil dindir. Bununla beraber tanrı sözü( vahiy ) felsefeyi gereksiz hale getirmemiştir. Kecskes bu durumu açıklamak için iki tana durum ileri sürüyor. &lt;br/&gt;1-İnsan oğlunun inandığı şeyi anlamaya ve onu düşünce yoluyla geliştirmeye çalışması doğaldır. Bu durumda felsefe gerekli bir şeydir. Ç</description></item><item><title>TOPRAK IDARESI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?toprak-idaresi-384051.html</link><description>TOPRAK IDARESI&lt;br/&gt;Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde ve bu devletin ekonomik, sosyal ve askeri gelişmesinde önemli derecede rol oynayan etkenlerden biri de şüphesiz ki toprak sistemidir. Bu sistemin gelişmesi ile ilgili müesseseler, devlete bir dinamizm veriyordu. Bu sebepledir ki ortadan kalkıp tarihe mal olusuna kadar toprak, bu devletin hayatında önemli bir rol oynamıştı.&lt;br/&gt;Bir toplumun, devlet olabilmesi için, bazı hususiyetleri taşıması gerekir. Toprak (ülke) bu hususiyetlerin basında gelmektedir. Çünkü her bağımsız devletin, hak ve salahiyetlerini, mutlak surette kullanabildiği, belirli sınırlarla tespit ve tayin edilmiş bulunan coğrafi bir toprak parçası diye tarif edilen &quot;ülke&quot; kavramı, ancak belli bir toprağa sahip olmakla mümkün olabilir.&lt;br/&gt;İslam öncesi Türklerinde toprak, biri fertlerin diğeri de cemaatin olmak üzere iki kısma ayrılıyordu. İslam öncesi Türk devletlerinin, kısmen yerleşik de olsa, göçebe hayat tarzı ve ananelerine göre bir mülkiyet telakkisine sahip oldukları bilinmektedir. Hayvanlarına otlak vazifesi görmesinden dolayı göçebeler için toprağın ehemmiyeti büyüktü. Eski Türklerde otlaklar, fertlerin değil, kabile veya cemaatlerin mülkiyetinde bulunuyorlardı. Yedisi havalisinde oturan Kazak-Kırgızların isledikleri topraklarda, özel mülkiyet ve cemaat mülkiyeti olmak üzere iki tip mülkiyet vardı. Özel mülkiyete dahil bulunan arazi, kabilenin müşterek mülkiyetinde bulunan toprakların paylaşılması ve şahıs ile kabileye ait olmayan bos yerlerin benimsenmesi suretiyle meydana gelmişti. Hususi mülkiyette sahibi, tam anlamıyla torağı temellük eder. Öldüğü zaman arazi, oğullarına miras kalır. Ancak varis bulunmadığı zaman söz konusu olan toprak cemaata kalır. Cemaat içerisinde yeni bir aile kurulunca, cemaat ona idaresindeki araziden bir hisse verir. Şayet verilebilecek yeni bir arazi yoksa, cemaat tarafından onun için, bir arazinin tedarik edilmesine çalışılırdı. Cemaat mülkiyetine ait olan arazi, muayyen parçalara ayrılarak bir kira karşılığında ge</description></item><item><title>TARİH - OSMANLI ORDUSU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-osmanli-ordusu-399247.html</link><description>osmanlı ordusu</description></item><item><title>ERMENİ SOYKIRIMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ermeni-soykirimi-453919.html</link><description>1 Mart 2002 Sözde Ermeni soykırımı konusunda 1987 ve 2000 yıllarında attığı adımlarına dün bir yenisini daha ekleyen Avrupa Parlamentosu, Türkiye&quot;ye bu konuda &quot;uzlaşma temeli oluşturması&quot; çağrısında bulundu.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;-Orta Asya cumhuriyetlerinin liderleri, yeni bir güvenlik paktını ve bir ekonomik işbirliği örgütünün kurulmasını öngören anlaşmalar imzaladı.Kazakistan&quot;ın Almatı kentinde bir araya gelen Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan liderleri İslam Kerimov, İmamali Rahmanov, Askar Akayev ve Nursultan Nazarbayev, güvenlik paktının yanı sıra can çekişmekte olan ekonomik işbirliğini yeniden canlandırmak için Orta Asya İşbirliği Örgütü&quot;nün kurulmasını öngören anlaşmaya imza attılar. Türkmenistan&quot;ın katılmadığı bu örgüt, 1994&quot;te kurulan Orta Asya Ekonomik Topluluğu&quot;nun yerine kuruldu. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, dünya haritasında bir bölgenin ekonomik politikasını etkileyebilecek ciddi bir ekonomik birliğin meydana geldiğini söyledi. Nazarbayev, bölge ülkelerinin istikrarı için kendilerinin bir güvenlik mekanizması oluşturmaya ihtiyaçları olduğunu belirtti.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;-Rusya, Hazar Denizi&quot;nin paylaşılması konusunda kıyıdaş 5 ülkenin ilkesel olarak anlaşmaya vardığını açıkladı.Hazar&quot;dan sorumlu Rusya Dışişleri Bakanı Yardımcısı Viktor Kalyujni, Hazar&quot;ın paylaşımı konusundaki anlaşma üzerinde 5 kıyıdaş ülkenin son düzeltmeleri yaptığını duyurdu. Anlaşmanın onaylanması için Türkmenistan tarafının tutumu bekleniyor. Viktor Kalyujni, yetkili, Hazar&quot;a kıyısı olan bütün ülkelerin denizyatağının bölünmesi konusunda anlaştığını belirtti. Rus yetkili, ülkelerin kıyılar dışında suların ortak kullanılması konusunda da hemfikir olduklarını söyledi, ancak deniz zemininin nasıl paylaşılacağı konusundaki görüş ayrılıkları giderilemedi.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;- KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, doğrudan görüşmelerin ikinci turunun ilk buluşmasında, Rum Yönetimi lideri Glafkos Klerides ile genel bir değerlendirme yaptıklarını ve &quot;görüşmenin iyi geçtiğini&quot; söyledi. Denktaş, görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Rum kesiminin ilk tur görüşmelerinin düşkırıklığı olduğu yolundaki basında yer alan değerlendirmelerini de eleştirdi.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;-Yunanistanın &quot;İstanbul Boğazı, NATO belgelerine Bosphorus diye geçsin&quot; inadı yüzünden Ankara ile Atina arasında yeni bir gerginlik çıktı. Atina, &quot;Bosphorus&quot; ifadesi bulunmayan hiçbir belgeyi imzalamayacağını bildirince, Türkiye de &quot;Bosphorus ifadesi bulunan belgeleri imzalamayız&quot; diye rest çekti.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;2 Mart 2002 Kazakistan ile Türkiye arasında diplomatik ilişki kurulmasının 10. yılı tamamlandı.Kazakistan&quot;ın Ankara Büyükelçisi Kayrat Sarıbay, iki kardeş ülkenin işbirliğinin önemli bir noktaya geldiğini, ekonomik ilişkilerde birtakım &quot;bürokratik sıkıntılar&quot; yaşansa da, kültürel ve eğitim alanında fevkalade bir gelişme olduğunu söyledi. Türkiye&quot;nin KOBİ&quot;ler konusundaki tecrübesinden yararlanmak istediklerini belirten Büyükelçi Sarıbay, eğitim işbirliğinin çok önemli olduğuna işaret ederek, &quot;Mesela şu anda bin civarında öğrencimiz Türkiye</description></item><item><title>TÜRK SİYASİ TARİHİNDE SULTAN ABDÜLMECİD</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turk-siyasi-tarihinde-sultan-abdulmecid-357467.html</link><description>BİRİNCİ BÖLÜM&lt;br/&gt;TÜRK SİYASİ TARİHİNDE SULTAN ABDÜLMECİD &lt;br/&gt;(1839-1861)&lt;br/&gt;I. Giriş&lt;br/&gt;Sultan Abdülmecid Han, İkinci Mahmud&quot;un oğlu olup, babasının ölümü üzerine on yedi yaşında Osmanlı tahtına oturdu. Babası ona bütün reformcu fikirleri vermişti. Hükümdarlığının ilk yıllarında ıslahat karşıtlarıyla mücadelelerde bulundu ve kısa zamanda onların yerine ıslahatçı bir ekibi iktidara getirdi.&lt;br/&gt;Avrupa örneğiyle yenileşme taraftarlarının başında Mustafa Reşid Paşa geliyordu. Reşid Paşa devleti içine düştüğü güç durumdan kurtarmak için Avrupalı devletlerle anlaşmak ve onların himaye ettikleri Hıristiyan azınlıklara Türklerle eşit haklar verilmesini düşünmüştü. Bunun için padişahı da ikna ederek meşhur Tanzimat Fermanını yayınladı.&lt;br/&gt;Sultan Abdülmecid&quot;in padişahlığı döneminde Osmanlı Avrupa ilişkilerinde Kırım Savaşı ve ardından imzalanan Paris Antlaşması önemli noktalardır. Bu olaylar Osmanlı için bir dönüm noktası olmuştur. Paris Antlaşması metnine eklenen Islahat Fermanı ise Osmanlı Devleti içinde yaşayan azınlıkları Müslüman halktan üstün duruma getirdiğinden çok mühimdir. (Güngör, 1999, s;385)&lt;br/&gt;A. Abdülmecid&quot;in Şahsiyeti, Aile Efradı&lt;br/&gt;Halk arasında Sultan Mecid diye bilinen I. Abdülmecid, II. Mahmud&quot;un Bezm-i Alem Valide Sultan&quot;dan doğma büyük oğludur ve babasının 1 Temmuz 1839 tarihinde vefat etmesi üzerine Osmanlı tahtına 16 yaşındayken oturdu. Doğu dillerinden Arapça ve Farsça&quot;yı, batı dillerinden ise Fransızca&quot;yı çok iyi biliyordu, iyi bir hattat idi. Batı musikisine aşinaydı. Mevlevi tarikatına mensuptu. Diğer Osmanlı padişahlarından farklı olarak memleketi çeşitli yönlerine düzenlediği altı seyahatle dolaşmıştı. Yakışıklı olan Sultan Abdülmecid, babasının aksine nazik, zeki ve merhametli idi. Sultan Abdülmecid&quot;in  Kadın Efendileri: Servet-seza Baş kadın efendi, Şevk-efza Valide Sultan; Sultan V. Murad&quot;ın annesi ve ikinci kadın efendi, Haş-yar ikinci kadın efendi, Hoş yar ikinci kadın efendi, Tir-i Müjgan Valide Sultan; üçüncü kadın efendi ve II. Abdülhamid&quot;in annesi, Verd-i Cenan üçüncü kadın efendi, Gülcemal dördüncü kadın efendi, Rahimeperestü valide sultan, dördüncü kadın efendi ve II. Abdülhamid&quot;in manevi annesi, Gülistu dördüncü kadın efendi, Düzd-dil üçüncü kadın efendi, Bezmi altıncı kadın efendi, Mahitab beşinci kadın efendi. İkballeri: Nalan-ı Dil hanımefendi, Üçüncü İkbal Ceylan-yar hanımefendi, İkinci İkbaldir. Ayşe Serfiraz hanımefendi, ikinci ikbal. Sarayın adını batıran kadındır. Nergis hanımefendi dördüncü ikbal, Nükhet-Seza hanımefendi baş ikbal. Çocukları: Şehzade Sultan Murad V., Şehzade Sultan Abdülaziz, Sultan Mehmed Reşad V., Şehzade Mehmed Ziyaadin Efendi, Şehzade Mehmed Vahidüddin Efendi (Sultan Vahidüddin), Rabi&quot;a Sultan, Münire Sultan, Şehzade Mehmed Fuad Efendi, Fehime Sultan, Şehime Sultan&quot;dır.  (Akgündüz, 1999, s; 245-247)&lt;br/&gt;B. Sultan Abdülmecid&quot;in Yetişme Tarzı, Yenileşme Hakkındaki Düşünceleri&lt;br/&gt;Sultan Abdülmecid 17 yaşında bir delikanlı olarak tahta çıktı. Bir batılı dili (Fransızca) bilen ilk padişahtı. Tanzimat&quot;ın getirmiş olduğu kısıtlamalar ve devletin yarı sömürge durumuna düşmüş olması dolayısıyla babası kadar mutlak bir hükümdar olmasına imkan yoktu. Ama zaten tabiatı da buna çok elverişli değildi. Islahat yolunda kararlı görünüyordu. Fakat zamanında Osmanlı Devleti bağımsız olma niteliğini büyük ölçüde yitirdiği için, bu ıslahat severliğin ne ölçüde içten olduğu ne kadar İngiliz-Fransız baskısına boyun eğmekten ibaret olduğunu kestirmek zordur. Onun zamanında ve hatta teşvikiyle II. Mahmud döneminde başlayan ve ancak yüzeyde kalabilmiş olan ıslahatın kökleşmesi yönünde olumlu adımlar atıldı. (Akşin, 1997, s; 122)&lt;br/&gt;Abdülmecid, babası tarafından batılı prensler gibi özenle yetiştirilmiş, Fransız dilini ve batı musikisini iyi bilen, terbiye ve nezaketi ile tanınmış bir padişahtır. Tahta çıktığında imparatorluğun durumu hiç de iyi değildi. Devletin bütün uzuvlarında beliren çökme tehlikesini bir an önce önlemek için, siyasi, idari, hukuki, mali yönlerden köklü değişiklikler yapılması gerekiyordu. Sult</description></item><item><title>BATILILAŞMA EŞİĞİNDE OSMANLI DEVLETİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?batililasma-esiginde-osmanli-devleti-390852.html</link><description>Batılılaşma Eşiğinde Osmanlı Devleti :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;18. Yüzyıl Ortasında Osmanlı Düzeni :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı siyasal tarihinde birbiriyle ilişkili iki ana temel vardır iç siyasi düzende hükümdarın , merkezin gücü,dış siyasal ilişkilerde devletin askeri gücüne dayanan genişleme geleneği , fetih politikası.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı İmparatorluğunun çekirdeği bir akıncı toplumuydu ; bu savaşçı çekirdekten çıkan devlet yapısı şekillendikçe devlet kurumlarının askeri niteliği önde gelmiş, genişleme siyaseti sürdürülmüştü.Devlet içinde savaşçıların,askerlerin, rolü o derece önemliydi ki, toplumun ilk ve en köklü bölünmesi askeri olanlar ve olmayanlar arasındaydı.Tabii bunda güç sahibi &quot;olmanın da etkisi göz ardı edilemez.Aslında Askeri terimi Osmanlı Devleti kurumları ile igili, devlete hizmet eden ve bunun karşılığında dirlik,geçinme , alan bütün görevlileri kapsıyordu.Osmanlı Devleti&quot;nde asker Devlet anlamına geliyordu&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Akıncı toplumundan devlete geçişte en büyük ve en önemli gelişme toplumun başındaki beyin rütbesinin yükselmesi ile hükümdarlığa, padişahlığa geçişle yaşanmıştı.Devlet düzeninin  sağlanması da her sözü kanun olan padişahın dizginleri elinde tutmasına bağlıydı.&lt;br/&gt;Devletin düzenli ordusu dışa genişlemede ve dış siyasette çok etkili bir kurum haline geldi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Buna karşın Osmanlı devletinin ve toplumunun daha 1600 &quot;lu yıllarda geçirdiği sarsıntılardan, çağın gerisinde kalındığının anlaşılmasından , toplumsal düzende , hukukta  çatlamalar meydana gelmesinden sonra oluşan değişim rüzgarı 18. yüzyılda karşımıza çok farklı bir imparatorluk çıkarmıştı.Baş edememeye başladığı Avrupa&quot;nın karşısında tutunabilmek için Avrupalılar &quot;dan daha çok şey öğrenmeye Avrupa kurumlarını taklit etmeye&lt;br/&gt;batılılaşmaya başladı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı kurumlarının iç düzende ve dış genişlemedeki etkinliği birbirleriyle ilişkili olduğu gibi bu kurumların değişiminde iç ve dış etkenler birlikte etkili oldu.Osmanlı Devleti coğrafi etkenler nedeniyle diğer Asya devletlerine nazaran iç etkenlerin çatışması sonucundan çok  Avr</description></item><item><title>KARAMANOĞULLARI BELİĞİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?karamanogullari-beligi-452846.html</link><description>Karamanoğulları Beyliği&lt;br/&gt;Türkçeden başka dilin konuşulmasını yasaklayan Karamanoğulları, Osmanoğullarının en büyük rakibi idi. Anadoluda yaklaşık 230 yıl hüküm süren bu beylik, Türkmen beyliklerinin Osmanoğullarıdan sonra en önemlisi, en kudretlisidir. Merkezi Karaman (o zamanki adı Larende) olan geniş bir bölgede, güçlü bir devlet olarak hüküm sürmüş ve Büyük Selçuklu Devletinin halefi, Anadolunun hakimi olmak için Osmanlılarla mücadele etmişlerdi. Karaman Tacı bir prenslik değil, bir krallık sayılmıştır.&lt;br/&gt;Konyayı yani Türkiye Hakanlığının sabık başkentini ellerinde tutan Karamanoğulları, Selçukluların halefi olarak kendilerini takdim eylemişlerse de, Osmanoğullarının jeopolitik vaziyetinden, gazalarının yarattığı prestijden ve hükümdarlarının emsalsiz dehasından mütevellit bulunan rekabet ve üstünlüğü karşısında, bu iddiaları hayalden öteye gidememiştir. Anadolu Birliğini yapmak ve Türkiye Hakanlığını yeniden inşa etmek istiyen Osmanoğullarına en büyük güçlük çıkartanlar, Karamanoğullarıdır. Osmanlıların şevket ve azametini zedelemek, mümkünse yıkmak için, Avrupa Hıristiyan devletleri ile bile ittifak akdetmişlerdir.&lt;br/&gt;Karaman Türkmen Beyliği, 1250 yıllarından 1487ye kadar takriben 237 yıl sürmüştür. Fakat son yıllar, mutlak Osmanlı hakimiyeti altında geçmiş ve Karamanoğulları, İçelde küçük bir toprak parçası ile iktifa eylemişlerdir. Karamanoğulları, 1308e kadar Türkiye Hakanlığının bir parçasını meydana getirmişler ve Selçukoğullarına tabi olmuşlardır. Hatta Selçukoğullarını İlhanlı boyunduruğundan kurtarmak için milli ihtilaller çıkarmışlar ve Memluk Türkleri tarafından desteklenmişlerdir. Karamanoğullarının Orta Anadoluda prestijleri bu yüzden İlhanlı tahakkümünden bıkan Türk halk tabakaları arasında çok artmıştır.&lt;br/&gt;1335e kadar Karamanoğulları, mecbur oldukça İlhanlılara tabi olmuşlar, fakat bu tabiiyet bağını koparmak için her türlü fırsatı kullanmışlardır. Bu tarihten sonra istiklal kazanmışlarsa da, Memluk tesiri ülkeden eksik olmamıştır. Karamanlılar, Memluklerin hakimiyet sahasına doğru yayılma temayülleri gösterdikleri için, arada çatışmalar olmuştur. 1399dan 28 temmuz 1402 ye kadar 3 yıl Karaman Beyliği, Osmanlı İmparatorluğuna katılmış, Ankara felaketinden sonra Timur tarafından, eskisinden daha genişçe olarak diriltilmiştir. 1399a takaddüm eden senelerde de Karamanlılar, Osmanlı nüfuz sahasına girmişler, hatta onu metbu tanımışlardır. 1417de Memlukleri metbu tanımışlar, fakat az sonra tekrar Osmanlıları metbu tanımaya mecbur olmuşlardır. Bununla beraber her fırsatta Osmanlılara baş kaldırmaktan geri durmamışlardır.&lt;br/&gt;1250 yılından 1256 yılına kadar, takriben 6 yıl Ereğli, 1256 yılından 1261e kadar takriben 5 yıl Ermenek, Beylik başkenti olmuştur. Sonra başkent o zaman daha çok Larende denen Karaman şehrine nakledilmiş, sonuna kadar bu şehirde kalmakla beraber Konya, zaman zaman, ülkenin en büyük şehri olmak haysiyetiyle taht şehri de olmuş ve bazı beyler burada oturmuşlardır.Karamanoğulları, Oğuzların Kaçar boyu beylerinden olan Ahmed Sadeddin Beyin oğlu Nure Sufi Beyden inmişlerdir. Nure Sufi Bey, Eretna Beyin halası ile evli idi.&lt;br/&gt;2,5 asırlık tarihleri boyunca Karaman toprakları büyüyüp küçülmüştür. Önceleri asıl İçele yani Göksunun batısında kalan topraklara, Manavgat Çayının doğusunda kalan topraklarla Alaiyeye, Ermenek, Hadım, Bozkır, Karaman, Ereğli taraflarına hakim olmuşlardır. Zaman zaman Konyaya girmişlerse de, Selçukoğulları namına hareket etmiş, hükümdarlık iddia etmemişlerdir. Anadoluda İlhanlı hakimiyeti kalktıktan sonra Konyayı, Ankaraya kadar ele geçirmişlerdir. 1417de Tarsusu Memluklere bırakmışlar, 1433te Beyşehrini Osmanlılardan almışlar, 1437de Kayseriyi Osmanlılara vermişler, fakat Develikarahisar sonuna kadar Karamanlılarda kalmış, 1465te Osmanlılar tarafından Akşehir, Beyşehir ve Ilgından da çıkarılmışlardır.&lt;br/&gt;En geniş şekliyle Karaman beyliği, bugünkü Türkiyenin şu vilayet ve kazalarına yayılmıştır: Konya, Niğde, Kayseri, Ankara, Nevşehir, İçel, Kırşehir vilayetlerinin tamamı, Antalya vilayetinin</description></item><item><title>TÜRKİYE- AET İLİŞKİLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turkiye-aet-iliskileri-388966.html</link><description>TÜRKİYE- AET İLİŞKİLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Türkiye ilk kez 31 Temmuz 1959&quot;da bir ortaklık antlaşması yapmak için topluluğa başvurdu. Bu isteğe olumlu yanıt veren AET Bakanlar Konseyi, ön çalışma yapmak üzere Komisyon&quot;u görevlendirdi. 27 Eylül 1959&quot;da başlayan görüşmeler dört yıl sürdü. 12 Eylül 1963&quot;te imzalanarak 1 Aralık 1964&quot;te  yürürlüğe giren Ankara Antlaşması ile ortaklık konusunda somut bir adım atılmış oldu. Antlaşma Türkiye&quot;nin kalkınmasını hızlandırmaya, Türk halkının istihdam düzeyinin yükseltilmesine ve yaşam koşullarının iyileştirilmesine yönelik olarak taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi öngörüyordu. Anlaşmanın 28. maddesine göre, topluluğu kuran  Roma Antlaşması&quot;ndan  doğan yükümlülükleri üstlenebilecek bir duruma gelince, Türkiye&quot;nin AET&quot;ye tam üye olarak katılma olanağı incelenebilecekti. Ankara Antlaşması bir çerçeve antlaşması niteliğindedir. Ortaklığın hedeflerini ve aşamalarını belirleyerek bir görüşme ve pazarlık çerçevesi yaratmıştır. Ortaklığın gerçekleşeceği geçiş döneminin  koşullarının ise daha ileri tarihte imzalanacak bir katma protokol ile saptanması öngörülmüştür.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ortaklığın temel aracı, taraflar arasında bir gümrük birliğinin aşamalı olarak gerçekleştirilmesi ve buna paralel olarak ekonomi politikalarının giderek birbirine yaklaştırılmasıdır. Ankara Anlaşması&quot;nda bu amaca üç dönemden geçerek ulaşılması öngörülmüştür: Hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve son dönem. Hazırlık döneminin normal süresi beş yıldır. Bununla birlikte, 11 yılı aşmamak üzere, uzatılması da olanaklıdır. Türkiye bu dönemde ileride kendisine düşecek yükümlülükleri üstlenebilecek duruma gelmek için topluluğunda yardımıyla ekonomisini güçlendirmeye çalışacaktır. Geçiş döneminde, gümrük birliğinin aşamalı olarak gerçekleştirilmesi ve tarafların ekonomi politikalarını yakınlaştırmaları öngörülmüştür. Gümrük birliğini izleyen son dönemde, tarafların ekonomi politikaları arasındaki uyum sağlanacaktır.&lt;br/&gt;Ankara Antlaşması ile oluşturulan kurumsal yapının temelinde ortaklık ilişkilerinin uygulanmasını ve giderek gelişmesini sağlamakla görevli en yetkili organ olan Ortaklık Konseyi bulunur. Türkiye ile AET üyesi ülkelerin ve AET Komisyonu&quot;nun temsilcilerinden oluşan  bu konseyde Türkiye ile AET&quot;nin birer oyu vardır ve kararlar oybirliğiyle alınır. Konsey başkanlığı, altışar aylık süreler için, Türkiye ile üye ülkelerin temsilcilerinden biri tarafından sıra ile yürütülür. Ortaklık Komitesi ise Ortaklık Konseyi&quot;nin çalışmaları için gerekli hazırlıkları yapmak ve öneriler sunmakla görevlendirilmiştir.&lt;br/&gt;Ankara Antlaşması&quot;nda, TBMM ile Avrupa Parlamentosu  arasında işbirliği ve temasların sıklaştırılması da öngörülmüş ve Ortaklık Konseyi&quot;nin 27 Temmuz 1965 tarihli bir kararıyla Türkiye-AET Karma Parlamento Komisyonu kurulmuştur. Ortaklığın demokratik denetim organı olan Karma Parlamento Komisyonu, TBMM ve Avrupa Parlamentosu&quot;nun 18&quot;er üyesinden oluşur ve yılda en az iki kez toplanır. AET Komisyonu, ortaklıkla ilgili bütün sorunlara eğilerek Ortaklık Konseyi&quot;nin kendisine sunduğu raporları inceler. Yalnızca tavsiye kararları alabilen komisyonun karar yetkisi yoktur.&lt;br/&gt;Hazırlık döneminin süresi sona ermeden, Türkiye&quot;nin isteği üzerine 1967&quot;de geçiş döneminin gerçekleşme koşullarını, yöntemlerini  ve süresini belirlemek için görüşmeler başladı ve 23 Kasım 1970&quot;te katma protokol imzalandı. Bu protokolün 1 Ocak 1973&quot;te yürürlüğe girmesiyle de geçiş dönemi başladı. Geçiş döneminin süresi, tarafların birlikte öngörecekleri  istisnalar saklı kalmak üzere 12 yıldır; istisnai alanlarda  ise 22 yıla uzamaktadır. Katma protokol karşılıklı ve dengeli yükümlülükler temeline dayanmakta ve malların serbest dolaşımı, kişilerin ve hizmetlerin serbest dolaşımı ve ekonomi politikalarının yaklaştırılması bölümlerini içermekteydi.</description></item><item><title>İSTİKLAL SAVAŞINDA TARİH BİLGİSİNİN ROLÜ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?istiklal-savasinda-tarih-bilgisinin-rolu-343009.html</link><description>İSTİKLAL SAVAŞIMIZDA TARİH BİLGİSİNİN ROLÜİSTİKLAL SAVAŞIMIZIN BAŞKUMANDANI ATATÜRK İSTİKLAL SAVAŞI ESNASINDA 5 CEPHEDE UĞRAŞMIŞ VE MÜCADELE ETMİŞTİR.BÜTÜN BUNLARDAN HEP ZAFERLE ÇIKMASININ ALTINDA YATAN NEDENLERDEN BİRİ DE ENGİN TARİH BİLGİSİDİR.ASKERİ CEPHELERDEECNEBİ DEVLETLERE KARŞI GÜDÜLEN SİYASETTEOSMANLI HÜKÜMETİNE KARŞIBÜYÜK MİLLET MECLİSİNDEHALK ARASINDAATATÜRK İSTİKLAL SAVAŞINA NE KADAR ÖNEM VERDİĞİNİ YAPTIĞI TARİHİ YAZMAKLA DA İSBAT ETMİŞTİR. İSTİKLAL SAVAŞIMIZIN TÜRLÜ SAFHALARININ BELGELERİ NUTUK KİTABINDA TOPLANMIŞ VE OLAYLAR HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELER KENDİSİ TARAFINDAN İZAH VE TESBİT EDİLMİŞTİR.ATATÜRK MECLİSTEKİ KONUŞMALARINDA TARİHTEN MİSALLER GETİRİR. MEMLEKETİ DOLAŞIRKEN HALK TOPLANTILARINDA SÖZ SÖYLERKEN, TARİHİ MEVZULAR, EN HEYECANLI KONUŞMALARINI OLUŞTURUR. ATATÜRK TÜRKİYE CUMHURİYETİ`Nİ TEŞKİLATLANDIRIRKEN ŞU İKİ SİYASETİ KULLANMIŞTIR;1-BİR TEŞKİLATI YIKIP YENİSNİ KURARKEN ESKİSİNİN KURULUŞ VE GELİŞİMİNİ BİLMEK. GELECEK İÇİN YENİS KURULURKEN ONUN KÖTÜ TARAFLARINI ALMAMAK.2-MANEVİ KUVVETİ TAZELEMEK VE CESARET VERMEK İÇİN MİLLİ BENLİĞİN ÜZERİNDE DURARAK TARİHTEN FAYDALANMAK. MİLLETİN KABİLİYETLERİNİ TARİHTEN MİSALLER GETİREREK TAKVİYE ETMEK MANEVİ KUVVETİ YÜKSELTMEK.ATATÜRK`ÜN TARİH BİLGİSİNİ ORTAYA KOYAN BAZI ÖRNEKLER;ATATÜRK 17 ŞUBAT 1923`TE İZMİR`DE İKTİSAT KONGRESİNDE KONUŞURKEN ŞU TARİHİ SAFHALARI ANLATIR:  1-FATİH DÖNEMİNDE CENOVALILARA İMTİYAZLARLA AÇILAN YOL, KENDİSİNDEN DAHA SONRA DEVA ETMİŞTİR. BU İMTİYAZ DEVLETİN EN KUVVETLİ ZAMANINDA VERİLMİŞTİR.2-KANUNİ DE VENEDİKLİLERE DAHA KAPSAMLI İMTİYAZLAR VERMİŞTİR. AMA BUNLAR LOZAN ANTLAŞMASINDA ÇOK ZOR KALDIRILMIŞTIR.BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE 1 KASIM 1922`DE ÇOK ÖNEMLİ BİR MESELE ÜZERİNDE TARTIŞILMAKTADIR. VE ATATÜRK KARAR VERİR: SALTANAT HİLAFETTEN AYRILACAK. BU SURETLE OSMANLI HANEDANINDAN GELEN DEVLET REİSİ OLAN ZAT, YALNIZ DİN REİSİ OLARAK KALACAK.MECLİSTE DURUM ÇOK KARIŞIKTIR. BU HEYECANLI TOPLANTIDA İLMİ DELİL LER İSTENMEKTEDİR. ATATÜRK BU VESİLE İLE TARİHTEN BÜYÜK İLHAM ALMIŞTIR. ATATÜRK`ÜN BU MİSALİ HİLAFETİN KALKMASINDA ETKİLİ OLMUŞTUR.ATATÜRK MECLİSTE HİLAFETİN GEÇİRDİĞİ DEVİRLERİ ANLATTIKTAN SONRA OSMANLI İMPARATORLUĞUNA GEÇİŞİNİ ŞU MİSALİ VERİYOR:OSMANLI DEVLETİ 1299`DA KURULDU. HİLAFETİ ALDIĞI TARİHTEN ANCAK 50 SENE SONRASINA KADAR SÜPER GÜÇ OLABİLDİ. SONRA DURAKLAMA, GERİLEME VE YIKILIŞ.İŞTE TARİH ATATÜRK`ÜN KANUNLAŞTIRMAK İSTEDİĞİ MESELELER İÇİN DAYANAK NOKTASI OLUYOR. TARİHTEN DELİLLER GETİREREK İKNA EDİC MİSALLER VERİYOR, NETİCELERİNİ GÖSTERİYOR. ONUN İÇİN KENDİSİ BİR DEVLET REİSİ OLMUŞTUR. ASLA BİR HALİFE OLMAK İSTEMEMİŞTİR. ÇÜNKÜ TARİHTE VE ŞİMDİDE HALİFELİĞİN BİR KIYMETİ OLMADIĞINI BİLİYORDU. O HAYALLER VE İMPARATORLUKLAR PEŞİNDE GİTMEMİŞTİR. ATATÜRK BÜTÜN İNKILAPLARINDA  OLDUĞU GİBİ BUNDA DA HUDUDUNU AŞMAMIŞTIR.BİR DEVLET KURUCUSUNDA BÜYÜK BİR SÜYASET ADAMINDA TARİH BİLGİSİ NE BÜYÜK ROL OYNAR VE MİLLETLERİN KADERİNİ NASIL DEĞİŞTİRDİĞİNİ GÖRDÜK. ÇÜNKÜ ASIL O ZAMAN OLAYLARIN DERİN SEBEPLERİ ANLAŞILABİLİR. FAKAT ŞUNA DİKKAT ETMEK YERİNDE OLUR Kİ GEÇMİŞİN BUGÜNÜ ANLATMASINDAN ÇOK BUGÜNKÜ DURUM GEÇMİŞİ DAHA İYİ İZAH EDER. ONUN İÇİN TARİH OKUMAK VE BİLMEK HEMEN HERKES İÇİN LAZIMDIR.</description></item><item><title>SEVR ANTLAŞMASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sevr-antlasmasi-419086.html</link><description>(10 ağustos 1920)&lt;br/&gt;•itilaf dev. osmanlıyı paylaşmasıdır&lt;br/&gt;•anlaşmanın imzalanmasını hızlandırmak için ingiliz ve yunanlılar işgale başladı.&lt;br/&gt;• italyanın san remo kentinde imzalandı.&lt;br/&gt;hükümleri:&lt;br/&gt;•istanbul(osmanlının  başkenti) azınlık hakları sağlanmazsa işgal  edilecek.&lt;br/&gt;boğazlar itilaf devletlerinin oluşturduğu ‘boğazlar ...</description></item><item><title>KURTULUŞ SAVAŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kurtulus-savasi-356381.html</link><description>GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;20. yy&quot;da sanayi devrimi ile büyük gelişme gösteren ve yüksek refah seviyesine ulaşan Avrupalı devletler, bu refahı arttırmak, sanayii mallarına Pazar bulmak ayrıca, sanayi malları için gerekli hammaddeyi sağlayacak yeni topraklar bulmak amacıyla sömürgecilik yarışına girdiler.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İngiltere ve Fransa&quot;nın birçok sömürge topraklarına sahip olduğunu görmekteyiz ve bu toprakları kaybetmek istemediklerinden Almanya&quot;yı pek hoş karşılamamışlardı. Almanya birliğini yeni tamamlamış taze bir güç olarak karşımıza çıkmıştır ve bu ülke sömürgecilikte aslan payını alan devletlerle eşit konuma gelebilmek için Osmanlı topraklarını istiyordu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rusya Japonlarla yaptığı savaşta yenilmiş gözünü batıya çevirmek zorunda kalmıştı. Zaten Rusya hiçbir zaman sıcak denizlere inme politikasından vazgeçmemişti. Bunu gerçekleştirebilmesinin en kestirme yolu Osmanlı toprakları yani İstanbul ve boğazlardı. Almanya&quot;nın Bağdat demiryolu hattı projesini bu nedenle kendine tehlike olarak görüyordu. İsteklerinin kabul edilmesiyle birlikte Almanya&quot;ya karşı Fransa ve İngiltere&quot;nin safhında yer aldı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Birliğinin tamamlayarak sömürge faaliyetlerine girişen bir diğer devlet ise İtalya idi. Sadece Trablusgarp gibi küçük bir toprak parçasını alan İtalya&quot;nın amacı daha fazla toprak elde edip &quot;Büyük Roma İmparatorluğunu&quot; yeniden kurmaktı.   &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Avrupalı devletler çıkarlarına uygun bir gruplaşma içine girmişlerdi. Birinci grup Merkez Avrupa devletleri grubu idi. Bunlar; Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan idi. Bu devletler İttifak devletleri olarakta nitelendirilmektedir. Batı Avrupa Devletlerine gelince; İngiltere 1904&quot;te Entente Cardiale imzalayıp yanlarına da Rusya&quot;yı alınca 3&quot;lü itilaf devletleri biraraya gelmiş oldu.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu dönemde silahlanma yarışı had safhada idi ve dünya çıkması olası bir savaşı bekliyordu. Osmanlıların balkanlardaki eski toprakları nedeniyle Sırbistan ile Avusturya arasında bir anlaşmazlık ortaya çıkmıştı.  Bosna-Hersek&quot;in kendisine ait olduğunu iddia eden Sırbistan ile Avusturya&quot;nın arası açıktı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Avusturya veliahdı Ferdinand ile Karısının Bosna-Hersek&quot;te Pencip adlı bir sırplı tarafından 28 Haziran 1914&quot;te suikast sonucu öldürülmesi ile beklenen savaşın çıkması gecikmemiş oldu. Karşılıklı ültimatom ve tehditlerden sonra Avusturya 28 Haziran 1914&quot;te Sırbistan&quot;a harp ilan etti. Bunun hemen ardından iki grup devletleri peşisıra savaşa girdi. İtalya durumun uygun olmadığı bahanesiyle şimdilik beklemede kalmayı yeğlemişti.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1 Ağustos 1914&quot;te Almanya Rusya&quot;ya, 3 Ağustos&quot;ta da aynı ülke Fransa&quot;ya harp ilan etti. Bundan iki gün sonra yani 5 Ağustos&quot;ta da İngiltere Almanya&quot;ya harp ilan etti.   6 Ağustos&quot;ta Avusturya Rusya&quot;ya 23 Ağustos&quot;ta da Japonya Almanya&quot;ya savaş açtı.   Yunanistan&quot;ın tarafsız kalması ile Osmanlı&quot;nın Sırbistan yolu kapanmıştı. Kral Konstantin Kayzerle olan akrabalığı yüzünden İttifak devletlerine, Başbakan Venezelos ise İstanbul&quot;u ele geçirmek için İtilaf devletlerine katılmak istiyordu. İtilafçılar kilit noktada olan Bulgaristan&quot;a Osmanlı&quot;nın Doğu Trakya  toprakları ile Balkan Savaşlarından beri Sırpların elinde bulunan Makedonya topraklarının bir bölümünü telkif ettiler. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Buna karşılık İttifak devletleri Bulgaristan&quot;a Yunanlıların elinde bulunan Doğu Makedonya ile 1913&quot;te Romenler&quot;e geçen Dobruca&quot;yı vaat ettiklerinden 6 Eylül 1915&quot;te bu ülke ittifak devletlerinin safına katıldı. Bunun sonucunda Avusturya, Almanya, Bulgaristan kuvvetleri dört bir yandan Ekim 1915&quot;te Sırbistan&quot;ı işgal etti.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Böylece birkaç ülke haricinde tüm dünya ülkeleri birbiriyle savaşmaya başladı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.BÖLÜM&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A)OSMANLI&quot;NIN SAVAŞA KATILMASI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Birinci Dünya Harbi başlarken Osmanlı Balkan savaşından yenik çıkmış ve bugünkü Trakya sınırımıza kadar olan topraklar ( Doğu Trakya&quot;nın büyük bir kısmı dahil ) bütün balkan topraklarını kaybetmişti. Ordu yorgun ve yıpranmıştı.  Sanayi devriminden yararlanamayan Osmanlı Avrupalılara verdiği kapitülasyonlarla maddi bir boyunduruk altına girmişti. Tarım ülkede yok denecek kadar azdı ve herşeyi ile dışa bağımlı</description></item><item><title>TARİH - KURULUŞ DEVRİ(1299-1453)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-kurulus-devri(12991453)-399498.html</link><description>kuruluş devri(1299-1453)</description></item><item><title>TARİH - 1.SÜLEYMAN ( KANUNİ ) DÖNEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-1.suleyman-(-kanuni-)-donemi-399970.html</link><description>1.süleyman ( kanuni ) dönemi</description></item><item><title>II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ OSMANLI DİPLOMASİSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ii.-abdulhamid-donemi-osmanli-diplomasisi-359550.html</link><description>II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ OSMANLI DİPLOMASİSİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;GENEL DURUM    3&lt;br/&gt;BALKAN AYAKLANMALARI VE 93 HARBİ    3&lt;br/&gt;DIŞ BORÇLAR  5&lt;br/&gt;II. ABDÜLHAMİT&quot;İN DIŞ POLİTİKASI&quot;NIN TEMEL DİNAMİKLERİ&lt;br/&gt;Panislamizm   7&lt;br/&gt;Panslavizm karşıtlığı   7&lt;br/&gt;Denge politikası    8&lt;br/&gt;MISIR POLİTİKASI      9&lt;br/&gt;ARABİSTAN POLİTİKASI    10&lt;br/&gt;Mekke Şeriflerinin Faaliyetleri   11&lt;br/&gt;İngiltere&quot;nin Karşı Politikası  12&lt;br/&gt;Osmanlı Devletinin  Bölgedeki Politikası   12&lt;br/&gt;BAĞDAT-BERLİN DEMİRYOLU    13&lt;br/&gt;HİCAZ   DEMİRYOLU    15&lt;br/&gt;BASRRA KÖRFEZİ - KUVEYT  15&lt;br/&gt;YEMEN POLİTİKASI  17&lt;br/&gt;SİYONİSTLER VE FİLİSTİN SORUNU    18&lt;br/&gt;ERMENİ MESELESİ     20&lt;br/&gt;ORTA ASYA  POLİTİKASI  22&lt;br/&gt;UZAKDOĞU  POLİTKASI   &lt;br/&gt;GÜNEYDOĞU ASYA  23&lt;br/&gt;JAPONYA   24&lt;br/&gt;ÇİN  25&lt;br/&gt;SONUÇ    26&lt;br/&gt;KAYNAKÇA  29&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ OSMANLI DIŞ POLİTİKASI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;GENEL DURUM&lt;br/&gt;II. Abdülhamit tahta çıktığında ülke ekonomisi çökmüş, Balkanlarda Sırbistan savaşı devam etmekteydi. Azınlıklar ayaklanmaya başlamış, devlet kendi içinde bir çok problemle uğraşıyordu.&lt;br/&gt;II. Abdülhamit ilk olarak (kendi iradesi dışında) meşrutiyeti ilan etti. Böylece ayaklanmalar az da olsa dindi. İlk yıllarında idareyi hakimiyetine almakta zorlandı. Bu dönem de 93 harbi patlak verdi. Tamamen padişahın dışında meclisi Mebusan&quot;ın kararıyla savaşa girildi. Sonuçta Osmanlı Devleti hezimete uğradı.&lt;br/&gt;II. Abdülhamit ilk yıllarındaki karmaşık dönemlerde devlete hakim olmaya çalışıyordu. İstanbul konferansı ve Berlin Kongresinde alınan kararlarla Avrupalı devletlerin hiçbir zaman Osmanlıya iyi niyetle bakmadıklarını kendi aralarında Osmanlıyı paylaştıklarını gözlemlemiştir.&lt;br/&gt;Bu çerçevede dünyadaki diğer gelişmeleri de dikkate alarak önce ülkenin durumunu, daha sonra da bu durumda ülke için neler yapılabileceğini belirledi.&lt;br/&gt;II. Abdülhamit temel politikasını büyük devletlerin dünyayı paylaşması üzerine kurmuştur. Bu devletlerin hepsiyle bir anda mücadeleye gücü yetmeyeceğini, bu nedenle duruma göre bazılarını yanına çekip  diğerlerinin oyunlarını bozarak Osmanlı devletinin yaşamını devam ettirmeye çalışmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;BALKAN AYAKLANMALARI VE 93 HARBİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sırbistan ve Karadağ ile devam eden mücadele sırasında tahta çıkan II. Abdülhamit daha kontrolü ele geçiremeden birçok problemle karşılaşmıştır. Sırbistan Savaşına Osmanlı mecbur kaldığı için girdiğini savunuyor ve büyük devletlerden destek bulmayı ümit ediyordu. Ancak savaş devam ederken Balkanlardaki olayları tetikleyen iki devlet; Avusturya ve Rusya aralarında bir antlaşma yaparak Osmanlı devleti aleyhine bazı kararlar aldılar.&lt;br/&gt;Osmanlı galip gelirse savaş öncesi durumu devam ettirecektiler. Eğer Osmanlı Devleti yenilirse Balkanlarda tek ve büyük bir Slav devleti kurulması şartıyla Arnavutluk, Bulgaristan ve Doğu Rumeli üç küçük devlet olacaktı. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti savaşı kazansa bile hiçbir kazancı olmayacak, sadece kendi varlığını koruyacaktı.&lt;br/&gt;Osmanlı devleti bu savaşta büyük başarılara imza attı ve Sırbistan&quot;ı antlaşma yapmak zorunda bıraktı. Osmanlı devleti doğal olarak kendi şartları çerçevesinde barış yapılması şartıyla savaşı durdurdu. Ancak yapılan antlaşmada Osmanlı devleti savaşı kazanmasına rağmen yenilmiş muamelesi gördü. Zaten Avusturya ve Rusya bu durumu daha önce kararlaştırmışlardı. Bu devletlerden güç alan Sırbistan yeniden saldırıya geçti. Ve yine bozguna uğratıldı. Osmanlı orduları ilerlemeyi düşünürken Rusya devreye girdi ve iki gün içinde antlaşma yapılmazsa savaşa gireceğini açıkladı. Osmanlı devleti Rusya ile savaşı göze alamadığı için mütareke yapmayı mecburen kabul etti.&lt;br/&gt;İngiltere, Rusya&quot;nın bu tutumu sonucunda genel bir savaş çıkmasından korkuyordu. Belki de bu savaş ile Rusya sıcak denizlere, (İngiltere&quot;nin kendi payına ayırdığı Ortadoğu&quot;ya) inecekti. Bunu engellemek isteyen İngiltere devreye girerek İstanbul&quot;da bir konferans düzenlenmesini istedi. Konferansın sebebi Balkanlardaki Hıristiyanların durumu idi. Bu konferansta çıkacak kararın Osmanlının aleyhine olacağını önceden kestiren II. Abdülhamit konferansın başında Kanun-i Esasi&quot;yi (23 Aralık 1876) ilan etmiştir . Böylece Hıristiyanların lehine reformlar yapıldığını,</description></item><item><title>BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SONUÇLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?birinci-dunya-savasinin-sonuclari-354855.html</link><description>BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SONUÇLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Birinci dünya savaşı bütün cihan tarihinin en önemli olayıdır.Savaşın yarattığı siyasi,ekonomik ve sosyal sonuçlar bütün dünya devletlerini etkilemiştir.Bu savaştan sonra manda ve himayecilik adı altında sömürgeci politikalar devam etmiştir. Ülke sınırlarının değişmesiyle sosyal yaşam sarsılmış, dünya siyasetinde güçler dengesi el değiştirmiştir.&lt;br/&gt;       Bu savaş , o zamana kadar tahmin ve tahayyül dahil edilemeyecek büyüklükte askeri kuvvetleri karşı karşıya getirdi. Büyük insan kitleleri , bir cephede yığıldı. Kuvvetler iki tarafta denge halinde olduğu için yıllarca siperlere takılıp kaldı. Bu şekilde büyük orduların tahkimat içine yerleşip birkaç km. hatta  m.lik yerler için milyonlarca cephane sarf etmeleri,o zamana kadar görülmemiş bir şeydi. Daha önceki herhangi bir savaşta, Birinci Dünya Harbinin kızgın bir şekilde geçen birkaç günü içindeki kadar cephane harcanmış değildi.[1]&lt;br/&gt;          Bu savaşın sonunda birçok imparatorluk yıkıldı. Dünya siyasi haritaları yeniden çizildi ve güçler dengesi el değiştirdi.İtilaf devletleri kazançlı çıkarken,ittifak devletleri zarara uğramıştır. Yenilen devletler büyük ölçüde toprak kaybına uğramışlardır. Bu savaştan en karlı çıkan devlet İngiltere olmuştur.En büyük rakibi Almanya&quot;yı Ortadoğu&quot;dan uzaklaştırarak söz sahibi oldu. İngiltere&quot;nin  yanında yer alan  Fransa da Avusturya-Macaristan&quot;ın savaşta yenilmesi ve parçalanması ile büyük tehlikeden kurtuldu.İtalya ise savaştan umduğunu bulamadıysa da topraklarını genişletmiş ve yeni sömürgeler ele geçirmiştir.Savaş sırasında Rusya&quot;da çıkan ihtilal sonucu insan haklarını inkar eden Komünizm rejimi yerleşti ve ülkede iç karışıklıklar yaşandı ve Ortadoğu&quot;daki etkinliğini yitirdi.&lt;br/&gt;          Türkiye&quot;nin zayiatı da korkunç oldu.1911 den 1922 ye kadar devam eden savaşlarda, yüz binlerce Türk öldü.En iyi yetişmiş,Doğu ve Batı kültürlerini nefesinde birleştirmiş bir genç nesil yok oldu.Bilhassa Çanakkale,bir yedek subay savaşı halinde, on binlerce Türk aydınını yok etti.Türkiye bu gerçek aydınların kaybından çok ağır bir darbe yemiş oldu.İçtimai sarsıntı uzun zaman halledilemeyecek derecede mühimdi.[1]&lt;br/&gt;         Ancak Birinci Dünya Harbi sırasında ve sonrasında yapılan antlaşmalar,yenilenlere çok ağır şartlar getirdiğinden,galip devletlerinde çıkarlarına aykırı olduğundan ilk zamanlardan itibaren tepkilere,anlaşmazlıklara ve yeni meselelerin ortaya çıkmasına yol açtı.Bunlarda barışın uzun sürmemesine sebep oldu.Dünya kısa bir müddet sonra yeniden bir umumi savaş tehlikesi baş gösterdi.[2]&lt;br/&gt;    Ağustos 1918 başlarından itibaren savaşı kaybettiklerini anlayan alman askeri ve sivil yetkilileri,en kısa zamanda bir barış antlaşmasının yapılması için uygun bir zamanı beklemeye karar verdiler.Almanya, Osmanlı devletinden de önce barış girişimlerini başlatmış ve müttefiklerle yapacağı barış antlaşması konusunda İsviçre aracılığıyla mütareke talebinde bulunmuştu.Fakat bu teşebbüslerden bir sonuç çıkmamıştı.Kasım 1918&quot;de mütarekeyi imzalayan Almanya 28 Haziran 1919 da Versay [versailles] antlaşmasını imzalamıştı.Bu antlaşmayla Alman İmparatorluğu parçalanıyordu.Almanya toprakları üzerinde Litvanya, Polonya isimleriyle yeni devletler kuruluyordu. Deniz aşırı ülkelerdeki sömürgelerini de kaybeden Almanya &quot;da askerlik mecburi olmaktan çıkartılıyordu.Almanya, ayrıca çok ağır bir savaş tazminatı ödemek zorunda bırakılıyordu.[3]&lt;br/&gt;Savaş içinde ilk yorgunluk işaretini veren Avusturya  savaşın başından  beri Rusya&quot;nın tüm ağırlığını üzerinde hissetmiş  ve bu nedenle Almanya ve Osmanlı Devleti&quot;nden askeri yardım almıştı.Avusturya 1917 ortalarından itibaren çeşitli kanallardan barış ortamı yaratmaya çalışmış ve teşebbüslerde bulunmuştu. Nihayet 3 Kasım 1918&quot; de mütareke imzalayan Avusturya, 10 Eylül 19192&quot;da Sen  Jermen (Saint Germain) antlaşmasını imzaladı.Bu arada Macarlar, Avusturya bünyesinden ayrılarak,Macaristan adıyla kendi devletlerini kurmuşlardır. Tıpkı Almanya gibi Avusturya da ağır bir savaş tazminatı ödemek zorunda bırakı</description></item><item><title>ERZURUM KONGRESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?erzurum-kongresi-350562.html</link><description>ERZURUM KONGRESİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;    Erzurum Kongresinin hazırlıkları devam ederken Mustafa Kemal Paşaya yaptıkları baskılarda devam ediyordu. Zamanın Harbiye Nazırı Ferit Paşa Mustafa Kemalden İstanbula geri dönmesini istemektedir. Padişah ise eğer isterse hiçbir işe karışmadığı sürece Anadoluda kalabileceğini, İstanbula dönmesinin şart olmadığını belirtir. &lt;br/&gt;    Fakat daha sonra hem Ferit Paşa, hem de Padişah Mustafa Kemale İstanbula geri dönmesi için çağrı yaparlar. 8 Temmuzu 9 Temmuza bağlayan gece yaklaşık olarak 1 aydan beri sahneye konulmakta olan oyun sona erer ve Mustafa Kemal Paşa İstanbula dönmeyeceğini tebliğ eder.         &lt;br/&gt;    Hükümetin kendisini resmi görevinden alması ile birlikte Mustafa Kemal Paşa önce Harbiye Nazırı Ferit Paşaya, yaklaşık 10 dakika sonrada Padişaha yanlızca resmi görevinden değil, aynı zamanda askerlik mesleğindende çekildiğini bildiren faksları çeker. Bu noktada dikkat çekici bir hususta Padişahın hatıralarında yer aldığı üzere, Damat Ferit Paşanın bir ara Anadoludaki mücadeleye katılmak maksadı ile Anadoluya geçtiği, ancak Mustafa Kemalin talimatı gereği mücadele ye katılma isteğinin geri çevrilmiş olduğudur. &lt;br/&gt;    9 Temmuz 1919 tarihinde Mustafa Kemal ulusa gelişmeler ile ilgili bir açıklama yapar :&lt;br/&gt; Kutsal yurdu ve ulusu parçalanmak tehlikesinden kurtarmak, Yunan ve Ermeni emellerine kurban etmemek için açılan ulusal mücadele uğrunda, ulusla birlikte serbestçe çalışmaya resmi ve askerlik sıfatım artık engel olmaya başladı. Bu sebepten dolayı resmi görevimden ve askerlik mesleğinden bugün istifa ettim. Bundan sonra kutsal ulusal amacımız için her türlü fedekarlığı göze alarak çalışmak üzere ulusun bağrında bir mücahit olarak bulunduğumu bildiririm.&lt;br/&gt;    Gelişen olaylar ve bağımsızlık mücadelesi ile ilgili hissiyatını Mustafa Kemal şu cümlelerle açıklayacaktır :&lt;br/&gt; Ulus ve yurt uğrunda kazanılan rütbe ve refahın bir önemi ve kutsallığı vardır. Biz bunlardan ancak yine bu kutsal ulusa ve yurda borçlu olduğumuz son bir namus görevini yerine getirmek için ayrıldık. Ulusun kendi hayatını kurtarmak, kendi meşru hakkını savunmak için çıkardığı sese katılmak her kendini bilen yurttaşın görevidir. Eğer bu ulus ve bu yurt parçalanacak olursa, şerefsiziliğin yıkıntısı altında şunun bunun kişisel şerefi de parça parça olur. Biz ulusal onuru kurtarabilmek için harekete geçen ulusa ruhumuzla katıldık. Katılmamıza engel olabilecek kişisel rütbeleri, mevkileri de ulusal onuru kurtarmayı amaçlayan bir gaye uğruna feda ettik. &lt;br/&gt;    Bütün bu gelişmeler olurken Erzurum Kongresinin hazırlıkları da tamamlanmak üzeredir. Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye &lt;br/&gt;Cemiyeti&quot;nin Erzurum şubesi, Mustafa Kemal Paşa&quot;dan yönetim kurulu başkanlığını ve dolayısıyla cemiyetin başına geçmesini isterken, İstanbul&quot;da genel merkez kendi adına söz söyleme yetkisinin Mustafa Kemal Paşa&quot;ya verilmesini istemektedir.&lt;br/&gt;    Ayrıca mücadelenin başından beri Mustafa Kemalin yanında olan Kazım Karabekir Paşa kendisinin ve kolordusunun Mustafa Kemal Paşanın emrinde olduğunu açıklar, Ali Fuat Paşa ve Rauf Beyde Mustafa Kemalin yanında olduklarını açıklarlar.&lt;br/&gt;    Ortadaki tek engel delegelik sorunudur. Bu sorunda kongreye Erzurum delegesi olarak seçilmiş olan Binbaşı Kazım Bey ve Dursunoğlu Cevat Beyin delegelikten seçilmeleriyle çözülür.&lt;br/&gt;    Mustafa Kemal Paşanın kongreye katılabilme sorununun çözülmesinden sonra kongreye kimin başkanlık edeceği tartışılmaya başlanır. &lt;br/&gt;    Delegelerin bir bölümü askerlerin kongreye girmesine kongrenin askerlerin baskı ve etkisinin olmadığını göstermenin yararlı olacağı görüşündedirler. Ancak Mustafa Kemal Paşa artık bir asker değildir ve kongrenin başlaması ile beraber oybirliği ile kongre başkanlığına seçilecektir. Artık sıra Mustafa Kemal Paşanın cemiyetin yönetim kurulu demek olan Heyet-i Temsiliyeye seçilmesinin doğru olup olmadığını tartışmaya gelmiştir. Mustafa Kemalin Heyet-i Temsiliye girmesinin sakıncalı olacağını düşünenler başlatılan ulusal hareketin ve çalışmaların tümüyle ulustan kaynaklandığını göstermekte yara</description></item><item><title>ATATÜRK İLKELERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ataturk-ilkeleri-382399.html</link><description>ATATÜRK İLKELERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Atatürkün en büyük eseri Türkiye Cumhuriyetidir. Bu yeni ve çağdaş devleti kuran büyük önder, Türk vatanının ve devletinin bağımsızlığına, Türk ulusunun özgürlüğüne dayalı bu genç devletin kurulması savaşımlarını verdikten sonra, &quot;ilelebet payidar olacağını&quot;, sonsuza dek yaşayacağına inandığı cumhuriyeti geleceğin genç kuşaklarına emanet etmiştir. Cumhuriyet adını verdiği yeni devletin çağdaş demokratik yönetim temeline oturan toplum yapısını da çağdaş dünya görüşüne göre oluşturmuştur. Bu yapıyı oluşturan çağdaş dünya görüşü olan Türk devriminin korunması da bu kuşakların görevidir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Atatürkün &quot;Türk Devrimi&quot; dediği toplumsal değişme ve oluşmanın değişmez ilkeleri, onun ölümünden sonra &quot;Atatürk İlkeleri&quot; deyimiyle yeni Türkiyenin yasama felsefesinin ana kaynağı olmuştur. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Atatürk ilkeleri, Türk devriminin dayandığı temel düşünce ve inançların özüdür. Devrimler, yeni Türkiye&quot;nin ruhu, ilkeler de bu ruhu yaşatan gücün kaynağıdır. Türk ulusunun çağdaşlaşmasının durmadan gelişip süreceği inancını özetleyen Atatürk İlkeleri, sonsuzluğa akıp giden ulus varlığının sonsuz dinamizmidir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1924 ve 1961 Anayasalarında da açık seçik yerini bulan bu ilkeler, kaderde ve tasada birlesen bireylerinin ortak mutluluğunu amaçlayan ve birbirinden ayrılmaz bir butun oluşturan bir ulusal inanç olarak yasayacaktır. Türk ulusu ve gençliği, her gün ileriye doğru gelişen atılımlarında, şaşmaz bir hedef olarak Atatürk İlkeleri doğrultusunda inançla yürüyecektir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Atatürk İlkelerinin Oluşumu Ve Birbiriyle İlişkisi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Atatürk İlkeleri, tarihsel sureci içinde Türk ulusunun ve toplumsal yapısının gereklerinden çıkmış, çağdaşlaşma gereksinimin yarattığı toplumsal ilkelerdir. Kavram ve sözcük olarak kullanılmaya başlanması, Türk ulusunun yasam çizgisi surecinde, toplumsal vicdanin özünde saklı birer inanç olarak olayların doğal gelişimiyle ortaya çıkışından sonradır. &lt;br/&gt;Özgürlükçülük, Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik yeni devletin kurulmasında ulusun özünden kopm</description></item><item><title>TARİH - ARAÇ TARİH AMAÇ TANZİMAT - CRİSTOPH K. NEUMANN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-arac-tarih-amac-tanzimat-cristoph-k.-neumann-399716.html</link><description>araç tarih amaç tanzimat - cristoph k. neumann</description></item><item><title>TARİH - İNKILAP TARİHİ MEB LİSE 3 DEĞERLENDİRME SORULARI YANITLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-inkilap-tarihi-meb-lise-3-degerlendirme-sorulari-yanitlari-399867.html</link><description>inkılap tarihi meb lise 3 değerlendirme soruları yanıtları</description></item><item><title>EVLİYA ÇELEBİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?evliya-celebi-397384.html</link><description>Evliya Çelebi 1611-1682    &lt;br/&gt;Türk, gezgin. Gezdiği yerlerde toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini yansıtan gözlemler yapmıştır.Evliya Çelebi b.Derviş Mehmed Zilli İstanbulda Unkapanında doğdu, 1682de Mısırdan dönerken yolda ya da İstanbulda öldüğü sanılmaktadır. Babası Derviş Mehmed Zilli, sarayda kuyumcubaşıydı. Evliya Çelebinin ailesi Kütahyadan gelip İstanbulun Unkapanı yöresine yerleşmişti. İlköğrenimini özel olarak gördükten sonra bir süre medresede okudu, babasından tezhip, hat ve nakış öğrendi. Musiki ile ilgilendi. Kuranı ezberleyerek &quot;hafız&quot; oldu. Enderuna alındı, dayısı Melek Ahmed Paşanın aracılığıyla Sultan IV. Muradın hizmetine girdi.Evliya Çelebinin geziye karşı duyduğu ilgi, çocukken babasından, yakınlarından dinlediği öykülerden, söylencelerden ve masallardan kaynaklanır. Seyahatname adlı yapıtının girişinde geziye duyduğu ilgiyi anlatırken bir gece düşünde Peygamberi gördüğünü, ondan &quot;şefaat ya Resulallah&quot; diyecek yerde şaşırıp &quot;seyahat ya Resulallah&quot; dediğini, bunun üzerine Peygamberin ona gönlünün uyarınca gezme, uzak ülkeleri, görme olanağı verdiğini yazar. Bu düş üzerine 1635te, önce İstanbulun bütün yörelerini dolaşmaya, gördüklerini, duyduklarını yazmaya başladı. 1640 dolaylarında Bursa, İzmit ve Trabzon yörelerini gezdi, 1645te Kırıma Bahadır Girayın yanına gitti. Yakınlık kurduğu kimi devlet büyükleriyle uzak yolculuklara çıktı, savaşlara, mektup götürüp getirme göreviyle, ulak olarak katıldı. 1645te Yanyanın alınmasıyla sonuçlanan savaşta, Yusuf Paşanın yanında görevli bulundu. 1646da Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Paşanın muhasibi oldu. Doğu illerini, Azerbaycanın, Gürcistanın kimi yörelerini gezdi. Bir ara Revan Hanını mektup götürüp getirmekle görevlendirildi, bu nedenle Gümüşhane, Tortum yörelerini dolaştı. 1648te İstanbula dönerek Mustafa Paşa ile Şama gitti, üç yıl o dolaylarda gezdi. 1651den sonra Rumeliyi dolaşmaya başladı, bir süre Sofyada bulundu. 1667-1670 arasında Avusturya, Arnav</description></item><item><title>ANADOLU BELİKLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?anadolu-belikleri-452864.html</link><description>ANADOLU BEYLİKLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Saltuklular (1092-1202)&lt;br/&gt;Mengücükler (1118-1250)&lt;br/&gt;Kemah-Erzincan Kolu (1142-1128)&lt;br/&gt;Divriği Kolu (1142-1250)&lt;br/&gt;Danişmendliler (1092-1178)&lt;br/&gt;Dilmaçoğulları (1085-Akkoyunlular dönemi)&lt;br/&gt;İnaloğulları (1098-1183)&lt;br/&gt;Ermenşahlar&lt;br/&gt;Artuklular (1101-1409)&lt;br/&gt;Çobanoğulları&lt;br/&gt;Alaiye Beyleri&lt;br/&gt;Aydınoğulları Beyliği&lt;br/&gt;Aydınoğlu Gazi Umur Bey&lt;br/&gt;Candaroğulları (veya İsfendiyaroğulları)&lt;br/&gt;Ankara Ahi Beyliği&lt;br/&gt;Dulkadıroğulları&lt;br/&gt;Eretnaoğulları&lt;br/&gt;Eşrefoğulları&lt;br/&gt;Germiyanoğulları&lt;br/&gt;Hamidoğulları&lt;br/&gt;Kadı Burhaneddin Ahmed Devleti&lt;br/&gt;Karamanoğulları Beyliği&lt;br/&gt;Ladik (Denizli) Beyliği veya İnançoğulları&lt;br/&gt;Menteşoğulları&lt;br/&gt;Pervaneoğulları&lt;br/&gt;Ramazanoğulları&lt;br/&gt;Sahib-Ataoğulları&lt;br/&gt;Saruhanoğulları&lt;br/&gt;Taceddinoğulları&lt;br/&gt;İzmir ve Efes Beylikleri (1081-1097)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu Beyliklerinin ilk teskilatlari asiret gelenegine dayanmakta idi. Anadolu Selçuklulari zamaninda sinirlara yerlestirilen Türkmen asiretleri savas zamanlarinda reislerinin emrinde sefere giderler ve savastan sonra da hükümdar tarafindan asiret beyine ikta edilmis olan yerlerine dönerlerdi. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu Selçuklu sultanlari, çesitli zamanlarda Anadoluya gelmis olan Türkmen asiretlerinin bir çogunu Bizans Imparatorlugu ve Kilikya Ermeni Kralligi ile olan sinirlara yerlestirmisler, buradaki araziyi asiret beylerine ikta olarak vermislerdi. Bu Türkmen beyleri daha sonra bagimsizliklarini kazanmaya baslayinca Anadolu Selçuklu teskilatini taklid ederek saray ve tesrifat usulleri meydana getirmislerdir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Beylikler Devri, XIII. yüzyilin sonunda Anadolu Selçuklu Devletinin zayiflayarak yikilisindan sonra Anadolunun çesitli bölgelerinde kurulan ve eski kaynaklarda &quot;Tevaif-i müluk&quot; diye anilan Türk beyliklerinin egemen oldugu bir dönemdir. Bu dönem Anadolu-Türk tarihi bakimindan oldukça önem tasimaktadir. Çünkü, 1018de baslayan ve 1040a kadar süren ilk akinlarin ardindan 1071 Malazgirt zaferiyle Anadolu kapilari Türklere açildi. Anadoluda ilk büyük Türk devleti, Türkiye Selçuklulari kuruldu. Iste beylikler bu devletin birer unsuru idiler. Türkiye Selçuklu Devletinin zayiflayip ortadan kalkmasindan sonra bagimiz birer devlet haline gelen ve sayilari büyüklü-küçüklü olmak üzere yirmiyi geçen bu Türk beyliklernin devlet teskilati ve kültürü, Büyük Selçuklu ve Türkiye Selçuklulari ile geliserek Osmanlilara ulasan Türk-Islam kültürünün bir ara dönemini olusturur. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;IDARI TESKILAT&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu Beyliklerinde devlet, daha önceki Türk beyliklerinde oldugu gibi hükümdar ailesinin ortak mali sayiliyordu. Devleti aile arasindan seçilen reis idare ederdi. Ailenin en yaslisina veya en nüfuzlusuna &quot;ulu beg&quot; denirdi. Ulu Bey hükumet merkezinde oturur, kardes ve çocuklari ise vilayetlere gönderilirdi. Ulu bey unvani daha çok halk ve asiret arasinda kullanilir; tesrifat, ferman, sikke, hutbe ve kitabelerde ise &quot;emir-i azam&quot; veya &quot;sultan-i azam&quot; tabirleri tercih edilirdi. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu beyliklerinde, Selçuklularda oldugu gibi merkezde devlet islerini yürütmek için bir divan teskilati kurulmustu. Divanin basindaki reise genellikle &quot;vezir&quot; veya &quot;sahib-i azam&quot; denirdi. Emrinde bir kalem heyeti bulunan divan reisleri devletin kanun ve nizamlarinin tatbikiyle ugrasirlardi. Devletin mali isleri ise Divan-i Istifa denilen ayri bir divan tarafindan yürütülürdü. Hükümdarin emir ve fermanlarini yazmak için Insa Divani ile adli ve askeri islere bakan ayri makamlar vardi. Vilayetlerdeki sehzadelerin emirleri altinda da merkezdeki divanin ayni, fakat daha küçük sekilleri bulunurdu. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Vilayetleri idare etmek ve böylece devlet islerine alismak için gönderilen sehzadeler eger küçük iseler, yanlarina hükümdarin güvendigi birisi &quot;Ata Bey&quot; veya &quot;Lala&quot; unvaniyla tayin olunur ve sehzade büyügünceye kadar, hatta yetistikten sonra da devlet islerini bu Lala idare ederdi. Vilayetlerde Divan-i Istifanin reisine bagli tahsil memurlari bulunur ve bunlar topladiklari parayi verilen emre göre gereken yerlere dagitirlardi. Seri islere ise Kadilar bakar ve sahislar arasindaki hukuki meseleleri hallederlerdi. Vilayetin askeri ve güvenlik islerinden ise Subasilar sorumlu idiler. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SARAY TESKILATI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu Beyliklerindeki saray teskilati, devlet teskilatinda oldugu gibi Anadolu Selçuklu Devletinin saray teskilatindan alinmistir. Sarayda hacib, mirahur, çasnigir, candar, sarabdar, rikabdar ve musahib gibi görevliler bulunurdu. Ibn Battuta meshur seyahatnamesinde Anadolu beyliklerinin saray teskilati hakkinda bilgi vermistir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu Beyliklerinde ordu, hükümdarin atli ve yayalardan meydana gelen hassa birlikleriyle beylerin tima</description></item><item><title>HAÇLI SEFERLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?hacli-seferleri-391496.html</link><description>Haçlı Seferleri&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Avrupalıların 11. yüzyılın sonları ile 13. yüzyılın sonları arasında Müslümanların elinde bulunan ve Hıristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs ve dolaylarını geri almak için düzenledikleri seferlere Haçlı Seferleri denilmiştir. Haçlı Seferlerinin dini, siyasi ve ekonomik nedenleri vardır:&lt;br/&gt;Dini Nedenler&lt;br/&gt;*Hıristiyanların, kutsal yerleri, özellikle Kudüsü Müslümanlardan geri almak istemesi. &lt;br/&gt;*Katolik Kilisesinin Ortodoks dünyasını egemenliği altına almak istemesi. &lt;br/&gt;*10. yüzyılda Fransada ortaya çıkan Kluni Tarikatının Hıristiyanları Müslümanlara karşı kışkırtması. &lt;br/&gt;*Din adamlarının etkisi ile Hıristiyanlarda oluşan koyu fanatizm. &lt;br/&gt;*Papa ve din adamlarının nüfuzlarını arttırmak istemeleri. &lt;br/&gt;Siyasi Nedenler&lt;br/&gt;*Avrupalıların Türkleri, Anadolu, Suriye, Filistin ve Akdenizden uzaklaştırmak istemeleri. &lt;br/&gt;*Türkler karşısında zor durumda kalan Bizansın Avrupadan yardım istemesi. &lt;br/&gt;*Senyör ve şövalyelerin macera arayışları. &lt;br/&gt;Ekonomik Nedenler&lt;br/&gt;*İslam Dünyasının zenginliği, Avrupanın fakirliği. &lt;br/&gt;*Avrupalıların doğudan gelen ticaret yollarına hakim olmak istemeleri. &lt;br/&gt;*Avrupada toprak sahibi olmayan soyluların toprak elde etmek istemeleri. &lt;br/&gt;*Avrupalıların doğunun zenginliklerine sahip olmak istemeleri. &lt;br/&gt;I. Haçlı Seferi (1096-1099)&lt;br/&gt;Papa II. Urban ve Piyer Lermitin çabalarıyla Avrupada kalabalık bir ordu hazırlanmıştı. Anadoluya ilk gelen düzensiz gruplar, I. Kılıç Arslan tarafından yok edilmişlerdir. Ancak bu grubun ardından şövalye, kont ve düklerden oluşan bir ordu, Anadoluya girdi. Türkiye Selçuklularının merkezi İznik kuşatıldı. Kılıç Arslan, İzniki boşaltmak zorunda kaldı. Haçlılara karşı başarı ile mücadele eden Kılıç Arslan, Haçlıları çok kalabalık olmalarından dolayı durduramamıştır. Antakyayı işgal eden Haçlılar, 1099da Kudüsü Fatımilerden aldılar. Sonuçta:&lt;br/&gt;*Kudüs, Haçlıların eline geçti. &lt;br/&gt;*İznik ve Batı Anadolu, Bizansın eline geçti. &lt;br/&gt;*Anadolu Selçukluları, İzniki kaybedince Konyayı başkent yaptılar. &lt;br/&gt;*Ha</description></item><item><title>İLK TÜRK İSLAM DEVLETLERİNDE KÜLTÜR MEDENİYET</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ilk-turk-islam-devletlerinde-kultur-medeniyet-373188.html</link><description>İLK TÜRK İSLAM DEVLETLERİNDE KÜLTÜR MEDENİYET&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HAZIRLAYAN : ÖMER FARUK KOÇ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Önsöz................................................................................................3&lt;br/&gt;Hükümranlık ve Teşkilat..................................................................4&lt;br/&gt;Devlet Teşkilatı.................................................................................4&lt;br/&gt;Taşra Teşkilatı ve Ordu.....................................................................5&lt;br/&gt;Sosyal ve İktisadi Hayat....................................................................6&lt;br/&gt;Dini Hayat.........................................................................................7&lt;br/&gt;Felsefe ve Edebiyat...........................................................................8&lt;br/&gt;Bilim ve Sanat..................................................................................8&lt;br/&gt;Kaynakça.........................................................................................10&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Önsöz&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Türk tarih ve kültürünün islami dönemi dünya tarihi bakımından çok önemlidir. Çünkü, girdikleri çeşitli dinlerde, milli ahlak ve telakkilerine aykırı bazı düşüncelerin yer alması yüzünden, yabancı toplulukları içinde eridikleri veya hiç olmazsa hiç olmazsa o inanç sistemlerini anlaşılan Türkler ,islam ilkelerinin eski Türk karakteri ve davranışı ile olan uygunluğu (tanrı birliğine iman , ruhun ölmezliğine inanma ,islamiyetin ahlak kaideleri ile Türk alplik anlayışı İslamiyet&quot;in cihad fikri ile Türk fütühat görüşü vb.)sebebi  ile yalnız islamiyette kendilerini mutlu hissetmişlerdir, bundan dolayı da bu dini korumak ve yüceltmek için büyük gayret harcamışlar ve islam dünyasının bayraktarı olarak kendi tarihlerini geliştirirken dünya tarihine de yön vermişlerdir.(1) &lt;br/&gt;Bilindiği gibi islamiyetin Türk kitleleri arasında asıl etkinliği Orta Asya&quot;da ilk Müslüman-Türk devleti olan Kara-Hanlı Hakanlığı ile başlamıştır ve ünlü Hind seferleri ile islamiyeti Kuzey Hindistan&quot;a yerleştiren Gazneli Sultan Mahmut zamanında artan bu etkinlik Selçuklularla Türk siyasetinin prensibi haline gelmiştir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HÜKÜMRANLIK VE TEŞKİLAT&lt;br/&gt;       &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;           A-Hükümranlık&lt;br/&gt;                     Hakimiyet anlayışı:Türkler,savaşçı ve teşkilatçı bir millet olduğundan gittikleri yerler ki  halkı kolaylıkla hakimiyetleri altına alabiliyorlardı. Buda kut  inancını ortaya çıkartmıştır. Türkler islamiyete girdikten sonra hakimiyet anlayışlarında bazı değişiklikler görülmüştür. fakat özünde bir değişiklik olmamıştır. Gazneli ve Selçuklu sultanları hükümdarlıklarının Abbasi halifesi tarafından tasdik edilmesine önem vermişlerdir. Fakat hakimiyeti halifeyle asla paylaşmamışlardır. Halifeyi sadece dini bir lider olarak görmüşlerdir.&lt;br/&gt;Cihan hakimiyeti:Bu fikrin ilahi bir temele sahip olması,idare edilen insanlara karşı bir sorumluluk getirmektedi</description></item><item><title>RÖNESANS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ronesans-364672.html</link><description>Rönesans&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans ortaçağ ile yeniçağ arasında (Özellikle 17. yüzyıla kadar) yaşanmış olan bir çağdır. Daha kesin bir ifade ile bir geçiş dönemidir. &lt;br/&gt;Yeniden uyanış, yeniden doğuş anlamında kullanılan bir isimlendirme bu çağ için çok uygundur. Çünkü bu çağ her bakımdan yepyeni düşünce ve yaklaşımların, anlayış ve uygulamaların (Sanat, felsefe, din konuları üzerinde) ortaya konduğu ve yepyeni bir insan olgusunun tarih sahnesine çıktığı çağdır.&lt;br/&gt;Rönesans bir yeniden yapılanma hareketi olmasına karşın hemen hemen işlediği bütün konu ve sorunlarda Antik çağ felsefesini temel ve örnek almış, onu yeniden inceleyip, değerlendirmiştir. Antik çağ felsefesinden çok şey öğrenmiş, bu felsefe ile pişmiş ve sonraları kendinden de öğeler katarak geliştirmiş ve kendisinden sonraki 17. yüzyıl ve yeniçağ felsefesinin hizmetine sunmuştur. Böylece de bugün bile geçerli olan modern insan kavramının yaratıcısı olmuştur. &lt;br/&gt;Aslında Rönesans akımını Antik çağ felsefe ve kültürünün ve otoritelerinin tekrar canlandırılıp, taklit edilmesi olarak kabul etmek de tam doğru değildir. Bu yaklaşım yanlış olmasa bile ancak çok dar kapsamlı bir yaklaşım olabilir. Çünkü Rönesans oluşumu çok daha geniş ve temelli bir oluşumdur. &lt;br/&gt;Bu çağın insanı düşünen, kendine dönük, kendini inceleyen, soran, yargılayan ve kendi öz yargılarını özgürce ortaya koyan insandır. Kendini bütün dogmalardan ve ön yargılardan arındırma yolundadır. Aklını kullanır, aklını kendine kılavuz bilir... &lt;br/&gt;Bu olguyu daha somut bir şekilde açıklayabilmek için Rönesans&quot;ı ortaçağ ile karşılaştırmakta fayda var.&lt;br/&gt;1. Ortaçağ&quot; da insan yaşam ve kültürünü düzenleyen Hıristiyan dini ve onun yöneticisi olan Katolik kilisesidir. Kilise her konuda mutlak otoritedir. Onun düşünce ve inançları kutsaldır ve üzerlerinde tartışılması bile olası değildir. Ortaçağ filozof ve düşünürüne düşen görev kilise öğretisini (skolastik öğreti) mantıksal bir takım oyunlarla temellendirmek ve savunmaktır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Buna karşılık Rönesans&quot;ın ana eğilimi kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, kendini özgürce incelemektir. Rönesans insanı doğa ve yaşam üzerindeki gerçekleri arar ve bu gerçeklere yalnızca akıl ve deney yolu ile ulaşmaya çalışır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2. Ortaçağ skolastik felsefesi tamamen kiliseye bağlı ve bütün Hıristiyan alemini bir şemsiye gibi saran ve bütün bu alem içinde etkili olan bir felsefedir. Yalnızca Latince ile işlenir. Ana teması Hıristiyan inançlarının savunulup, temellendirilmesidir. Bu felsefede çeşitli ırklar ve uluslar yoktur, yalnızca Hıristiyan alemi vardır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans felsefesi ise karşımıza artık kendi ulusunun karakterleri ve özellikleri ile çıkar, yaptıklarını kendi ulusal dilinde verir.&lt;br/&gt;Konuları çeşitlilik kazanmış ve ön yargılardan, doğmalardan sıyrılmıştır, doğruları kendi öz yargıları ve gözlemleri ile arar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3. Ortaçağ düşünür ve filozoflarının tamamı din adamı, yani Hıristiyan kilisesinin hizmetkarlarıdır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans düşünür ve filozofları ise yazarlar, araştırmacılar ve üniversite öğrencileridir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;4. Ortaçağ insanının belirmiş bir kişiliği yoktur. Ondan beklenen ödev tanrının buyruklarına itaat etmektir. Bu dünyanın nimetlerine yüz çevirmek, kendini öteki dünya nimetlerine layık hale getirmektir. Rönesans insanı ise kişiliğini arayan, soran, araştıran, benliğinin bütün canlılığını ortaya koyan kişiliği ve özelliği olan bir bireydir, individüalisttir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans Avrupa kültür tarihinde yaşanmış olan bir çağdır. Avrupa kültürüne özgü ve ona ait olan bir oluşumdur. Hatta bu kültüründe Latin-German yelpazesinin bir eseridir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Başlangıcı ve ilk filizleri İtalya&quot;da oluşmuş, sonraları Fransa, Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bizans ırk ve kültürünün temsilcileri olan İskandinav dünyası bu oluşuma pek katkıda bulunamamış, fakat benimsemiş ve ona uymuştur.&lt;br/&gt;Rönesans &quot;ın başlangıcı olarak genellikle 1453 (İstanbul&quot;un Fethi) veya 1517 (Reformation&quot; un başlaması) yılları kabul edilmektedir. Bu tarihler kesin değildirler ve yalnızca çağlar içinde bir sayısal değer ifade ederler. Çünkü dah</description></item><item><title>TARİH - TÜRKİYE TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-turkiye-tarihi-433649.html</link><description>türkiye tarihi</description></item><item><title>MALAZGİRT ZAFERİ VE ÖNEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?malazgirt-zaferi-ve-onemi-374387.html</link><description>Oğuzlar&quot;ın kurduğu &quot;Oğuz Yabgu Devleti&quot; yıkıldıktan sonra, oğuzların bir bölümü Avrupa&quot;ya göç ederken, bir bölümü de Selçuk Bey&quot;in yönetiminde Cent şehrine gelerek yerleşmişlerdir. Selçuk Bey ve Oğuzlar burada Müslüman olmuşlardır. Selçuk Bey vefat edince, yerine oğlu Arslan Bey geçmiştir. Gazne Sultanı Mahmud Arslan Bey&quot;i hapsettirince, Tuğrul ve Çağrı Beyler devletin başına geçtiler. 1035&quot;te Oğuz Boyları Karahanlı ve Gazneli baskısından kurtulmak için Horasan&quot;a göç ettiler. Ancak burada Gazneliler ile savaşlar yaptılar. En sonunda 1040&quot;ta Dandanakan Kalesi yakınlarında Sultan Mesud ağır bir yenilgiye uğradı. Bu zafer ile Büyük Selçuklu Devleti kuruldu ve Tuğrul Bey de Selçuklu sultanı ilan edildi. &lt;br/&gt;1063 yılında vefat eden Tuğrul Bey, çocuğu olmadığı için hayatta iken Çağrı Bey&quot;in çocuklarından olan Süleyman Bey&quot;i veliaht gösterdi. Ancak Tuğrul Bey&quot;in vefatından sonra Çağrı Bey&quot;in diğer oğlu Alp Arslan bu kararı kabul etmeyerek isyan etmiş ve tahtı ele geçirmiştir. &lt;br/&gt;Alp Arslan 1064&quot;te Güney Kafkasya&quot;ya gelerek Gürcü Krallığını ortadan kaldırdı. Devrin en güçlü surlarına sahip olduğu için fethedilemez denilen Ani Kalesi&quot;ni fethetti. Ayrıca Kars ve Van&quot;ı da aldı. Ertesi yıl Maveraünnehr&quot;e yöneldi. Harezm Ülkesi&quot;ne kadar ilerledi. Oradaki Oğuz kitlelerini, yeni fethedilen yerlere gönderdi. &lt;br/&gt;Kendisi Maveraünnehr&quot;de iken Gümüş Tigin, Afşın, Emir Sanduk gibi ünlü Türk komutanları Anadolu&quot;ya akınlar düzenlediler ve birçok şehri ele geçirdiler. &lt;br/&gt;Bu sırada Bizans, iç karışıklıklar ve taht kavgaları ile karşı karşıyaydı. Türk akınları karşısında aciz kalan Bizans, Anadolu&quot;nun elden gitmekte olduğunu görüyordu. Bu kötü gidişe dur demek için dul imparatoriçe, Kayserili bir general olan Romanos Diogenes (Romen Diyojen) ile evlendi. Böylece Romanos Diogenes Bizans&quot;ın yeni imparatoru oldu. Romanos Diogenes Anadolu&quot;ya geçerek, Selçuklular&quot;a karşı büyük bir ordu hazırlamaya başladı. Anadolu&quot;daki birçok Bizans Kalesi yenilendi. Ordunun ihtiyacı olan zahire ve mühimmat toplandı. Nihayet Romanos Diogenes Anadolu&quot;ya iki sefer düzenledi. Romanos Diogenes çeşitli sebeplerle İstanbul&quot;a dönmek zorunda kaldı. &lt;br/&gt;Alp Arslan&quot;ın öncelik verdiği iş, İslam Dünyası&quot;nın bozulan birliğini sağlamaktı. Bunun için Mısır&quot;ı fethederek, oradaki Şii-Fatimi idaresine son vermeliydi.&lt;br/&gt;Ordusunu Azerbaycan&quot;da  toplayarak, Diyarbakır ve Halep üzerinden Mısır&quot;a inmek üzere harekete geçti. 1070 yılı ortalarında Alp Arslan, birçok  Bizans Kalesi&quot;ni de alarak Diyarbakır&quot;a geldi. Diyarbakır hükümdarları ona bağlılıklarını arz ettiler. Sonra Halep&quot;e geldi. Halep hükümdarı Mahmud, önünde diz çöktü. Tam Halep&quot;ten Mısır&quot;a doğru bir günlük yol almıştı ki, Anadolu&quot;dan gelen haberciler, Bizans İmparatoru&quot;nun büyük bir orduyla doğuya yürüdüğünü, Türklerin elindeki bazı kaleleri de geri aldığını bildirdiler. Bunun üzerine Alp Arslan ordunun bir kısmını Suriye&quot;nin fethi için orada bıraktı ve yıldırım hızıyla Ahlat üzerinden Malazgirt&quot;e geldi. Bu süratli yürüyüş sırasında; yaşlı,yorgun ve hasta as</description></item><item><title>KURTULUŞ SAVAŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kurtulus-savasi-368421.html</link><description>Türk Milleti 1.Dünya Savaşından sonra Osmanlı İmparatorluğundan enkaz devralmıştır.600 yıl ayakta kalmış olan İmparatorluk çok uluslu yapısını yıllarca korumuştur. Fakat bu çok ulusluluk  1789 Fransız ihtilali (Milliyetçilik akımlarının  Avrupa &quot;yı sarmaya başlamasıyla) ve  Osmanlı himayesindeki milletlerin  entrikaları  İmparatorluğun  yapısını derinden sarsmıştır. İmparatorluğun çöküş süreci  Milliyetçilik akımlarının başladığı Avrupa toprakları üzerinde başlamıştır. Bu süreç Osmanlının çöküşüne kadar devam etmiştir. En son 17 Şubat 1920 yılında Osmanlı Mebusan meclisinin almış olduğu kararlar(Milli Misak-Milli Ahit) bu çöküş sürecine son noktayı koymuştur. Türk Milletinin yenilenme süreci başlamış olup Osmanlı artık çökmüştür fakat bu meclisin aldığı kararlar ile Milli bir Devletin gerekli olduğu kesinleşmiş TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİN doğuş süreci başlamıştır. İşte bu Milli devlete geçiş ve işgal devletlerine karşı  yapılan bağımsızlık mücadelesi  MUSTAFA KEMAL ATATÜRK , SİLAH ARKADAŞLARI  ve TÜRK MİLLETİ  ile birlikte başlamış ve çelikleşmiştir. Bu  harekat Türk milletinin özgürlük Savaşını başlatan ve Türk Milletini birleştiren bir ruhla oluşmuştu. Bu Ruh KUVAYI MİLLİYE RUHUYDU.&lt;br/&gt;Birinci Büyük Millet Meclisi kendi kendisini iki temel prensipte kontrol ediyordu;Halkın çıkarı ve Milli Mücadelenin çıkarı. Meclis kendi içerisinde iki ayrı gruba ayrıldığı halde Halkın ve Milli Mücadelenin çıkarlarında her zaman birleşmiştir. Bu iki grup teceddütperverler (yenilik isteyenler) ve muhafazakarlardan oluşmaktadır. Kendi içerisindeki ayrılıklara sert tartışmalara ve bazen kırıcı konuşmalara rağmen kendisini kontrol etmekten asla kaçınmamıştır. Bu sebeple Millet Meclisi tutanakları ibret vericidir. Çünkü Meclis üzerinde başka hiçbir otoriteden karar gelmemektedir. Yürütme ve Kanun yapma kuvvetini kendinde görerek hükümet gibi hareket etmekten kaçınmamıştır. Meclis kendi içerisindeki birçok tezadı da sık sık gösteriyordu. Toplumla,Sosyal hayatla,idari yapılanmayla,ırkçılıkla ,medeniyetle ilgili bir çok konuda ateşli tartışmalara sahne oluyordu. Bütün bu tezatlarına rağmen bu insanlar davalarına kesinlikle bağlıydılar. Mecliste geleceğe ilişkin isteklerini ve gerinin karşı koymasını içerisinde bulunduruyordu. Meclis içerden ve dışardan gelen yok etmelere karşı tüm gücünü milletten alarak çalışıyordu.&lt;br/&gt;Birinci Büyük Millet Meclisinin en belirgin özelliği içerisindeki fikir akımlarının çokluğu idi. Bu fikir akımları üç grupta toplanıyordu&lt;br/&gt;*Tesanütçüler:Sendikalizmi kuran program etrafında toplanmışlardır.&lt;br/&gt;*Milliyetçiler:İçerisinde Liberallerden Devlet sosyalizmine kadar bir çok fikri barındıran sol grup,Muhafazakar ve Islahatçılardan oluşan sağ gruptan oluşuyordu.&lt;br/&gt;                  Muhafazakarlar ve Islahatçılar arasındaki en belirgin fark Muhafazakarlar Osmanlı devlet teşkilatını savunuyorlar, Islahatçılar ise günün şartlarına göre yenilikler yapılmasına taraftardı.&lt;br/&gt;*Komünistler:Bu grup ise Milli Mücadeleyi Kapitalizme ve Burjuvaziye karşı bir ayaklanma olarak gösteriyordu.&lt;br/&gt;Görüldüğü üzere Mecliste varolan  tüm bu fikir akımları gücünü halktan alıyordu. Tüm bu fikirlerin hepsi Halkçılık akımının ta kendisi idi. Bu farklı fikirler kendisini Sosyal Demokrasiye doğru gidiş şeklinde gösteriyordu. Burada unutulmaması gereken en önemli nokta bu kadar farklı fikir akımları olmasına rağmen tüm vekillerin buluştuğu en önemli nokta MİLLİ KURTULUŞ DAVASINA baş koymuş  olmalarıdır. Güçlerini bir kesimin çıkarları doğrultusunda kullanmamaları Milli Devrimimizin (İnkılap) büyüklüğünü göstermektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Büyük Millet meclisinin ilk toplantısı yapılırken Meclisin açılış konuşmasını yapan Sinop Milletvekili Şeref beyin şu sözleri Türk Milletinin kaderini belirlemesi açısından çok önemlidir.&lt;br/&gt;&quot;Muhterem arkadaşlar İstanbul&quot;un geçici kaydıyla ecnebi kuvvetleri tarafından alındığı ve hilafet makamı ile hükümet merkezi istiklalinin bütün esasları ile yok edildiğini biliyorsunuz. Bu vaziyete boyun eğmek, Milletimizin teklif olunan ecnebi esareti kabul etmesi demekti. Ancak  tam istiklal ile yaşamak hususunda kati azimde olan çok eskiden beri hür ve müstakil Milletimiz esaret vaziyetini şiddetle ve kesin olarak ret etmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlayarak Büyük Meclisimizi vücuda getirmiştir. Bu Büyük meclisin ikinci reisi sıfatıyla ve Allah&quot;ın yardımıyla Milletimizin iç ve dış tam istiklal içinde kaderini bizzat eline aldığını ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilan ederek Büyük Mille</description></item><item><title>TARİH - OSMANLI TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-osmanli-tarihi-433613.html</link><description>osmanlı tarihi</description></item><item><title>BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?birinci-dunya-savasi-397751.html</link><description>T.C. İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;III. SELİM DEVRİ ISLAHATLARI (1789-1807)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Açık düşünceli ileri görüşlü ve yenilik taraftarı bir insan olan III.Selim yapılan savaşlarda yeniçerilerin yetersizliğini anlamıştır.&lt;br/&gt;a-III.Selim yaptığı bütün ıslahatlara Nizam-ı Cedit (Yeni düzen) denir. Nizam-ı Cedit aynı zamanda kurulan ocağında adıdır.&lt;br/&gt;b-Bu ocağın masraflarını karşılamak üzere İrad-ı Cedit adında bir hazine kuruldu.&lt;br/&gt;c-Ocağın eğitimi için Fransa&quot;dan subaylar getirildi. Selimiye kışlası kuruldu.&lt;br/&gt;d-Dış siyasete önem verildi. Sürekli büyükelçilikler açıldı.&lt;br/&gt;e-Yabancı dil öğrenimine ve kültür hareketlerine önem verildi.&lt;br/&gt;&amp;#61692;Islahatları bazı çevrelerce iyi karşılanmayan III.Selim, Kabakçı Mustafa İsyanı sonunda tahttan indirildi. (1807) IV. Mustafa padişah oldu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ISLAHAT HAREKETLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;II.MAHMUT DEVRİ ISLAHATLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Alemdar Mustafa Paşa, Anadolu ve Rumeli&quot;de devlet aleyhine güç ve saygınlık kazanan Ayanları İstanbul&quot;a çağırarak 1808&quot;te Senedi İttifak sözleşmesini imzalamıştır. Bu senet uygulanamamıştır.&lt;br/&gt;Asker alanda Nizam-ı Cedit yerine Sekban-ı Cedit ordusunu kurdu. &lt;br/&gt;II.Mahmut Eşkinci Ocağını kurdu. Yine yeniçeriler isyan edince halkın ve ulema sınıfının da desteğiyle yayınlanan bir hattı hümayunla tüm ülkede Yeniçeri Ocağını kaldırdı (1926).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Dönemin ıslahatları:&lt;br/&gt;1-Asakir-i Mansure-i Muhammediye adında yeni bir ordu kurdu. &lt;br/&gt;2-Sadece Deniz Mühendishanesi mezunlarının kaptan olması kararlaştırıldı.&lt;br/&gt;3-Divan örgütü kaldırılarak bakanlıklar kuruldu. &lt;br/&gt;4-Müsadere sistemi kaldırıldı.&lt;br/&gt;5-Posta ve karantina örgütü kuruldu.&lt;br/&gt;6-Askeri amaçlı ilk nüfus sayımı yapıldı.&lt;br/&gt;7-Memurlar için kıyafet zorunluluğu getirildi.&lt;br/&gt;8-Padişah portreleri devlet dairelerine asılmaya başlandı.&lt;br/&gt;9-Medreselerin yanında çağdaş eğitim veren okullar açıldı. İlköğretim zorunlu oldu. Rüştüye (ortaokul) gibi orta dereceli okullar açıldı.&lt;br/&gt;10-Memur yetiştirmek amacıyla Mekteb-i Maarif-i Adliye, Harp okulu, Tıp okulu gibi okullar açıldı.&lt;br/&gt;11-1821&quot;de Tercüme odası adı ile ilk yabancı dil okulu a</description></item><item><title>LAİKLİK NEDİR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?laiklik-nedir-363336.html</link><description>LAİKLİK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Devlet İşleri, Din İşleri ve Vicdan Özgürlüğü:&lt;br/&gt;Laiklik, devlet işleri ile din işlerinin birbirine karıştırılmamasıdır. Başka bir deyişle, Tanrı ile kulu arasına, devletin ya da bir başka varlığın girmemesidir.&lt;br/&gt;Devlet işleri dünya işleridir. Dünyadaki yaşamımızla ilgilidir. Devlet bilimden de yararlanma yolu ile dünya işleri için bir takım kurallar koyar. Yasalar bu kuralların başında gelir. Vatanımızda, öteki insanlarla, vatandaşlarımızla en iyi ilişkiler içinde olmamız için bu kuralların bulunması zorunludur. Bu kurallar, bizim bir arada, birbirimizi severek, sayarak yaşamamızı sağlar. Toplum düzenimizin bozulmadan sürüp gitmesine katkıda bulunur. Kısacası, devlet bu kurallarla ayakta durur. Devletin  işleri, bu kurallarla yürütülür. Din işleri ise öteki dünya dediğimiz ahiretle ilgilidir. Tanrı inancı ile ve ona ibadetle ilgilidir. İnsanlar, bu dünyada ne denli iyi, temiz, dürüst yaşarlarsa, Tanrı&quot;ya ibadetlerini gereği gibi yaparlarsa öteki dünyada o kadar mutlu olacaklarına inanırlar.&lt;br/&gt;Bu dünyanın işlerini düzenleyen kuralların, yani yasaların zorlayıcı yanı vardır. Her vatandaş onlara uymak zorundadır. İsteseniz de istemeseniz de, inansanız da inanmasanız da yasaların buyruğunu yerine getirmek zorundasınız. Bunu yapmazsanız ya da yapmak istemezseniz de devlet size yaptırır. Ama din öyle değil. Din bir vicdan işidir. Kimseyi şu dine, ya da bu dine girmeye, şu dinin ya da bu dinin kurallarına uymaya zorlayamazsınız. İnsan Tanrı&quot;ya istediği yolda ve biçimde ibadet eder. Aynı dinden olan insanlar arasında bile ayrılıklar bulunur. Bu ayrılıklardan mezhepler oluşur. Aynı mezhepten olan insanların da, inanç ve ibadette ayrılıkları olması doğaldır. Kimsenin kalbine, vicdanına giremezsiniz. Bunu korku ile de, ceza ile de sağlayamazsınız. Adam korkudan inanır görünür, içinden bildiği gibi duyar, düşünür. Hem bir kimseyi din kurallarına sizin gibi uymadığı için suçlayıp cezalandıramazsınız. Bu sizin işlediğiniz bir günah olur. Diyelim, bir kimse Müslüman görünüyor da oruç tutmuyor, namaz kılmıyor. Bu kimseyi cezalandırmaya kalkışırsak din bakımından suç işlemiş oluruz. Çünkü o kişiyi, ibadetini tam yapmadığı için Tanrı cezalandıracaktır. Müslüman olarak buna inanmak zorundayız. Ama, &quot;&quot;en namaz kılmıyorsun, oruç tutmuyorsun&quot;&quot;diye o kişiyi biz cezalandırırsak Tanrı&quot;ın işine karışmış oluruz. Belki o kişinin kimseye açmadığı bir derdi, bir sıkıntısı ya da bir sorunu vardır. Tanrı bunu bilir. Ya da hiçbir sorunu yoktur da Tanrı gene onu bağışlayacaktır. Kul Tanrı&quot;nın işine nasıl karışır?&lt;br/&gt;Dünyanın düzeni ve işleri devletin koyduğu kurallarla yani yasalarla, din işleri ise din kuralları ile yürütülür. Nasıl din kuralları ile devlet işleri yürütülemezse, devletin koyduğu kurallarla da ibadetler şöyle, ya da böyle yapılamaz. Ancak, dinin, toplumu ilgilendiren yönleri dolayısıyla, toplum işlerini düzenleyen kuralları bozucu, çiğneyici yanı olmamalı...&lt;br/&gt;Laiklik Dinsizlik Değildir:&lt;br/&gt;Dinin Tanrı ile kul arasında, bir vicdan işi olduğunu söylemiştik. Bir kişi çok dindar görünür de, içinden inançsız olabilir. Hele, devlet işlerinin de din kuralları ile yürütüldüğü toplumlarda bu suçun işlenişi daha zorunlu olabilir. Ne yapsın adam, yaşadığı çevre, o çevrenin kuralları, kendisini, inançsız olsa da inanır görünmek zorunda bırakmaktadır. Laiklikte bu yoktur. Kimsenin inancına karışılmaz, kimse inanmaya ya da inanmamaya zorlanamaz. İsteyen dilediği yolda inanır, ibadet eder. Bu tutum da göstermektedir ki, laik anlayışta inançlara, dolayısıyla dine büyük ve gerçek saygı vardır.&lt;br/&gt;Bu husus Anayasamızda açık ve kesin biçimde yerini almış bulunmaktadır. Anayasamızın 19 ncu maddesinde şöyle denmektedir:&lt;br/&gt;&quot;Herkes vicdan ve dini inanç ve kanat hürriyetine sahiptir.&quot;&lt;br/&gt;&quot;Kamu düzenine veya genel ahlaka veya bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmayan ibadetler, dini ayin ve törenler serbesttir.&quot;&lt;br/&gt;&quot;Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz.&quot;&lt;br/&gt;Bu konuya, yani dinin ve inanmanın bir vicdan işi olduğuna Kuranı Kerim&quot;de de değinilmektedir. Yüce Tanrı, Kuranı Kerim&quot;in Kafirun Suresinde, &quot;Sizin dininiz size, benim dinim banadır&quot; şeklinde buyurmaktadır. Başka bir ayette de: &quot;Dinde zorlama yoktur. Eğri doğrudan ayrılmıştır&quot; buyrulmaktadır. Bundan da anlıyoruz ki Müslümanlık vicdan özgürlüğüne, laikliğe en güzel ve en anlamlı yeri ve değeri vermiş</description></item><item><title>TANZİMAT FERMANI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tanzimat-fermani-364742.html</link><description>TANZİMAT FERMANI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tarihimizde dönüm noktası olarak kabul edilen olaylardan biri de tanzimatın ilanıdır. Hem bir sonuç ve hem de sonrası için bir başlangıç olan Tanzimat, bugünleri anlamada çok önemli ipuçları taşıyan bir dönemdir. Milletlerin hayatında her dönemin öncesi ve sonrasıyla köklü bağlantıları olduğu kabul ediliyorsa, Tanzimat Dönemi&quot;ni anlamamız gerekiyor. Bir cihan devletini tarihten silen hataları görmek için ve aynı hatalara yeniden düşmemek için...&lt;br/&gt;17. asrın Osmanlı bilginlerinden Katip Çelebi, &quot;Takvimüt Tevarih&quot; isimli eserinin sonunda şöyle der: &lt;br/&gt;&quot;Kişinin ihtiyarlığına alamet, saç ve sakal ağarmasıdır. Devletin kocadığına alamet de, devleti yönetenlerin, saltanata ve süse düşkünlüğüdür. Ki bu, açık bir çöküntü eseridir. Devletlerin hayatında, duraklama devresinden sonra bu devre gelir. Refah, süs ve lükse rağbet fevkalade artar. Eski hayat tarzı beğenilmez, terk edilir. Herkes şanını ve ününü artırmak hevesine düşer. Herkes her makama geçmeye başlar. En yüksek makam ve ünvanlar, belli vasıflar aranmaksızın dağıtılır. Zevk ve rahat, keyif ve konfor, vazgeçilmez örf ve adetler haline gelir, tabii görünür. Asker zümresi, savaşın meşakkatlerine rağbet etmeyip, sulh ve sükun ister. Savaşmaktan başka her işle uğraşır. Türlü mihnetler gerektiren memleket işlerine kimse el atmak istemez. Savaştan el çeken asker, halk içinde gittikçe itibar kaybeder. Düzen bozulur.&quot;&lt;br/&gt;Bir anlamda günümüzün fotoğrafını da kısmen gözler önüne seren bu sözler, Osmanlının &quot;Duraklama Devri&quot;nden küçük bir kesit. Cihan Devletinin kurumlarında ve halkın yaşayışında görülen bazı hastalıkların bir tarihçi yorumuyla dile getirilişi.&lt;br/&gt;Kurtarıcılar ve Reçeteler&lt;br/&gt;Onyedinci asır, Osmanlı &quot;gaza devleti&quot;nin Avrupayı, yani &quot;Diyar-ı Küfr&quot;ü, &quot;Diyar-ı İslam&quot;a çevirme ideallerinin yavaş yavaş değiştiği ve artık yer yer aksaklıkların görülmeye başlandığı bir dönemdir. Bilhassa yöneticiler arasındaki siyasi çekişmeler ve iktidar kavgası, ekonominin daralması, paranın değer kaybetmesi, rüşvetin yayılması, ehil olmayanların rütbe kazanması ve bürokratların iktidardan pay kapmak için askerleri isyana sürüklemeleri, ülkeyi içinden çıkılmaz badirelere sürükler. Ortam öylesine güvensizleşmiştir ki, padişahlar devlet işlerini emanet edecek ehil insanlar bulamazlar. Diğer taraftan devşirme ve dönme bürokratlar kendi çıkarlarını halkın isteklerinden üstün tutmaya başlamıştır. Öyle bir an gelir ki, II. Mahmud, halkla el ele vererek kendi ordusu olan Yeniçeri Ocağı&quot;nı ortadan kaldırma durumunda kalır.&lt;br/&gt;Katip Çelebi&quot;den bir yüz yıl sonra Osmanlı Ülkesi&quot;nde toplumsal hastalıklar da gizlenemeyecek ölçüde artar. Ve başlayan çözülmeyle birlikte &quot;kurtarıcılar&quot; da zuhur eder. Askeri, idari, ticari ve siyasi alanlarda kötü gidişi durdurmak için &quot;reçete&quot;ler hazırlanmaya başlanır.&lt;br/&gt;Bu dönemde, Osmanlı bürokrasisi Avrupaya bir başka gözle bakmaya başlamıştır. &quot;Lale Devri&quot; batılılaşma hareketlerinin dönüm noktasıdır. Padişah Üçüncü Selimin açtığı çığır, İkinci Mahmud ve Abdülmecid ile hız kazanır. Ama bu çığır, ciddi çelişki ve tutarsızlıkları olan, bu haliyle memleketi nereye götüreceği meçhul bir çığırdır. Avrupayı örnek alanlar, iddialarının aksine, bilim ve teknik alanında değil, kültür ve siyasette, eğlence ve sefahatta taklitten öte gidememektedir. Avrupaya okumaya gönderilen öğrenciler, sömürgelerden zulümle elde edilen servetler sayesinde zenginleşmiş kentleri görünce komplekse kapılırlar. Kendi ülkelerinin içerisinde bulunduğu problemlerin gerçek sebeplerine inmeden, cazibesine kapıldıkları &quot;gardrop Avrupacılığı&quot;nı ülkelerine taşımaya kalkışırlar. Bürokrasiden kılık-kıyafete, eğitimden eğlenceye bir dizi reformlar yapılır. Artık Osmanlı&quot;nın simgesi sarığın yerini fes, şalvarın yerini setre pantolon alır. Fransız mürebbiyeler tutulur, alafranga hayat tarzı Osmanlı konaklarına girer. Tercüme furyası başlar. Mekteplerde, basın dünyası ve edebiyatta Fransız modası ağır basmaktadır.&lt;br/&gt;Yaban Arısı Sürüleri&lt;br/&gt;Diğer taraftan, bir takım mahfillerin desteğiyle sesini fazlasıyla duyurabilen Batı hayranı bir yazar-çizer ve gazeteci kuşağı vardır. Bunlar, geleneklerle alay eden tiyatro eserleri, kendi medeniyetiyle hesaplaşma iddiasında makaleler, hikayeler ve romanlar yazmaya başlar. Onlara göre yeryüzünde insanca yaşama zemini sağlayan tek medeniyet Avrupa&quot;nınkidir. Bizimkine gelince: bir an evvel terk edilmesi gereken köhne bir mağara!..&lt;br/&gt;Avrupa, Jöntürkler denilen bu gençler sayesinde büyük bir fırsat yakalamıştır. Tarihi düşmanını kendi içinden vuracak elema</description></item><item><title>DEVLET TEŞKİLATI, KÜLTÜR VE MEDENİYET</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?devlet-teskilati,-kultur-ve-medeniyet-382398.html</link><description>DEVLET TEŞKİLATI, KÜLTÜR VE MEDENİYET&lt;br/&gt;Ordu: Osmanlı ordusu, kuruluşundan 20. yüzyılın başına kadar, kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilatlanmıştı. 1909-1910 yıllarında Avrupa ordu teşkilatına giren hava kuvvetleri, 1912de de Osmanlı Devletinde kuruldu.&lt;br/&gt;Osmanlıların kuruluşunda ordu, aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Fetihlerin genişlemesiyle gönüllülerin, fethedilen yerlere iskanla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilatlanmaya gidildi. Beylik, akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilaveten, 1361 yılında yaya (piyade) ve müsellem (süvari) olmak üzere düzenli ve daimi ordu teşkilatı kuruldu. Osmanlı kara kuvvetleri; piyade, süvari eyalet askerleri ile teknik ve yardımcı sınıflardan oluşurdu. Piyadeler; acemi, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacıları, lağımcı, humbaracı ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı. Süvariler de; sipahi, silahtar, sağ ulufeciler, sol ulufeciler, sağ garipler, sol garipler bölükleri olmak üzere altı bölüğe ayrılırdı. Eyalet askerleri; timarlı sipahiler ve yerli kulu teşkilatı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Timarlı sipahiler, Osmanlı ordusunun en önemli kısmı olup, timar sahipleriyle, bunların beslemek ve yetiştirmekle yükümlü oldukları cebelülerden meydana gelirdi. Yerli kulu teşkilatı; yurtiçi, geri hizmet ve kale kuvvetleri olmak üzere üç bölümdü. Yurtiçi teşkilatı; belderanlar, cerahorlar,derbendciler, martaloslar, menzilciler, voynuklar gruplarından; geri hizmet teşkilatı, yaya ve müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teşkilatı ise, azaplar, gönüllü ve beşlilerden oluşurdu. Akıncılar, Osmanlı ordusunun öncü gücü olup, kuruluşuna, gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri geçmiştir.&lt;br/&gt;Deniz Kuvvetleri (Donanma): Osmanlı deniz kuvvetleri, Karesi, Menteşe, Aydın gibi denizci beyliklerin hakimiyet altına alınmasıyla sahip olunan gemi ve personeliyle kuruldu. İlk zamanlarda Karamürsel, Edincik ve İzmitteki gemi inşa tezgahları, Yıldırım Bayezid Han zamanında (1386-1402) Gelibolu, Yavuz Sultan Selim zamanında (1512-1520) Haliç, Kanuni Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Süveyş ve zamanla Rusçuk, Birecik tersaneleri kuruldu. Bu tersanelerde kürekli ve yelkenli gemiler imal ediliyordu. Buharlı gemilerin keşfiyle 1827de donanma, buğu denilen bu gemilerle de donatıldı. Kürekli gemi çeşitleri olarak; uçurma, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çete kayığı, brolik, celiyye, çamlıca,şayka,firkate, mavna, kalite, gırab, şahtur, çekelve, kırlangıç, baştarde ve kadırga kullanıldı. Yelkenli gemi çeşitlerinden de; ateş, ağrıpar, barça, brik, uskuna, korvet, kalyon, firkateyn, kapak ve üç ambarlı kullanıldı. Donanmanın başı, 1867 yılına kadar kaptan-ı derya, bu tarihten sonra da bahriye nazırı ünvanını taşıdı. Osmanlı donanması; muazzam teşkilatı, kuvvetli harp filosu, cesur, üstün kabiliyetli kaptan ve leventleriyle, Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz ve Kızıldenize hakim olup, Hind ve Atlas Okyanuslarında Osmanlı sancağı ve armasını dalgalandırıp temsil ediyorlardı. Osmanlı donanmasının 27 Eylül 1538 tarihinde, müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen Haçlı donanmasına karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi, bugün de Deniz Kuvvetleri Günü olarak kutlanmaktadır.&lt;br/&gt;Maliye: Osmanlı Devletinin gelir ve giderlerine 1838 yılına kadar defterdar, bu tarihten sonra ise maliye nazırı ve teşkilatı bakardı. Defterdar, Divan-ı hümayun yani bakanlar kurulu üyesiydi. Başdefterdar, padişahın mali işlerde vekilidir. Başdefterdarın, şıkk-ı sani ve şıkk-ı salis olmak üzere iki yardımcısı vardı. Önceleri tek olan defterdar sayısı, devletin genişlemesiyle birlikte arttı.&lt;br/&gt;İslam hukukuna göre alınan vergiler; Uşr (aşar, öşür), haraç ve cizyedir. Halkın öşür dediği uşr, toprak mahsullerinden alınan onda bir nisbatindeki zekattı. Uşr, dört çeşit zekat malından, toprak ürünleri zekatı ilehayvan zekatına ve &quot;aşir&quot; denilen zekat memurlarının ithalatçı tüccardan topladığı zekata denirdi. Emval-i batına denilen diğer zekat mallarının zekatını, Müslüman zengin bizzat kendisi hesaplar ve emredilen yerlere verirdi. Bu bakımdan uşr ve zekat ibadet olup, diğer vergiler gibi bir vergi değildir.&lt;br/&gt;Haraç; zor ile alınıp da, gayr-i müslim vatandaşlara bırakılan veya sulh (anlaşma) ile alınıp, onların olan topraktan alınan beşte bir, üçte bir veya yarıya kadar olabilen toprak mahsullerinden alınan vergidir. Cizye ise, ehl-i kitap (Hristiyan ve Yahudi) gayr-i müslim erkeklerden alınırdı.&lt;br/&gt;Örfi vergilere avarız vergileri de denirdi. Bunlar tekalif-i divaniye ile ihtisap, ağnam, yava, mad</description></item><item><title>1915 YILI ÖNCESİ ANADOLUDA ERMENİLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?1915-yili-oncesi-anadoluda-ermeniler-348344.html</link><description>1915 YILI ÖNCESİ ANADOLUDA ERMENİLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   Son zamanlarda Ermenilerin, 1. Dünya Savaşı döneminde verdiği kayıpları abartarak ve Diasporanın yoğun propaganda girişimleriyle Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığı iddialarını dünya kamuoyuna onaylatma faaliyetleri daha önce hiç olmadığı kadar yoğunluk kazanmıştır. Fakat Türkiye bu propagandaya ne yazık ki gereken cevabı verememiştir. Türk halkının bir kısmı da meselenin iç yüzünü incelemeden soykırımı tanıyalım gitsin demektedirlerdir ve tarihte işlemediğimiz bir fiilden dolayı sorumlu tutulmamızı kabullenir bir tutum sergilemektedirler. Bu tutumun  yanlış bir tavır olacağını belirterek çalışmamda  Ermeni iddialarına bilgilerimin imkan verdiği sınırlar dahilinde cevap vermeye çalışacağım.&lt;br/&gt;  Osmanlılar ile Ermeniler arasında 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar ciddi bir anlaşmazlık ya da düşmanlık olmamıştır. Bu döneme kadar Ermeniler Millet-i Sadıka olarak adlandırılmış ve devletin önemli mevkilerinde bulunmuşlardır.Ermeniler arasından 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur çıkmış ayrıca Ermeniler ticari ve sanatsal faaliyetlerini serbestlik içerisinde sürdürmüşlerdir. Kuşkusuz bu iki milletin dostluğunun oluşmasında savaşlarda karşı karşıya gelmemeleri ve Osmanlıların Ermenilere dini serbesti tanımalarının büyük önemi olmuştur.Batıdaki Ermeniler Bursada dini merkez kurmuşlar, İstanbulun alınmasından sonra Fatihin fermanı ile Ermeni patrikliği kurulmuş ve ve patriğin imparatorluktaki tüm Ermenilerin hem ruhani hem de cismani lideri olduğu hükme bağlanmıştır.&lt;br/&gt;Peki bu dostluğu bozan ne olmuştu? Öncelikli sebep olarak Rus ve İngilizlerin bölgedeki çıkarları ve nüfuz arayışları diyebiliriz.Ruslar Doğu Anadoluyu doğal genişleme alanı olarak görmüşler ve burayı ilhak edebilmek için Ermenilere bir ileri karakol misyonu yüklemek ve onlara kimi zaman özerklik kimi zaman da bağımsızlık vaad ederek Osmanlı Devletine karşı ayaklanmalarını sağlamak yoluna başvurmuşlardır. İngilizler ise Doğu Anadoludaki Rus ilhakını kendi sömürgeleri için tehlikeli gördüğünden Şark Sorunu dedikleri Ermeni meselesini kendi üzerine almış Doğo Anadoluyu Ruslara karşı bir tampon bölge olarak kullanmak istemişlerdir.&lt;br/&gt;1877-78, 93 Harbinden ağır bir kayıpla çıkan Osmanlı devleti Rusların ağır koşullarını kabul etmiş Ayestefanos Anlaşması ile Ermeniler lehine ıslahat yapmayı ve bunları Rusların denetlemesini kabul etmiştir. Fakat İngilterenin baskısıyla bu anlaşma değiştirilerek Berlin Anlaşması imzalanmış ve bu anlaşma ile Ermeni meselesi bir Avrupa meselesi haline getirilmiştir.İşte bu tarihten sonra yabancı devletler Doğu Anadoludaki en ücra köşelere bile başkonsolosluklar açmışlar ayrıca Protestan ve Katolik misyonerler Anadolunun  her tarafında açtıkları okullar vasıtasıyla taraftar kazanmaya çalışmışlar; İngilizler ile Fransızların çıkarları doğrultusunda Ermeni komitalarını silahlandırılmasında başrolü üstlenmişlerdir.&lt;br/&gt;Islahat Fermanından sonra Osmanlı toplum yaşamı Batı tarzında şekillenmeye başlamış bu doğrultuda gayri müslimlerle müslümanlar aynı statüye getirilmişlerdir. Ayrıca Ermeniler 1863 yılında içişlerini görüşmek üzere 140 kişilik bir meclis kurmuş ve arazisiz bir özerkliğe sahip olmuşlardır. Bu meclis nedeniyle İstanbuldaki Ermeni Patrikliği dünyevi işlerden soyutlanmaya başlamış ayrıca protestanlık ve katolikliğin Ermeniler için sunduğu imkanlar sebebiyle cazip hale gelmesinden dolayı taraftar kaybeden ve etkinliğinin yavaş yavaş azalması tehlikesi ile karşı karşıya kalan Patriklik daha radikal davranmaya başlamış Rus tesirindeki Eçmiyazin kilisesinin de üstünlüğünü kabul etmiş ve Ermenilerin millet bilinci kazanması amacına hizmet etmiş, Ermeni komitalarının oluşmasında ve silahlanmasında büyük etkisi olmuştur.&lt;br/&gt;Anadoludaki Ermeni silahlı hareketinin oluşmasında şüphesiz en önemli faktör Ermeni komiteleriydi. 1880den sonra Doğu Anadoluda Rusların etkisiyle Vanda Karahaç ve Armenekan, Erzurumda Vatan Koruyucuları adlı k</description></item><item><title>BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?birinci-dunya-savasi-390303.html</link><description>İRİNCİ  DÜNYA   SAVAŞI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Savaşın  Nedenleri:&lt;br/&gt;     Sanayi  İnkılabı&quot;nı   ilk  gerçekleştiren  ülke  olan  İngitere, büyük  bir  sömürge  imparatorluğu   kurmuştu.Siyasi  birliğini  sağladıktan  sonra  hızlı  sanayileşen  Almanya,  kısa  sürede  Avrupa&quot;nın  güçlü  bir  devleti  haline  gelmiş,  gelişen  ekonemisi  için  yeni  pazarlar  ve  ham  madde  kaynakları  aramaya  başlamıştı.Almanya&quot;nın  sömürge  elde  etmek  için  uluslar  arası  denizlerde  etkili  olmak  istemesi, onun  İngiltere  ile  karşı  karşıya  gelmesine  neden  oldu.&lt;br/&gt;      Ondokuzuncu  yüzyılın  sonlarına  doğru  Avrupa&quot;nın  büyük  devletleri  arasındaki  ilişkileri  gerginleştiren  onları  gruplaşmaya  iten  başka  nedenlerde  vardı. Örneğin;  Almanya&quot;nın  güçlenmesi  İngiltere  ve  Fransa&quot;nın  işine  gelmiyordu.Çünkü  çok  güçlü  bir  kara  ordusuna  sahip  olan  Almanya,  Fransa  ve  İngiltere&quot;nin   sömürgelerini  ele  geçirebilirdi.&lt;br/&gt;       Bütün  bu  gelişmeler  20.  yüzyılın  başlarında  Avrupanın  güçlü  devletlerini  bir  gruplaşma içine sürükledi.&lt;br/&gt;       Önce, Almanya, Avurya-Macaristan İmparatorluğu ve İtalya bir ittifak oluşturdu. Bunlara, İttifak Devletleri denildi. Bunların karşısında ise İngiltere, Fransa ve Rusya yer aldı. Bunlarda İtilaf Devletleri olarak anıldı.&lt;br/&gt;       Düşman iki kampa bölünen bu devletler, bir yandan da hızla silahlanmaya başladılar.&lt;br/&gt;       Osmanlı Devleti&quot;nin Savaşa Girmesi&lt;br/&gt;       Trablusgarb ve Balkan Savaşlarında büyük toprak kaybına uğramış olan Osmanlı Devleti,yeni bir savaşa girecek durumda değildi. Bu nedenle savaş başlayınca tarafsızlığını ilan etti.&lt;br/&gt;        İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti&quot;nin bu savaşa girmesini istemiyordu. Buna karşılık İttifak Devletlerinden  Almanya, Osmanlı Devleti nin kendi yanında savaşa girmesini  istiyordu. Amacı, yeni cepheler açmak, İngiliz ve Rus kuvvetlerinin bir bölümünü, bu cephelere kaydırmaktı. &lt;br/&gt;        Osmanlı Devleti&quot;nin  yönetimini  elinde bulunduran  İttihat ve Terakki  Partisin liderleride savaştan yanaydı</description></item><item><title>XVIII. YÜZYIL ISLAHATLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?xviii.-yuzyil-islahatlari-377772.html</link><description>XVIII. YÜZYIL ISLAHATLARI&lt;br/&gt;1. XVIII. Yüzyıl Islahatlarının Genel Özellikleri&lt;br/&gt;* Osmanlı Devleti, Avrupa&quot;nın gerisinde kaldığını anlamış ve Avrupa&quot;yı örnek alarak yeni likler yapmıştır.&lt;br/&gt;* Islahatlar padişah ve devlet adamları tara tından yapılmış, halkın ıslahatlar konusun da bir isteği ve desteği olmamıştır.&lt;br/&gt;* Savaşların yenilgiyle sonuçlanması ve toprak kayıplarının devam etmesi, ıslahatların askeri alanda yapılmasına neden olmuştur.&lt;br/&gt;* Islahatlar, gösterilen tepkiler yüzünden (özellikle yeniçerilerin) devamlı olmamıştır.&lt;br/&gt;* XVII. yüzyıl ıslahatlarına göre daha esaslı ıslahatlar yapılmıştır. Ancak ıslahatlarla amaçlanan hedefler gerçekleştirilememiş ve devlet çöküntüden kurtarılarnamıştır.&lt;br/&gt;2. Lale Devri lslahatları (1718- 1730)&lt;br/&gt;Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyılda Avrupa&quot;nın teknik ve askeri yönden üstünlüğünü kabul ederek yenilikler yapmaya çalıştı. Böylece savaşlardaki yenilgilere son verilmesi amaçlanmıştır.&lt;br/&gt;Osmanlı Devletinde XVIII. yüzyıl yenilikleri Lale Devrinde başlamıştır. Osmanlı tarihinde Pasarofça Antlaşması&quot;ndan Patrona Halil İsyanı&quot;na kadar geçen döneme Lale Devri  (1718- 1730) denilmiştir.&lt;br/&gt;İsmini ünlü Lale bahçelerinden alan bu devri sadece İstanbul ve etrafındaki önemli merkezler yaşayabilmişlerdir. Bu dönemde İstanbul&quot;da saraylar, köşkler, park ve bahçeler yapılmıştır. Osmanlı DevIeti&quot;nde ılk kez bu dönemde Avrupa&quot;nın üstünlüğü kabul edilerek; Avrupa&quot;daki yeniliklerden faydalanılma yoluna gidilmiştir.&lt;br/&gt;Bu dönemde;&lt;br/&gt;* İlk kez Avrupa&quot;nın önemli merkezlerinde geçici elçilikler açıldı (Paris, Viyana, Moskova ve Lehistan). Osmanlı Devleti, elçilikleri kurmakla; Avrupa&quot;daki teknik, bilimsel ve sosyal gelişmeleri takip etmeyi ve Avrupa devletlerinin politikalarını öğrenmeyi amaçlamıştır.&lt;br/&gt;* Said Efendi ve İbrahim Müteferrika tarafından ilk Türk matbaası kuruldu (1727). İbrahim Müteferrikanın evinde kurulan bu ilk Osmanlı matbaasında dini kitaplar hariç, tarih, coğrafya ve edebi yata ait bazı kitaplar basılmıştır. Matbaada basılan ilk eser Vankulu Lügati</description></item><item><title>TARİH - HOCAZADE MEHMET TAHİR EFENDİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-hocazade-mehmet-tahir-efendi-399685.html</link><description>hocazade mehmet tahir efendi</description></item><item><title>TARİH ÖDEVİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-odevi-344071.html</link><description>KARAHANLILAR(840-1212) &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Karahanlılar, daha önceki Türk devletlerinden farklı olarak, hükümdarların ve halkının çoğunluğunun Müslümanlığı seçtiği ilk Türk-İslam devletidir. Bu sebeple Türk tarihi içerisinde Karahanlıların özel bir yeri ve önemi vardır. Hakaniye ve İlig-Hanlar adlarıyla da anılan Karahanlı Devleti, başta Karluklar olmak üzere Çiğil, Yağma ve Tuhsı gibi Türk Boylarına dayanıyordu. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Karluklar, Balasagun merkez olmak üzere Yedi-su bölgesinde bir devlet kurmuşlardı. Karluk yabgusu, bağlı bulunduğu Uygur Hakanlığının 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkılması üzerine istiklalini ilan etti. Kendisini Türk hakanlarının yasal halefi sayan yabgu Karahan unvanını aldı. Karahanlıların ilk hükümdarı olarak Bilinen Bilge Kül Kadır Han, Maveraünnehirdeki Samani devleti ile mücadelelerde bulundu. Oğullarından Arslan Han ulu hakan olarak Balasagunda, Oğulcak Kadır Han ise Talasta oturdular. Kadır Han 893te başkenti Kaşgara nakletti. Bu dönemde yeğeni Satuk Buğra Han Müslümanlarla temas kurdu ve Karahanlı Devletinin başına geçince de İslamiyeti resmi din olarak kabul etti (920). &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu tarihten sonra Abdulkerim Satuk Buğra han adıyla anıldı. Ancak Karahanlı sınırları içersindeki halkın tamamiyle İslamiyeti seçmesi Satuk Buğra Han ın oğlu Baytaş zamanında gerçekleşmiştir. Karahanlı Hükümdarı Ebu Nasr Ahmed zamanında, kardeşi İlig Nasr tarafından Samaniler devletine son verildi (999). Ebu Nasr Ahmed Abbasi halifesi tarafından bir İslam hükümdarı olarak tanınan ilk Karahanlı hanı olmuştur. Karahanlı Devletinin sınırları Balasagun, Özkent ve Tarım Havzasının batı kısmı ile Karakurum dağları dolaylarına kadar genişlemişti. Güneyde Gazneliler ile komşu oldular ve mücadele ettiler. Ancak hanedan arasında çıkan anlaşmazlık neticesinde devlet Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı (1042). &lt;br/&gt;Doğu Karahanlıların başında Tamgaç Buğra Han; Batı Karahanlıların başında ise Ahmet Arslan Han bulunuyordu. &lt;br/&gt;Doğu Karahanlı Devleti (1042-1211):&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Doğu Karahanlı Devletinin sınırları Kaşgar, Fergana, Balkaş gölü civarına kadar uzanmaktaydı. Devletin merkezi zaman zaman Balasagun, Talas ve Kaşgar şehirleri olmuştur. Doğu Karahanlı Devletinin ilk hükümdarı sayılan Tamgaç Buğra Han adil ve dindar bir kişi olarak tanınmaktaydı. Yusuf Has Hacibin yazdığı Kutadgu Bilig bu hükümdara sunulmuştur. Doğu Karahanlı Devleti 1090 yılında Selçuklulara bağlandı. Devlet 1133 yılında Moğol asıllı Karahıtayların hakimiyetine girdi. Bu durum 1211e kadar devam etti. Bölgenin tamamı Cengiz Han tarafından istila edildi. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Batı Karahanlı Devleti (1042-1212):&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Batı Karahanlıların sınırları batıda Aral gölünden doğuda Çimkent ve Özkente kadar uzanmaktaydı. Devletin başkenti önceleri Özkent idi. Daha sonra Semerkant ve Buhara devletin merkezleri olmuştur. İlk hükümdarları Ahmet Arslan Han idi. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah bir Karahanlı prensesi ile evlenerek iki devlet arasında akrabalık kurdu ve böylece Karahanlıları kendisine bağladı (1089). Selçukluların Katavan Savaşında yenilmesiyle beraber Batı Karahanlılar da Karahitay hakimiyetine girmişti (1141). Harzemşahlar bölgedeki Moğol hakimiyetine son vermiş, son Karahanlı hükümdarı Osman Hanı da ortadan kaldırarak, bu devleti yıkmışlardır (1212).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;GAZNELİLER(969-1187)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Gazneliler Devleti adını, Doğu Afganistanda bulunan başkentleri Gazneden almaktadır. Ayrıca hükümdarlık hanedanının kurucusundan dolayı Sebük-teginliler veya lakaplarından dolayı Yeminiler diye de anılırlar. Samanoğulları Devletinin (819-1005), dağılmaya başladığı sırada, bu devlette komutanlık ve valilik yapan Türkler, bazı bölgeler de hakimiyet kurmuşlardı . &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bunlardan biride Horasan Emiri Alp-Tegindir. Alp-Tegin Doğu Afganistandaki Gazne şehrini ele geçirerek, Gazneli Devletinin ilk temellerini atmıştır 963). Alp-Teginin ölümünden sonra yerine geçen oğulları aynı başarıyı gösteremeyince, Türkler Alp-teginin komutanlarından Sebük- tegini başa geçirdiler (977). Sebük-tegin in başa geçmesiyle, Gazneliler Devleti hükümdarlığın babadan oğula geçtiği bir hanedan</description></item><item><title>TARİH - ZİYA PAŞA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-ziya-pasa-399441.html</link><description>ziya paşa</description></item><item><title>TARİH - BEYLİKLERLE MÜCADELE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-beyliklerle-mucadele-399194.html</link><description>beyliklerle mücadele</description></item><item><title>TÜRKLERİN ORTA ASYADAN ÇIKIŞI VE GÖÇLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turklerin-orta-asyadan-cikisi-ve-gocler-374226.html</link><description>TÜRKLERİN ORTA ASYADAN ÇIKIŞI VE GÖÇLER&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;Türklerin tarih içerisinde çok geniş bir coğrafyaya yayıldıkları ve göç ettikleri bölgede güçlü devletler kurduklarını biliyoruz. Bu Türk göçleri, atalarımızın ilkel göçebe bir toplum yapısına sahip oldukları gibi, yanlış ve haksız bir iddianın da mesnedi olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Halbuki bu göçlerin sebep ve sonuçları göz önüne alındığında, Türklerin ilkel göçebe bir anlayışla değil, aksine, kendine has yüksek bir kültür ve medeniyetin sahibi ve yayıcısı olarak  göç ettikleri görülür. Dünya üzerinde atı ilk kez ehlileştiren ve onu binek hayvanı olarak kullanan Türkler, atın sağladığı hız ile yüksek devlet ve toplum telakkilerini geniş coğrafyalar üzerinde hakim kılmıştır. Konar göçer, atlı yaşantının temelinde büyük oranda hayvancılık ve kendine yeterli bir ziraat kültürü yer alır. Dolayısıyla, Türk göçleri bu yaşantıya uygun olan sahalara doğru olmuştur. Hem Türk tarihi hem de Dünya tarihi üzerinde çok  büyük tesirleri olan bu göçlerin birçok sebepleri vardır. Bu sebepleri şöyle sıralayabiliriz:  &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt; 1-GÖÇLERİN SEBEPLERİ &lt;br/&gt;İktisadi ve Sosyal Sebepler: Daha çok hayvancılıkla geçimlerini sağlayan Türkler, kuraklık, salgın gibi tabii olayların etkisiyle göç etmek zorunda kalmışlardır. Otlakların yetersiz  kalması veya nüfusun artması, Türkleri, iklimi ve coğrafyası müsait yeni bölgelere sevk etmiştir. M.S.IV. yüzyıldaki Hun göçlerinde, Orta Asyada hüküm süren &quot;kuraklık&quot;ın etkili olduğunu biliyoruz.  &lt;br/&gt;Toprağın artan nüfusu besleyemez hale gelmesi veya hayvanlar için yeterli otlakların kalmaması, iktisadi düzeni sarstığı zaman, Türkler, kendi yaşantılarına uygun, tabiatın zengin  ve nispeten nüfusun az olduğu bölgelere yönelmişlerdir. Selçuk Bey ve Arslan Yabguya bağlı Türkmenlerin Horasan ve Harezme göçmeleri veya XI.-XII. yüzyıllarda, Anadolunun Selçuklular tarafından fethinde bu durumu görebiliriz. Siyasi Sebepler: Yabancı kavimlerin baskısı veya kendi aralarındaki hakimiyet mücadelesi göçlerin diğer bir sebebidir. Mesela XI. yüzyıldaki Kitanların hücumu Türklerin batıya göçlerini beraberinde getirmiştir. Orhun-Yeniseydeki Uygur Devletinin 840 yılında yine bir Türk kavmi olan Kırgızlar tarafından ortadan kaldırılması, Kutlu yurt Ötügenin elden çıkmasıyla neticelenmiş ve Uygurlar, Turfan, Kansu, Tarım Havzası gibi daha güneydeki bölgelere göç etmek zorunda kalmışlardır. Belki de Uygurların meşhur &quot;Göç&quot; destanı bu olayın hatırasını taşımaktadır.  &lt;br/&gt;Destanda vatanı sembol eden &quot;Kutlu Dağ&quot;ın Çinlilere verilmesi ve Çinliler tarafından dağın parçalanarak Çine götürülmesi, ülkede felaket ve kuraklığa sebep olur ve bütün canlı cansız mahlukat &quot;göç, göç&quot; diye inler. Bu ilahi emre uyan Uygurlar, Beşbalıgın olduğu yere gelerek beş ayrı şehir kurarlar. İlkel göçebelerde görülmeyen bu mukaddes vatan anlayışı, istiklal ile perçinlenmektedir. Türkler, istiklalini kaybetmektense göç etmeyi yeğlemişler ve kendilerine yeni vatan aramışlardır. Türklerdeki bu güçlü vatan oluşturma ve devlet kurma geleneği, atalarımızı yeni fetihlere sürükleyen diğer önemli bir sebeptir. Zaman içerisinde, dünyayı huzur ve sükuna kavuşturmayı, insanları adalet ve eşitlik içinde yönetmeyi töresinin bir hususiyeti olarak hedefleyen bu fütuhat anlayışı, Türklerde, &quot;Cihan Hakimiyeti Mefkuresi&quot;nin doğmasını sağlamıştır.  &lt;br/&gt;Dolayısıyla Türk göçleri ilkel göçebe anlayışından farklıdır. Göçebeler vatan kavramını tanımayan, nerede duracağı belli olmayan ilkel topluluklardır. Türkler ise vatan kabul ettikleri ülkede, belirli yaylak ve kışlaklar  arasında yaşayan &quot;töreli&quot; bir millettir. Bu sebeple eski Türkler konar göçer bir hayat yaşamaktaydılar.  &lt;br/&gt; 2-TÜRKLERİN YAYILDIKLARI BÖLGELER &lt;br/&gt;Milattan Önce Türklerin Yayıldıkları Sahalar: Altay-Sayan dağlarının kuzey-batı kesimlerinde yaşayan Andronovo kültürü insanı,  M.Ö.1700lü yıllarda Altay, Tanrı dağları ve Maveraünnehir e kadar olan bölgelere uzanmaktaydı. M.Ö. 1100 yıllarında aynı kültür Çinin kuzeyindeki Ordos  ve Kansu bölgesinde görülmekteydi. M.Ö. IV. yüzyıldan itibaren Hazar ve güney Rusya da Türklerin yaşadıkları bölgeler arasına  girmiştir.  Bu duruma en iyi örnek mühim bir kısmını Türk kabilelerinin oluşturduğu, konar göçer, atlı kültüre sahip bir kavimler topluluğu olan İskitler (Sakalar)dir. İskitler, M.Ö . VIII. yüzyılda, Orta Asyanın Tanrı dağları ile Hazar denizi arasında kalan geniş bozkırlarında yaşarlarken, daha sonra göç ederek, Karadenizin kuzeyinde, İtil ve Tuna nehirleri arasındaki düzlüklere  yayılmışlardır. M.Ö. VI.-IV. yüzyıllar</description></item><item><title>UYGUR DEVLETİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?uygur-devleti-380593.html</link><description>UYGUR DEVLETİ&lt;br/&gt;       Uygurlar hakkındaki bilgiler, Çin yıllıkları ile Göktürk ve Uygur kitabelerinde bulunmaktadır. Uygur kelimesine çeşitli anlamlar verilmekle birlikte en kabul göreni; akraba, müttefik anlamında olanıdır.Uygurlar Çin kaynaklarında Hunların soyundan gösterilmektedir.  5.nci yüzyılda Orta Asyanın büyük bir kısmına yayılmış olan Töleslerin bir boyu olarak karşımıza çıkmaktadır. &lt;br/&gt;      Uygurlar bu dönemde Kao-çı (yüksek tekerlekli arabalılar) adıyla bilinmekteydiler. Orhun Kitabelerinde ise Dokuz Oğuz adı ile anılıyorlardı &lt;br/&gt;      Uygurlar, Orhun ve Selenga vadilerinin yerli kavimleri idiler. Bunlar Göktürk devleti kurulunca, onların hakimiyetini tanıdılar. 630 yılında Göktürk devleti Çinliler tarafından yıkıldığında serbest kalmışlar ve bir siyasi birlik oluşturmuşlardır. Çin ise Göktürklere karşı bu Uygur birliğini destekliyordu. Bu çağda başlarında Alp İlteber unvanını taşıyan, Pusa isimli biri bulunuyordu.&lt;br/&gt;      Uygurlar, 681 yılından sonra, İİl Teriş Kağanın ortaya çıkmasıyla, yine Göktürklere bağlanmak zorunda kaldılar. Bu süre içinde kendilerini toplamış olan Uygurlar, Göktürk devletinin zayıflaması ile yeni bir fırsat daha bulmuş oldular. Göktürklerin hakimiyetinde bulunan Basmıl ve Karluk gibi Türk toplulukları ile birleşen Uygurlar, 742-43 yıllarında Göktürk Kağanı Ozamışı mağlup ederek öldürdüler.&lt;br/&gt;      Uygur Devletinin Kuruluşu &lt;br/&gt;      Göktürk devleti ortadan kalkınca, 743 yılında Basmılların idaresinde yeni bir devlet kuruldu. Uygurlar bu Basmıl Kağanlığı nın Sol Yabgusu, yani doğu Yabgusu; Karluklar ise, Sağ Yabgusu, yani batı Yabgusu oldular. Bu yeni devlet, tam bir federal devlet biçimindeydi. 744 yılında Uygur Yabgusu, Basmıl Kağanını mağlup ederek kendini kağan ilan etti. Kağanlık unvanı olarak da Kutluk Bilge Kül Kağan unvanını aldı. Böylece Uygur Kağanlığı kurulmuş oldu.&lt;br/&gt;      Bu kağanlık unvanından da anlaşılacağı üzere, Göktürk devletinin gelenek ve töreleri yeni Uygur Kağanlığında da devam ediyordu. Ancak Uygurlar arasında Buda ve Mani dini gibi yabancı inanışlar yayıldıkça, Kağan unvanlarında da birtakım değişiklikler olmaya başlayacaktır. Uygur devletini kuranlar Orhun bölgesini yurt tuttukları için, bunlara Orhun Uygurları denilmektedir&lt;br/&gt;      Kutluk Bilge Kül Kağan ölünce yerine oğlu Bayan Çur kağan oldu. Uygurların en büyük kağanı olan Bayan Çur Kağan, unvan olarak da &quot;Tengride bolmış, il itmiş Bilge Kağan&quot; unvanını aldı. Bu unvanın anlamı ise, Gökte doğmuş, devlet yönetmiş, Bilge Kağan demekti. Bayan Çur Kağan devri (747-759), Uygurların dört yönde genişledikleri bir devirdir. Batıda Kara Türgeş devleti, Uygur hakimiyetini tanımak zorunda kaldı. Kırgız, Çik, Sekiz Oğuz ve Dokuz Tatar gibi Türk boyları itaat altına alınarak, devlet otoritesi güçlendirildi. Öte yandan yine bu devirde, güneydeki Beş-balıg, Kuça ve Karaşar gibi zengin tarım ve ticaret şehirleri de Uygur etkisi altına alınmıştır. Turfan bölgesi ile Uygurlar arasındaki ilişkiler de, yine bu devirden itibaren başlamış oluyordu.</description></item><item><title>İNÖNÜ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?inonu-363774.html</link><description>İnönü karşıtı kişi ve grupların İnönü&quot;ye karşı gerçekten seçilme imkanına ve Meclisin desteğine sahip bir aday bulamamış ve bir aday adı üzerinde uzlaşamamış olmaları da iktidar mücadelesinin sertleşmesini önleyici önemli bir faktör olmuştur.&lt;br/&gt;Terazinin diğer kefesine İnönü kadar ağırlıklı bir aday bulunabilseydi bu takdirde seçim mücadelesi, hiç kuşkusuz daha da sertleşebilirdi. Ancak böyle bir adayın bulunması da hiç kolay değildi.&lt;br/&gt;Başvekil Bayar&quot;ın kendi adaylığını kesinlikle red ederek sonra Atatürk ile İnönü arasındaki ilişkilerin kopmamasına çalışarak İnönü&quot;nün adaylığına büyük ölçüde destek olduğu vurgulanmalıdır. Eğer Bayar Atatürk&quot;ün çevresi ile birlikte İnönü karşıtı siyasal girişimlere katılsaydı bu takdirde, hiç kuşkusuz iktidar mücadelesi son derece sertleşirdi. Bu durumda terazinin İnönü karşıtı kefesi yeni bir ağırlık kazanırdı.&lt;br/&gt;Bu bakımdan şu tahlil dikkate değerdir:&lt;br/&gt;&quot;Celal Bayar Başvekil olunca, İsmet İnönü&quot;ye karşı düşmanlık ve rekabet hisleri belirtecek ve Atatürk&quot;ün İnönü&quot;ye karşı o sırada uyandırdığı menfi hislerini ateşleyecek yerde, arabulmayı iş edindi. Atatürk&quot;ü yatıştırdı. İnönü&quot;yü Atatürk&quot;ün sofrasına çağırttı, Atatürk&quot;ün sağındaki yere onu oturttu.&lt;br/&gt;Atatürk&quot;ün ölümünde de Celal Bayar, memleket endişesi ile fedakarlık ve feragatın çok kuvvetli bir imtihanını geçirdi.&lt;br/&gt;O sırada Celal Bey&quot;in muhitindeki &quot;mutad zevat&quot; İsmet Paşa&quot;ya karşı şiddetli düşmanlık hisleri besliyordu, aynı zamanda ondan çekiniyordu. &quot;Cumhurbaşkanı ve Milli Şef olursa, hepimizin boynuna ip takarak sokaklarda sürükletir&quot; diyordu.&lt;br/&gt;Celal Bey başkandı. İdareye hakimdi. Bizzat Cumhurbaşkanı olmak ve maceralara atılmak, bilhassa kendi özel muhitinin şiddetli baskısı altında, pekala hatırına gelebilirdi.&lt;br/&gt;Fakat Bayar memleketin menfaatini ve huzurunu muhitinin baskısına göğüs germekte, her türlü ihtirasları yenmekte, bununla ilgili şahsi riskleri göze almakta buldu.(245)&lt;br/&gt;TBMM 1 Kasım&quot;da Atatürk&quot;ün adına Başvekil Bayar&quot;ın yaptığı açış konuşması ile yeni toplantı yılına başlar.&lt;br/&gt;Kısa bir süre sonra Atatürk&quot;ün sağlık durumu ciddileştiğinden 8 Kasımda resmi sağlık raporları bir kez daha yayınlanır.&lt;br/&gt;Tam bu sırada hükümet Ankara&quot;da Bayar&quot;ın Başkanlığında toplanır ve bu toplantıya Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak ve İnönü de davetli olarak katılır.&lt;br/&gt;Bu olağanüstü bir dönemde hükümetin olağanüstü bir toplantısı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü hükümet toplantısına katılan ve hükümet üyesi olmayan bu iki kişi 2 gün sonra ölecek olan Cumhurbaşkanından sonra ülkede onun yerini alabilecek ağırlıktaki iki kişiydi. Çakmak aday olmadığı göz önüne alınırsa, Cumhurbaşkanlığı için tek adayın İsmet İnönü olduğu açıkça görülüyordu.&lt;br/&gt;Kara haber 10 Kasım 1938 sabahı Türkiye ve dünya ufuklarında yayılınca da olaylar şöyle gelişti.&lt;br/&gt;Atatürk&quot;ün ölümü dolayısıyle İstanbul&quot;da bulunan Başvekil Celal Bayar, 10 Kasım akşamı saat 23.30 da Ankara&quot;ya döndü. Onu istasyonda Reisicumhur vekili ve Meclis Reisi Abdülhalik Renda, Parti Genel Sekreteri ve Dahiliye vekili Şükrü Kaya ile vekiller mülkü ve askeri erkan karşıladılar. Garın merasim salonunda yabancı ülkelerin elçileri ve ateşeleri kendisini bekliyorlardı. Karşılama ve teessür bildirileri sessiz fakat hazindi. Başvekil istasyondan doğru Büyük Millet Meclisine geldi. Meclis reisine ziyaretinin ardından gene meclis binasında ve geç vakit vekille heyeti toplandı. Kabine durumu görüştü ve Cumhurreisi Vekili durumunda olan BMM reisi aynı gün şu bildiriyi yayınladı:&lt;br/&gt;Ankara 10 (Anadolu Ajansı)&lt;br/&gt;&quot;Reisicumhur Atatürk&quot;ün milleti mateme garkeyleyen (boğan) elim ziyal dolayısiyle, Teşkilatı Esasiye Kanununun 34 üncü maddesi mücibince yeni Reisicumhur intihap edilmek üzere Teşrinisaninin (Kasımın) 11 inci Cuma günü saat 11 de BMM içtimaa davet ederim.&lt;br/&gt;Reisicumhur Vekili ve &lt;br/&gt;Büyük Millet Meclisi Reisi&lt;br/&gt;M.A. RENDA</description></item><item><title>TARİH - SOYKIRIMI İDDİALARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-soykirimi-iddialari-399902.html</link><description>soykırımı iddiaları</description></item><item><title>İZMİR SAAT KULESİNİN TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?izmir-saat-kulesinin-tarihi-364460.html</link><description>İzmir Saat Kulesi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Saat, zamanı ölçen, insanların yaşamını düzene koyan, yaşamın her anını belirleyen, vazgeçilemez en önemli araç olarak tanımlanabilir. Saatlerin ortaya çıkışı, zaman kavramıyla doğrudan ilintili olup, bu kavram ünlü sosyal bilimci Emil Durkheime tarafından, insanoğlunun, çevresinde olup bitenleri süresine ve öncelik-sonralık sırasına bakarak aklında yarattığı zihni bir yapıt olarak tanımlanmıştır. Aslında zaman diye bir şey yoktur ve zaman, insanların ürettiği soyut bir kavramdır, belli bir doğrultuda, geri dönülemez biçimde akıp gitmekte ve insanoğlu da bunu bilmektedir. Zamanın somutlaştırılması anlamına gelen saatler ile aslında akıp giden hareket ve hız ölçülmektedir. Kum saatinden güneş saatine, oradan da mekanik saatlere giden çizgide gözlemlenen o olmuştur.&lt;br/&gt;Zamanı ölçen aletler olarak ilk saatlerin, dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönme hızından ya da bir başka deyişle, o zamanki insanların bakış açısıyla, güneşin dünya etrafındaki dönme hızından yararlanılarak yapılan &quot;güneş saatleri&quot; olduğunu bilmekteyiz. Bu saatleri daha sonra su ve kum saatleri izlemiştir. Mekanik saatin ortaya çıkışı ise Milattan Sonra XII. yüzyıldadır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;            Başlangıçta, portatif ev saatleri şeklinde kullanılan mekanik saatler, zaman içinde, köstekli saat olarak ceplere, saat kuleleri olarak da kentlerin önemli meydanlarına girmiştir. Saat Kulelerinin ilk örneklerine XIII. yüzyıldan itibaren Avrupa&quot;da Kiliselerde ve Saray Kulelerinde rastlanılmaktadır. İtalya&quot;da De Dondi&quot;nin 1348 ile 1362 yılları arasında ve Fransa&quot;da Henri de Vick&quot;in Fransa Kralı V. Charles için 1360&quot;da inşa etmiş olduğu saat kuleleri bunların ilk örnekleridir. XV. yüzyılda yapılan ilk saatler ve saat kuleleri, matbaa baskısı kitaplarla birlikte, Ortaçağ&quot;a son veren makine oldu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;            Ortaçağın sona ermesiyle açılan yeni çağda, Avrupa&quot;da saat kuleleri öylesine önem kazanmışlardır ki, ünlü kent tarihçisi Mumford, &quot;Modern çağları belirleyen teknolojinin, sanıldığı gibi buhar makinesi değil, saat olduğunu&quot; söyleyecek kadar ileri gitmiştir. &lt;br/&gt;Saat Kulesi yapma geleneği Avrupa&quot;da XIV. yüzyılda yaygınlaşmışsa da; Osmanlı topraklarına Kanuni döneminden hemen sonra XVI. yüzyılın sonlarında girmiştir. Osmanlı&quot;daki saat kulelerinin ilk izlerine Balkanlar&quot;da, Banyaluka Ferhat Paşa Camii (1577) ve Üsküp Saat Kulesi (1593) ile rastlanmaktadır. Osmanlı gündelik hayatına XVI. yüzyılın sonunda giren saat kulelerinin yapımı, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Batı&quot;dan Doğu&quot;ya doğru giderek artmıştır. &lt;br/&gt;             Osmanlı Devleti&quot;nde kent ve kasabalarda saat kulesi yapımının hızlanmasında, Sultan II. Abdülhamit&quot;in (1876-1909) yirmi beşinci cülus yıldönümü vesile olmuştur. Sultan Abdülhamit 1317 Hicri yılında (1899-1900) yayınladığı bir &quot;irade-i seniyye&quot; gereğince, kendi namına bir çok vilayet ve sancaklarda büyük saatlerin yapılmasını emretmiştir. Bu irade üzerine Osmanlı coğrafyasındaki bir çok vilayet ve sancaklarda saat kulesi yapımına gidilmiş, günümüzde bir çok Anadolu kentinde halen ayakta durmakta olan saat kulelerinin bir çoğu bulundukları şehrin simgesi haline gelmişlerdir.&lt;br/&gt;             Saat kulelerinin yaygınlaşmasında Sultan II. Abdülhamit&quot;in yirmi beşinci cülus yıldönümü önemli bir dönüm noktası oluşturmuşsa da, aslında Osmanlı İmparatorluğu&quot;nun XIX. yüzyılda girmiş olduğu Batılılaşma sürecinin etkisini de vurgulamak gerekmektedir. 1839&quot;da başlayan Tanzimat döneminden sonra kentlerde inşasına başlanan Askeri Kışla, Hükümet Konağı, Hastane ve Hapishane gibi kamusal yapılar, Osmanlı Devleti&quot;nde Batılı bir çizginin oluşumuna katkı sağlamışlar, bu kombinezasyona saat kulesinin de eklenmesiyle İmparatorlukta önemli kamusal alanlar oluşmaya başlamıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;             Saat kulelerinin yapımıyla birlikte Müslüman kitlenin zaman ölçüm sisteminde önemli bir değişim yaşanmaya başlanmış, &quot;ezani&quot; zaman ölçümünden, bilimsel hesaplara dayanan zaman ölçümüne yönelinmiş, toplumsal yapıda önemli bir modernleşme süreci başlamıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                                           Saat Kulesi&quot;nin Yapılışına Doğru&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;            Yukarıda değinildiği gibi Sultan II. Abdülhamit&quot;in iradesi gereği Osmanlı vilayetlerinde bir çok saat kulesi vücuda getirilmiştir. Ancak İzmir&quot;de yapılan &quot;çeşmeli saat kulesi&quot;, mimarisi, yapımında izlenen yöntem, inşaa sürecinde dönemin yerel yöneticilerin tutumları ve zaman içinde kentin simgesi haline gelmesi gibi nedenlerle, diğer vilayetlerdeki saat kulelerinden ayrılmakta, öne çıkmakta ve farklı bir durum oluşturmaktadır.</description></item><item><title>MİMAR SİNAN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?mimar-sinan-450691.html</link><description>Mimar Sinan (1489 - 1588)  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Türk, mimar. Dünyanın en büyük yapı sanatçılarından biridir. Kayserinin Ağırnas köyünde doğdu, 17 Temmuz 1588de İstanbulda öldü. Doğum tarihi kesin değildir. Ailesine ve yaşamına ilişkin kimi zaman yetersiz ve çelişkili bilgiler, çağdaşı Sai Mustafa Çelebinin onun ağzından yazdıklarına, mimarbaşı olduğu dönemden kalan yazışmalara, kendi vakfiyesine ve yazarı bilinmeyen belge ve kitaplara dayanmaktadır. Kaynaklara göre Sinan, I. Selim (Yavuz) padişah olduktan sonra başlatılan ve Rumelide olduğu gibi Anadoludan da asker devşirmeyi öngören yeni bir uygulama uyarınca 1512de devşirilerek İstanbula getirildi. Orduya asker yetiştiren Acemi Oğlanlar Ocağına verildi, 1514te Çaldıran Savaşında 1516-1520 arasında da Mısır seferlerinde bulundu. İstanbula dönünce Yeniçeri Ocağına alındı.&lt;br/&gt;I. Süleyman (Kanuni) döneminde 1521de Belgrad, 1522de Rodos seferlerine katıldı, subaylığa yükseldi. 1526da katıldığı Mohaç seferinden sonra zemberekçibaşı (baş teknisyen) oldu. 1529da Viyana, 1529-1532 arasında Alman, 1532-1535 arasında da Irak, Bağdat ve Tebriz seferlerine katıldı. Bu son sefer sırasında Van Gölünün üstünden geçecek üç geminin yapımını başarıyla tamamlaması üzerine kendisine haseki unvanı verildi. 1536da Pulya (Puglia) seferlerine katıldı. 1538de yer aldığı Karabuğdan (Moldovya) seferi sırasında Prut Irmağı üstünde yaptığı bir köprüyle dikkatleri üstüne çekti. Bir yıl sonra mimar Acem Alinin ölümü üzerine onun yerine sermimaran-ı hassa (saray baş mimarı) oldu. Günümüzdeki bayındırlık bakanlığına eş düşen bu görevi ölümüne değin sürdürdü.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Mimar Sinan, Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü olduğu çağda yaşamıştır. I. Süleyman (Kanuni), II. Selim ve III. Murat olmak üzere üç padişah döneminde mimarbaşılık etmiş, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında birinci derecede rol oynamıştır. Etkisi ölümünden sonra da sürmüş, her dönemde saygınlığını korumuştur. Atatürk ona ilişkin bilimsel araştırmaların başlatılmasını, onun bir heykelinin yapılmasını istemiştir. 1982de İstanbuldaki Devlet Güzel Sanatlar Akademisi çekirdek olmak üzere oluşturulan yeni üniversiteye onun adı verilmiştir. Sinanın yetişmesine ilişkin doyurucu bilgi yoksa da, dülgerliği Acemi Oğlanlar Ocağında öğrendiği sanılmaktadır. Acemi Oğlanlar, başka işlerin yanı sıra yapı işlerinde de görevlendirilirlerdi. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sinan daha sonra ordunun yapı gereksinimini karşılayan birimlerinde görev almış, buradaki çalışmalarıyla öne çıkmıştır. Gerek ordunun bu birimleri tarafından usta-çırak ilişkisi içinde gerçekleştirilen yapım ve onarım çalışmaları, gerek orduyla birlikte gittiği yerlerde görme olanağı bulduğu yapılar, Mimar Sinanın eğitiminin parçası olmuştur. Çeşitli kaynaklara göre Sinan 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve darülkurra, 22 türbe, 17 imaret 3 darüşşifa, 7 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamam olmak üzere sayılamayanlarla birlikte üç yüz elliyi aşkın yapı gerçekleştirmiştir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Elli yıla yakın bir süre!Osmanlı İmparatorluğunun mimarbaşılığını yapmış olmasına karşın, bunların hepsini onun tasarlayıp uygulamış olduğunu söylemek güçtür. Çoğunluğu İstanbulda olmak üzere imparatorluğun her yanına dağılmış bulunan bu yapıların bir bölümünü öğrencileri ya da ona bağlı mimarlar örgütü yapmış olmalıdır. Bunların arasında onarımlar da vardır. Bu tür sayılar Sinana gösterilen saygıyı ortaya koyar. Onun asıl önemi, yapılarında gerçekleştirdiği deneyler ve getirdiği yeniliklerle Osmanlı-Türk mimarlığını &quot;klasik&quot; olarak adlandırılan doruğuna ulaştırmasındadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sinan mimarbaşılığından önce de askeri amaçlı olmayan yapılar tasarlamış ve uygulamış olmalıdır. Ama ilk önemli yapıtı İstanbulda ki Şehzade (Mehmed) Camiidir. Kendisinin çıraklık dönemi yapıtı olarak nitelendirdiği bu cami, dört ayağın taşıdığı ve dört yarım kubbenin desteklediği bir kubbe ile örtülüdür. Dış görünüşlerin kitlesel etkisi azaltılmış, içerde ise daha aydınlık bir mekan oluşturma yoluna gidilmiştir. Onu izleyen Üsküdardaki Mihrimah Sultan Camiinde ise yarım kubbelerin sayısı üçe indirilerek daha rahat bir iç mekan araştırılmıştır. Osmanlı-Türk mimarlığının en önemli yapılarından biri Süleymaniye Camii ve Külliyesidir. Sinan kalfalık dönemi yapıtı olarak adlandırdığı bu yapıda İstanbuldaki Bayezid Camiinde kullanılan taşıyıcı sistemi yinelenmiş, dört ayak üstüne oturan kubbeyi giriş-mihrap yönündeki yarım kubbelerle desteklenmiştir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu, Ayasofya ile ortaya atılan strüktür soru</description></item><item><title>OSMANLI - ÖZBEK SİYASİ İLİŞKİLERİ (1530-1555)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli--ozbek-siyasi-iliskileri-(15301555)-440091.html</link><description>OSMANLI - ÖZBEK SİYASİ İLİŞKİLERİ (1530-1555)                            &lt;br/&gt;                                                                                                 &lt;br/&gt;                                                              &lt;br/&gt;           Türk yüzyılı olarak nitelenen XVI. yüzyıl da, Kanuni Sultan Süleyman devri         (1520-1566), Türk Dünyası ile olan ilişkilerimiz açısından aktif olan dönemlerdendir. Bu dönem de  özellikle İran&quot;a karşı oluşturulan, Osmanlı Devleti ile Özbek Hanları arasındaki dayanışmayı ortaya koymak gerekir. Yavuz Sultan Selim Han(1512-1520) devrinden sonra Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları ilişkileri kısmen zayıflamıştı.&lt;br/&gt;Ancak bu ilişkiler, Kanuni Sultan Süleyman  iktidar da iken, 1530-1555 yılları arasında süren Osmanlı-İran savaşlarında tekrar canlanmıştır. Öteden beri, Türkistan&quot;da bulunan Özbek Hanları, İran&quot;da hüküm süren Safevi Şahları ile sürekli savaş halinde bulunuyorlardı. Özbek Göçgüncü Han(1510-1530), Safevi hükümdarı Şah İsmail(1501-1524) ve Şah Tahmasb&quot;la (1524-1576) sürekli savaşmış ve bu savaşların çoğu Özbekler lehine sonuçlanmıştı. &lt;br/&gt;Özbekler&quot;in Horasan  bölgesini kısmen ele geçirmeleri üzerine, Şah Tahmasb büyük bir ordu ile harekete geçti. Bu sırada Damgan şehri Safeviler tarafından zaptedilmiş ve Özbekler katledilmişti. Bu ise, o sırada Özbek hükümdarı olan Ubeydullah(1533-1539) Han&quot;ı  bütün Özbek hükümdarlarını yardıma çağırmaya sevk etmiştir. Yalnız Şah Tahmasb, Meşhed ile Herat arasında &quot;Turbent-i Şeyh Acem&quot; denilen mevkide, 10 Muharrem 935/24 Eylül 1528 tarihinde yapılan savaşta, bu bölgeyi yine İran ülkesine katmıştı. Bu arada Hint Sultanı Babür (1526-1540) Şah, yeniden huduta tecavüz etmişti. Ancak Özbeklerin başarılarından &quot;Duçar-ı dehşet olarak&quot; sonunun Necm-i Sani&quot;nin sonu gibi, olacağından endişe ederek geri çekildi ve bir daha da Maveray-ı Ceyhun&quot;a gelmedi  .Özbekler, Şah Tahmasb&quot;ın cülusundan itibaren on iki yıl da altı defa Horasan&quot;a girmiş ve orası için mücadele etmişlerdi .&lt;br/&gt;Kanuni Sultan Süleyman devrinin başlarında, Osmanlı Devleti&quot;nin siyaseti daha ziyade batıya yönelmişti. Bu nedenle Özbeklerin Safevilerle mücadeleleri sırasında Kanuni Sultan Süleyman, Türkistan&quot;la pek beklenen düzeyde iligilenememişti. Bununla birlikte Özbek Hanları&quot;yla ilişkinin önemini çok iyi biliyordu. Tarihi kesin olmayan ve Kanuni devrinin başında olduğu tahmin edilen bir mektupta, Horasan hakimi, ülkede iktidar kavgaları ve iç savaşların olduğunu, Hüseyin Baykara&quot;nın dört yıl boyunca buraları istila edip halkın ızdırap çektiğini, şimdi ise etraftan alınan yardımlarla huzurun sağlandığını bildiriyordu. &lt;br/&gt;              Kanuni Sultan Süleyman, batıya doğru yönelmişti. Fakat doğu da her şeyden önemli olan İran meselesinin farkındaydı. Şah Tahmasb, bir taraftan doğuda Özbekler ile çarpışırken, diğer taraftan Osmanlı topraklarına da taarruz ediyordu. Safevilerin Anadolu içlerine kadar ilerleyen tehlikeli Şii propogandasının hiç bir zaman ardı arası kesilmemişti. Osmanlılara karşı takip ettikleri düşmanca politika ile, Suriye ve Mısır&quot;daki isyan ve huzursuzluk faktörünü artırıyorlardı. Kanuni Sultan Süleyman&quot;ın doğu cephesini boş bırakıp, batı meselesi ile on dört sene kadar uzun bir müddet uğraşması, ancak Osmanlı Devleti için tehlikeli kapıları açık bulundurmakla izah edilebilir. Bu tehlike gerçekten vuku bulmamış ise, bu bir şekilde Kanuni&quot;nin siyasetinin doğruluğunu göstermez. Aksine bu İranlıların tedbirsizliğine delalet eder,  diyebiliriz.&lt;br/&gt;Safevi Şahı&quot;nın Anadolu&quot;daki Şii propagandasından başka, Bitlis Hakimi Şeref Bey&quot;in Safeviler&quot;e meyletmiş olması Osmanlıların doğu hudutlarını emniyetsiz hale getirmişti . Bunun üzerine  Kanuni Sultan Süleyman, Şah Tahmasb&quot;a sert bir mektup yazdı. O bu mektuba cevap vereceği yerde, Osmanlılara karşı ittifak etmek üzere Macaristan ve Almanya Krallıkları&quot;na elçiler gönderdi . &lt;br/&gt;Kanuni Sultan Süleyman, ancak 1533&quot;de Avuturya ile yaptığı barış anlaşmasının sonucunda doğuya yönelebildi. İran&quot;ın Anadolu ve Türkistan cephelerindeki bu düşmanca f</description></item><item><title>ERMENİ MESELESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ermeni-meselesi-387156.html</link><description>ERMENİ MESELESİ    &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;     Asya ve Avrupa kitalari arasinda köprü konumunda olan Türkiye, Karadeniz&quot;i Akdeniz&quot;e baglayan bogazlari, Ortaasya, Kafkasya ve Ortadogu&quot;daki dogal enerji kaynaklarinin kesistigi noktadaki jeopolitik konumuyla bütün dünyanin dikkatini çekmektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          Geçmiste Osmanli devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayi çesitli entrikalarin çevrildigi bir alan olmustur. Osmanli devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler, bu entrikalarinda yüzlerce yildir Türklerle dostça yasayan Ermenileri kullanmislardir.&lt;br/&gt;Tarihte oldugu gibi günümüzde de, Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çikar saglamaya çalisan ülkeler bulunmaktadir. Bazi ülkelerde Türkleri ve Türkiye&quot;yi sözde soykirimla suçlayan anitlar dikilmekte, bazi ülkelerde de soykirim iddiasini tanimaya yönelik kararlar parlamento gündemlerine getirilmekte, hatta kimi ülke parlamentolarinda kabul edilmektedir. Gerçekte tarihçilere birakilmasi gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çikar araci haline dönüstürülmektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;         Tarih boyunca Romalilar, Persler ve Bizanslilar tarafindan Anadolu&quot;nun bir yerinden digerine sürülen, savaslara itilen ve çogu kez üçüncü sinif vatandas muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu&quot;ya girislerinden sonra Türklügün adil, insani, hosgörülü, birlestirici anlayis ve inancindan yararlanmislardir. Bu iliskilerin gelisme ve doruga ulasma çagi olan 19. Yüzyil sonlarina kadar süren devir, &quot;Ermenilerin altin çagi&quot; olmustur. Osmanli devletinin çalisan, liyakatli, dürüst ve becerili her vatandasina sagladigi imkanlardan gayr-i müslimler içinde en çok faydalananlar Ermeniler olmustur. Askerlikten, kismen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari islerde yükselme firsatini elde etmisler ve devlete bagli, milletle kaynasmis ve anlasmis olduklarindan dolayi &quot;millet-i sadika&quot; olarak kabul edilmislerdir. Bu çerçevede Türkçe konusan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu</description></item><item><title>TARİH - UYGURLAR VE DİĞER TÜRK DEVLETLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-uygurlar-ve-diger-turk-devletleri-433530.html</link><description>uygurlar ve diğer türk devletleri</description></item><item><title>THE HISTORY OF TELEVISION</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?the-history-of-television-347454.html</link><description>THE HISTORY OF TELEVISION&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A Scotsman, John Logie Baird, transmitted the first television picture on 25 October,1975. The first thing on television was a boy who worked in the office next to Baird&quot;s workroom in London. In 1927 Baird sent pictures from London to Glasgow. In 1928 he sent pictures to New York, and also produced the first colour TV pictures. It is obviously seen that television is one of the most significant means of communication. Because of the fact that television has a huge influence on human beings due to its relation with communication firstly the ways of the communicatiun should be emphasized.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                    THE IMPORTANCE OF TELEVISION IN                                                                         COMMUNICATION&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;We can communicate with other people in many diffferent ways. We can talk and write,and we can send messages with our hand and faces. There is also the phone including the mobile,the fax and e-mail. Television,film,painting and photography can also communicate ideas.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The history of communication is another fact which proves the ifluence of communication on people. Communication technologies were very important in the development of all the great ancient socities:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;-Around 2900 NC,paper and hieroglyphics transformed Egyptian life.&lt;br/&gt;-The ancient Greeks loved the spoken word.They were very good at public speaking ,drama and philosophy.&lt;br/&gt;-The Romans developped a unique system of government that depended on the Roman alphabet.&lt;br/&gt;-In the 14th century ,the printing press helped develop new ways of thinking across Europe.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Radio,film and television have had a huge influence on society in the last hundred years. And now we have the internet which is infinite. But what all these things doing to us? We can give and get a lot of information very quickly. But there is so much information that it is difficult to know what is important what isn&quot;t. Modern media is changing our world every minute of every day.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;THE ADVANTAGES AND DISADVANTAGES OF TELEVISION&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Television has many advantages as well as disadvantages.&lt;br/&gt;The significant advantage of television is its striking effect on communication. You can hear the news as soon as they are shown on the screen. The communication technology is so developped that you can watch the scenes of a battle which are produced  while the people are fighting.You can easily be aware of the news just by pointing the remote control to your T.V. Radio is another means of communication. However, you can only hear the news, television helps you to watch the  news and it also helps you to make commends by observing them. A significant example  of this is the terrorist-attack to Twin Towers. We not only heared the news,but also watched the destroyed buildings and terrified victims .&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Secondly ;television has a training effect on individuals. The children watch enjoy watching TV a lot.They learn various things at each glance. The producers make suitable programmes and cartoons for them. This leads them not only to enjoy themselves , but also to acquire new things. Moreover we can add adults to the group who are  trained by the help of television. Each day the concept of the programmes change and it is obvious that television enlarges our horizons. The simplest example of these trainig programmes is cooking programmes. Women can learn practical and economical methods about culinary arts. Likewise documentaries also imform us about nature  and about the world we live on, including the creatures in it.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The effect of television on the improvement of language acquisition and improvement of it shouldn&quot;t be ignored. Peple are highly influenced by the announcers and by the well-known people on television. Most of the time generally teenagers immitate their way of speaking and behaviour. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Another advantage of television is its efficiency in learning a foreign language. If you have a cable TV or a satallite then this means that you can watch any of the programmes w</description></item><item><title>ARMENIAN ALLEGATIONS AND THE FACTS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?armenian-allegations-and-the-facts-391392.html</link><description>ARMENIAN ALLEGATIONS AND THE FACTS&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;In our day, usually one of the peoples of a multinational state mentions historical mistreatments and most commonly these allegations are accepted internationally without any further research. The success of these claims is hidden in the loudness of the claimers voice and the power of their supporters. For this reason, the owners of these claims have an intention to find a public opinion to support themselves. When we look to the national struggles in the world, we find many similar occurrences. If we analyze these occurrences, we find that really mistreated people never cries but evil and aggressive side wins with the assistance of its economically powerful supporters. For this reason, we should evaluate the current affairs in our environment with the methods of political psychology. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;We cam limit our subject according to the Armenian claims as follows:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;a. During the Russo-Ottoman War and the First World War the Armenians have supported and reinforced the Russian Army, but both wars ended with disappointment as Russia had failed to keep her promise of a free Armenia. This frustration still induces the Armenians to anger and avenge. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;b. The compulsory relocation decision of the Ottoman government became the second reason of Armenian trauma.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;c. The Armenians uses Turk-enmity as a protection instrument of their national identity as the nations live in wide geographies and in different parts of the world do. The argument, which is exercised to nationalize a community or to concentrate a community to a common ideal, should be moral and appropriate. Since 1965, the Armenians accuse the Turks of an alleged genocide and their real aim to provoke their own national identity. Especially, to hoodwink the Armenian population and win their votes many political intrigues have been planning. These intrigues at last have reached its peak by blaming the entire Turkish nation with a so-called genocide. The publications of some Armen</description></item><item><title>LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?lozan-baris-antlasmasi-341759.html</link><description>LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;         Yeni Türkiyenin temelini oluşturan ve 24 Temmuz 1923te imzalanan Lozan Barış Antlaşmasının anlamı, coğrafi ve ulusal birliğin gerçekleşmesi, Türkiyede en ayrıcalıklı insanın yine Türk olması, büyük küçük Türkiye ile savaşan bütün devletlerin Türk ulusunun iradesini onaylaması ve Kurtuluş Savaşı gayesine ulaşmasıdır. Bu antlaşma, Türkiyede sevinçle karşılanmasına rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisindeki görüşmelerde üç  noktada eleştirilere neden olmuştur. Bunlardan birincisi, Karadenizi Akdenize bağlayan büyük su yolundaki seyir özgürlüğünü korumak üzere Uluslararası Boğazlar Komisyonunun kurulması, ikincisi, Musulun alınmaması ve bu sorunun geriye bırakılması, üçüncüsü ise Hatay bölgesinin, İskenderun limanı ve tarihi Antakya kentiyle birlikte Fransız koruması altındaki Suriyeye bağlanmasıdır. Ancak 23 Ağustos 1923 tarihinde Mecliste yapılan oylamada 14 olumsuz oya karşılık 213 oyla Lozan Antlaşması onaylanmıştır. &lt;br/&gt;    Lozan Antlaşmasından sonra artık Kurtuluş Savaşının ekonomik, siyasal, kültürel ve toplumsal alanlardaki aşaması başlamıştır. Kısaca Atatürk devrimi veya devrimleri diye anılan bu dönem, zamanın ve koşulların değişmesine paralel olarak gelişim, atılım ve dönüşümü öngören dinamik bir süreci içermektedir. Atatürkün bu dönemde yaptığı iş, geçmişten süregelen bir hastalığın baştan sona çürütmüş bulunduğu gövdeyi keserek, kökünden yeni bir filiz çıkmasını ve bu filizin sağlıklı bir fidan olarak yetişmesini sağlamak olmuştur. &lt;br/&gt;                              LOZAN  BARIŞ  ANTLAŞMASI                       &lt;br/&gt;                                    &lt;br/&gt;LAUSANNEDA İMZALANAN SENETLER &lt;br/&gt;30 OCAK VE 24 TEMMUZ 1923 &lt;br/&gt;I.BARIŞ ANDLAŞMASI &lt;br/&gt;24 TEMMUZ 1923 TARİHİNDE İMZALANMIŞTIR &lt;br/&gt;Bir yandan, &lt;br/&gt;İNGİLİZ İMPARATORLUĞU, FRANSA, İTALYA, JAPONYA, YUNANİSTAN, ROMANYA, SIRP - HIRVAT - SLOVEN DEVLETİ, &lt;br/&gt;Ve öte yandan, &lt;br/&gt;TÜRKİYE, &lt;br/&gt;1914 yılından beri Doğunun huzurunu bozan savaş durumuna kesin bir son vermek için aynı istekle duygulu olarak, &lt;br/&gt;Uluslarının ortaklaşa refah ve mutluluğu için gerekli olan dostluk ve ticaret ilişkilerini aralarında yeniden kurmak özlemi içinde, &lt;br/&gt;Ve bu ilişkilerin, Devletlerin bağımsızlığına ve egemenliğine saygı temeline dayanması gerektiğini düşünerek, &lt;br/&gt;Bu amaçla bir Andlaşma yapmayı kararlaştırmışlar ve Tamyetkili Temsilcilerini aşağıda belirtildiği üzere atamışlardır: &lt;br/&gt;MAJESTE BÜYÜK-BRİTANYA VE İRLANDA BIRLEŞİK-KRALLIĞI VE DENİZLER ÖTESİ İNGİLİZ ÜLKELERİ KRALI, HİNDİSTAN IMPARATORU: &lt;br/&gt;Çok Sayın Sir Horace George Montagu RUMBOLD, Baronet, G.C.M.G., İstanbulda Yüksek-Komiser; &lt;br/&gt;FRANSA CUMHURBAŞKANI: &lt;br/&gt;Korgeneral Sayın Maurice PELLE, Fransa Büyükelçi, Cumhuriyetin Doğuda Yüksek-Komiseri, LYgion dHonneur Ulusal Nişanın Grand Officier rütbesi; &lt;br/&gt;MAJESTE İTALYA KRALI: &lt;br/&gt;Sayın Marki Camile GARRONI, Krallık Senatörü, İtalya Büyükelçisi, İstanbulda Yüksek-Komiser, Saints Maurice et Lazare Nişanlarıyla Couronne dItalie Nişanının Grand-Croix rütbesi; &lt;br/&gt;M.Jules CYsar MONTAGNA, Atinada Olağanüstü Temsilci ve Tamyetkili Ortaelçi, Saints Maurice et Lazare Nisanlarinin Commandeur rütbesi, Couronne dItalie Nişanının Grand Officier rütbesi; &lt;br/&gt;MAJESTE JAPONYA İMPARATORU: &lt;br/&gt;M.Kentaro OTCHIAI, Jusammi, Soleil Levant Nişanının Birinci Sınıf rütbesi, Romada Olağanüstü ve Tamyetkili Büyükelçi; &lt;br/&gt;MAJESTE YUNANLILAR KRALI: &lt;br/&gt;M.Eleftherios K. VENISELOS, eski Başbakan, Sauveur Nişanının Grand-Croix rütbesi; &lt;br/&gt;M.DYmÃ¨tre CACLAMANOS, Londrada Tamyetkili Temsilci, Sauveur Nişanının Commandeur rütbesi; &lt;br/&gt;MAJESTE ROMANYA KRALI: &lt;br/&gt;M.Constantin I.DIAMANDY, Tamyetkili Ortaelçi; &lt;br/&gt;M.Constantin CONTZESCO, Tamyetkili Ortaelçi; &lt;br/&gt;MAJESTE SIRPLAR, HIRVATLAR VE SLOVENLER KRALI: &lt;br/&gt;M.Dr.Miloutine YOVANOVITCH, Bernde Olağanüstü Temsilci Tamyetkili Ortaelçi; &lt;br/&gt;TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİ: &lt;br/&gt;İSMET Paşa, Dışişleri Bakanı, Edirne Milletvekili; &lt;br/&gt;Dr.RIZA NUR Bey, Sağlık İşleri ve Sosyal Yardım Bakanı, Sinop Milletvekili; &lt;br/&gt;HASAN Bey, eski Bakan, Trabzon Milletvekili. &lt;br/&gt;BU TEMSILCILER, yetki belgelerini gösterdikten ve bu belgeler usulüne uygun ve geçerl</description></item><item><title>OSMANLI &quot; İRAN MÜNASEBETİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-iran-munasebeti-382396.html</link><description>OSMANLI &amp;#8211; İRAN MÜNASEBETİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Sultan 4. Murat&quot;ın Bağdat seferine çıkmadan önce şaha gösterdiği elçi Hamza Paşazade şahın elçisi Mehmet Kulu ile beraber İran&quot;dan hareket etmişti. Osmanlı İran sınırındaki Şehriban&quot;da veziriazam tarafından kabul edilen İran elçisi şahın &quot;Kars&quot;ın İran&quot;a bırakılması&quot; önerisini kabul edilmedikten başka &quot;Dertenk kalesinin teslimi ve İran birliklerinin altı gün içinde Bağdat ile sınırlarından derhal çekilmesi&quot;  hususunda Şah&quot;a bir mektup gönderildi.&quot;  Daha sonra iki ülke temsilcisi Kasrı Şirin&quot;e geldi. İki ülkenin devlet adamları arasında yapılan görüşmelerden sonra Kasrı Şirin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre &quot;Bağdat yönündeki Osmanlı &amp;#8211; İran sınırı Bedre Hassan, Hankın (Hanikin), Mendele, Derne ve Dertenk&quot;ten Sermenel&quot;e değin devam edecek, arada kalan yerlere buradaki Caf aşiretinin bazı kabileleri, Zincir Kalesinin batısındaki köyler ve Şehrizür yakınında bulunan Zalim Ali Kalesinin çevresi Osmanlılara bırakılacak. &quot;Şah, kuzey sınırındaki Kars, Ahiska, Van, Şehriizür, Bağdat ve Basra sınırına saldırıda bulunmayacak, Zincir kalesi, Van sınırındaki Kotor, Makü ve Kars tarafındaki kaleler Osmanlı İran tarafından yıktırılacak, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Peygamber&quot;in eşi Hz. Ayşe ile diğer bazı eshaba  küfür edilmeyecek&quot; idi.&quot;   Böylece 16 yıl süren (1623-1639) Osmanlı İran savaşı sona erdi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;İran şahı Hüseyin ılımlı ve uysal bir hükümdardı. Bunu fırsat bilen devlet adamları kendisini alıştırmış ve böylece onu yönetimden uzaklaştırmışlardı. Böylece ülkede çeşitli ayaklanmalar (Türk Kılıçlar Oymağı, Belucistan ve Dağıstan isyanları) olmuş ve merkezi otorite sarsılmıştı. Bu olaylar Erzurum valisi İbrahim Paşa (Silahtar) Osmanlı hükümetine bildirmiştir. Ayrıca Bağdat valisi Hasan Paşa (Eyüplü) da Osmanlı Devletine İran&quot;daki olaylar hakkında bilgi göndermiştir. Bu durum üzerine İbrahim Paşa &quot;İran&quot;la olan iyi münasbetten dolayı Afyon saldırısından korunmak maksadıyla müdahaleye&quot; kara vermiştir(Mayıs 1722). Böylece sınırda</description></item><item><title>ERMENİ MESELESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ermeni-meselesi-455105.html</link><description>GİRİŞ&lt;br/&gt;          1960lı yılların ikinci yarısından itibaren, çeşitli ülkelerde yerleşik olan Ermeni grupların, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyaları ile varlığını hissettiren sözde Ermeni sorunu, 1973den sonra &quot;Kanlı Ermeni Terörizmi&quot;ne dönüşmüştür.&lt;br/&gt;          Bu tarihten itibaren Türkiyeye yönelik Ermeni faaliyetleri, &quot;Dört T&quot; planı çerçevesinde uygulamaya konulmuştur. bu plan, sözde Ermeni sorununun tüm dünyada tanıtılması (terörizm ile), tanınması (soykırımın kabulü aşaması), tazminat alınması (Türkiyeden) ve toprak elde edilmesi (Türkiyeden) aşamalarını içermektedir.&lt;br/&gt;          Bugün, maksatlı olarak gündemde tutulmaya çalışılan sözde Ermeni sorununun ne derece mesnetsiz olduğunu ve ne tür çıkar kaygıları ile ortaya atıldığını daha iyi anlayabilmek için tarihsel gelişiminin incelenmesinde fayda görülmektedir.&lt;br/&gt;2. ERMENİ KİMLİĞİ VE TARİHTE TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ :&lt;br/&gt;          Tarihte, &quot;Ermenistan neresidir? nerede başlar? ve nerede biter?&quot; sorularına cevap vermek çok güçtür. ansiklopedik kaynaklarda; Erivan, Gökçegöl, Nahcıvan, Rumiye gölü kuzeyi ve Mako bölgesine, yukarı memleket anlamına gelen Armenia, bu yörelerde yaşayan halka ise Ermeni denildiği yer almaktadır.&lt;br/&gt;          Ermeni tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. altıncı yüzyılda kuzey Suriye ve Kilikya bölgesinde yaşayan Hititlerden olduklarını, bir diğer kısmı ise Nuhun oğullarından Hayka dayandıklarını iddia etmektedir. Bunun yanında, Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni diye adlandırılan toplumun, bölgenin kesin olarak neresinde yaşadıkları, sayıları ve aynı yörede ikamet eden diğer unsurlara kıyasla nüfus oranları bilinmemektedir.&lt;br/&gt;          Görülüyor ki, Ermeni tarihçileri bile kökenleri konusunda fikir birliği içinde değildir. O halde tarih boyunca millet ve bağımsız bir devlet olma vasfını yakalayamayan bu toplumun, herhangi bir bölgeye &quot;vatanımızdır&quot; demeleri mümkün görülmemektedir. &quot;Büyük Ermenistan&quot; hayalinin de, tamamen yayılmacı bir düşüncenin ürünü olduğu değerlendirilmektedir.&lt;br/&gt;          Tarihsel olarak bakıldığında, Ermenilerin sırasıyla, Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hakimiyeti altında yaşadıkları görülür. Ermeni derebeyliklerinin bir çoğu, bölgeye hakim olan ve/veya Ermenileri kendi saflarına çekerek kullanmak isteyen devletler tarafından kurdurulmuştur.&lt;br/&gt;          1071de Türk hakimiyetine giren Ermenileri, Bizansın zulüm idaresinden kurtaran ve onlara insanca yaşama hakkını bahşeden, Selçuklu Türkleri olmuştur. Fatih döneminde ise, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti verilmiş, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni patrikliği kurulmuştur.&lt;br/&gt;          Ermeni patriği, kendi yetkisiyle ruhani reisleri azlediyor, dini ayinleri yasaklıyor, kendi adamlarından haraç toplayabiliyor, nikah işlerini yürütebiliyor ve hapis cezaları verebiliyordu.&lt;br/&gt;          Ermeniler, 19 uncu yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı idaresinde, Türk insanının hoşgörüsünden de yararlanarak, adeta altın çağlarını yaşamışlardır. Askerlikten muaf tutulan ve kısmen vergi muafiyeti tanınan Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli görevlere yükselme fırsatını elde etmişlerdir. Rum isyanından sonra boşalan Osmanlı hariciyesine yerleştirilen Ermenilere Osmanlı devletine hizmetlerinden dolayı &quot;milleti sadıka&quot; adı verilmiştir.&lt;br/&gt;          Bu nedenle 19 ncu yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlıların bir Ermeni sorunu olmadığı gibi, Ermeni tebaanın da Türk yöneticileriyle halledemedikleri bir mesele mevcut değildir.&lt;br/&gt;3. ERMENİ SORUNU NEDİR ?&lt;br/&gt;          Osmanlı devleti zayıflamaya başlayıp, hemen her konuda Avrupanın müdahalesine maruz kalınca, Türk - Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma devri başlamıştır. Batılı ülkeler Osmanlı devletini bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek için Ermenileri Türk toplumundan koparmayı hedeflemişlerdir.&lt;br/&gt;          Özellikle Avrupanın bazı büyük devletleri &quot;ıslahat&quot; adı altında bir yandan Osmanlı devletinin iç işlerine karışırken, bir yandan da Ermenileri, Osmanlı yönetimine karşı teşkilatlandırmışlardır.&lt;br/&gt;          Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan Ermeni komiteleri ile Ermeni kiliselerinin kışkırtıcı faaliyetleri sonucunda, Ermeni toplumu yavaş yavaş Türklerden uzaklaşmaya başlamıştır.&lt;br/&gt;          Türklerin iyi tutumuna karşın, yabancı devletlerle ittifak etmek suretiyle Türklerle mücadeleye başlayan Ermeniler, batının desteğini alabilmek için kendilerini &quot;ezilen bir toplum&quot; olarak göstermeye ve &quot;Anadolu üzer</description></item><item><title>II. KILIÇARSLAN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ii.-kilicarslan-383413.html</link><description>II. KILIÇARSLAN&lt;br/&gt;(1155-1192)&lt;br/&gt;Mes&quot;ud&quot;un ölümüyle yerine büyük oğlu, Elbistan Meliki, veliaht Kılıçarslan geçti (1155-1192).  Ankara ve Çankırı bölgeleri, küçük oğlu Şahinşah&quot;a düştü.  Ortanca oğul Dolat&quot;a (Devlet) neresinin verildiği bilinmediği gibi kendisi hakkında da bir bilgi yoktur.  Danişmendli damatlarından Zünnun, Kayseri, Yağıbasan ise Sivas Meliki olarak kaldılar.  Mes&quot;ud&quot;un ölümünden sonra da, herzaman olduğu gibi, varisleri arasında miras kavgası başladı.  Yağıbasan, Kayseri ve Elbistan üzerine yürüdü.  Kılıçarslan, Yağıbasan üzerine gitti ise de, bu sırada Musul Atabeki Nureddin Mahmud ve Ermeni Prensi II. Thoros&quot;un, Selçuklular aleyhinde hareketleri nedeniyle, kesin bir sonuç alamadan Yağıbasan ile anlaşmak zorunda kaldı.&lt;br/&gt;Selçuklular&quot;ın Anadolu&quot;da fazlaca güçlendiğini farkeden Bizans İmparatoru Manuel, siyasi yöntemlerle, Kılıçarslan&quot;a karşı geniş bir ittifak cephesi oluşturdu.  1159 da Atabek Nureddin Mahmud ile, takiben de Franklar ve Yağıbasan ile anlaştı.  Şahinşah ta sultan olabilmek ümidiyle bu ittifaka katıldı.  Mirasa katılmak isteyen Kayseri Meliki Zünnun ve Malatya Meliki Zülkarneyn de, Kılıçarslan&quot;a karşı cephe aldılar.  Her tarafından sarılan Kılıçarslan, Bitinia Emiri Süleyman&quot;ı, İmparatora göndererek uzlaşma aradı, fakat reddedildi.  1160 ta Elbistan yöresini Yağıbasan&quot;a bırakarak onunla anlaşmaya çalıştı.  Bu arada Kılıçarsalan, Erzurum Hükümdarı İzzeddin Saltuk&quot;un kızını nikahladı.  Yağıbasan, Konya&quot;ya doğru yol almakta olan gelin alayını basarak, gelini kaçırdı ve onu yeğeni Zünnun&quot;a nikahladı.  Bu ağır tecavüz karşısında gazaba gelen Kılıçarslan Yağıbasan üzerine yürüdü ise de mağluğ oldu.&lt;br/&gt;Zor durumda kalan Kılıçarslan, çareyi,bizzat İmparator&quot;a müracaat etmekte buldu.  1162 yılında İstanbul&quot;a gitti ve burada merasimle karşılanrak, 80 gün kaldı.  İmparator&quot;dan büyük para yardımı aldığı gibi bir anlaşma da imzaladı.  Karşılığında, bazı yerleri Bizans&quot;a terketti.   Artuloğulları ile de arasını düzeltti.  1163 te birlikte Yağıbasan</description></item><item><title>TARİH - EĞRİ KALESİ&quot;NİN FETHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-egri-kalesi-nin-fethi-399308.html</link><description>eğri kalesi&quot;nin fethi</description></item><item><title>TARİH - TÜRKİYE EKONOMİSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-turkiye-ekonomisi-400013.html</link><description>türkiye ekonomisi</description></item><item><title>OSMANLIDA TOPRAK SİSTEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanlida-toprak-sistemi-420044.html</link><description>osmanlı devletinde topraklar genel olarak dörde ayrılırdı..&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;a:) öşriye:osmanlı fetihlerinden önce müslümanların elinde bulunan veya sonradan müslümanların&lt;br/&gt; yerleştirildiği topraklardır.bu toprak sahipleri topraklarını istedikleri şekilde kullanabilirlerdi.vakıf  yapabilir,satabilir veya bağışlayabilirlerdi bu toprakları işleye halk devlete,öşür vergisi verirdi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;b:)hareciye:bir yerin fethinden sonra yeri gayrimüslimlerin elinde bırakarak onlara ‘mülk&quot; olarak verilen topraklardır.hareciye arazileri de öşriye gibi bir statüye sahipti.sahipleri devlete arazi vergisi olarak ‘haraç&quot; öderlerdi.&lt;br/&gt;c:)miri arazi: devlet mülkiyetine geçirilen topraklardı.mülkiyeti devlete ait olan bu topraklar ekilip biçilmesi ve işlenmesi amacıyla çeşitli kişilere bırakılmıştı.miri arazi çeşitli bölümlerden meydana gelmiştir.&lt;br/&gt;</description></item><item><title>ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?canakkale-deniz-savaslari-359187.html</link><description>ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞLARI (19-ŞUBAT 1915 18 MART 1915)&lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;I. Dünya Savaşı&quot;nda çarpışmaların ve kahramanlıkların en üst düzeyde gösterildiği Çanakkale Cephesi Savaşları Türk ve Dünya tarihleri arasında önemi yadsınamayacak bir yere sahiptir.Kuşkusuz tarihte hiçbir cephe Çanakkale Cephesi gibi dünya tarihinin akışını değiştirmemiştir.Bağımsız Türk Cumhuriyeti&quot;nin kurulmasının temel taşlarından birini teşkil eden ayrıca Emperyalizme karşı verilen bu üstün direnişin tarihi Türk milletinin cesareti sayesinde zaferle sonuçlanmıştır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;            BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA ÇANAKKALE CEPHESİ VE DENİZ SAVAŞLARI (19 ŞUBAT 1915-18 MART 1915)&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Birinci Dünya Savaşı, 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında meydana gelen olay ve gelişmelerin bir sonucudur. Bu bakımdan sebeplerini bu dönemde aramak gerekir. &lt;br/&gt;Birinci Dünya Savaşı, Avrupa&quot;da dört merkezi devlete karşı, Avrupa ve diğer kıtalarda bulunan yirmi beş devletin giriştiği, o tarihe kadar görülmemiş ilk dünya savaşıdır. I. Dünya Savaşı Avrupa&quot;da ittifak ve merkezi devletler diye adlandırılan Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti ile itilaf devletleri diye adlandırılan İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Belçika, Portekiz, Romanya, A.B.D, Brezilya vb. meydana gelmiştir.&lt;br/&gt;                I. Dünya savaşının genel ve özel olmak üzere iki nedeni vardır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;a)        a) GENEL NEDENLER: &lt;br/&gt;Fransız ihtilalinin getirdiği yeni anlayış ve görüşler siyasi ve sosyal hayatta büyük&lt;br/&gt;değişiklikler yapmıştı. Milliyetçilik düşüncesi özellikle 20. yüzyılın başlarında etkisini göstermiştir. 1815 yılında Viyana Kongresi ile Avrupa&quot;ya yeni statü getirilmiş ve buna göre  de güçler dengesi kurulmuştu. Özellikle 1870 Sedan Savaşı ile Alman ve İtalyan birliklerinin kurulması ve bu devletlerin girişimlerde bulunmaları Viyana Kongresi statüsünü ve güçler dengesini büyük ölçüde değiştirmiştir.&lt;br/&gt;19. yüzyıl içinde önem kazanmış diğer bir gelişmede sanayileşmedir. Sanayileşme  sonuç olarak sömür geliciliği doğurmuş, büyük devletlerin çıkar çatışmaları Afrika, ve Uzakdoğu&quot;ya kadar yayılmıştır. Hammadde ve Pazar arayışı hızlanmış, bütün devletler sömürge yarışına girmiştir. Bazı devletlerin siyasi birliklerini geç kurmaları blokları ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bloklar hızla silahlanarak yeni bir savaşın şartlarını hazırlamıştır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;b)b)      ÖZEL NEDENLER: &lt;br/&gt;Devletlerin izledikleri politikalar ve çeşitli çıkarlar özellikle bu devletleri karşı karşıya&lt;br/&gt;getirmiştir. Rekabet ittifak ve itilaf devletleri arasında meydana gelmiştir. Savaş öncesi devletlerin durumuna bakıldığında ;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;            Almanya: &lt;br/&gt;Siyasal birliklerini kurduktan sonra (1871) ekonomisinde büyük bir canlanma meydana gelmiştir. Biriliğini geç kurduğundan dolayı sömürgeciliği geç başlamıştır. Özellikle İngiltere ile rekabete girişmiştir. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;            İngiltere: &lt;br/&gt;Almanya&quot;nın siyasal ve ekonomik açıdan güçlenmesinden rahatsız olmuştur. Kendisine rakip olabilecek güçlerden kurtulmayı istemektedir. Buna karşı deniz kuvvetlerini arttırmıştır. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;            Fransa:&lt;br/&gt;1870 Sedan Savaşı ile Almanya&quot;ya kaptırdığı Alsance-Loren bölgelerini geri almak istemektedir. Bundan dolayı Almanya&quot;ya karşı bir düşmanlık içindedir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;            Rusya: &lt;br/&gt;Rusya, Panislavizm&quot;i gerçekleştirme amacındadır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;            İtalya:&lt;br/&gt;Sömürgecilikte geri kalmıştır. Amacı yeni sömürgeler ele geçirmektir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;            Avusturya-Macaristan:&lt;br/&gt;En büyük tehlikesi Rusya&quot;dır. Panislavizm&quot;e karşı mücadele etmiştir. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;             &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;              &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;              &lt;br/&gt;SAVAŞIN BAŞLAMASI:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Avusturya BÜYÜK Sırbistan&quot;ı kurmak isteyenlere gücünü göstermek üzere 1914 yılı Haziran ayında Bosna da  bir manevra yapmaya karar vermiştir. Buna katılmak üzere veliaht Ferdinant da Saray Bosna&quot;ya gelmiştir. Ancak veliaht 28 haziran 1914 günü bir Sırplı tarafından öldürülür. Buda I. Dünya savaşına yol açan olayın başlangıcı olur. Avusturya bu olaya Sırbistan&quot;a savaş açarak karşılık verir. Bunun üzerine Almanya, Avusturya-Macaristan&quot;ın, Rusya da Sırbistan&quot;ın yanında yer al</description></item><item><title>ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ataturk-ilkeleri-ve-inkilap-tarihi-437997.html</link><description>ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ7&lt;br/&gt;GİRİŞ7&lt;br/&gt;Atatürk İlkeleri ve Türk İnkılap Tarihi Dersi7&lt;br/&gt;Kavramlar9&lt;br/&gt;İnkılabın Hukuksal Dayanağı15&lt;br/&gt;İnkılabın Hukuki ve Meşru Bir Şekil Alması16&lt;br/&gt;Türk İnkılabı/Devrimi Hakkında17&lt;br/&gt;TÜRK İNKILABI19&lt;br/&gt;TÜRK İNKILABINI HAZIRLAYAN SEBEPLER19&lt;br/&gt;1. PAKET-DOĞU/İçeriden Bakış20&lt;br/&gt;(Osmanlı&quot;nın Son Dönemlerinde Türk İnkılabı&quot;nı Hazırlayan Sebepler)20&lt;br/&gt;Bir Genelleme20&lt;br/&gt;Sona Doğru28&lt;br/&gt;(Osmanlı Devleti&quot;ni Çöküşe Sürükleyen Etmenler)28&lt;br/&gt;Kurtulma/Kurtarma Çabaları33&lt;br/&gt;Islahat Hareketleri33&lt;br/&gt;Tanzimat Fermanı36&lt;br/&gt;Islahat Fermanı39&lt;br/&gt;Adalet Fermanı42&lt;br/&gt;I. Meşrutiyet42&lt;br/&gt;II. Meşrutiyet46&lt;br/&gt;Denge Politikası51&lt;br/&gt;1791(1798)-1878 Devresi52&lt;br/&gt;1888-1918 Devresi55&lt;br/&gt;Düşünsel Denemeler/Fikir Akımları56&lt;br/&gt;Federalcilik56&lt;br/&gt;Batıcılık58&lt;br/&gt;Osmanlıcılık58&lt;br/&gt;İslamcılık60&lt;br/&gt;Türkçülük61&lt;br/&gt;II. PAKET-BATI/Dışarıdan Bakış62&lt;br/&gt;(Batı&quot;daki Gelişmeler ve Osmanlı&quot;ya Dolayısıyla Türk Devrimi&quot;ne Etkileri)62&lt;br/&gt;Temel Taşlar62&lt;br/&gt;Fransız İnkılabı67&lt;br/&gt;Amerikan Bağımsızlık Savaşı67&lt;br/&gt;Sosyal sebepler68&lt;br/&gt;Düşünsel Sebepler69&lt;br/&gt;Ekonomik Sebepler69&lt;br/&gt;Sanayi Devrimi72&lt;br/&gt;Kapitalizm74&lt;br/&gt;Sosyalizm75&lt;br/&gt;Emperyalizm75&lt;br/&gt;Batı&quot;nın Doğu&quot;ya/Osmanlı&quot;ya Etkileri76&lt;br/&gt;Doğu/Osmanlı Üzerinde Batılı  Devletlerin Mücadelesi77&lt;br/&gt;III.  PAKET/Doğu-Batı Çatışması80&lt;br/&gt;Doğu&quot;da Durum80&lt;br/&gt;Trablusgarp Savaşı87&lt;br/&gt;Balkan Savaşları90&lt;br/&gt;Son Hesaplaşma/I. Dünya Savaşı94&lt;br/&gt;Çatışma Öncesi Doğu96&lt;br/&gt;Çatışma/Yüzyıl(lar)ın Hesaplaşması97&lt;br/&gt;Son&quot;un Ayak Sesleri104&lt;br/&gt;Can Çekişen Bir Devlet106&lt;br/&gt;Paylaşma Projeleri107&lt;br/&gt;Mondros Ateşkesi109&lt;br/&gt;YENİ BİR BAŞLANGIÇ111&lt;br/&gt;İNKILABIN AKSİYON DÖNEMİ VE YENİ DEVLETİN DOĞUŞU111&lt;br/&gt;Mondros Sonrası111&lt;br/&gt;Mustafa Kemal ve Anadolu117&lt;br/&gt;Bir Kurtuluşa/Devrime Doğru123&lt;br/&gt;Amasya Genelgesi (21-22 Haziran 1919)125&lt;br/&gt;Erzurum Kongresi128&lt;br/&gt;Sivas Kongresi (4-11Eylül 1919)132&lt;br/&gt;Amasya Görüşmeleri/İstanbul-Anadolu Randevusu137&lt;br/&gt;Son Osmanlı Mebuslar Meclisi ve Misak-ı Milli141&lt;br/&gt;Yeni Bir Devlet145&lt;br/&gt;Bir Değerlendirme148&lt;br/&gt;Yerel Hareketlerin Tezleri149&lt;br/&gt;Ulusal/Kemalist Tez152&lt;br/&gt;Osmanlı Devleti&quot;nin Tezi154&lt;br/&gt;İtilaf Bloku Tezleri158&lt;br/&gt;Tezlerin Çatışması162&lt;br/&gt;Sevres ile Misak-ı Milli&quot;nin Çatışması/Kurtuluş Savaşı168&lt;br/&gt;Diplomatik Bir Ara/Londra Konferansı  27 Şubat-12 Mart 1921171&lt;br/&gt;Savaşa Devam/II. İnönü Savaşı172&lt;br/&gt;Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz173&lt;br/&gt;Savaş&quot;ın Sonu/Mudanya Ateşkesi175&lt;br/&gt;Tezlerin Son Randevusu/Lozan Konferansı ve Barış Antlaşması176&lt;br/&gt;MİLLİ MÜCADELEDE DIŞ POLİTİKA180&lt;br/&gt;Sovyet Rusya ile Münasebetler180&lt;br/&gt;Batılılarla Münasebetler189&lt;br/&gt;YENİ BİR DÜZEN193&lt;br/&gt;SİYASAL İNKILAPLAR/DEVRİMLER193&lt;br/&gt;Saltanatın Kaldırılması193&lt;br/&gt;Cumhuriyetin İlanı194&lt;br/&gt;Halifeliğin Kaldırılması195&lt;br/&gt;Demokrasi Çabalamaları ve Sonuçları196&lt;br/&gt;Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası197&lt;br/&gt;Serbest Cumhuriyet Fırkası198&lt;br/&gt;Şeyh Sait Ayaklanması199&lt;br/&gt;Suikast Girişimi200&lt;br/&gt;Menemen Olayı201&lt;br/&gt;HUKUK DEVRİMİ/İNKILABI201&lt;br/&gt;20 Ocak 1921 Anayasası202&lt;br/&gt;20 Nisan 1924 Anayasası202&lt;br/&gt;EĞİTİM, ÖĞRETİM VE KÜLTÜR ALANLARINDA DEVRİMLER203&lt;br/&gt;TOPLUMSAL DEĞİŞİMLER205&lt;br/&gt;İKTİSADİ VE EKONOMİK DÜZENLEMELER206&lt;br/&gt;Tarım208&lt;br/&gt;Sanayi208&lt;br/&gt;Ulaştırma209&lt;br/&gt;Maliye209&lt;br/&gt;Bankacılık210&lt;br/&gt;Sağlık210&lt;br/&gt;ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI211&lt;br/&gt;GEÇİCİ BARIŞ DEVRİNDE TÜRKİYE 1923-1930211&lt;br/&gt;Lozan&quot;ın Bıraktığı Meseleler ve Çözümü211&lt;br/&gt;Musul Meselesi211&lt;br/&gt;Fransa ile Meseleler213&lt;br/&gt;Türk-Yunan &quot;Ã©tabli&quot; Anlaşmazlığı215&lt;br/&gt;Türkiye ve Faşist İtalya217&lt;br/&gt;Türk-Sovyet Münasebetleri219&lt;br/&gt;Doğulu Devletlerle Münasebetler221&lt;br/&gt;BUHRANLAR DEVRİNDE TÜRKİYE 1931-1939223&lt;br/&gt;Milletlerarası İşbirliği ve Türkiye224&lt;br/&gt;Balkanlarda İşbirliği: Balkan Antantı226&lt;br/&gt;İtalya-Habeş Savaşı ve Türkiye229&lt;br/&gt;Montreux Boğazlar Sözleşmesi231&lt;br/&gt;Saadabad Paktı235&lt;br/&gt;Sancak (Hatay) Anlaşmazlığı237&lt;br/&gt;Türkiye ve Almanya240&lt;br/&gt;1939 Yılında Türkiye243&lt;br/&gt;ATATÜRK&quot;TEN SONRA248&lt;br/&gt;İNÖNÜ  DÖNEMİ248&lt;br/&gt;II. Dünya Savaşı Yılları249&lt;br/&gt;İç Gelişmeler250&lt;br/&gt;Dış Politika/İkinci Dünya Savaşında Türkiye252&lt;br/&gt;Fransa&quot;nın Yenilmesi ve Türkiye252&lt;br/&gt;İtalya&quot;nın Yunanistan&quot;a Saldırması ve Türkiye252&lt;br/&gt;Balkanlarda Alman Faaliyeti ve Türkiye253&lt;br/&gt;Türk-Sovyet Münasebetlerinin Düzelmesi254&lt;br/&gt;Türkiye Üzerinde Alman Baskısı255&lt;br/&gt;Türkiye Üzerinde Yeni Alman Baskısı256&lt;br/&gt;Türkiye Üzerinde Müttefiklerin Baskısı256&lt;br/&gt;Yalta Konferansı259&lt;br/&gt;Postdam Kon</description></item><item><title>TARİH - 1919-1933 TEN BİR PARÇA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-19191933-ten-bir-parca-399453.html</link><description>&quot;1919-1933&quot; ten bir parça</description></item><item><title>HİTİT MİTOLOJİSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?hitit-mitolojisi-418373.html</link><description>hitilerde  özgün bir mitolojiden söz etmek oldukça güçtür. hitit efsaneleri çok güçlü o bir şekilde hurri, hatti ve mezopotamya  etkisinde kalmıştır. hitilerden günümüze gelen  efsanelerde bu etki açıkça görülmektedir. ancak bir başka gerçek de hitit efsanelerinin yunan mitolojisine kadar sürekliliğini koruduğudur. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;günümüze gelen belli başlı hitit mitoslarına göz atarsak bu etkileri daha iyi görebiliriz. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;kaybolan tanrı efsaneleri &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;daha önce de belirttiğimiz gibi, hititler bir çok doğa olayını tanrılara bağlamakta, ancak onları, insan şekilli (antropomorfik) olarak düşünmekteydiler.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;buna göre bir tanrı canı isterse çekip gidebiliyordu. ancak tanrının gitmesiyle ona bağlı olan doğa olayları da etkileniyordu. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;ele geçen metinlerden biri de fırtına tanrısının oğlu telipinu&quot;nun kaybolması ile ilgili olandır. hatti kökenli bu efsanenin kahramanı telipinu aslında bir tarım tanrısıdır. tohum ekmek, tarla sürmek, sulamak, ürünü yetiştirmek ve toplamak gibi tarım işleri ile ilgilidir. doğal olarak bu tanrının kaybolması bütün hayatı etkilemiştir. farklı versiyonlardan derlenen  efsanenin ilginç bir konusu vardır. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;tanrı o kadar sinirlidir ki elbisesini ve ayakkabılarını ters giyecek kadar sinirlenmiştir ve fırlar gider. tanrının gitmesiyle beraber ülkede her şey değişir. sıkıntılar başlar : &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;“ pencereleri sis doldurdu, evi duman doldurdu. ocakta odunlar boğuldu, ağılda koyunlar boğuldu. koyun kuzusunu istemedi, inek buzağısını istemedi.[…] arpa ve buğday...</description></item><item><title>KUVAY-I MİLLİYE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kuvayi-milliye-349304.html</link><description>KOCATEPE ANADOLU LİSESİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2001-2002 ÖĞRETİM YILI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HAZIRLAYAN : HİLAL TAŞ&lt;br/&gt;11/B      353&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KAYNAKLAR:  &lt;br/&gt;Türkiye Tarihi&lt;br/&gt;Cumhuriyet ansiklopedisi&lt;br/&gt;http://www.kho.edu.tr/atasayfa/buynutuk&lt;br/&gt;http://www.ataturk.net/mmuc/kuvayi.html&lt;br/&gt;http://www.turkiye.net.tr&lt;br/&gt;http://www.turktarihi.gen.tr&lt;br/&gt;http://www.angelfire.net&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KUVAY-I MİLLİYE &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kuvay-i Milliye, Yunanlıların İzmiri işgal etmeleri ve Anadoluda ilerlemeleri üzerine kurulan ve düşmana karşı savaşan kuruluşlardı. Kuvay-i Milliye birlikleri, düzenli ordu kurulana dek, Kurtuluş Savaşında çete ve silahlı savunma kuruluşları olarak büyük yararlılıklar gösterdi. Kuvay-i Milliye adı, önceleri İzmir bölgesinde bulunan ve silahlı direnişçilere verildiği halde sonraları bütün milli hareketi kapsayacak şekilde kullanıldı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kuvay-i Milliye işgalcilere karşı halkın tepkisi sonucu kurulmuştu. Kuvay-i Milliyenin amacı hiçbir devletin ve milletin egemenliğini kabul etmeyen, milletin kendi bayrağı altında özgür ve bağımsız yaşamasıydı. Bölgesel mahiyeti yanı sıra sivil bir yönetim altında savaşan kişilerden oluşuyordu. İzmir Bölgesinin efeleri, güneydoğu bölgesinin çeteleri Kuvay-i Milliyeciler idi. Milli mücadelenin başında milletçe bir direnme hareketi olarak ortaya çıkmış olan bu bölgesel kuruluşlar, daha sonra TBMMnin kurulması ile birleştirilmiş ve I. İnönü Savaşı sırasında da bütünü ile birlikte düzenli orduya dönüşmüştür. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kuvay-i Milliye, Yunanlıların İzmiri işgal etmeleri ve Anadoluda ilerlemeleri üzerine kurulan ve düşmana karşı savaşan kuruluşlardı. Kuvay-i Milliye birlikleri, düzenli ordu kurulana dek, Kurtuluş Savaşında çete ve silahlı savunma kuruluşları olarak büyük yararlılıklar gösterdi. Kuvay-i Milliye adı, önceleri İzmir bölgesinde bulunan ve silahlı direnişçilere verildiği halde sonraları bütün milli hareketi kapsayacak şekilde kullanıldı. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kuvay-ı Milliye işgalcilere karşı halkın tepkisi sonucu kurulmuştu. Kuvay-i Milliyenin amacı hiçbir devletin ve milletin egemenliğini kabul etmeyen, milletin kendi bayrağı altında özgür ve bağımsız yaşamasıydı. Bölgesel mahiyeti yanı sıra sivil bir yönetim altında savaşan kişilerden oluşuyordu. İzmir Bölgesinin efeleri, güneydoğu bölgesinin çeteleri Kuvay-i Milliyeciler idi. Milli mücadelenin başında milletçe bir direnme hareketi olarak ortaya çıkmış olan bu bölgesel kuruluşlar, daha sonra TBMMnin kurulması ile birleştirilmiş ve I. İnönü Savaşı sırasında da bütünü ile birlikte düzenli orduya dönüşmüştür. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KUVAYI MİLLİYENİN MÜCADELEYE DEVAMI KONUSUNDA&lt;br/&gt;KAMUOYUNU YOKLANMASI&lt;br/&gt;Nutuk&quot;tan&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Efendiler, bugünlerde duyulan ihtiyaç üzerine Rauf Beye, aynı tarihte şu telgrafı da yazdım. Bu ihtiyaç, Heyet-i Temsiliyenin ve Kuva-yı Milliyenin mücadeleye devamı konusunda kamuoyunu yoklamaktı. Rauf Beye yazdığım bu telgrafı, Erzurumdaki Kazım Karabekir Paşaya da çektirmiştim.  Çok ivedi ve günlüdür. 21.2.I920  Rauf Beye özel :  Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin durumunu değiştirmeye yetkili olacak kongrenin toplanması, tüzüğünün sonuncu maddesi gereğince, Meclis-i Mebusanın yasama görevini tam bir güvenlik ve serbestlik içinde yerine getirdiğinin Meclisçe açıklanmasına bağlıdır. Heyet-i Temsiliyenin genel teşkilatının başında, barış yapılıncaya kadar eski şeklini koıuması gereği, bütün arkadaşlarımızın onayı ve ısrarı üzerine kabul edilıniştir. Oysa, hükumet tarafından adeta teşvik edilen muhalif gazetelerin hücumlan, Ayan Meclisinin açık saldırıları, hükumetin tutum ve işleri ve özellikle Sadrazam Paşanın bildirisi, Meclis-i Mebusanda Kuva-yı Milliyenin kanun dışı olduğunu alkışlattıran nutuklar, kamuoyunu milli teşkilat aleyhine çevirmekte ve Heyet-i Temsiliyemizi güç bir duruma sokmaktadır.  Bir yandan Padişahın isteğine uyarak Zeynelabidin, Hoca Sabri, Sait Molla gibi kimselerin, sırf Kuvayı Milliyeyi yok etme maksadıyla her tarafta kurmaya çalıştıkları Teali-i İslam Cemiyeti adı altındaki kuruluşlar, milli teşkilata doğrudan doğruya saldırılara başlamışlardır. Söz gelişi, Niğde ve Nevşehirde, bu ayın on</description></item><item><title>II.DÜNYA SAVAŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ii.dunya-savasi-350594.html</link><description>II.DÜNYA SAVAŞI&lt;br/&gt;      &lt;br/&gt;      1939-1945 arasında hemen hemen dünyanın her yanını kapsayan savaştır. I.Dünya Savaşı&quot;nın çözümsüz bıraktığı anlaşaşmazlıklarla belirlenen 20 yıllık gergin bir dönemin ardından patlak veren savaşta Almanya, İtalya ve Japonya&quot;nın oluşturduğu Mihver devletleri ile Fransa, İngiltere, ABD, SSCB ve daha sınırlı bir konumda Çin&quot;in oluşturduğu Müttefik Devletler karşı karşıya geldi.Yükselen Nazi tehdidine karşı genel bir mücadele niteliğini kazanan savaşın sonunda dünya güç dengesi yeniden biçimlendi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Savaşı Hazırlayan Nedenler:&lt;br/&gt;      I.Dünya Savaşı&quot;nı izleyen barış görüşmeleri yenik devletler aleyhine ağır koşullar içeren antlaşmalarla noktalandı.Bu durum, başta Almanya olmak üzere bütün yenik devletleri zorla dayatılan düzenlemeleri değiştirmeye yönelik yeni politika arayışlarına yöneltti.Öte yandan savaşı kazanan devletlerin çok geçmeden çıkar çekişmelerine girmesine, bir dizi bölgesel anlaşmazlığın belirlediği yeni saflaşmalar yarattı.Sosyalist yönetimiyle dünya sahnesine yeni bir güç olarak çıkan SSCB&quot;yi kuşatma çabaları ve küçük devletlerin Almanya ve Avusturya&quot;ya karşı bir güvenlik sistemi oluşturma kaygıları, Doğu Avrupa ve Balkan&quot;larda Fransa ile İngil- tere&quot;nin önayak olduğu bölgesel ittifaklar doğurdu.Japonya Uzak- doğu&quot;da kendi lehine yeni bir güç dengesi oluşturmaya çalışırken, ABD yalnızlık politikasını benimseyerek Avrupa&quot;nın iç sorunlarından uzak durmayı yeğledi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;      Milletler Cemiyeti gibi kurumların, ortak güvenlik ve si- lahsızlanma gibi politikalar aracılığıyla savaş sonrası statüko çerçevesinde barışı koruma çabaları, yeni çatışma etkenleri yüzünden sonuçsuz kaldı.İşgal altındaki Alman topraklarının boşaltılması ve Almanya&quot;nın savaş tazminatı ödemelerinin uluslararası görüşmelerle çözüme bağlanması, Locarno Paktı&quot;yla (1925) Batı Avrupa&quot;daki gerginliklerin bir ölçüde yumuşatılması ve bir silahsızlanma konferansının düzenlenmesi gibi adımlara karşın, büyük devletler arasındaki temel çıkar ayrılıkları giderek derinleşti.Japonya&quot;nın Mançurya&quot;daki işgalini pekiştirerek Çin&quot;e saldırmasıyla (1931) parlayan ilk savaş kıvılcımı ve Almanya ile Japonya&quot;nın Milletler Cemiyeti&quot;nden çekilmesi (1933) bu sürecin önemli dönüm noktaları oldu.Bu arada Büyük Bunalım&quot;ın (1929) dünya ekonomisinde yarattığı sarsıntıyla koruyucu gümrük duvarlarının yükselmesi, ekonomik rekabeti ve gerginlikleri daha da arttırdı.Durgunluğa ve işsizliğe yol açarak toplumsal yapıyı altüst eden bunalımın bir başka sonucu da, Avrupa&quot;da gelişen işçi hareketlerine karşı faşist ve totaliter eyilimlerin hızla güçlenmesiydi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;      İtalya&quot;da 1920&quot;lerin başında iktidarı ele geçiren faşist hareketlerin en çarpıcı tırmanışı Almanya&quot;da gerçekleşti.Savaş sonrasında gelişen milliyetçi duygulardan da yararlanarak 1933&quot;te iktidara yükselen Adolf Hitler önderliğindeki Naziler, içeride katı bir diktatörlük kurduktan sonar yoğun bir silahlanmaya ve etkin bir dış politikaya yöneldiler.Hitler&quot;in öncelikle Doğu Avrupa&quot;daki diplomatik çemberi kırmaya çalışması ve Arnavutluk&quot;u fiilen koruma altına alan İtalya&quot;nın Balkanlar&quot;I tehdit etmesi, Doğu Avrupa&quot;da Loncarno Paktı benzeri bir güvenlik sistemi kurmak isteyen Fransa&quot;yı harekete geçirdi.Ama bölge devletleri arasındaki güvensizlik ve çekişmeler bu girişimleri boşa çıkardı.Saarland&quot;ın 1935&quot;te bir plebisitle yeniden Almanya&quot;ya katılmasından sonra Hitler Versailles Antlaşmasının silahsızlanmayla ilgili hükümlerini tanımadığını resmen açıkladı.Fransa ve İtalya&quot;nın bu tutuma karşı oluşturduğu Stresa Cephesi, bu devletlerin ortak bir dış politika arayışından yoksun olması nedeniyle etkisiz bir girişim olarak kaldı.&lt;br/&gt;      Bu ortamdan yararlanan İtalya öteden beri tasarladığı bir planı uygulamaya koyarak Etiyopya&quot;ya saldırdı.Milletler Cemiyeti&quot;nin İtalya&quot;ya karşı aldığı kararlar kağıt üzerinde kaldığından, Etiyopya&quot;nın işgali (1936) oldubittiye geldi.Aynı dönemde Fransa&quot;nın SSCB ile yakınlaşarak Locarno Paktı&quot;nı çiğnediğini öne süren Hitler, Ren Bölgesi&quot;ne askeri birlikler yerleştirdi.Bu eyleme karşı söz</description></item><item><title>TARİH - BAHATTİN ŞAKİR VE ERMENİ SORUNU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-bahattin-sakir-ve-ermeni-sorunu-428570.html</link><description>bahattin şakir ve ermeni sorunu</description></item><item><title>LOZAN  BARIŞ  ANTLAŞMASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?lozan--baris--antlasmasi-439615.html</link><description>LOZAN  BARIŞ  ANTLAŞMASI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kurtuluş savaşını başarıya ulaştıran Mustafa Kemal Paşanın başında bulunduğu T.B.M.M. hükümetiyle İtilaf devletleri arasında önce Mudanya mütarekesi imzalandı ( 11 Ekim 1922 ). Buna göre, kısa bir süre sonra, barış yapılması gerekliydi. İtilaf devletleri, barış görüşmelerine T.B.M.M. hükümetiyle Osmanlı hükümetini davet ettiler. Bu durum T.B.M.M. hükümeti tarafından olumlu karşılanmadı. Yapılan toplantıda Ankara hükümeti, Osmanlı hükümetiyle ilişkisi bulunmadığını ve Türkiye&quot;yi yalnız Ankara hükümetinin temsil edebileceğini, aksi halde toplantıya katılmayacağını İtilaf  hükümetlerine bildirdi. Bu sırada İngiltere&quot;de savaş taraflısı  Lloyd George  kabinesi düştü. Yerine barış taraflısı Bonarlow kabinesi geçti. Kabinede Dışişleri bakanlığı görevi Lord Curzon&quot;a verildi. Curzon, barış görüşmelerinin hemen başlatılması için, diğer devletlerle ilişki kurarak, çalışmalara başlamıştı. Fransa, İtalya ve Yunanistan görüşmelere hemen başlama kararı aldılar. T.B.M.M. Hükümetinin uyarmasını da dikkate alan bu devletler, Lozan konferansına yalnız Ankara hükümetinin katılmasında bir sakınca görmediklerini Lord Curzon&quot;a bildirdiler. Lord Curzon da durumu Ankara&quot;ya yazdı. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti çağrıya olumlu cevap verdi ve Ankara&quot;da  Lozan&quot;a gidecek heyet seçildi.Heyete İsmet Paşanın ( İsmet İnönü ) başkanlık etmesi kararlaştırıldı. Dr. Rıza Nur ve Hasan Saka&quot;dan gayrı müşavir olarak heyete, Münir Ertegün, Muhtar Çilli, Veli Saltık, Zülfü Tiğrel, Zekai Apaydın, Celal Bayar, Şefik Başman, Seniyettin Başak, Şevket Doğruer, Tevfik Bıyıklıoğlu, Tahir Taner, Nusret Metya, Hikmet Bayur, Zühtü İnhan, Fuat Ağralı, Mustafa Şeref Özkan, Şükrü Kaya, Hamit Hasancan, Ruşen Eşref Ünaydın ve Yahya Kemal Beyatlı Beyler de alındı. Konferansa katılan Türk gazetecileri;Ahmet Cevdet, Ahmet Şükrü Esmer, Hüseyin Cahit Yalçın,  Velit Ebüzziya,  &lt;br/&gt;Kerami  Kurtbay, Mecdi  Sayman, Kemal Salih  Sel, Asım Us, Ahmet Hidayet  Reel Beylerdi.&lt;br/&gt;Türk Murahhas heyeti Lozan&quot;a gitmek üzere Ankara&quot;dan 4 Kasım 1922&quot;de törenle uğurlandı. Konferansın açılış tarihi olarak önce 13 Kasım kararlaştırılmıştı. Ama bu arada müttefikler birtakım tertiplere başvurdular; nitekim Türk heyeti Lozan istasyonunda, devlet ileri gelenleri tarafından bilhassa karşılanmadı. İnönü bu durumdan yararlandı ve Fransa başbakanı ve dışişleri bakanı Poincare&quot;nin özel davetini kabul ederek Paris&quot;e gitti, onunla konuştu. Bu görüşme İngilizleri etkileyecekti. Fransız basınında Türkler için yararlı yayınlar yapıldı. Konferans ancak 20 Kasım saat 3:30 &quot;da Mont Benon gazinosu salonunda açıldı. Müttefikler bu konferansı &quot; Şark İşleri Konferansı &quot; olarak adlandırdılar. Onlara göre bu, 1914&quot;ten beri doğunun huzurunu bozan savaşlara kesin olarak son vermek ve karşılıklı anlaşmaya varmak üzere toplanan bir konferanstı. Bu sebeple Lozan&quot;daki görüşmeler sırasında  İsmet Paşa, Osmanlı hükümetiyle ilgili bütün meselelerle uğraşmak zorunda kaldı. Mustafa Kemal Paşa bu durumu, Nutuk&quot;ta &quot;  Lozan sulh masasında bahse mevzu olan meseleler üç, dört yıllık yeni bir devreye münhasır kalmıyordu. Konferansta, yüzyıllık hesaplar görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık, bu kadar mülevves hesapların içinden çıkmak, elbette o kadar basit ve kolay değildi &quot; diye belirtir ve İsmet Paşanın karşılaştığı güçlükleri anlatır. Konferans İsviçre Konfederasyonu başkanının bir konuşmasıyla açıldı. İsmet Paşa bu ilk toplantıda salona Lord Curzon ile birlikte girdi ;  konferansa Lord Curzon başkanlık edecekti. İsviçre başkanı nutkunu &quot; Yeryüzündeki iyi niyetli insanlara selam &quot; söyleriyle bitirdi. Açılış töreninde İtalya başbakanı Mussolini ve Fransa başbakanı Poincare de bulunuyordu. İsviçre Konfederasyonu başkanından sonra Lord Curzon bir konuşma yaparak &quot; Eğer delegelerin hepsi aynı uzlaştırıcı ruhla çalışırlarsa, masaya gelecek her meseleyi çözmek ve barış yapmak isteğini duyarlarsa, amaca ulaşmak kolaylaşacaktır &quot; dedi. Bu konuşmadan sonra kendisinin, taraflardan biri olduğunu düşünerek İsmet Paşa sö</description></item><item><title>ESKİ HUKUKUMUZA BAKIŞ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?eski-hukukumuza-bakis-381482.html</link><description>ESKİ HUKUKUMUZA BAKIŞ&lt;br/&gt;Hayat ilişkilerini düzenleyen kurallar hukuktur.Osmanlı Devletinde bu kurallar doğrudan doğruya dinden çıkıyordu.Herhangi bir ilişkiyi düzenlemek için ilk önce kurana bakılırdı.Kuranda bu konuyla ilgili hüküm bulunmazsa peygamberin sözleri yada davranışları araştırılırdı.Burada da bir düzenleme bulunamazsa benzer olayların çözüm biçimine uygun bir yol tutulurdu.Buna kıyas denilirdi.Kıyas yoluyla da bir şey bulunamazsa bütün din bilginlerinin üstünde birleştiği çözüm yolunda karar kılınırdı.Bunun adına icmadır.Kıyas ve icmanın kurana ve hadise uygun olması gerekti.Böylece kuran ve hadis hukuk düzeninin temel yapısını oluşturuyordu.&lt;br/&gt;Devler yönetimine ait kurallar kuran ve hadiste çok azdı.Bu nedenle giderek hükümdarların bu alanı düzenleme yetkisi kabul edildi.Buna Örfi hukuk adı verilir.Bu yolla Osmanlı devletinin ilk zamanların da bazı yenilikler yapılmışsa da devletin niteliği dinselleştikçe örfi hukuk kurallarını da düne uydurmak zorunluluğunda kalınmıştır.Ayrıca kuran ve hadiste bir sorun üzerinde çözüm yolu varsa örfi hukukla bunun dışına çıkılamamıştır.&lt;br/&gt;İslam dünyasında din bilginleri kıyas ve icma yoluyla hatta kuran ve hadisin yorumu dolayısı ile çok farklı hukuk anlayışı biçimlerine ulaşmışlardır.Bu anlayış biçimlerine mezhep  denilir.Osmanlı devleti Suni mezheplerin varlığını kabul etmişti.Sunni mezhepler olan Hanefilik, Hambelilik ve Maliliğin hukuk anlayışları hukukta yürürlükteydi.Bir Hanefi Müslüman&quot;la Şafii Müslüman arasındaki anlaşmazlıkta yargıç her iki mezhep&quot;in anlayışına saygılı olmak zorundaydı.Böylece hukuk uygulaması tam bir dağınıklık içinde kalıyordu.&lt;br/&gt;İslam hukuku ayrıca özellikle şu noktalarda ileri ve Uygur anlayışla bağdaşamıyordu;&lt;br/&gt;Kamu yönetimi bakımından kadına hiçbir hak tanınmamıştı.Kadınlar devlet hizmetinde ne aktif nede pasif biçimde katıla bilirlerdi.Özel hayata ilişkin işlerde de kadın ile erkek arasında tam bir eşitsizlik vardı.Erkek dört kadınla evlene bilirdi.Ayrıca canının istediği kadar cariyede tutabilirdi.Boşanma hakkı yalnız erkeğe tanınmıştı.Miras alanında kız çocuklar erkek çocukların yarısı kadar hak alabilirlerdi.Kadın ekonomik ve toplumsal hayata katılamazdı.Mahkemelerde iki kadın bir erkek tanık yerine geçerdi.Ticaret hukuku alanında pek çok kurumlar düzenlenmediği için ekonomik hayatta boşluklar bulunuyordu.&lt;br/&gt;Ceza hukuku alanında pek çok suç belirtilmemişti.Mevcut cezalarda modern hukuk anlayışıyla bağdaşamıyordu.Belli bir suç ve ceza teorisi de yoktu.Yargılama usuller çok ilkeldi tek kadı mahkemelerin adeta kralıydı.Onları denetleyecek ciddi örgütler yoktu.En önemli delil tanık idi.Bu nedenle parası olan böylece kadıyı kazanan veya yalancı tanıklar tuta bilen herkes haksız olsa da haklı çıkabilirdi.&lt;br/&gt;Yüzlerce düşünür bu derde bir ilaç aramış ama bulamamıştı.Adalet örgütünün böylesine rüşvetçi olması halkı huzursuz ve güvensiz yapıyordu.&lt;br/&gt;İslam hukuku kuralları derli toplu bir durumda da değildi.Dağınık ve sistemsiz bir biçimde binlerce kitap, fetva ve dergi içine serpi</description></item><item><title>OSMANLI DEVLETİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-devleti-345112.html</link><description>OSMANLI DEVLETİ&lt;br/&gt;Anadolu(Türkiye) Selçuklularının 1308 yılında ortadan kalkmasıyla beraber, özellikle Batı Anadoludaki beylikler arasında, Türk birliğini yeniden tesis etmeyi amaçlayan mücadeleler kızışmış idi. İşte bu mücadelelerin neticesinde Anadoluda Osmanoğullarının yıldızı parlayacak ve altı yüz yılı aşan muhteşem bir Türk devletine tarih tanıklık edecektir. &lt;br/&gt;Osmanoğullarının Menşei:  &lt;br/&gt;Tarihi kaynaklara göre Osmanlı devletini kuranlar, Oğuzların 24 boyundan biri olan  Kayı boyuna mensuptur. Oğuz ananesine göre Kayılar, sağ kolda yer alan Boz-okların Günhan kolunun en büyük boyudur.  Dolayısıyla Oğuz teşkilat yapısında Kayılar, hakim unsurdur. Bundan dolayı Dede Korkutta hakimiyet bir gün Kayıya değe; bu dediğim Osman neslidir denilerek Osmanoğullarının hakimiyeti meşrulaştırılır. &lt;br/&gt;Kayılar, Malazgirt Savaşının hemen akabinde Anadoluya gelen Oğuz boylarındandır. Dolayısıyla onların Anadolu coğrafyası içerisinde yurt tutmaya yönelik göç hareketleri hem Anadolunun Türkleşmesi hem de Türkiye tarihinin şekillenmesi bakımından oldukça önemlidir. Tarihi kaynaklara göre elli bin kadar Tatar ve Türkmen gaza ve cihat maksadıyla önce Erzurum ve Erzincana, ardından da Artuklu sahasında yer alan Güneydoğu Anadoluya yönelmişlerdi.  Kayı boyunun beyi Süleyman Şah, Halepe giderken Fıratta boğulmuş ve Türk Mezarı da denilen Caber Kalesinde defnedilmiştir. Beylerini kaybeden göçer evlilerin bir kısmı, bugünkü Urfa-Viranşehir ve Mardin-Derik kazaları arasında bulunan Beriyyeye gitmiş bir kısmı ise Anadoluya dağılmıştır. Bu sahalar, Kayı boyuna mensup Karakeçililerin günümüzde de yoğun olarak yaşadıkları bölgelerdir. &lt;br/&gt;Babasının ölümü üzerine dört yüz kadar göçer evli ile bölgeyi terk eden Ertuğrul Gazi önce Pasin Ovasına, Sürmeliçukuruna varıp bir müddet burada kalmış, sonra Selçuklu Hükümdarı Sultan Alaaddinin çağrısı üzerine Adıyaman ve ardından Ankara civarına gelmiştir.  Yaklaşan Moğol tehlikesi ve uçları basan Bizansa karşı yardımını gördüğü Ertuğrul Gazi liderliğindeki  &lt;br/&gt;Kayıları Ankara civarındaki Karacadağa konduran Sultan Alaaddin, Rumlara karşı Sultanönü (Eskişehir)nde  kazanılan zaferde, ordusunun akıncılığını üstlenen Ertuğrul Gaziye  Söğüt, Domaniç ve Ermeni Belini yaylak ve kışlak olarak tahsis etmiştir. Ertuğrul Gazinin  vefatı üzerine (1281 veya 1288), küçük oğlu Osman Bey, Kayıların başına geçmiştir.&lt;br/&gt;1-Kuruluş Devri: &lt;br/&gt;a- Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu:  &lt;br/&gt;Osman Bey, Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla başa geçtikten sonra, siyasi ve dini bakımdan Anadolunun en itibarlı ve nüfuzlu tarikatlerinden Ahilerin mühim bir şahsiyeti olan Şeyh Edebalinin kızı ile evlenerek, gücünü artırmış idi. Bundan sonra Osman Gazi, Bizansa karşı genişleme politikasını uygulayarak, İnegöl, Karacahisar ve Yarhisarı ele geçirdi ve bölgenin mühim merkezlerinden olan Bileciki alarak, burayı beyliğin merkezi yaptı (1299). Bu  tarih devletin kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultanı III. Alaaddin Keykubadın İlhanlı Hükümdarı Gazan Hanın kuvvetleri tarafından tutulup, İrana götürülmesi üzerine Selçuklu ümerasından bazıları ve bölgedeki Türkmen beyleri Osman Beye teveccüh göstermiş; Oğuz ananesine göre onun hakimiyetini tanımayı kabul etmişlerdir. Nitekim Oğuz beyleri Oğuz Han  &lt;br/&gt;töresine göre tertip edilen bir törende Osman Beyin önünde diz çökerek, onun verdiği kımızı içmek suretiyle tabiyetlerini sunmuşlardır. Ancak henüz küçük bir beylik durumundaki Osmanoğullarının, şeklen de olsa bu dönemde, İlhanlı hakimiyetini tanıdıkları bilinmektedir.  Osman Gazi, beyliğini ilan ettikten sonra idaresi altındaki  bölgeleri  beş kısma ayırarak buraları güvendiği ve savaşlarda yararlık gösteren kimselere tevcih etti. Oğlu Orhana Sultanönü, büyük kardeşi Gündüz Beye Eskişehiri,  Aykut Alpe İn-önüyü, Hasan Alpe Yarhisarı ve Turgut Alpe de İnegölü verdi. Diğer oğlu Alaaddine ise şeyh Edebalinin emin ve nazırlığında, ailenin geçimi için,  Bilecik ve havalisinin gelirleri tahsis edildi.1302de Bursa tekfurunun liderliğinde birleşen Rum tekfurlarının Koyunhisar (Bafeon) sa</description></item><item><title>TARİH - KARAHANLILAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-karahanlilar-399175.html</link><description>karahanlılar</description></item><item><title>TARİH - İDARİ DÜZENLEMELER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-idari-duzenlemeler-399759.html</link><description>idari düzenlemeler</description></item><item><title>9. SINIF TARİH DERS NOTLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?9.-sinif-tarih-ders-notlari-420016.html</link><description>tarih nedir?&lt;br/&gt;     tarih, insan topluluklarının sosyal,ekonomik,kültürel,siyasi, dini ilişkilerini,birbiriyle olan  münasebetlerini,             belgelere dayanarak ,yer ve zaman göstererek inceleyen ,olayların sebep ve sonuç ilişkilerini açıklayan bilim dalıdır.&lt;br/&gt;</description></item><item><title>COMPARE AND CONTRAST THE MAJOR CURRENTS OF THOUGHTS WHICH WERE DOMINANT IN EARLY 1900S.</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?compare-and-contrast-the-major-currents-of-thoughts-which-were-dominant-in-early-1900s.-386231.html</link><description>Compare and contrast the major currents of thoughts which were dominant in early 1900s.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;In the nineteenth century, the Ottoman Empire was in its declining period, which started in 1699 with Treaty of Karlofca where the Ottomans experienced a loss in the territory. Through out the eighteenth century, Ottomans warred against Russia, Austria, Italy, Iran and so on and all of them ended with failures. Starting from the end of the 18th century, the Ottoman Empire mainly applied two basic policies to survive: branch&lt;br/&gt;1.Using the competition between the European countries in order to survive&lt;br/&gt;2.Maintaining the presence with wide reforms in civil, military and administrative divisions&lt;br/&gt;However, in the 19th century, these two policies of Ottoman Empire were not functioning anymore. Dividing the Ottoman Empire into pieces and sharing those pieces became the interests of European countries. Therefore, new currents of thoughts were developed or brought from abroad towards the end of the 19th century. These currents were Pan-Ottomanism, Pan-Islamism, and Pan-Turkism. &lt;br/&gt;Under the influence of nationalist movements, minorities wanted to separate from the Empire and Pan-Ottomanism rose as an alternative to this movements. According to this thought, no matter what the ethnic, religious or racial backgrounds are all of the people and minorities, they were considered to be Ottomans. And people of the Empire were given more liberal rights and freedoms aiming to preserve the fusion of the Empire. &lt;br/&gt;Pan-Ottomanism did not just come out of nowhere; it was derived in Tanzimat Period. The Young Turks were the major supporters of this ideology. And the Young Turks prepared grounds for 1. Mesrutiyet and Kanun-i Esasiye that were also considered to be the achievements of the Young Turks. However, after the Treaty of Berlin, Pan-Ottomanism began to lose its significance and when some of the minorities in the Balkans declared their independence following after the Balkan Wars, the ideolog</description></item><item><title>NAMIK KEMAL</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?namik-kemal-438028.html</link><description>NAMIK KEMAL&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı, şair ve yazar. Batı edebiyatının yazın türlerini ilk kez Türk toplumsal yaşamına sokmuştur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;21 Aralık 1840ta Tekirdağda doğdu, 2 Aralık 1888de Sakız Adasında öldü. Asıl adı Mehmed Kemaldir, Namık adını ona şair Eşref Paşa vermiştir. Babası, II. Abdülhamit döneminde müneccim basılık yapmış olan Mustafa Asım Beydir. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllatif Paşa nın yanında, Rumeli ve Anadolunun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşlarında İstanbula babasının yanına döndü. 1863te Babıali Tercüme Odasına katip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865te kurulan ve daha sonra yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkar gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyetinin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın sonucu 1867de kapatıldı. Namık Kemal de İstanbuldan uzaklaştırılmak için Erzuruma vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa nın çağrısı üzerine Ziya Paşa ile birlikte Parise kaçtı. Bir süre sonra Londraya geçerek M. Fazıl Paşa nın parasal desteğiyle Ali Suavinin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suaviyle anlaşamaması üzerine Muhbirden ayrıldı. 1868de gene M. Fazıl Paşa nın desteğiyle Hürriyet adı altında başka bir gazete çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu, Avrupada desteksiz kalınca, 1870te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa nın çağrısı üzerine İstanbula döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal gene İstanbuldan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873te Gedikpaşa Tiyatrosunda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu haberi İbret gazetesinin yazması üzerine o sırada İstanbula dönmüş olan Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa ya sürgüne gönderildi. 1876da I. Meşrutiyet in ilanından sonra İstanbula döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-i Esasi yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamit&quot;in Meclis-i Mebussan ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adasına sürüldü. 1879da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884te Rodos, 1887de Sakız Adasına gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Geliboluda Bolayır da gömüldü.&lt;br/&gt;Namık Kemal ilk şiirlerini çocuk denecek yaşlarda yazmaya başlamıştır. İstanbula geldikten sonra eski ve yeni kuşaktan şairlerin bir araya gelerek kurdukları Encümen-i Şuara ya ve kimi Divan şairlerine nazireler yazmıştır. Şinasiyle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilenmiştir. Şinasiyle tanışmasından sonra şiirlerindeki içerik de değişmiştir. Günlük konuşma dilinden alıntıların yanı sıra, o zamana değin geleneksel Türk şiirinde görülmemiş olan hürriyet kavgası, esaret zinciri, vatan, kalb-i millet gibi yepyeni kavramlarla birlikte, doğrudan doğruya düşüncenin aktarılmasını amaçlayan bir tür manzum nesir oluşturmuştur. Bosna-Hersek Savaşları, 93 Savaşı gibi olayların yarattığı sonuçlar, onun yazdığı vatan şiirlerini etkilemiştir. Bu şiirlerin en tanınmışları arasında Vaveyla, Vatan Mersiyesi, Vatan Şarkısı ve Hürriyet Kasidesi yer alır. Namık Kemal şiirleriyle şiir tekniğine büyük bir katkıda bulunmuş sayılmazsa da o günler için alışılmamış diri bir sesle konuşmuş olması ve yapıtlarına kattığı yeni kavramlarla Türk şiirini Divan şiirinin edilgen edasından kurtarmıştır. Bütün bu nitelikler onun Vatan Şairi olarak anılmasına yol açmıştır.&lt;br/&gt;Tiyatro türüne özellikle önem veren Namık Kemal, al</description></item><item><title>İKİNCİ GÖKTÜRK KAĞANLIĞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ikinci-gokturk-kaganligi-418124.html</link><description></description></item><item><title>BAŞLANGICINDAN 1923E KADAR ANA HATLARILA TÜRK TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?baslangicindan-1923e-kadar-ana-hatlarila-turk-tarihi-453976.html</link><description>Başlangıcından 1923e kadar Ana Hatlarıyla Türk Tarihi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;boyunca farklı coğrafyalarda; yani Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında büyük-küçük birçok devlet kurdular. Bu nedenle değişik kültürlerle karsılaştılar, onlardan etkilendiler ve bu kültürleri de etkilediler.  Çin kaynaklarına göre Türklerin tarih sahnesine ilk çıktıkları yer, en eski kalıntılara rastlanan Kögmen Dağları&quot;dır. Kögmen Dağları&quot;nın kuzey eteklerinde Yenisey ırmağındaki Tagar adasında kalıntıları bulunan ve M.Ö. 7. yüzyılda başlayan Tagar adındaki kültür eski Türklere atfedilir. Tagar Kültürü ise Karasuk Kültürü denilen ve M.Ö. 2. bine kadar giden, ayni kıyılarda gelişmiş eski bir kültürden kaynaklanıyor.&lt;br/&gt;Asyada Türk siyasi tarihinin Hunlar ile başladığı kabul ediliyor. M.Ö. 3. yüzyılda tarih sahnesine çıkan Hun Devleti, kurucusu Mete Han&quot;ın yönetiminde güçlü bir devlet haline gelmis, Çinle olan iliskileri sonucu gerek dünya görüsü gerekse ekonomisi köklü degisikliklere ugramisti. Belli bir stratejisi olan Mete, önce Mogollari, sonra da Yüeçileri yenerek, Çinin Bati kapilari ile ticaret yollarini kontrol altina almis ve böylece önemli bir ekonomik güç elde etmisti. Bu genisleme siyaseti, bugday ve erzak ambari olan Dogu Türkistanin da Hunlarin eline geçmesiyle sonuçlandi.&lt;br/&gt;Asya Hun Devletinin yikilmasindan sonra bu devletin idari tecrübesinden yararlanan Türk kavimlerinin olusturdugu Göktürk adinda yeni bir devlet ortaya çikti. Göktürk Devleti (552-740), Türklerin kurduklari ikinci büyük devlettir. Bu devlette Hunlarin aksine kentlesmeye önem verilmis, tarim reformu ve tohum islahi gerçeklestirilmis, &quot;bilgelik&quot; birinci plana çikmisti. Bilge Kagan ve Kül Tegin, Türk devlet adamliginin en bilge ve en kahraman kisileri olarak tarihte yer aldilar. Onlar, yanliz savasçilik ve alplik ile devletin yönetilemeyecegini, kaganligin ayni zamanda bilgeligi de gerektirdigini savunuyorlardi. Bu nedenle olsa gerek, her iki hakan ile yine Göktürk hakanlarindan olan Tonyokuk, icraatlarini birer yazit ile ebedilestirdiler. &quot;Orhun Yazitlari&quot; adi verilen bu yazitlar Türk dilinin yazili ilk metinleridir.&lt;br/&gt;Bir yandan Çinlilerle mücadeleler, öte yandan Göktürk Devleti içinde yasayan Dokuz Oguzlar, Karluklar ve Basmillar gibi Türk kavimleri, Göktürk Devletinin yikilmasina neden olurken, Orhun ve Selenge vadilerinin yerli kavimleri olan Uygur Türkleri üçüncü büyük Türk Devletini kurdular. Ticarete önem veren Uygur Devleti (741-840), Göktürklerin gelenek ve törelerini devam ettirdi. Resmi dini olan Maniligin etkisiyle ticaret gelisti, kurulan Mani dini tapinaklari zamanla pazar tapinaklari haline geldi. Kültür ve ticaret bakimindan gelisen Uygurlarin savasçilik yönleri giderek zayifladi. Kuzeybatilarinda yasayan Kirgiz Türklerinin Uygur baskentine düzenledikleri baskin sonucu Uygurlar dagildi.&lt;br/&gt;Bati Türkleri. Hunlardan Batiya göç eden bir grup, önce Karadenizin kuzeyinde Tuna nehrine kadar olan bölgede yerlesti. Kafkasya üzerinden Iran ve Anadoluya akinlarda bulunan Hunlar, ardindan Dogu ve Bati Roma üzerine yürüdüler. 428 yilinda Franklarla mücadele ettiler ve iki yil sonra bugünkü Hollanda ve Danimarkaya kadar ulastilar. Avrupada kurulan ilk Türk devleti olarak bilinen ve kendilerine Avrupa Hunlari denilen Bati Hunlari, Attila önderliginde Ren nehri kiyilarindan Volga nehrine kadar uzanan çok genis topraklarda büyük bir devlet haline geldiler. Dogu uygarliginin Batiya tasinmasinda rol oynayan bu devlet, Attila döneminde Italyaya, Balkanlara ve Galyaya seferler düzenledi. Bati Hun Devleti, Attilanin ölümünden kisa bir süre sonra dagildi (470).&lt;br/&gt;Avrupada Hun Imparatorlugunun dagilmasi sirasinda, Iç Asyada yeni bir kavimler göçü baslamisti. Karadenizin kuzeyi yeni bir Türk göçüne ugradi. Ilk gelenler Sabirler, Sarogurlar ve Onogurlardi. Kafkasyanin kuzeyine yerlesen bu Ogur kavimleri, Makedonya ve Tesalyaya kadar Bizans topraklarina akinlar yaptilar. Ogur kavimlerinden baska bu bölgeye Bulgar Türklerinin de geldigi biliniyor. Bizans kaynaklarinda ilk kez 482 yilinda &quot;Bulgar&quot; adindan söz edilir. Nitekim Avarlar, egemenlikleri altindaki Bulgar Türkleri ile birlikte 7. yüzyil baslarinda Bizans Devleti&quot;nin baskentini kusatmislardir.&lt;br/&gt;552 yilinda Göktürk Devletinin kurulmasi üzerine Iç Asyadaki yurtlarindan Batiya dogru kaçan Avarlar, Avrupa tarihinde önemli bir yere sahip oldular. Önce Kafkasya ve Karadenizin kuzeyine geldiler, Bizansla anlasarak onlar adina Sabirler ve Onogurlar gibi Türk kavimlerini yendiler. Bir Slav kabilesi olan Ant</description></item><item><title>KANUNİ SULTAN SÜLEMAN TÜRBESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kanuni-sultan-suleman-turbesi-358152.html</link><description>KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN TÜRBESİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Süleymaniye Külliyesi içinde yer almaktadır. Türbe Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Türbe Kanuni Sultan Süleyman&quot;ın Szigetvar&quot;da ölümü üzerine naaşının İstanbul&quot;a getirilerek hazirede  türbe için ayrılan yerde toprağa verilmesinden sonra inşa edilmiştir. Türbe hafif pahlı sekizgen, dışarısı revaklı, iç hacmi duvarlardan çıkan payandaları taşıyan sütunlarla oluşan çevre koridorlu bir yapı olarak genç Roma mezar geleneğini sürdürmektedir. Split&quot;te Diyokletianos&quot;un mezarı bu şemanın en ünlü öncülüdür. Fakat bu eski plan biçiminin Sinan elindeki yorumu Roma mezar yapısının tasarımdan çok farklıdır. Geniş bir saçak altında dolaşan zarif revak üzerinde yükselen büyük pencereli üst yapı palmet dizisi ile üst saçak kornişi üzerinde görkemli bir dış kubbe ile sonlanır. Bu kubbe çift cidarlıdır. Türbe içindeki revaklar tarafından taşınan iç kubbenin üzerine dış duvarlara oturan daha büyük bir ikinci kubbe yapılmıştır. Giriş kapısından türbeye girilince iki yanda duvar içinde iki kubbenin arasına çıkan merdivenler vardır. Dünya kubbe mimarisinde, Doğu&quot;da ve Batı&quot;da yapının dış profilini yükseltmek için kullanılan çift cidarlı kubbeye Osmanlılar büyük cami yapılarında itibar etmemişlerdir. Fakat Sinan, Kanuni ve II. Selim türbelerinde bu sistemi kullanmıştır. &lt;br/&gt;Türbenin çevre revağı ile birleşen beş açıklıklı bir revaklı girişi vardır. Giriş kapısının iki yanında, Sinan&quot;ın diğer türbelerde olduğu gibi, o dönemin en çinilerini ve kompozisyonlarını sergileyen panolar yer alır. Üzerlerinde &quot;Lailaheillallah&quot; ve &quot;Muhammed Resulallah&quot; yazılı kapı kanatları abanozdan yapılmıştır. Türbe içinde bir çevre koridoru oluşturan sekiz sütün, avluda olduğu gibi, dördü beyaz dördü pembe bir renk alternasyonu oluşturur. Türbenin içinde ortada Kanuni&quot;ninki olmak üzere yedi sanduka vardır. Salondaki sandukalarda II. Ahmed II. Süleyman ve II. Ahmed&quot;in hasekisi Rabia Sultan, sağdakilerde kızı Mihrimah Sultan, II. Süleyman&quot;ın annesi Saliha Dilaşub Sultan ve II. Ahmed&quot;in kızı Asiye Sultan yatmaktadır. Türbenin iç duvarları yine çinilerle, kubbesi ise malakari bir boyalı bezeme ile süslüdür. Attaki çini kaplamanın üzerinde altın yaldızla Kuran&quot;dan ayetler yazılmıştır. Bu ayetlerle kubbe arasında geç devirde yapılmış somaki mermer taklidi sıvadan panolar vardır.&lt;br/&gt;AHŞAP SÜSLEMELERİ&lt;br/&gt;Türbede ahşap süslemeler kapı ve pencere kanatlarında karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli geometrik süsleme kompozisyonlarının uygulandığı görülmektedir. Ana süsleme karakteri olarak kapı da beşgenden elde edilen süsleme kuruluşu karşımıza çıkmaktadır. Pencere kanatlarında ise beşgenden elde edilen geometrik süsleme kuruluşları karşımıza çıkmaktadır. Ana süsleme karakteri olarak sırasıyla ahşap süsleme örnekleri:&lt;br/&gt;Giriş kapısı sağ ve sol kanatlarında mevcut olan ahşap süsleme örnekleri: &lt;br/&gt;a)Giriş kapısı sağ kanadı üst kısım süsleme örneği:(çizim-1) Çember esas alınarak yapılmış beşgen kendi içinde tekrar beşgenlere bölünmüştür. Bir sıra halinde on tane beşgen kendi içinde bir beşgen oluşturmuş ve her beşgenin içinde beşgen şekilde sedef taş yerleştirilmiştir. Beşgen köşegenlerinin kesiştiği yerde oluşan  beşgenlerin  içlerinde bitkisel süsleme bulunmaktadır. Bu beşgenlerden geniş açılı yıldız motifi oluşur. Geniş açılı yıldız motifinin içinde tekrar bir beşgen oluşmuştur. Böylelikle çember esas alınarak oluşturulmuş olan beşgen kompozisyon kuruluşu elde edilmiştir. Ayrıca kompozisyonda boş kalan yerlerde ise çeşitli geometrik motifler bulunmaktadır.&lt;br/&gt;b)Giriş kapısı sağ kanadı alt kısım süsleme örneği: (çizim-2) Çember esas alınarak elde edilen beşgenden ongene geçilmiştir. Ana süsleme olarak merkezde köşeleri geniş açılı 10 ışınlı geometrik yıldız geçme oluşturulmuştur.&lt;br/&gt;Pencere kanatlarında mevcut olan süsleme örnekleri: Türbede pencere kanatlarında iki temel süsleme kompozisyonu karşımıza çıkmaktadır. Beşgenden ve altıgenden oluşan süsleme kompozisyonları bulunmaktadır.&lt;br/&gt;a)Girişte sağ tarafta bulunan ilk pencerenin sağ kanatta üstte yer alan süsleme kompozisy</description></item><item><title>CAHİLİYE TOPLUMUNDA İNSAN KARAKTERLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cahiliye-toplumunda-insan-karakterleri-439153.html</link><description>CAHİLİYE TOPLUMUNDA İNSAN KARAKTERLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;CAHİLİYE TOPLUMUNUN GENEL YAPISI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;CAHİLİYE TOPLUMUNDA İNSAN KARAKTERLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;CAHİLİYE TOPLUMUNDA MESLEKLERİN&lt;br/&gt;ETKİSİYLE GELİŞEN KARAKTERLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DİĞER CAHİLİYE KARAKTERLERİNDEN ÖRNEKLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;NEDEN MUTLU OLAMIYORLAR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SONSÖZ; KURANI YAŞAMAYA DAVET&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;EVRİM YANILGISI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İnsana yaratılış amacını bildiren, doğruyu yanlışı gösteren ve hayatın gerçek yönlerini açıklayan yegane kaynak Kurandır. Çünkü Kuranı insanları yaratan, onların tek hakimi ve tek sahibi olan Allah indirmiştir. Dolayısıyla insanın bilmediklerini öğrenebilmesi ve içerisinde bulunduğu cahillikten kurtulup bilinçlenebilmesi de ancak Kuranda bildirilen dini yaşamasıyla mümkündür. &lt;br/&gt;Bu önemli gerçeği göz ardı ederek dinden uzak yaşayan kimseler ise cahil bir toplum oluştururlar. Fakat bu cahillik yaygın olarak kullanılan anlamından tamamen farklıdır. Bu kimseler görgü, kültür ya da tahsil bakımından kendilerini geliştirmiş kişiler olabilirler. Ya da bilimin her dalında uzmanlaşmış, yüzlerce kitap okumuş, sayısız buluşta bulunmuş ve hatta bu birikimleriyle yaşadıkları döneme isimlerini yazdırmış kimseler de olabilirler. Ancak bu insanların ne bu konumları, ne birikimleri, ne ürettikleri formüller, ne de okudukları kitaplar içerisinde bulundukları cehaleti gidermeye yetmez. Çünkü söz konusu olan cahillik, bu kimselerin Yaratıcılarını tanımamaları, Onun kudretini gereği gibi takdir edememeleri, Onun kendilerinden neler beklediğini, edinmelerini istediği ahlak ve kişilik yapısının nasıl olması gerektiğini bilmemelerinden kaynaklanan bir cahilliktir. Bu köklü cehalet onların yaşam tarzlarından kişilik yapılarına kadar hayatlarının her anında olumsuz etkilerini gösterir.&lt;br/&gt;Bu cahillikten kurtulmanın tek ve kesin çözümü ise, insana dünya ve ahiret hayatına ait tüm sırları ve gerçekleri bildiren ve bilmediklerini öğreten Kurana yönelmektir. Kurana uyulmadan yaşandığında ise, tek bir kaynak, tek bir doğru ve tek bir din kavramı olmadığı için, ortaya binlerce ayrı inanç ve  karakter çıkar. Bu farklı karakterleri taşıyan insanların her birinin yaşama amaçları, idealleri, ahlak anlayışları, doğruları, yanlışları ve yaşam tarzları da birbirinden ayrıdır. Bu yapılar birbirlerine kıyasla o kadar büyük zıtlıklar içerir ki, bu kimselerin birarada uyumlu bir şekilde yaşayabilmeleri çoğu zaman mümkün olmaz. Herkes kendi inancının ve kendi yaşam tarzının doğruluğunu savunur ve başkalarınınkini eleştirir. Birbirlerini beğenmedikleri &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;CAHİLİYE TOPLUMUNUN GENEL YAPISI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cahiliye toplumunu kimler oluşturur?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cahiliye kavramı, cahil kelimesinden türeyen ve Kuranda kullanılan anlamıyla Allahı gereği gibi tanımayan, Onun sonsuz gücünü ve sıfatlarını gereği gibi takdir edemeyen, dinin bildirdiği doğrulardan, insanlara sunduğu üstün ahlak ve karakter yapısından, manevi değerlerden habersiz olan toplumları tanımlar. Dinin gerçek anlamda yaşanmadığı her topluluk cahiliye toplumu olarak nitelendirilebilir. Bu tarz topluluklar ilk bakışta birbirlerinden tamamen farklı ve zıt yapılar sergileyebilirler. Bireylerinin giyim tarzları, alışkanlıkları, zevkleri, ve konuşma üslupları kendilerine has olabilir. Ancak temel felsefeleri ve inançları ortaktır. Bu toplulukların her biri, Allahın dinini görmezlikten gelen ve kendilerini yaratanın Allah olduğunu anladıkları halde, Onun belirlediği şekilde yaşamayan insanlardan oluşur. Bu insanlar Allahın dinini unutup yerine kendi batıl dinlerini oluşturmuşlardır. Bu batıl dinler temellerini Allah sevgisi yerine dünya sevgisi üzerine kurmuşlardır. Allahın rızasını kazanmak yerine insanların beğenilerini ve takdirlerini kazanmaya çabalarlar. Allaha şükretmek ve yalnızca Ondan yardım dilemek yerine, insanlara minnet duyup onlara bağımlı tavırlar geliştirirler. Yine tüm gücün tek sahibinin Allah olduğunu unutarak, yalnızca Ondan korkmak yerine insanlardan ve onların koydukları kurallardan korkar olmuşlardır. &lt;br/&gt;Ancak cahiliye toplumu denince akla sadece dinden tamamen habersiz insanlar gelmemelidir. Bu insanlar</description></item><item><title>ERMENİ SORUNU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ermeni-sorunu-441767.html</link><description>Ermeni Sorunu&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Giriş:&lt;br/&gt;Ermeni tarihçileri iki kısma ayrılır: Bir kısmı, Ermenilerin kökenini kutsal kitap söylentisine bağlayarak, Sincardan gelmiş olan Nuh Peygamber&quot;in torunu, Yasef&quot;in oğlu Hayk&quot;tan (İ.Ö. 2350) başlatırlar.&lt;br/&gt;Öbür kısım Ermeni tarihçileri ise Ermenilerin Frikyalıların bir kolu olduğunu ileri sürerler ve tarihlerini Ermenilerin Frikyalılarla birlikte geldikleri tarih olan İ.Ö. 7. ve 6. yüzyıldan başlatırlar.&lt;br/&gt;Ermeni tarihçileri kendi yurtları saydıkları bölgeyi şöyle tanımlarlar: Büyük Ermenistan; Kuzeyden Karadeniz ve Gürcistan, batıdan Kızılırmak, Doğudan İran ve Irak&quot;la çevrili bölgedir. Küçük Ermenistan ise, Fırat Irmağının Batısında kalan yerlerdir. Ermeniler ayrıca Adana, Çukurova, Tarsus dağlarının Güneyinde ve Akdenizin Kuzeyinde kalan  Kilikya  dedikleri bölgeyi de kendi yurtları sayarlar.&lt;br/&gt;Yukarıda sayılan bölgelerde yaşayan Ermeniler, hiç bir zaman bu bölgede egemen öge olamamışlar, yalnız nerede, hangi devletlerin egemenliklerinde yaşamışlarsa, orda sevilen bir öge karakteri taşımışlar, yetenek ve becerileriyler bağlı oldukları yönetimlerin değerli birer parçası durumunda varlıklarını korumayı başarmışlardır.&lt;br/&gt;Bizansların egemenliği altına giren Ermeniler, Gregoryan mezhebinden olmaları nedeniyle, Ortodoksluğu seçmeleri için demir ve zehirle yapılan işkence ve zulümlerle karşı karşıya kalmışlardır. Böylece gelir ve malvarlıklarına el koyan Bizanslılara olan kin ve nefretleri doruk noktasına ulaşmıştır. Nitekim, 11. yüzyılda, Selçuklu Türklerinin bölgeyi ele geçirmelerinde bu öge önemli rol oynamıştır. Çünkü, 1071&quot;de Alparslan&quot;ın Anadoluya yaptığı sefer ve bölgeyi egemenliği altına alması soncu, ne talan, ne ağmalama, ne de haraca bağlama gibi amaçlar güdülmüş, yalnız öbür etnik ögeler gibi, Ermeniler de vergilere bağlanmıştı. &lt;br/&gt;Fatih Sultan Mehmet İstanbul&quot;u fethedince, müslüman olmayan cemaatlere dokunmadığı gibi, onlara her türlü yaşama imkanı verdi. Yine kendi dinlerine tabi ve yine kendi dillerini konuşuyorlardı. Fatih bu çerçevede Hristiyan milletlerin de kendi kiliselerinde ibadet etmelerine izin verdi. Zaten İstanbulun fethinden hemen sonra teslim olan Rumlara Patrikhanelerini kurmave cemaat olarak yaşama teklifinde bizzat Fatih bulunmuştur.&lt;br/&gt;Osmanlı Türkleri sadece ceza hukukunu ilgilendiren konularda gayr-i Müslimleri İslam kadısının önüne çıkarıyorlardı. Medeni Hukuku ilgilendiren meseleleri kendi inançlarına göre kurdukları mahkemelerde hallediyorlardı.&lt;br/&gt;Hemen bütün vicdanlı tarihçilerin birleştiği konu şudur ki, Türkiye Ermenileri gerek sosyal yaşantı gerekse maddi refah olarak diyer yerlerdeki Ermenilerden çok daha iyiydiler. &lt;br/&gt;Osmanlılar ile Ermeniler arasında 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar ciddi bir anlaşmazlık ya da düşmanlık olmamıştır. Bu döneme kadar Ermeniler Millet-i Sadıka olarak adlandırılmış ve devletin önemli mevkilerinde bulunmuşlardır.Ermeniler arasından 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur çıkmış ayrıca Ermeniler ticari ve sanatsal faaliyetlerini serbestlik içerisinde sürdürmüşlerdir.&lt;br/&gt;1. Ermenilerin soykırım iddialarına neden olan olaylar:&lt;br/&gt;a.24 Nisan 1915&lt;br/&gt; 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Tutuklular Ankara ve Çankırı hapishanelerine yollanmıştır. Dışarıdaki Ermenilerin her yıl Ermeni soykırımının yıldönümü diye andıkları 24 Nisan, işte bu 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir.&lt;br/&gt; Osmanlı hükümetinin bu kararı üzerine harekete geçen Eçmiyazin Katogikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı&quot;na şu telgrafı göndermiştir:&lt;br/&gt;Sayın Başkan, Türk Ermenistanı&quot;ndan aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir terör, Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk f</description></item><item><title>GEÇMİŞİ BİLMEK-II</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?gecmisi-bilmekii-354016.html</link><description>GEÇMİŞİ BİLMEK-II&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI &lt;br/&gt;İstiklal savaşını kazanan bir ülke olarak Lozanda çok şey bırakmıştır &lt;br/&gt;Bırakılanlar sadece Musul, Hatay, Batı Trakya, Adalar. Kıbrıs olsaydı. &lt;br/&gt;Patrikhane, borçlar, azınlıklar, gemiler, mezarlıklar esir değişimi, af gibi konularla sınırlı kalsaydı;.ama kalmazdı. Lozandan Müslüman Türkün kafasından kılığına kadar batılı yapan her şeyi getirdik.&lt;br/&gt;Batının şu anda sahip olduğu yüksek teknolojinin nasıl ortaya çıktığını elbette bilmeliydik. Ama teknolojiyle ilgilenmek yerine &quot;kimlik&quot;ile, onu değiştirmek ile ilgilenildi. Neticede ne doğulu ne batılı kimlik ortaya çıktı. Maddi kalkınmada da arzulananın gerisinde kalındı. Günümüz Türkiye&quot;sinin meseleleri düşünüldüğünde yapılan inkılapların çözüm olmadığı anlaşılır.&lt;br/&gt;Bazı araştırmacılar Lozanda bırakılanlar için&quot;Türkiye savaşa giremezdi, verilenlerle yetinmek zorundaydı.&quot;demektedir.0ysa belirtmeye çalıştığımız gibi itilaf devletleri savaşa kesinlikle karşıydılar ve bunu İsmet Paşaya söylemişlerdi. Ankara da itilaf devletlerinin savaşı göze alamayacağını biliyordu. Minareyi çalan kılıfını hazırlamış.&lt;br/&gt;Bazı Tarihçiler de Lozanı Sevr ile kıyaslayarak Lozan lehine sonuca varmak istemektedirler. Dikkate almadıkları husus şudur: Lozan zafer sonrası gelen antlaşmadır. Sevr ise koskoca devletin yıkılmasına ramak kala ortaya çıkan bir antlaşmadır. Yani Lozan 1. Dünya savaşından sonra gelen Sevr ile kıyaslandığında daha iyi şartlara sahipti. Kaldı ki Sevri ne Osmanlı ne de Vahdettin imzalamıştır.&lt;br/&gt;KORE SAVAŞI &lt;br/&gt;Bilindiği gibi 1950 senesinin başlarında Çin ve Kuzey Kore müşterek olarak Güney Koreye karşı saldırı başlatmışlardı. Saldırı üzerine milletlerarası yardım çağrısında bulunan G. Kore&quot;ye Birleşmiş Milletler yardım kararı almıştır. Başta ABD olmak üzere İngiltere ve Fransa gibi kuvvetli devletler büyük çapta askeri yardım ve asker gönderme kararı aldılar.&lt;br/&gt;14 Mayıs 1950 tarihinde iktidara gelen çiçeği burnunda Menderes Hükümeti de bir tugaylık askeri kuvvet ile yardım kararı alır. Günümüzde de tartışılan yardımın gerekçesi olarak ; Sovyetlerin Türkiyeye karşı yayılma arzuları taşıyan politikasına karşı NATOya girebilmek. Ancak zannediyoruz ki, o gün için Sovyet tehlikesi abartılmıştır. Özellikle Amerika, Türkiye gibi kendisine yakın olmasını istediği ülkeleri Sovyet tehdidini abartarak yanına çekmek istemiştir. Elbette ki Stalin Rusyası emperyalisttir, Türk düşmanıdır ancak bir diğer emperyalist Amerika, Türkiyeye kurulacak üsler vasıtasıyla hem Ortadoğu&quot;yu hem de Sovyetleri kontrol edebilecektir. Nitekim Türkiye NATOya üye olduktan sonra netice bu şekilde olmuştur.&lt;br/&gt;Kore savaşlarında Türk askerini Amerikan asker ve komutanları bile bile ateş ortasında bırakmışlardır. Ve sadece 1 günde 600 şehit vermişizdir. 5000 kişilik Türk tugayının görevi Amerikan 8.ordusunu yok olmaktan kurtarmaktır. ve Amerikalılar dil bilmeyen, bölgenin yabancısı olan bu insanları Çinlilerin karşısına sürmüşler ve kendileri kamyonlarla bölgeyi terk etmişlerdir. Bu savaşlarda çok şehit vermişiz. &lt;br/&gt;Kore savaşlarında Amerika bizi NATO diye oyuna getirmiş ve kendi az ama kendinden olmayan çok zayiatla yok olmalarını sağlamıştır&lt;br/&gt;27 MAYIS 1960 AYAKLANMASI&lt;br/&gt;27 Mayıs demokrasiyi sindiremeyen Milli Şeflik ve tek adamlık sendromundan kurtulamayan, Osman Bölükbaşı&quot;nın ifadesiyle 23 yıldır kızıl bir Sultan tarafından idare ve sevk olunan bir ülke diye tanıttığı Türkiyedeki İsmet Paşadır. Bu ayaklanmada İsmet Paşa askeri fevkalade kışkırtmış DPnin üzerine salmış ama bunu Menderes anlayamamıştır.&lt;br/&gt;İhtilali yapanlardan Binbaşı Orhan Erkanlı, İsmet Paşanın yönetimini gayet güzel ifade ediyor: &quot;Üst üste kaybedilen seçimlerin sinirliliği ve tahammülsüzlüğüyle her fırsatta hükümete, Meclise, yönetime saldıran insafsız usta bir muhalefet&quot; İnönünün muhalefeti ; Menderesi &quot;çizgiden&quot; çıkartmak, onu kanunların hilafına harekete zorlamak, başarısını örtmek, telaşlandırmak, hatta ordunun harekete geçmesini sağlayacak şartları tesis etmek felsefesine dayanıyordu. İnönü&quot;nün Menderes&quot;i çok ağır bir dille suçlaması</description></item><item><title>1923DEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE EKONOMİSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?1923den-gunumuze-turkiye-ekonomisi-387070.html</link><description>1923DEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE EKONOMİSİ &lt;br/&gt;(1923-1993)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1923-1980 Yılları Arasında Türkiye Ekonomisi: &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1920lerden günümüze kadar Türkiye ekonomisi tarihini incelerken üç iktisat kongresinin de ekonomi politikalarında önemli değişimlerin yaşandığı dönemlerin başlarına rastladığı gözlenmektedir. Bu açıdan iktisat kongrelerinin ekonomik hayata yön verme işlevleri olmuştur. &lt;br/&gt;Birinci İktisat Kongresinin düzenlendiği 17 Şubat 1923 tarihinde, Kurtuluş Savaşından galip olarak çıkan Türkiye, iktisadi açıdan Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı &quot;Duyunu Umumiye&quot; ile karşı karşıya kalan, halkın büyük çoğunluğu fakir ve eğitimsiz, sanayi kuruluşları yok denecek kadar az ve sermaye birikiminden yoksun, geri kalmış bir ülke konumundaydı. Bu Kongrenin ortaya konulan fikirler açısından o dönemin Türkiye ekonomisini yeniden inşa etmede büyük katkıları olmuştur. &lt;br/&gt;1981 yılında düzenlenen İkinci İzmir İktisat Kongresi ise, iktisadi ve siyasi bunalımların gözlendiği, iktisadi olarak içe dönük sanayileşmenin yarattığı bunalımların biriktiği ve hemen ardından bu alanlarda büyük değişimlerin gözlendiği bir dönemde düzenlenmiştir. &lt;br/&gt;21. yüzyıla girmekte olan dünyada gözlenen siyasi ve teknolojik değişim rüzgarları içerisinde, 1992 yılında düzenlenen Üçüncü İzmir İktisat Kongresi, bu değişim ortasında olan ve coğrafi açıdan etrafında siyasi çalkalanmaların gözlendiği Türkiye için, iktisadi açıdan gelecek yüzyıla hazırlanmada, hedefleri belirlemede, kamu ve özel kesimin fikirlerini ortaya koymada önemli bir yere önemli bir yere sahiptir. &lt;br/&gt;Birinci Dünya Savaşından 5 yıl sonra, dünyanın kendine bir düzen vermeye çalıştığı uluslararası konjonktürde toplanan Birinci İktisat Kongresi, daha çok içerdeki dengeleri tesis etmeye ve iktisadi yapıyı oluşturmaya yönelikti. &lt;br/&gt;Kongrede sanayici, tüccar, çiftçi, işçi &quot;murahhaslarının&quot; oldukça çekişmeli ve kulisli bir çalışma ortamından sonra, ana sektörler itibariyle belirlenen &quot;Misak-ı İktisadi Esasları&quot; başlığı altında bütünleşmeleri, bir ittifak arayışının kanıtı olarak sayılabilir. Bu çerçevede, Kongre kapsamı içinde siyasi bağımsızlığın iktisadi bağımsızlıkla birleştirilmesi ve Türk girişimcisinin güçlendirilmesi en temel hedeflerdi. &lt;br/&gt;Kongrede milliyetçi ve liberal politikaların temelleri benimsenmişti. Gerçekten, 1923-29 dönemi tüm dünyada görüldüğü gibi liberal politikaların uygulandığı bir dönem olmuştur. Bunun nedeni, uygulanan politikaların, özel girişim öncülüğünde ve dışa açık bir ekonomik yapı içinde gelişmesiydi. Dışa açık politikaların benimsenmesinin bir diğer nedeni ise Lozan Antlaşmasının iktisadi hükümleriydi. Antlaşmanın eki olan ticaret sözleşmesi, 1916 yılında Osmanlı gümrük tarifelerinin beş yıl daha yürürlükte kalmasını ve yeni yasaklar getirilmemesini öngörüyordu. Bu nedenle, 1929 yılına kadar gümrük tarifelerinde artışlar gerçekleştirilememiştir. &lt;br/&gt;1923-29 yılları arasında devlet özel girişimi teşvik etmek için yoğun çaba harcamıştır. Bu amaçla yapılanların başında, devlet tekelleri kurularak daha sonra bunların işletmesini özel sektöre devretmek gelmektedir. &lt;br/&gt;Ayrıca, bu dönemde, milli sanayii geliştirmek için Teşvik-i Sanayi Kanunu ile birlikte çeşitli hammaddelerin ithalatını kolaylaştıran gümrük tedbirleri alınmıştır. Milli bankalar kurularak (İş Bankası, Tütüncüler Bankası ve Sanayi ve Maadin Bankası), İstanbul ticaret ve tahıl borsası açılmıştır. Bu dönemde anonim şirketlerin kurulmaları da kolaylaştırılmıştır. Madenler ve sigara üretimi devletleştirilerek milli üretime dönük bir biçimde işletilmeye başlanmış, şeker fabrikaları için teşvik kanunu çıkartılmıştır. Ancak, bu dönemde, devletin en az düzeydeki müdahaleci tutumuna rağmen, özel sektör istenilen gelişmeyi sağlayamamıştır. &lt;br/&gt;Tüm dünyayı iktisadi açıdan büyük bir çıkmaza sokan 1929 dünya iktisat bunalımı ise liberal iktisat politikalarını izleyen ülkemizi de etkilemiştir. Bu dönemde, Türk parasının değerinin düşmesi sonucu, tarım ürünlerimizin dünya piyasalarında fiyatları düşmüştür. 1924-1929 döneminde GSMH yılda ortalama yüzde 10,9, sınai üretim ise yüzde 8,5 oranında artış kaydetmiştir. Bu sonuç, üretim kapasitesine yapılan ilavelerden çok, geçmişte meydana gelen kapasite boşluklarının kullanılmasının bir sonucudur. Bu dönemde tarımsal üretimde görülen hızlı artış ise, aktif nüfusun savaş sonrasında toprağına geri dönmesinden kaynaklanmıştır. &lt;br/&gt;1930 yılından sonra tüm dünyada, devletçi, müdahaleci ve korumacı politikalara yönelinmeye başlanmıştır. Türkiye de bu doğrultuda hareket ederek, bunalımdan çıkmak ve iktisa</description></item><item><title>DÜNYADA &amp; TÜRKİYE&quot;DE LAİKLİK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?dunyada-turkiye-de-laiklik-384272.html</link><description>DÜNYADA &amp; TÜRKİYE&quot;DE LAİKLİK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Laiklik Batıda meydana gelen devrimlerle adı anılmaya başlanan bir kavramdır. Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını, akılcılığı ve devletin din ve vicdan hürriyetini tanımasını kapsar. Ancak Hıristiyanlık ve İslamiyetin farklı özellikleri laikliğin kabulünü Türkiye açısından daha yaşamsal bir konuma getirmiştir. Hıristiyanlık dünyada yeni yayılmaya başladığında Hz. İsa, dönemin devlet adamlarının kendisine inananlar üzerinde zulüm uygulamasını engellemek amacıyla, &quot;Sezarın hakkını Sezara veriniz&quot; çağrısında bulunarak dininin devlet karşısında konumlanmadığını göstermişti. Ancak gelişen şartlar doğrultusunda Hıristiyanlığın yayılma problemini aşıp evrensel bir din konumuna yükselmesinin etkisiyle devletle kilise çatışır hale gelmişti. Yine de kilise ve devlet aralarında süregelen tüm çatışmalara, nüfuz mücadelelerine rağmen iki ayrı kurum, iki ayrı çatı altında yaşamasını bilmişlerdir.&lt;br/&gt;İslamiyette &quot;Hakimiyet kayıtsız şartsız Allahındır&quot; inancı vardı. Bu inanç din ve devlet işlerinin ayrışmasını büyük ölçüde engelliyordu. Hıristiyan Batı, devrimlerin ardından din örgütüne karşı genel bir savaş yürütmemekle birlikte, dinin devlet üzerinde baskı kurmakta direnen unsurlarını tasfiye ederek kilise ile devleti daha kolaylıkla birbirinden ayırmayı başarmıştı. Üstelik Hıristiyan dünyasının tüm dönemlerinde hakimiyetin kilisede mi yoksa kralda mı olduğuna dair zengin bir tartışma platformu yürütülebilmişti. İslam devletlerinin anayasasıysa dinsel temeller etrafında şekillendirilmişti. Eğirim, ahlak dinsel faktörlere göre ayarlanmaktaydı. Buna karşın İslami dünya görüşünün özellikle ekonomi ve dış politika alanında belirleyici bir etkiye sahip olmaması, kurulmakta olan yeni dünyada çok belirleyici hale gelen ekonomi ve uluslar arası ilişkiler noktalarında İslami toplumlara sorunlar yaratıyordu. İslam, faizi yasaklıyor ama o devrin yeni düzeninde devletlerarası tüm antlaşmalar ağır faizin kayıtsız şartsız kabulüyle başlıyordu. İ</description></item><item><title>TARİH - KIBRIS&quot;IN FETHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-kibris-in-fethi-399305.html</link><description>kıbrıs&quot;ın fethi</description></item><item><title>TALAS SAVAŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?talas-savasi-398395.html</link><description>Talas Savaşı (Zaferi)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İlk müttefik Türk ve İslam orduları ile Çin ordusu arasında yapılan meydan savaşı. İslamiyeti henüz kabul etmeyen Türklerin, Orta Asya&quot;da İslam dinini tanıtıp yayan Araplarla birlikte, Çinlilere karşı, Talas&quot;ta yaptıkları bu savaş, sebep ve sonuçları bakımından çok önemlidir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Göktürk İmparatorluğunu yıkmış olan Çin&quot;in başındaki Tang Sülalesi (618-906) devrinde İmparator Hivang-Çang (713-755), Türk Hanoğulları&quot;nın hakimiyetindeki Şaş/Taşkent şehrini ele geçirmek istedi. Bu gayeyle Taşkent Seferine çıkan Kuça Valisi Kao Sien-tche çok geçmeden Taşkent hükümdarı Bagatur-tudun&quot;u esir alarak Çin İmparatoruna gönderdi. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bagatur-tudun&quot;un öldürülmesi üzerine oğlu Tüen-en, başta Karluklar olmak üzere bölgedeki Türk boylarını Çin&quot;e karşı birlikte harekete çağırdı. Ancak Göktürklerin yıkılmasından sonra henüz birliğini kuramamış olan Türkler, Çin kuvvetleriyle tek başlarına mücadele edemeyeceklerini bildikleri için Abbasilerden yardım istediler. Ziyad bin Salih kumandasında gelen İslam ordusu, yardımcı Türk kuvvetleriyle birleşti. Bunu haber alan Çin komutanı Kao Sien-tche de 100 000 kişilik orduyla, Talas şehrine geldi ve burada müttefik kuvvetlerle karşılaştı. 751 yılı Temmuzunda başlayan savaş, pek şiddetli bir şekilde beş gün devam etti. Savaşın son gününde Çin kuvvetlerinin arkasına sarkan Karluklar, düşmana ağır bir darbe indirdiler. Kao Sien-tche az bir kuvvetle canını zor kurtarabildi. Savaşta Çinliler, elli bin ölü ve yirmi bin esir verdiler. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Talas Meydan Muharebesinin zaferle neticelenmesi; Türk, Çin, İslam ve dünya tarihiyle medeniyetinde çok önemli tesirler bıraktı. Çinliler Talas yenilgisinden sonra 20. yüzyıla kadar, Tanrı Dağları (Tiyenşan) batısına geçemediler. Batı Türkistan, Çin tehlikesinden kurtuldu. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Karluklar, Talas Zaferinden on beş yıl sonra, 766 tarihinde, Tanrı Dağları batısında ve Çu Irmağı boylarında müstakil Türk devleti kurdular. Türkistan&quot;daki Kamlık (Şamanlık), Buda ve Mani dinlerindeki yerli ve göçebe Türklerle Müslümanlar arasında, serbest ticaret, dostluk ve iyi münasebetler başladı. Türkler, Müslümanlarla tanışıp, İslam dinini yakından tanıma imkanına kavuştular. İslam dininin üstün esasları, mütekamil hali, buralardaki Türklerin İslamiyeti benimsemelerine sebep oldu. İslam medeniyet dairesine, Orta Asya&quot;da, binlerce Türk girdi. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Türkler, kağıt yapmasını Araplara öğretti. Semerkand&quot;daki imalathanelerde yapılan ipekten kağıtlar, Orta Doğu ve Akdeniz&quot;e yayıldı. Müslüman Araplar, hakimiyetlerindeki bölgelerden öğrendikleri kağıdı imal ederek medeniyetin bütün dünyada hızla yayılmasına hizmet ettiler.</description></item><item><title>CİHAN HAKİMİYETİ DÖNEMİ (1451-1574)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cihan-hakimiyeti-donemi-(14511574)-382395.html</link><description>Cihan Hakimiyeti Dönemi (1451-1574)&lt;br/&gt;Diğer taraftan köylüler arasında, timar sisteminin meydana getirdiği huzur ve ahengi, şehirde sınai, ticari ve iktisadi faaliyetleri düzenleyen esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahilik adı verilen teşkilatlar sayesinde, şehir esnafı ve halkı, devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir mesleki suistimal, yolsuzluk ve geleneğe aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu.&lt;br/&gt;4. Cihan hakimiyeti ve dünya düzeni davasını gaye edinen Osmanlılar, hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sahip toplulukları idarede, İslam hukukuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları kanun ve fetvalarla İmparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğuna kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukuki anlayış ve nizam idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kanun ve nizam şuuru, devlet gibi kutsaldı. Bu husuta yabancı seyyah ve elçilerin müşahedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kanun nizamına bağlılıkta birinci vazife padişahlara ait olup, bunlar dini emirlere aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede, sağlam bir devlet kuruldu. Normal veya zayıf padişahlar zamanında bile devlet makinası, asırlarca hayatiyetini devam ettirmiştir.&lt;br/&gt;&quot;İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu, ne mükemmel insanlardır.&quot;&lt;br/&gt;Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiği müjde, 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti. Bu durumda 1000 yıllık Şarki Roma (Bizans) tarihe karışıyordu. Fatih Sultan Mehmede kadar Bizans, Osmanlı Devletinin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihayet Fatih Sultan Mehmed, bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleşerek, İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra, beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapıdan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca İslam mefkuresinin kalbi olan Ayasofyaya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediği bu büyük mabedde, ilk cuma namazını kıldı. Daha sonra Ayasofyayı yeriyle birlikte satın alan Fatih, burayı vakıf yaparak, kıyamete kadar cami olarak kalması için evlatlarına vasiyet etti.&lt;br/&gt;&quot;Dünyada tek bir din,tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır&quot; diyen Fatih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere, sistemli bir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadoluda İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle Karamanoğlu Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadır beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Fırattan Tunaya kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481de, bütün Hristiyan ve İslam dünyalarını birleştirmek üzere başladığı İtalya seferi sırasında, Gebze civarında ölümü, Türk-İslam dünyasını mateme, Hristiyan dünyasını ise büyük bir sevince boğdu.&lt;br/&gt;Fatih Sultan Mehmedin yerine geçen, oğlu II. Bayezidin 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bayezid, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde, Şehzade Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması ihtimalini göz önünde tutarak, Avrupaya karşı büyük seferlere girişmedi. Bayezid Han, niyetlerini ancak Cemin ölümünden sonra gerçekleştirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda, Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. Denizciliğe çok önem verdi. Oğlu Korkut, denizcilerin hamisiydi. II. Bayezid Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini ele geçiren Safeviler, Anadolu için de büyük tehlike arz etmeye başladılar. Bu arada, Padişahın oğulları arasında başlayan taht mücadeleleri, Şah İsmaili cesaretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği adamları vasıtasıyla, cahiller arasında kendisine pek çok taraftar topladı. Taraftarları vasıtasıyla, Antalyadan Bursaya kadar büyük bir sahada isyanlar çıkarttırdı. Şii ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de, oğlu Selimi tahta çıkarması için padişaha baskı yapması neticesinde, Bayezid Han, oğlu lehine tahttan feragat etti.&lt;br/&gt;Henüz beş yaşındayken, dedesi Fatih Sultan Mehmedin huzuruna çıkarılan, istikbalin Yavuzu, büyük bir edep ve hürmet içinde padişahın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fatih, oğlu Bayezide dönerek; &quot;Bayezid! Bu çocuğa muka</description></item><item><title>ANADOLU SELÇUKLULARI VE HAÇLILAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?anadolu-selcuklulari-ve-haclilar-354318.html</link><description>ANADOLU SELÇUKLULARI VE HAÇLILAR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HAÇLI SEFERLERİ&lt;br/&gt;Haçlı seferleri, Avrupalıların XI. yy&quot;da XIII. y.y arasında İslam dünyasına  düzenlemiş oldukları seferlerdir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HAÇLI SEFERLERİNİN SEBEPLERİ&lt;br/&gt;DİNİ SEBEPLER&lt;br/&gt;Müslümanların elinde bulunan Kudüs&quot;ün Hristiyanlarca geri alınmak istenmesi&lt;br/&gt;Kluni tarikatının çalışmaları&lt;br/&gt;Papa ve din adamlarının nüfuzlarını artırmak istemesi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;B. SİYASİ SEBEPLER&lt;br/&gt;Bizans&quot;ın Avrupalılar&quot;dan yardım istemesi&lt;br/&gt;Avrupalıların Türkleri Anadolu&quot;dan atmak istemesi&lt;br/&gt;C. EKONOMİK SEBEPLER&lt;br/&gt;Avrupa&quot;nın fakir, Müslümanların zengin olması&lt;br/&gt;Avrupa&quot;da toprak sahibi olmayan soyluların toprak elde etmek istemesi&lt;br/&gt;Avrupalıların  ipek ve Bağdat yollarına hakim olmak istemesi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HAÇLI SEFERLERİNİN SONUÇLARI&lt;br/&gt;DİNİ SONUÇLARI&lt;br/&gt;Hristiyanların  din adamlarına  ve kiliseye karşı güvenleri sarsıldı.&lt;br/&gt;Skolastik düşünce zayıfladı.&lt;br/&gt;B. SİYASİ SONUÇLARI&lt;br/&gt;Merkezi krallıklar güç kazanmaya başladı.&lt;br/&gt;Seferler sırasında binlerce şövalye öldü.Sağ kalanların bir kısmı topraklarını kaybetti.&lt;br/&gt;Türklerin batıya doğru ilerleyişi bir süre için durdu.&lt;br/&gt;Bizans  Batı Anadolu&quot;daki toprakların bir kısmını ele geçirdi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;C. EKONOMİK SONUÇLARI &lt;br/&gt;Doğu-batı ticareti gelişti.&lt;br/&gt;Avrupa&quot;da hayat standartları yükseldi. Ticaretle uğraşmaya başlayan şehir halkı zenginleşerek burjuva  sınıfını oluşturdular.&lt;br/&gt;Anadolu, Suriye ve Filistin ekonomik bakımdan zarar gördü.&lt;br/&gt;D. TEKNİK SONUÇLARI&lt;br/&gt;Pusula, barut, kağıt ve matbaa Avrupa&quot;ya götürüldü. Bunlar Avrupa&quot;da bilim teknik alanında  gelişmelere yol açtı.&lt;br/&gt;Avrupalılar İslam medeniyetini yakından tanıdılar ve faydalandılar.&lt;br/&gt;Avrupa&quot;da kültür hayatı canlandı.&lt;br/&gt;HAÇLI SEFERLERİNDEN SON GÖRÜNTÜLER</description></item><item><title>SELÇUKLU DEVLETİNDE SALTANAT MÜCADELESİ VE ÇÖKÜŞ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?selcuklu-devletinde-saltanat-mucadelesi-ve-cokus-369272.html</link><description>Selçuklu devletinde&lt;br/&gt;Saltanat Mücadelesi ve Çöküş&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Adı ve SoyadıKemal İREN&lt;br/&gt;Ali Şuuri İlköğretim Okulu&lt;br/&gt;6/B 966&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Selçuklu devletinde&lt;br/&gt;Saltanat Mücadelesi ve Çöküş&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Selçukluların Türklüğe, İslam dünyasına ve insanlığa yaptıkları hizmetlerle kısa sürede yükselmeleri, düşmanlarını hızlı bir faaliyet içine soktu. Bizanslılarla ve sapık fırkalarla mücadele eden alim ve kumandanlar suikastla öldürülüyordu. 1092 senesinde, önce Selçukluların ünlü veziri Nizamülmülk, Hasan Sabbahın fedailerinden bir batıni tarafından; arksından Sultan Melikşah, Bağdatta zehirlenerek şehit edildiler.&lt;br/&gt;Melikşahın ölümüyle başlayan saltanat mücadelesinde Şam meliki Tutuş, derhal sultanlığını ilan etti. Bu arada Melikşahın hanımı Terken Hatun da, küçük oğlu Mahmudu sultan ve torunu Caferi halifenin veliahdı yapmak için bütün gücüyle uğraştı ve 1092de Mahmudun saltanatını ilan ederek, namına hutbe okutmaya muvaffak oldu. Yine bu arada taraftarlarıyla Reye çekilen Berkyaruk da sultanlığını ilan etti ve Terken Hatunun üzerine gönderdiği orduyu Burucerdde bozguna uğrattı. Terken Hatunun Gence meliki İsmaili yanına çekmesi de bir yarar sağlamadı.&lt;br/&gt;Terken Hattunun bir suikast neticesinde öldürülmesiyle, saltanat mücadelesi, Tutuşla Berkyaruk arasında kaldı. Tutuş, Rey üzerine yürüdüyse de, 1093 yılında vuku bulan uzun mücadeleler sırasında birçok emir, Berkyaruk tarafına geçti. Bu sayede Berkyaruk, karşısında orduyu bozguna uğrattı. Ayrıca Tutuşun ölümüyle bütün rakiplerini bertaraf ederek, Bağdatta adına hutbe okuttu.&lt;br/&gt;Sultan Berkyaruk zamanında Selçuklu Devleti: a) Irak ve Horasan, b) Suriye, c) Kirman, d) Türkiye Selçukluları olmak üzere dörde bölündü. Ayrıca Doğu Anadolunun çeşitli yerlerinde Türkmen beylikleri ve Atabeglikler ortaya çıktı. Berkyaruk, parçalanan Selçuklu İmparatorluğunu toplamaya başladığı bir sırada, Haçlı orduları da Suriyeye geldi. Berkyaruk, Haçlılara ve onların Antakya Kuşatmasına karşı Kürboğayı ve Artuklu beylerini sefere gönderdi. Anadoludan geçen Haçlılar, Suriyeye vardıkları zaman sayıları oldukça azalmıştı. Ancak, Şii-Fatımilerin, Sünni müslümanlara karşı Haçlılarla ittifak yapmaları, ayrıca Suriye emirleri arasındaki güvensizlik ve rekabetler, Tutuşun oğlu Dukak ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frenklerin taarruza geçerek, Türkleri bozguna uğratmalarına sebep oldu. Neticede ilerlemeye devam eden Haçlılar, Antakyayı işgalden bir yıl sonra Kudüsü ele geçirip, şehirde yaşayan yetmiş bin Müslüman ve Yahudiyi hunharca katlettiler.&lt;br/&gt;Bu arada Gence Meliki ve kardeşi Muhammed Tapar, Berkyaruka saltanat iddiasıyla isyan etti. Berkyaruk, 1100 senesinde Sefidrudda mağlup olmasına rağmen, Muhammed Taparı arka arkaya dört kez bozguna uğrattı. Ahlata sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdarı Sülemeni ve Ani emiri Menuçehri hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandıysa da, Sultan Berkyaruk çok kan aktığını, memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun düştüğünü, hazinenein boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez hale geldiğini ve nihayet İslam düşmanlarına fırsat verildiğini beyan ederek, gönderdiği bir elçiyle kardeşini barışa ikna etti. Böylece 1104te Azerbaycanda Sefidrud hudut olmak üzere, Kafkasyadan Suriyeye kadar bütün vilayetlerde Muhammet Tapar sultan tanındı. Bağdat, Rey, Cibal, Taberistan, Fars, Huzistan, Azerbaycan, Mekke ve Medinenin idaresi de Berkyarukta kaldı.&lt;br/&gt;Büyük Selçuklu Devleti, iki devlete ayrılmak suretiyle, Türkiye ile birlikte üç Selçuklu sultanı ortaya çıktı. Ancak bu durum çok uzun sürmedi. Çünkü Berkyaruk, hastalıklı olduğu için 1104 yılında, yirmialtı yaşındayken vefat etti. Sultan Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refahı için çalışan bir kimseydi. Ancak, kardeş kavgalarının, memleketin birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğu bir döneme rastlaması Berkyaruku çok üzdü. Buna rağmen fırsat buldukça Haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve darbeler vurmaktan geri kalmadı.&lt;br/&gt;Berkyarukun vefatından sonra Muhammed Tapar, Bağdat üzerine yürüyerek, fazla zorluk çekmeden 1105te tek başına sultan oldu. Önce amcasının oğlu Mengübarsın isyanını bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden Batınilere karşı mücadele etti. 1107de, Batınilerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok sayıda Batıni öldürüldü. Selçuklular arasındaki karışıklıklardan faydalanan Haçlılar, Birinci Haçlı Seferi sonunda Suriyede Haçlı devletleri kurmaya başladılar</description></item><item><title>TARİH NEDİR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-nedir-379210.html</link><description>Geçmişin bilimidir.&lt;br/&gt;Zaman içinde insanların ilmidir.&lt;br/&gt;Geçmişte olan hadiseler hakkındaki belgelerin bilimidir.&lt;br/&gt;Geçmiş ve bugünün incelenmesi,bugünün açıklanmasıdır.</description></item><item><title>HUNLAR KİMLERDİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?hunlar-kimlerdi-369741.html</link><description>Hunlar kimlerdi? &lt;br/&gt;&quot;Hunlar&quot;ın batı yönündeki göçü ve Avrupa&quot;daki rolü, 500 yıldan fazla süren Hun tarihinin sadece son safhasıydı. M.S.370&quot;den önceki Hunlar&quot;ın tarihinden ise sadece, bu kavmin Hiung-nu adıyla geçtiği Çin kaynakları ayrıntılı olarak söz eder.  &lt;br/&gt;Orta Asya&quot;da imparatorluk oluşturmaları, Gobi Çölü&quot;nün kuzey ve güney ucunda M.Ö. 3. yüzyıl boyunca sürmüştür. &lt;br/&gt;Bu andan itibaren hücumlarının ucu bir yandan güneye Çin&quot;e doğru, diğer yandan Çin&quot;in kuzeybatı yöresinde ve  Tienşan bölgesinde oturan kavimlere karşı yönelmiştir. Çinli kronik yazarları Hiung-nular&quot;ın Moğol bozkırından hareket ederek stepin kendilerine göre batıya düşen Güneybatı Sibirya kısımlarını birçok nedenle ele geçirmeye teşebbüs ettiklerinden bahsederler.  &lt;br/&gt;Çin kültürünün diğer ürünleriyle birlikte Çin tarihi kaynakları, misyonerlerin çalışmaları neticesinde 18. yüzyılda artık Avrupa&quot;da tanınmaya başlanmış ve bunlar, Macarlar&quot;ın atalarını Çin kaynaklarının Hiung-nu&quot;larında, yani Asya Hunları&quot;nda bulmayı umut ettikleri Macaristan&quot;daki kadar bir ilgiyi belki hiçbir yerde doğurmamıştır. &lt;br/&gt;Yaklaşık beş yüz yıl (M.S.350&quot;ye kadar) süreyle Orta Asya ve Kazak bozkırının tarihi coğrafyasını belirleyen Asya Hunları&quot;nın büyük hücumu M.S.174 sıralarında vuku bulmuş ve Çin&quot;in kuzeybatı havalisinde yaşayan Toharlar&quot;a karşı yönelmiştir.  &lt;br/&gt;Toharlar, Hun saldırısı önünde batıya, Tienşan bölgesine çekilmişler, sonra Saka boylarını müttefikleri arasına alarak M.Ö.129&quot;da Sir Derya ve Amu Derya&quot;yı geçip Sogdia&quot;yı ve Baktria&quot;yı işgal etmişlerdir.  &lt;br/&gt;Bugünkü Buhara ve Semerkand çevresinde ve Zerefşan Irmağı vadisinde yaşayan Sogdlar ve onların güneyinde Kuzey Afganistan ve Amu Derya civarında yaşayan Baktrialılar Yunan prenslerinin selefleri bu doğudaki bölgelerde daha Büyük İskender&quot;in Hindistan seferi nedeniyle yerleşmişlerdir.  &lt;br/&gt;Tohar saldırısından sonra Afganistan&quot;ın kuzeydoğu bölgesinde iktidarı, akıncı göçebeler ve Kuşan hanedanı devralmıştır. Kuşanlar M.S.3.yy.a kadar İran ve Hindistan arasındaki sahada hüküm sürmüşlerdir. Toharlar&quot;ın Sogdia&quot;daki ve Baktria&quot;daki saldırılarını ve rollerini Avrupalı Yunanlar da dikkatle izlemişler, öyle ki, saldırıların ayrıntıları hakkında kendi tarih yazarları da sayısız bilgi vermektedir. &lt;br/&gt;Oysa maalesef Çin ve Yunan kaynakları Toharlar&quot;ın Baktria&quot;ya göçleriyle ilgili olarak aynı kavimleri aynı isimlerle anmazlar ve böylece iki kaynak grubunun bilgilerinin karşılaştırılması ve kullanımı muazzam zorluklara neden olmaktadır.&quot; &lt;br/&gt;(Karoly Czegledy, Bozkır Kavimlerinin Doğu&quot;dan Batı&quot;ya Göçleri, S. 16-17) &lt;br/&gt;&quot;Ptolemaios&quot;un imlemesi doğruysa, Hunlar&quot;ın M.S. 2. yüzyılda Aşağı Volga bölgesine yerleştiklerini kabul etmek gerekir. Orada ise, Karadeniz&quot;in kuzeyinde tüm bozkırda M.Ö.3. yy.dan beri Volga ile Dniester arasında İskitler&quot;in yerini Karoly Czegledy, Bozkır Kavimlerinin Doğu&quot;dan Batı&quot;ya Göçleri, S. 16-17) &lt;br/&gt;&quot;Ptolemaios&quot;un imlemesi doğruysa, Hunlar&quot;ın M.S. 2. yüzyılda Aşağı Volga bölgesine yerleştiklerini kabul etmek gerekir. Orada ise, Karadeniz&quot;in kuz</description></item><item><title>OSMANLI DEVİRLERİ VE PADİŞAHLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-devirleri-ve-padisahlari-361104.html</link><description>OSMANLI TARİHİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlılar tarihsel süreçte aşiretten beylik, beylikten devlet, devletten imparatorluk konumuna geçen, aynı sülalenin hüküm sürdüğü mutlak monarşiyle yönetilen dünyanın en uzun ömürlü devletlerinden birisidir. Bu gün Osmanlı İmparatorluğunun toprakları üzerinde üç kıtada yaklaşık 30 devlet( Macaristan, Slovanya, Hırvatistan, Bosna, Hersek, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Makedonya, Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Türkiye, Moldavya, Ukrayna, Kırım, Dağıstan ve Kafkaslar, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Umman, Kuveyt, Yemen, İsrail, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Sudan, Mısır, Etiyopya, Somali, Eritre, Libya, Tunus, Cezayir, Kıbrıs, İran&quot;ın batı kısımları, kısaca Basra&quot;dan Viyana&quot;ya, Kafkasya&quot;dan Fas&quot;a, Kırım&quot;dan Yemen&quot;e kadar olan coğrafya üzerindeki bütün devletler) kurulmuştur. Üç büyük imparatorluk Hellenizm, Roma, osmanlı değişik dönemlerde aynı kara parçası üzerinde hüküm sürmüşlerdir. Osmanlılar, Selçuklular döneminde anadolu2ya gelmiş, Kastamonu uç beyliklerinden Çobanoğullarına bağlı olarak yaşamışlardır. Daha sonra Anadolu Selçukluları tarafından Söğüt ve Domaniç kendilerine uç beyliği olarak verilmiştir. 1281&quot;de Ertuğrul Gazi&quot;nin ölümüyle Kayı boyunun başına Osman Bey geçmiştir. Osman Bey döneminde gitgide güçsüzleşen Anadolu Selçuklularının bu durumundan yaralanarak Osman Bey bağımsızlığını ilan etmiştir. ( 1299)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı İmparatorluğunun Ana Dönemleri&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1)- Kuruluş Dönemi ( 1299- 1453): Yaklaşık 154 yıl sürmüştür. Bu dönemde örgütlenme ve iskan politikası izlenmiştir.&lt;br/&gt;2)- Yükselme Dönemi ( 1453- 1579): Yaklaşık 126 yıl sürer. Bu dönemin ana politikası yayılma ( fetih) &quot;dır.&lt;br/&gt;3)- Duraklama Dönemi ( 1579-1699): Yaklaşık 120 yıl sürer. Bu dönemin ana politikası yükselme döneminde uygulanan yayılmacılıktır. Ancak böyle olmayıp da eldeki topraklar korunma yoluna gidilseydi daha başarılı olunabilirdi.&lt;br/&gt;4)- Gerileme Dönemi ( 1699- 1792): Yaklaşık 93 yıl sürer. Temel politika Karlofça ve İstanbul Antlaşmasıyla kaybedilen yerleri almaya yöneliktir. Fakat kaybedilen toprakları almak amaçlanırken eldeki topraklar kaybedilmiştir.&lt;br/&gt;5)- Dağılma ve Çöküş Dönemi ( 1792- 1922): Yaklaşık 128 yıl sürer. Bu dönemin ana politikası savunmadır.&lt;br/&gt;DİKKAT: Osmanlılar dağılma döneminde çeşitli iç ve dış etkenler yüzünden kendi güçleriyle bağımsızlıklarını koruyamaz hale gelmişlerdir. Bu nedenle varlıklarını koruyabilmek için çeşitli ittifaklar içinde yer alarak bir denge politikası izlemişlerdir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı İmparatorluğu bir de  &quot;Ara Dönemler&quot; yaşmıştır:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;a)- Fetret Devri ( 1402- 1413): Bu dönem Yıldırım Beyazıt&quot;ın Ankara Savaşında Timur&quot;a yenilmesiyle başlar. Çelebi Mehmet&quot;in egemenliği elinde toplamasına kadar sürer.&lt;br/&gt;b)- Lale Devri ( 1718- 1730): Pasarofça antlaşmasıyla başlar, Patrona Halil isyanı ile son bulur.&lt;br/&gt;c)- Tanzimat Dönemi ( 1839- 1879): 3 Kasım 1839&quot;da Gülhane Hatt-ı Hümayun2u ilanı ile başlar, 1876&quot;da Kanun-ı Esasi ilanı ile son bulur.&lt;br/&gt;d)- I. Meşrutiyet Devri ( 1876- 1878): II. Abdülhamit döneminin başında Meşrutiyet yönetiminin ilk kez ilanı ve Meclis-i Mebusan&quot;ın açılmasıyla başlar, II. Abdülhamit&quot;in Osmanlı- Rus Savaşını bahane ederek 1878&quot;de anayasayı kaldırması ile biter.&lt;br/&gt;e)- II. Meşrutiyet Dönemi ( 1908- 1920): II. Abdülhamit&quot;in asker ve sivil aydınların baskısıyla Meşrutiyeti ikinci kez ilanı ile başlar, 11 Nisan 1920&quot;de padişahın meclisi fesh etmesi ile biter.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KURULUŞ DÖNEMİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;XIII.yy&quot;da Devletler Tablosu:&lt;br/&gt;A)- Anadolu:&lt;br/&gt;1)- Anadolu Selçuklu Devleti&lt;br/&gt;2)- Anadolu Beylikleri( Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Karesioğulları,   &lt;br/&gt;                 Hamitoğulları, Tekeoğulları, Eşrefoğulları, Alaiye beyliği, Menteşeoğulları,                  &lt;br/&gt;                 Sahipataoğulları, Taceddinoğulları, Aydınoğulları, Candaroğulları, Pervaneoğulları,         &lt;br/&gt;                 Saruhanoğulları) Anadolu Türk beylikleri kendi aralarında mücadele halindeydi.&lt;br/&gt;3)- Bizans İmparatorluğu:&lt;br/&gt;     -       Devletin başında Paleoglar sülalesi bulunuyordu.&lt;br/&gt;-Anadolu&quot;da</description></item><item><title>TARİH - ŞEYH SAİD VE İSYANI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-seyh-said-ve-isyani-399443.html</link><description>şeyh said ve isyanı</description></item><item><title>OSMANLI İMPAROTORLUĞUNDA DEVLET YÖNETİMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-imparotorlugunda-devlet-yonetimi-387612.html</link><description>OSMANLI İMPAROTORLUĞUNDA DEVLET YÖNETİMİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı Devleti&quot;nde kuruluş döneminde, eski Türk töresine uygun  olarak yönetimde aşiret usulleri tatbik edilmiştir. Yani memleket ailenin müşterek malı sayılmakta olup, Ulu Bey tayin edilen kişi aynı zamanda memleketin hakimi olmuştur. Bu usul 1.Murat zamanından itibaren bazı değişikliklere uğramış ve idareye yalnız hükümdar bulunanın evladları getirilmeye başlanmıştır. Bununla beraber hükümdar olan önemli meselelerde tek başına karar vermeyerek bir kısım devlet adamının fikrine de müracaat etmiştir. Bu fonksiyon daha sonra Divan adı verilen meclis tarafından yerine getirilmiştir.&lt;br/&gt;Yönetimde veziriazam (daha sonra sadrıazam) ve vezirler hükümdarın birinci derece yardımcılarıydı. Herşey belli nizam ve kanunlar çerçevesinde yürütülürdü. Fatih&quot;e kadar örfe dayalı olan buşekil, Fatih&quot;le birlikte yazılı kanun haline getirilmiştir. Devletin genel kanunları dışında, her kaza ve sancağın özelliklerine göre kanunları vardı. Kanunlar şer&quot;i hukuka göre olmakla birlikte, bazı hususlarda örfe de riayet edilirdi.&lt;br/&gt;İdarede bütün yetki padişahın ve onu temsilen divanın elinde toplanmıştı. Bu durum mutlak bir merkezi otoriteyi getirmiş, bütün tayin ve aziller merkezin bilgisi altında yapılmıştır. Birnci derecedeki işler dışında kalan idari ve kazai meseleler ise veziriazam ve kadıasker divanlarına bırakılmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Divan-ı Hümayun &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bizzat padişahın başkanlığında birinci derecede devlet işlerini görüşmek üzere toplanan divana Divan-ı Hümayun ismi verilmiştir. Bu Osmanlı divanı Selçuklu, İlhanlı ve diğer Türk devletlri örnek alınarak meydana getirilmiştir. Nitekim Selçuklular&quot;da Divan-ı ali, İlhanlılar&quot;da Divan-ı kebir, Memluklar&quot;da ise Divan-ı sultan adlarını taşıyan divanlar mevcuttu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı Devleti&quot;nde Sultan Orhan zamanından itibaren divanın bulunduğu görülür. Divana katılan beyler burma dülbent giyerler, giymeyenler ayıplanırdı. Divan toplantıları Sultan 1. Murat, Yıldırım Bayezıd, Çelebi Mehmet ve ll. Murad devirlerinde de devam etmiştir. &lt;br/&gt;Divan Orhan bey zamanından itibaren Fatih&quot;in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Divan toplaantıları sabah namazında başlar ve öğleye kadar devam ederdi. XVI. yüzyıldan itibaren ise haftada dört güne inmiştir. XVII. asır ortalarında haftada ikiye, XVIII yüzyıl başlarında III. Ahmed zamanında bire indirilmiş, hatta daha sonra bir ara kaldırılmış ise de görülen luzum üzerine altı haftada bir toplanması kararlaştırılmıştır. Bunun yerine devlet işlerinin çoğu veziriazam divanlarına bırakılmıştır.&lt;br/&gt;Divan toplantyıları Kanuni zananına kadar bugünkü Kubbealtı denilen binanın bulunduğu yerin arkasındaki Divanhane&quot;de yapılmaktaydı.Kanuni devrinde veziriazam Damat İbrahim Paşa bugünkü binayı yaptırarak, Divan toplantıları ondan sonra burada yapılmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Divan Üyeleri&lt;br/&gt;Divan toplantılarına veziri azam, vezirler kadıaskerler, defterdarlar, nişancı asli üye olarak katılırdı. Bunlardan başka reisülküttab, kapıcılar kethüdası, çavuşbaşıda divan toplantılarına iştirak ederdi. Ancak bu sonuncular divan hizmetkarı sayıldığında oturmazlar ayaka dururlardı. Padişahın divan tpolantılarını terketmesinden sonra veziriazam divanın başkanı olarak, Kasr-ı adl denilen hükümdarın toplantıları dinlediği pencerenin altında bir sedirde oturur, onun sağ tarafında rütbelerine göre kubbe vezirleri yer alırdı. Sol tarafında ise sırasıyla Rumeli ve Anadolu kadıaskerleri ve defterdarlar, sağ yanda da nişancı bulunurdu. Eğer beylerbeyiler İstanbul&quot;da iseler divana katıl</description></item><item><title>KARDEŞ KATLİ VE FATİH KANUNNAMESİNDEKİ YERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kardes-katli-ve-fatih-kanunnamesindeki-yeri-344090.html</link><description>KARDEŞ KATLİ VE FATİH KANUNNAMESİNDEKİ YERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          Fatih kanunnamesinde Nizam-ı Alem için kardeş katli meselesi ile ilgili maddede;&lt;br/&gt;&quot;&quot; Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola,karındaşların Nizam-ı Alem için katl etmek münasiptir.Ekser ulema dahi tecviz etmiştir.Anınla amil olalar.&quot;&quot; &lt;br/&gt;Bu maddeyle padişahın emirlerine yapılan her türlü itaatsizlik umumi rahatı ve Nizam-ı Alemi etkileyecek her türlü hareketi ve bağy (isyan) ve buna sebep olanları da cezalandırmayı amaçlamıştır.Kardeşlerin katli Nizam-ı Alem için uygun , isyan eden kardeşlere karşı tutumu da tamamen şer&quot;i dır.Ancak beşikteki bir bebeğin boğdurulması şer&quot;i değildir.&lt;br/&gt;           Abdülkadir Özcan&quot;ın görüşüyse ; &quot;&quot; Osmanlı Devletini tehdit eden en büyük tehlike,yabancılara sığınan şehzade veya diğer hanedan mensuplarının tahtın mirasçısı olduklarını iddia etmeleri ve başta Bizans ve İran olmak üzere düşman ülkelerin de bu fırsattan yararlanmak arzusunda olmalarıdır.Osmanlı sultanları ve bilhassa Hz. Muhammed&quot;in senasına mazhar olan Fatih Sultan Mehmed ,ülkenin parçalanıp bunun kimlere yarayacağının ve İ&quot;lay-ı Kelimetullah hizmetinin nasıl sekteye uğrayacağının çok iyi farkında idiler.İşte onlar böyle bir duruma fırsat vermemek için Şeyhülislam&quot;dan aldıkları fetvalarla kardeşlerini bile feda etmişlerdir.Bazen şer&quot;i esasın tatbikinde,araya giren jurnalcilerin ve fesatçıların tesiriyle hata etmiş olabilirler.Ancak kendilerine İslam dinini dünyanın her tarafına yaymayı gaye edinen İ&quot;lay-ı Kelimetullah&quot;ın en büyük temsilcisi kabul edilmişlerdir. &quot;&quot;&lt;br/&gt;Fatih&quot;in &quot;&quot; Bu hanedanın maksad-ı a&quot;lası , İ&quot;lay-ı Kelimetullahdır.&quot;&quot; sözü her şeyi anlatmaktadır.&lt;br/&gt;         &quot;&quot; Netice olarak Kardeş Katli meselesini keyfi iradeyi hakim kılmak şeklinde değil , Nizam-ı Alemi devam ettirmek için şer&quot;i hükümlerin tatbiki tarzında değerlendirmek icap eder.Vatana ihanet suçunun her hukuk nizamında idamla cezalandırıldığını da unutmamak gerekir. &quot;&quot; &lt;br/&gt;           Ali Himmet Berki&quot;nin kardeş katlini kötüye yorumlayanlara karşı bu meseleyi tamamen ortadan kaldırarak şekilde o da kanunnameyi ortadan kaldırmıştır.Yani böyle bir kanunun tamamının uydurma olduğu görüşüdür.Netice olarak eldeki belgeler Fatih Kanunnamesi&quot;nin varolduğunu göstermektedir.Osmanlı Devleti teşkilatı temellerinde siyaset-i şer&quot;iye kitaplarının izi vardır. &lt;br/&gt;            &quot;&quot; Eski Türk kavimlerinde ve Selçuklularda ,ağır bir suç işleyen hanedan üyelerinin katli caiz görülmüştür.Fakat bunu kanunlaştıran ve koyan, II.Mehmed Fatih&quot;dır.O da bunun bir adet-i kadime olduğunu söylemektedir.&quot;&quot;Bunu açıklayan iki unsur vardır bunlardan biri,XV.y.y.&quot;da Osmanlıyı korkutan bir şey yoktur iç huzur için nizam-ı alem için çalışılmalıdır,ikincisi ise zarar-ı amdan zarar-ı hass yeğdir.Yani şahsa verilen zarar topluma verilen zarardan iyidir.İşte bu düşünceyle bu adet konmuştur.    &quot;&quot; Kardeş katline dair madde,bu bakımdan incelenmeğe değer .Daha I.Bayezid Kosova Halk Meydanı&quot;nda (1389) kardeşi Ya&quot;kub&quot;u idam ettiği zaman ,bir iç harbi önlemek için vezirlerin reyiyle bunu yaptı.Sonra onun oğulları arasındaki iç savaş Murad&quot;ı veliaht yaptığı zaman iki küçük oğlunu ölümden kurtarmak için tedbirler almıştı II.Murad kendisine karşı ayaklanan ve Bizans ve Karamanoğlu ile birleşen kardeşi Mustafa&quot;yı yakalayıp idam etti.Dukas bu münasebetle Osmanlılarda kardeş katlinin bir adet olduğunu işaret eder.Fatih tahta çıkar çıkmaz kendisinden önce tahta çıkmış atalarının yaptığı gibi,küçük kardeşi Ahmed&quot;i ortadan kaldırdı.O bu eski teamülü kanunnamesinde &quot; Karındaşların nizam-ı alem için katl etmek münasiptir ekser ulema dahi tecviz etmiştir.&quot; Formülüyle ifade eder.&quot;&quot;  &quot;&quot; İslam cemaatini anarşiden kurtarma kaygısıyla ulemanın caiz gördüğünü belirtmesi önemlidir.Yoksa bunu mutlak bir kural olarak koymadı.&quot;&quot; &lt;br/&gt;               Fatih katletme kanununu koyarken alemin nizamı ve devletin kutsiyeti gayesini düşünmüş ve Osmanlılara ait bir zarureti veya örfü kanunlaştırmıştır.Kanunun başında &quot;Bu kanunname atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur .Evlad-ı kiramın ne</description></item><item><title>NAPOLEON UN ÖLÜMÜ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?napoleon-un-olumu-341781.html</link><description>NAPOLEON&quot;UN ÖLÜMÜ &lt;br/&gt;Napoleon, gençliginde, çok zayif ve hirsli bir adamdi. Daima isini düsünür, uykuyu bir vakit kaybi olarak görürdü. &lt;br/&gt;Fakat Fransiz Imparatoru 40 yasina geldiginde zihni ve fiziki yapisinda degisiklikler basladi. Yüzü yumusak ve kadinsi bir hal aldi, kalçalari ve gögüslerinde yaglar birikti. Eskisinden çok daha fazla uyumaya baslamisti. Ruhi hali de, çevresindekilerin ifade ettigine göre, önceden tahmin edilemiyordu. Bazen etrafina emirler yagdiriyor, bazen de oturup çocuk gibi sizlaniyordu. Bir Ingiliz tarafindan zehirlendigini iddia ediyordu. &lt;br/&gt;Napoleonun kendisi de bu degisiklikleri fark edip bunlari özel doktoru Francesco Antommarchiye anlatti. &lt;br/&gt;5 Mayis 1821de Napolyon bu hayata veda etti. Güney Atlantikte bulunan St. Helena adasindaki evinde uzun bir hastaliktan sonra gözlerini kapamisti. Ertesi gün özel doktoru yaptigi bir otopsiden sonra ondaki kadinsi özellikleri tespit etti. Simdi anliyoruz ki Napoleon, büyük ihtimalle, adiposogenital distrofiye yakalanmisti. Beyindeki hipotalamusa ait bu hastalik, hipofiz bezinin fonksiyonunu bozmakta ve adrenal bezinin anormal seviyede salgida bulunmasina yol açmaktadir. Napoleonun adrenallerinden salgilanan steroitler onun uyusuk ve kararsiz bir hale gelmesine yal açmis olabilir. &lt;br/&gt;Fakat ondaki bu degisiklikler konusunda baska bir teori daha mevcuttur. 1961de Isveçli dis hekimi Sten Forshufvud, adli tip uzmani Hamilton Smith ve Anders Wassen, ölümünden bir gün sonra imparatorun saçindan düsen bir kili analiz ettiler. Killarda, çogu zaman, vücuttaki kimyevi maddelerin bir kismi bulunur. Üç bilim adami kilda arsenik zehrinin izlerine rastladilar. Belli araliklarla verilen ufak miktardaki arsenik uyusukluk, yorgunluk, mide bulantisi, kas yumusamasi ve neticede ölüme sebebiyet verebilir. &lt;br/&gt;Öyle ya da böyle... Napoleon da hesap vermek üzere, hepimizi bekleyen akibetle, baska bir aleme dogru göçüp gitti.&lt;br/&gt;Arsenik: Bir agir metal olan arsenigin olusturdugu tuzlar toksindir. Etkilerini hücrelerin mitokondriyal enzimlerini bozarak gösterir. Bu etkiye damar endoteli hücreleri çok hassastir, geçirgenlik artisi ve kanamalar olusur. Otopside midede kirmizi kadife görünümü saptanir. 200-300 mg kadar arsenik alimi akut arsenik zehirlenmesi olusturmak için yeterlidir. Agizda yanma hissini izleyen kisa bir siddetli gastroenterit, kanli-sulu ishal, bulanti, kusma görülür. Kronik arsenik zehirlenmesinde, istahsizlik, hafif bulanti, saç dökülmesi, el ve ayak tabanlarinda hiperkeratoz, tirnaklarin kirilganlasmasi, kasintilar, agrili sislikler görülebilir. Arsenik, alimi izleyen ilk saatlerden itibaren saç ve tirnaklarin keratin lamelleri arasinda birikir. Arsenik zehirlenmesinden kuskulanilan ölüm olgularinda kökleri ile birlikte alinmis bir tutam saç ve birkaç tirnak incelenmeye gönderilmelidir. O:P /O:P &lt;br/&gt;Siyanür: 150-300 mg. alimi 15-20 dakika içinde ölüme yol açar. Etkisini dokularda oksijenasyon islemini saglayan sitokrom oksidaz enzimini inhibe ederek gösterir. Cilt tugla renginde olabilir. Mide ve barsaklarda kanamalar görülebilir &lt;br/&gt;Kanserden ölmedi arsenikle zehirlendi:   Selma Tükel  Bütün dünyada best-seller olan ve geçen hafta Türkiyede de yayinlanan &quot;&quot;Napoleon Cinayeti&quot;&quot; adli kitaba göre, Napolyon sürgün edildigi Saint Helena Adasinda, kanserden degil, arsenik zehirlenmesinden öldü. Kitapta, modern adli tibbin, islendikten tam 153 yil sonra, tarihin en büyük suçlarindan birini ortaya çikardigi açiklaniyor. Kararli bir bilim adami, bir zehir uzmani ve Isveçli bir Napoleon hayraninin, asirlar ötesine uzanarak büyük bir suçu tek basina nasil gün isigina çikardigi ayrintilari ile anlatiliyor.  MAYIS 1821... Longwood Malikanesi, St.Helena. Hava kararirken, Ingiliz garnizonunun gün batisini haber veren top sesi duyuldu ve günes bir renk cümbüsü içinde batti. Imparator içini çekti. Yaninda oturan doktor, saatine bakti ve Imparator, ikinci kez içini çekene kadar geçen zamani tuttu. 15 saniye, 30 saniye, derken 1 dakika geçti. Imparatorun gözleri aniden açildi ve yani basinda bekleyen bir</description></item><item><title>DAĞILMA DÖNEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?dagilma-donemi-366162.html</link><description>DAĞILMA DÖNEMİ&lt;br/&gt;Osmanlılarda 1792 Yaş antlaşmasıyla başlayan, 1 Kasım 1922 de Saltanatın kaldırılmasına kadarki geçen döneme Dağılma,Parçalanma ve Çöküş dönemi denilmektedir.&lt;br/&gt;Bu Dönemde İzlenen Politika :&lt;br/&gt;1.  Fetih siyasetinden vazgeçilerek, devletin topraklarını ( sınırlarını )  koruma politikası izlenmiştir.&lt;br/&gt;2.  Halkın sosyal yapısında ıslahatlar yapılmıştır.&lt;br/&gt;3.  Gerileme döneminde başlayan denge politikasına devam edilmiştir.&lt;br/&gt;4.  Rusya nın yayılma çabalarına karşılık, diğer devletlerin desteği sağlanmaya çalışılmıştır.&lt;br/&gt;5.  Yapıyı çağdaşlaştırma ve batılılaşma çabaları görülür.&lt;br/&gt;                                                      III.SELİM DÖNEMİ ( 1789 - 1807 )&lt;br/&gt;1. Döneminde yapılan Yenilikler ;&lt;br/&gt;*Devletin gidişi hakkında devlet adamlarından rapor istendi. &lt;br/&gt;*Avrupa tarzı eğitim veren &quot;Nizam-ı Cedit &quot; adında askeri ocak kurdu. &lt;br/&gt;*Askeri ocağın giderlerini karşılamak amacıyla, &quot;İrad-ı Cedit&quot; adlı bir hazine oluşturdu. &lt;br/&gt;*&quot;Mühendishane-i Berr-i Hümayun&quot; adlı, kara topçu okulu açıldı. &lt;br/&gt;*Avrupadan çok sayıda mühendis ve uzman getirildi. &lt;br/&gt;*Avrupada daimi elçilikler kuruldu. &lt;br/&gt;*Okullarda yabancı dil ( Fransızca), bu dönemde okutulmaya başlandı. &lt;br/&gt;*Halk yerli malı kullanmaya özendirildi. &lt;br/&gt;2. Fransanın Mısıra Saldırması  ( 1798- 1801 ) :&lt;br/&gt;Nedenleri :&lt;br/&gt;*Mısırı ele geçirerek , İngilterenin sömürge bağlantılarını kesmek &lt;br/&gt;*Osmanlı devletinden pay kapmak &lt;br/&gt;*Akdenizde Fransız gücünü, egemenliğini artırmak &lt;br/&gt;*Mısırın ekonomik kaynaklarından yararlanmak. &lt;br/&gt;Gelişme :&lt;br/&gt;Napolyon Tulondan hareket ederek, İskenderiyeye çıkmış, Mısırdaki Osmanlı kuvvetlerini yenilgiye uğratarak, Kahireye girmiştir. Fransa ile savaş halinde bulunan İngiltere ve Rusyanın,Osmanlı Devletine yardım teklifi üzerine bağlaşma kuruldu.Rus ve İngiliz donamaları, Akdenize açıldılar. Ruslar egedeki bazı adaları geçici olarak ele geçirdiler, Amiral Nelson komutasındaki İngiliz donanması, İskenderiye yakınlarındaki &quot;Abukır&quot; da, Fransız donanmasına baskın yaparak, gemileri yaktı.Napolyon Osmanlı Devletini barışa zorlamak amacıyla, Suriye üzerine yürümüş, Akka kalesini kuşatmış, fakat &quot;Cezzar Ahmet Paşa&quot; komutasındaki &quot;Nizam-ı Cedit &quot; askerlerine yenilmiştir. Napolyon bir süre sonra yerine vekil bırakarak Mısırı terketti.&lt;br/&gt;Sonuç :&lt;br/&gt;El-Ariş Antlaşması ( 1801 )  : Fransızlar , Mısırı boşaltarak Osmanlı devletine teslim edecekler, buna karşılık İngilizler, gemileriyle Fransızları , Fransa ya taşıyacaklardı. &lt;br/&gt;3. Sırp İsyanı  (1804) :&lt;br/&gt;Sebepleri:&lt;br/&gt;1)- Fransız İhtilalinin Milliyetçilik, bağımsızlık ve hürriyet gibi fikirlerinin sırplar üzerinde etkili olması&lt;br/&gt;2)- Savaşların Sırbistan toprakları üzerinde geçmesi ve bu savaşlar sırasında Sırbistan&quot;ın sık sık el değiştirmesi&lt;br/&gt;3)- Sırbistan&quot;daki Yeniçerilerin olumsuz davranışları&lt;br/&gt;4)- Rusyanın kışkırtması&lt;br/&gt;İsyan:&lt;br/&gt;Bu sebeplerden dolayı 1804&quot;de KARA YORGİ liderliğinde Sırplar ayaklandı.&lt;br/&gt;*  Osmanlı Devletinde &quot;Milliyetçilik&quot; akımı neticesinde ayaklanan ilk topluluk  SIRPLAR&quot;dır.&lt;br/&gt;Sırplarla İlgili Antlaşmalar:&lt;br/&gt;1)- 1806-1812 Osmanlı Rus Savaşı sonucunda Ruslarla imzalanan BÜKREŞ ANTLAŞMASI&quot;nda Sırplara bazı haklar verildi.&lt;br/&gt;2)- 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda Ruslarla imzalanan EDİRNE ANTLAŞMASI&quot;nda Sırplara özerklik verildi.&lt;br/&gt;3)- 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda imzalanan Ayestefanos ve BERLİN ANTLAŞMASI&quot;nda Sırbistana bağımsızlık verildi..&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  4. Kabakçı Mustafa İsyanı ( 1807 ) :   &lt;br/&gt;Nizam-ı Cedit askerlerinin varlığını kendileri için tehlikeli gören Yeniçeriler, Nizam-ı Cedit  askerlerinin Tuna boylarına gönderilmesini fırsat bilerek ayaklandılar. III.Selimi öldürerek, IV.Mustafayı padişah yaptılar,   Nizam-ı Cedit ocağını kaldırdılar. Ancak, III.Selimin dostu , Rusçuk ayanı &quot;Alemdar Mustafa Paşa&quot;    İstanbula gelerek ayaklandırmayı bastırmış, IV.Mustafanın yerine II.Mahmutu tahta çıkarmıştır.                                                        &lt;br/&gt;                                              II.MAHMUT DÖNEMİ  (1808-1839)&lt;br/&gt;1. Sened-i İttifak ( 1808 ) : &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;II.Mahmut ile merkezi dinlemeyen eyalet valileri &quot;ayanlar&quot; arasında yapılan sözleşmedir. * İlk kez Osmanlı Sultanının haklarına sınırlama getirilmiştir. Bu sözleşme ile Sultan , Ayanların varlığını, ve haklarını tanıyacaktır. * Bu durum Osmanlı Sultanının ayanlara söz geçiremeyecek kadar zayıfladığını gösterir. Ayanlar&quot;da kendi bölgelerinden devletin asker ve vergi toplamasına yardım edecektir.&lt;br/&gt;Not : Alemdar Mustafa Paşa, kaldırılan Nizam-ı Cedit Askeri ocağının yerine, Sekban-ı Cedit adında yeni bir askeri ocak kurdurmuştu. Ancak, y</description></item><item><title>TARİH - OSMANLIDA TOPRAK SİSTEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-osmanlida-toprak-sistemi-433811.html</link><description>osmanlıda toprak sistemi</description></item><item><title>TARİH - LALE DEVRİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-lale-devri-399187.html</link><description>lale devri</description></item><item><title>TARİH - FATİH SULTAN MEHMET (1431-1481)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-fatih-sultan-mehmet-(14311481)-399979.html</link><description>fatih sultan mehmet (1431-1481)</description></item><item><title>TARİH - XIX. YÜZYIL SİYASİ OLAYLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-xix.-yuzyil-siyasi-olaylari-399875.html</link><description>xıx. yüzyıl siyasi olayları</description></item><item><title>AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİNİN KURULUŞU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?amerika-birlesik-devletlerinin-kurulusu-376585.html</link><description>AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ&quot;NİN KURULUŞU&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Amerigo Vespuccinz adlı İtalyan denizcinin Amerika&quot;ya ilk ulaşan kişi olduğu düşüncesinden hareketle bu kara parçasına daha 1507 yılında bir Alman Coğrafyacısı tarafından Amerika adı verilmiştir. Kıtanın yerlileri Kızılderililerdir. Avrupa&quot;da coğrafya bilgisinin, tekniğin, ticaretin gelişmesinden sonra Avrupalı insanın kıta dışına açılmasıyla Amerikaya bir göç akını başlamıştır. Siyasal baskılar, dinsel hoşgörüsüzlük daha zengin olma tutkusu, maceralı yaşam isteği bu göç hareketlerini daha da hızlandırmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.Amerika&quot;ya İlk Ulaşan Avrupalılar&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Amerika&quot;nın keşfinden önce bu kıtada Avrupalı yoktu. Kıtanın yerli halkı olan Kızılderililerin ilk karşılaştıkları Avrupalı İspanyollar olmuştur. Onları Portekizliler izlemiştir. İspanyollar ve Portekizliler Amerika&quot;da altın ve gümüş bulup Avrupa&quot;ya getirerek zengin olmak amacıyla oraya gitmişlerdi. XVI. Yüzyılda onların açtığı bu yoldan diğer Avrupalı uluslar da Amerika&quot;ya göçmeye başladı.&lt;br/&gt;XVI. yüzyılın ikinci yarısında dini savaşlardan sıkılan Huguenotlar yerleşmek amacıyla Amerika&quot;ya göçtüler ve Florida&quot;ya yerleştiler. Bu yerleşme Fransızlarla İspanyollar arasındaki ilk anlaşmazlığında tohumlarını ekti. XVII. yüzyılın başlarında Kanada kıyılarına yerleşen Fransızlar daha sonra adım adım iç bölgelere doğru ilerlemişler XVIII. yüzyılın başlarında Meksika Körfezi&quot;ne ulaşmışlardır.&lt;br/&gt;XVII: yüzyıl Avrupa&quot;sının en iyi tüccar ve bankacı ulusu olarak tanınan Hollandalılar da yüzyılın başında Amerika&quot;ya yerleşmeye başladı.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;2.Amerika Birleşik Devletlerini Kuran Koloniler&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;a.Kuzey Kolonileri: New England, Massachusetts, Rhode Island, Connecticut ve New Hampshire.&lt;br/&gt;b.Orta Koloniler: New Jersey, Pennsylvania, New York, Delaware.&lt;br/&gt;c.Güney Kolonileri: Maryland, Virginia, North Carolina, South Carolina ve Georgia.&lt;br/&gt;Bu kolonilerden bazılarının kuruluşları şöyledir: &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Massachusetts: &lt;br/&gt;Buraya gerçek olarak ilk yerleşenler 21 Aralık 1620&quot;de New Plymouth&quot;ta Mayflower&quot;dan inen &quot;gezginlerdir&quot;. Daha sonra I. Charles&quot;tan imtiyaz sağlayan bir şirket (Massachusetts Bay Company) buraya yerleşti ve Boston&quot;u kurdu (1630). Massachusetts kısa sürede önemli bir kültür merkezi oldu. Bağımsızlık hareketi burada başladı (Boston Tea Party, 1773). Metropol bunu &quot;Intolerable Acts&quot; (1774) ile yanıtladı ve arkasından da bağımsızlık savaşı (Lexington, 1775) başladı. Massachusetts 1780&quot;de bir anayasaya kavuştu, 1788&quot;deyse Federal Anayasa&quot;yı onayladı. &lt;br/&gt;Connecticut: &lt;br/&gt;1614&quot;te Hollandalılar&quot;ın ulaştıkları bölgeye, 1631 İngilizler yerleşmeye başladı. 1662&quot;de kral II. Charles, bölgenin sınırlarını saptayan bir yasa çıkardı. İngiltere&quot;ye karşı ayaklanan isyancı birliklere katılan Connecticut, 1788&quot;de Federal Anayasa&quot;yı tanıyan beşinci eyaletti. &lt;br/&gt;New Hampshire:&lt;br/&gt;New Hampshire kıyılarını, önce Martin Pring (1602), sonra da Champlain (1605) keşfetti. Bölge John Mason&quot;a bırakıldı, o da buraya New Hampshire adını verdi (1629). Massachusetts&quot;e katılan (1641-1679), krallık eyaleti olan (1679-1686), daha sonra da Yeni İngiltere eyaletine bağlanan (1686) New Hampshire, 1692&quot;de kesin olarak krallık eyaleti oldu. 1776&quot;da bağımsızlığını ilan etti ve 1788&quot;de federal anayasayı onayladı. İlk on üç Amerikan eyaletinden biri oldu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;New Jersey: &lt;br/&gt;Kıyı kesimini Verrazano (1524), sonra da H. Hudson (1609) dolaştı. İngilizler bölgeyi alarak New Jersey adını verdiler (1164). 1776&quot;da bağımsızlık ilan edildi ve New Jersey, Federal Anayasa&quot;nın onaylanmasından (1787) sonra ABD&quot;ye katılan ilk on üç eyaletten biri oldu.&lt;br/&gt;Pennsylvania: &lt;br/&gt;Avrupalılar geldiği sırada İroquoi&quot;ların egemenliği altındaki Algonkin Kızılderilileri&quot;nin işgal ettiği araziyi Henry Hudson keşfetti (1609). Susquehanna ırmağını bulan ise Etienne BrulÃ©&quot;dir (1615). Bölgede geçici ticaret acentaları kuran İngilizler ve Hollandalılar kürk ticareti yaptılar. Yerleşme hareketi İsveç tesisleriyle (1638) başladı. Hollandalılar bu tesisleri ilhak ettiler (1655), ama 1664&quot;te İngilizler tarafından uzaklaştırıldılar. Kişisel mülk olarak bu bölgeyi alan W. Penn (1681 fermanı), Avrupa&quot;daki din bağnazlığına karşı burasını sığınak haline getirerek demokratik bir hükümet kurunca, çok sayıda koloni (Almanlar, Hollandalılar, İngilizler, İskoçlar, İrlandalılar, Fransız Hug</description></item><item><title>AVRUPA AHENGİ VE ORTAYA KOYDUĞU AVRUPA ÖRGÜTLENMESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?avrupa-ahengi-ve-ortaya-koydugu-avrupa-orgutlenmesi-351405.html</link><description>AVRUPA AHENGİ ve  ORTAYA KOYDUĞU AVRUPA ÖRGÜTLENMESİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Avrupa Ahengi:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Napoleon&quot;u Leipzig ve Waterloo&quot;da yenilgiye uğratan devletler Viyana Kongresinde tespit edilen durumun muhafazası, barışın korunması ve nerede vuku bulursa her türlü ayaklanmaları bastırmak amacı ile kendi aralarında teşkilatlanmak yoluna gitmişlerdir. Bu maksatla Fransa&quot;ya karşı savaşan devletlerden Rusya, Avusturya ve Prusya 26 Eylül 1815&quot;de Paris&quot;te imzaladıkları bir anlaşma ile &quot;Kutsal İttifak&quot;ı kurmuşlardır. Bu ittifak sisteminin kurulmasından kısa bir süre sonra bu devletlere İngiltere&quot;nin de katılmasıyla, 20 Kasım 1815&quot;de gene Paris&quot;te imzalanan bir antlaşma ile (İkinci Paris Antlaşması) &quot;Dörtlü idare&quot; meydana getirilmiştir. &quot;Dörtlü idare&quot; (yada 1818&quot;de Fransa&quot;nın katılması ile meydana gelen &quot;Beşli idare&quot; ) on dokuzuncu yüzyıl boyunca birçok toplantılar düzenlemiştir; bu toplantılara, genel olarak, &quot;Avrupa Ahengi&quot; denilmektedir. &lt;br/&gt;Bu toplantıların ilki 1818 yılında toplanan Aix-la-Chapelle Kongresiydi. Bu Kongre, büyük devletlerin Avrupa işlerini danışma yoluyla çözebilmek için, bir savaşı izlemeyen ve barış zamanında topladıkları  ilk uluslararası kongredir. Gerçekte, bu Kongre savaşın ortaya çıkardığı sorunların çözümü için yapılıyordu; bununla birlikte, diplomatik bir merkez kurarak, kıta sorunlarının burada görüşülmesi düşünü yeni idi. Bu olay, uluslar arası siyasal örgütlenmede yeni bir adımı oluşturmuştur.&lt;br/&gt;Aix-la-Chapelle&quot;den sonra, &quot;Avrupa Ahengi&quot; sistemi içinde yer alan öteki önemli kongreler şunlardı: 1820 Troppau, 1821 Laibach, 1822 Verona, 1856 Paris, 1878 Berlin, 1906 Algesiras ve Balkan Savaşlarından sonra toplanan 1912 Londra ve Bükreş Kongreleri.&lt;br/&gt;On dokuzuncu yüzyılda toplanan bu kongre ve konferanslarda kararlar genellikle, küçük devletlerinde katıldığı genel kurul halindeki toplantılarda değil, büyük devlet temsilcilerinin kendi aralarında yürüttükleri gayrıresmi nitelikteki görüşme ve tartışmalarda alınmakta ve büyük devletler, tüm konularda karar verme yetkisini saklı tutmaktaydı.&lt;br/&gt;&quot;Avrupa Ahengi&quot;, Avrupa&quot;nın büyük devletlerini içine alan özel bir topluluk niteliğindeydi. Bu topluluğun üyeleri, Avrupa devletlerinin arasındaki ilişkileri düzenleme görevini kendileri için bir hak olarak görmekteydi. Bu nedenle, &quot;Avrupa Ahengi&quot; gerçekte, &quot;büyük devletlerin ahengi&quot;nden başka bir şey değildi. &lt;br/&gt;Kongreler sistemi, Avrupa&quot;nın büyük devletlerinin zaman zaman bir araya gelerek, aralarındaki ortak sorunları çözdüğü ve kıtada belli bir güç dengesi sağladığı sürece başarılı olmuş ve barışın korunmasında katkısı olmuştur. Örneğin, bu tür kongrelerde köleliğin ortadan kaldırılması, Tuna&quot;da gemiciliğin düzenlenmesi ve hakemlik gibi sorunlar tartışılmıştır. &lt;br/&gt;II) Avrupa Ahengi&quot;nin Dayandığı Temeller:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Modern makine endüstrisi, gelişme yolunda Avrupa devletlerinin dikkatlerini, dıştan çok iç sorunlara çevirmişti. Endüstri ve ticaret devrimlerinin ürünü olan barışçı anlayışlı girişimciler ve orta sınıf, çıkacak bir savaşın elde edilen her şeyi yok edeceğini biliyor ve barış yönünde ağır baskıda bulunuyordu. Dış politika tek elden gizlilik içinde yürütülse bile, yöneticilerin dayandıkları bu güçlerin seslerine kulak vermesi kaçınılmazdı. Zenginliğin temel kaynağı olan uluslararası ticaret engellenmemeliydi. &lt;br/&gt;Yöneticiler arasında ayaklanmalara karşı ortak bir tutum söz konusuydu. Tahtlarının altındaki patlayıcı güçlerin bilincinde olan Avrupa monarkları, aralarında yazılı olmayan bir görüş birliğine varmışlardı. Fransız Devrimi&quot;nde görüldüğü gibi, bir ülkede başlayan hareketin nerede biteceği bilinemiyordu.&lt;br/&gt;Avrupa&quot;daki dayanışma yalnız monarklarla sınırlı da değildi. Avrupalı, Hıristiyan, uygar ve beyaz olmak, sosyal Darvinizmin de etkisiyle, Avrupalılar arasında bir dayanışma duygusuna yol açmıştı. Bu dayanışmanın dış nedeni, Avrupa&quot;nın, Osmanlıların temsil ettiği Asya&quot;ya ve Müslümanlığa karşı savunulmasıydı. Zaten, Avrupa Birliği konusundaki on altıncı yüzyıldan kalma görüşler, Osmanlı devletine karşı ortak bir cephenin kurulması gereğinden kayn</description></item><item><title>TARİH - OSMANLI HÜKÜMETİNİN DURUMU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-osmanli-hukumetinin-durumu-399243.html</link><description>osmanlı hükümetinin durumu</description></item><item><title>ANADOLU SELÇUKLU DEVLETININ KURULUSU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?anadolu-selcuklu-devletinin-kurulusu-454697.html</link><description>ANADOLU SELÇUKLU DEVLETININ KURULUSU&lt;br/&gt;Anadolu (Türkiye) Selçuklulari 1075-1308 tarihleri arasinda Anadoluda hüküm süren müslüman bir Türk devletidir. Devletin kurucusu olarak kabul edilen Süleyman Sah Selçukun büyük oglu Arslan Yabgununn torunudur. Bu münasebetle biraz gerilere giderek Arslan Yabgudan bahsetmek istiyoruz.&lt;br/&gt;Bazi eserlerde kendisinden Israil olarak bahsedilmekle beraber daha çok Türkçe adi Arslan Yabgu ile meshur olan bu Selçuklu beyi ilk defa Karahanlilarla Samaniler arasindaki mücadelede dikkatleri üzerine çekti. Karahanli Harun b. Ilig Han Samani topraklarinin bir kismini isgal edince Samani hükümdari Selçuktan yardim istedi. O da oglu Arslan kumandasindaki bir orduyu Samanilere yardima gönderdi. Arslanin yardimi ile Karahanlilari maglup eden Samaniler isttila edilen topraklarini geri aldilar. Bu münasebetle Buhara-Semerkant arasindaki Nur kasabasi Selçuklulara yurt olarak verildi. Karahanlilar ile Samaniler gibi birbirleri ile mücadele halinde olan iki devlet arasinda kalan Selçuklular mahirane siyasetleri ile bu bölgede varliklarini sürdürmeyi basardilar. Karahanli Nasr ILig Hanin Buharayi zapt ederek (Ekim 999) Samani hükümdari Abdülmelik ve hanedan azalarini Özkente sürmesi ile Samaniler devleti fiilen sona ermis oluyordu. Bu hadise Arslan Yabgu ve ona bagli Türkmenlerin nüfuz ve itibarini daha da arttirdi. Karahanlilarin elinden kaçmaya muvaffak olan Samani sehzadesi Ebu Ibrahim el-Muntasir Karahanlilara karsi yine Arslan Yabgunun yardimini istemek zorunda kaldi ve bu sayede Karahanlilari üç defa bozguna ugratti. Babasi Selçukun 1009a dogru Cendde ölmesi üzerine Arslan &quot;Yabgu&quot; ünvani ile ailenin basina geçti. Karahanli hükümdari Ilig Han Nasrin 1012 yilinda ölümü üzerine ayni aileye mensub olan Ali Tegin Arslan Yabgunun destegi ile Buharaya hakim oldu. Bu sayede dikkatleri üzerine çeken Arslan Yabgu giderek kuvvet kazaninca Karahanli hükümdari Yusuf Kadir Han ile Gazneli Sultan Mahmud 1025 yilinda &quot;bütün Iran ve Turan meselelerini&quot; görüstükleri meshur Maveraünnehir mülakatinda Arslan Yabgu idaresindeki Selçuklulara karsi gerekli tedbirleri almaya ve onlari Türkistan ve Maveraünnehirden uzaklastirip Horasana sürmeyi kararlastirdilar. Arslan Yabgu bu sirada çöllere çekilmisti. Gazneli Mahmud mertligi, savasçiligi ve yildirim hizi ile avinin üzerine düsmesi gibi meziyetleri sebebi ile herkesin çekindigi Arslan Yabguyu yakalamak için hileye basvurdu. Bir ziyafet münasebeti ile Semerkanta çagirdigi Arslan Yabguyu oglu Kutalmis ve bazi arkadaslari ile birlikte tevkif ederek Kalincar kalesinde hapsetti. Arslan Yabguya bagli çok sayida Türkmeni de öldürdü (1025). Arslan Yabgunun hapsedilmesi ile ön plana geçen Tugrul ve Çagri Beyler Gazneli Mahmudun ölümü (1030) üzerine yerine geçen oglu Mesuda haber gönderip kendisine itaat arzettiklerini bildirdiler ve Arslan Yabgunun serbest birakilmasini istediler. Sultan Mesud bu teklifi kabul edip Arslan Yabguyu Belhe getirdi ve ona yegenlerine bozgunculuktan va</description></item><item><title>BİLGE KAĞAN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bilge-kagan-450032.html</link><description>BİLGE KAĞAN ABİDESİ &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;Doğu Cephesi &lt;br/&gt;          Tanrı gibi tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı,sözüm: &lt;br/&gt;            Babam Türk Bilge Kağanı.......Sir,Dokuz Oğuz,İki Ediz çadırlı beyleri, milleti........Türk tanrısı........üzerine kağan oturdum.Oturduğumda ölecek gibi düşünen Türk Beyleri,milleti memnun olup sevinip,yere dikilmiş gözü yukarı baktı. Bu zamanda kendim oturup bunca ağır töreyi dört taraftaki ........dim. &lt;br/&gt;          Üstte mavi gök,altta yağız yer kılındıkta,ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin kağan,İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini,töresini tutu vermiş,düzene soku vermiş.Dört taraf hep düşman imiş .Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış,hep tabi  kılmış.Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş.Doğuda Kadırgan Ormanına kadar kondurmuş.İkisi arasında pek teşkilatsız Gök Türkü düzene sokarak öylece oturuyormuş.Bilgili Kağan imiş.Buyruku bilgili imiş tabii,cesur imiş tabii.Beyleri de milleti de doğru imiş. Onun için ili öylece tutmuş tabii.İli tutup töreyi düzenlemiş.Kendisi öylece vefat etmiş.Yasçı,ağlayıcı,doğuda gün doğusundan Bökli Çöllü halk, Çin,Tibet, Avar, Bizans,Kırgız,Üç Kurıkan, Otuz Tatar,Kıtay,Tatabı,bunca millet gelip ağlamış, yas tutmuş.Öyle ünlü kağan imiş. &lt;br/&gt;          Ondan sonra küçük kardeşi kağan olmuş tabii,oğulları kağan olmuş tabii. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak,oğlu babası gibi kılınmamış olacak.Bilgisiz kağan oturmuştur,kötü kağan oturmuştur. Buyruku  da bilgisizmiş tabii,kötü imiş tabii.Beyleri,milleti ahenksiz olduğu için,Çin milleti hilekar ve sahtekar olduğu için,aldatıcı olduğu için,küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için,bey ve milleti  karşılıklı çekiştirdiği için,Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış,kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş.Çin milletine beylik erkek evladını kul kıldı, hanımlık kız evladını cariye kıldı.Türk beyler Türk adını bıraktı.Çinli beyler Çin adını tutarak,Çin kağanına itaat etmiş.Elli yıl işi gücü vermiş.Doğuda gün doğusunda Bökli Kağana kadar ordu sevk edi vermiş.Batıda Demir Kapıya ordu sevk edivermiş.Çin kağanına ilini,töresini alı vermiş. &lt;br/&gt;          Türk halk kilesi şöyle demiş:İlli millet idim,ilim şimdi hani,kime ili kazanıyorum der imiş.Kağanlı millet idim,kağanım hani,ne kağana işi,gücü veriyorum der imiş.Öyle diyip Çin kağanına düşman olmuş.Düşman olup, kendisini tanzim ve tertip edemediğinden,yine tabii olmuş. &lt;br/&gt;          Bunca işi,gücü verdiğini düşünmeden,Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş.Yok olmaya gidiyormuş. &lt;br/&gt;          Yukarıda Türk Tanrısı,mukaddes yeri,suyu öyle tanzim etmiştir. Türk milleti yok olmasın diye,millet olsun diye,babam ilteriş Kağanı,annem İlbilge Hatunu göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmıştır.Kağan on yedi erle dışarı çıkmış.Dışarı yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış,dağdaki inmiş.Toplanıp yetmiş er olmuş.Tanrı kuvvet verdiği için,babam kağanın askeri kurt gibi imiş,düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya batıya asker sevk edip toplamış,yığmış.Hepsi yedi yüz er olmuş. &lt;br/&gt;          Yedi yüz er olup ilsizleşmiş,kağansızlaşmış milleti,Türk töresini bırakmış milleti,ecdadımın töresince yaratmış,yetiştirmiş.Tölis,Tarduş milletini orda tanzim etmiş.Yabguyu,şadı orda vermiş. &lt;br/&gt;          Güneyde Çin milleti düşman imiş.Kuzeyde Baz Kağan,Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş.Kıırgız,Kurıkan,Otuz Tatar,Kıtay,Tatabı, hep düşman imiş.Babam kağan bunca........kırk yedi defa ordu sevk etmiş,yirmi savaş yapmış.Tanrı lutfettiği için illiyi ilsizleştirmiş,kağanlıyı kağansızlatmış,düşmanı tabi kılmış,dizliye diz çöktürmüş,başlıya baş eğdirmiş.Babam kağan öylece ili,töreyi kazanıp,uçup gitmiş. &lt;br/&gt;          Babam kağan için ilki Baz Kağanı balbal olarak dikmiş.Babam kağan uçduğunda kendim sekiz yaşında kaldım.O töre üzerine amcam kağan oturdu. Oturarak Türk milletini tekrar tanzim etti,tekrar besledi.Fakiri zengin kıldı,azı çok kıldı. &lt;br/&gt;          Amcam kağan oturduğunda  kendim prens.....Tanrı buyurduğu  için on dört yaşımda Tarduş milleti üzerine şad oturdum. &lt;br/&gt;          Amcam kağan ile doğuda Yeşil Nehire,Şantung Ovasına kadar ordu sevk ettik. Batıda Demir Kapıya kadar ordu sevk ettik.Kögmeni aşarak Kırgız ülkesine kadar ordu sevk ettik.Yekun olarak yirmi beş defa ordu sevk ettik, on üç defa savaştık. İlliyi ilsizleştrdik,kağanlıyı kağansızlaştırdık.Dizliye diz çöktürdük, başlıya baş eğdirdik. &lt;br/&gt;          Türgiş kağanı Türküm,milletim idi.Bilmediği için bize karşı yanlış hareket ettiği,ihanet ettiği için</description></item><item><title>PRENS SABAHATTİN VE JÖN TÜRKLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?prens-sabahattin-ve-jon-turkler-384066.html</link><description>PRENS SABAHATTİN ve JÖN TÜRKLER&lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Genç Türkler&quot; (young Turks), ilk defa 1828 yılında Charles Mac Farlane tarafından, dönemin genç Osmanlı nesline atıfta bulunmak üzere kullanılmış, daha sonra 1855&quot;te Abdolinimo Ubicini hem II. Mahmut dönemindeki reform hareketlerine katılan devlet adamlarını, hem de Sultan Abdülmecit döneminin batılılaşma yanlısı Tanzimat ricalini tanımlamak için &quot;Jeune Turguie de Mahmoud&quot; ve &quot;Jeune Turguie d&quot;Abdul Medjid&quot; ifadelerine yer vermiştir. Bir Amerikalı misyoner olan Henry J. Van Lennep, 1864 yılına ait günlüğünde Avrupa&quot;da tahsil görmüş Osmanlı gençleri için aynı ifadeyi (Young Turkey) kullanmış ve pek çok kimsenin yanlışlıkla &quot;Genç Türkler&quot;i Alevi mezhebiyle ilişkilendirdiğini belirtmiştir. Osmanlılarda ise Sultan Abdülaziz&quot;in cülusu sırasında (1861) Mabeyn-i Hümayun&quot;da görevli, padişahın aktif siyaset izleyecek bir sadrazam tayin etmesine taraftar olan Ziya ve Muhtar Beyler gibi bazı gençlerin &quot;jönler&quot; (&quot;les jeunes&quot; karşılığı) olarak adlandırıldığı İbnülemin Mahmut Kemal tarafından belirtilmektedir (Son sadrazamlar, I, 70). Bu tarihten sonra kavram, Mustafa Fazıl Paşa&quot;nın maddi desteğiyle Avrupa&quot;da bir muhalefet hareketi örgütleyen Yeni Osmanlıları tanımlamak için bizzat adı geçen paşa ve Avrupa basını tarafından kullanılmıştır. Avrupa basının bu kullanımı, &quot;Genç İtalya&quot; ile daha sonra ortaya çıkan ve muhalefet hareketleri oldukları ölçüde edebi akımlar olma özelliğini de yaşayan &quot;Junges Deutschland&quot; (Genç Almanya), &quot;Mlodej Polski&quot; (Genç Polonya) hareketine telmihen aynı zamanda Yeni Osmanlıların edebi şahsiyetleri de göz önüne alınarak yapılmıştır. Bu kavram Osmanlı Meclis-i Mebusanı&quot;nın tatilinden hemen sonra Kanun-i Esasi&quot;nin yeniden yürürlüğe konulmasını ve meşruti idareyi savunan kimseler için de literatürde yer almaya başlamıştır. Böylesine geniş ve muğlak bir kullanımla II. Abdülhamit rejiminin hemen hemen her muhalif Jön Türk şeklinde tanımlanır olmuş ve kavrama birden çok anlam yüklenmiştir. &lt;br/&gt;Jön Türk kavramı birbir</description></item><item><title>ANADOLU SELÇUKLULARI KÜLTÜR VE UYGARLIKLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?anadolu-selcuklulari-kultur-ve-uygarliklari-363426.html</link><description>ANADOLU  SELÇUKLU  DEVLETİ  VE  BEYLİKLERİ  DÖNEMİNDE&lt;br/&gt;KÜLTÜR  VE  UYGARLIK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DEVLET  YÖNETİMİ&lt;br/&gt;Anadolu  Selçuklularında  devletin başında,Selçuklu soyundan gelen ve kendisine SULTAN adı verilen bir hükümdar bulunurdu.Hükümdarın asıl görevi halkın refah ve mutluluğunu sağlamaktı.Sultanlık görevine başlamak için Hutbe okunur ve para bastırılırdı.Diğer tüm devletlerde olduğu gibi ülke Sultan ailesinin ortak malı idi.Devlette sultanın çok geniş sorumlulukları vardı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Anadolu Selçuklularında devlet yönetiminde hükümdardan sonra en yetkili kişi vezirlerdi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Anadolu Selçuklu Devletinde devlet işleri divan adı verilen yerlerde görüşürüldü. Divana,hükümdarın vekili olarak vezir başkanlık ederdi.Divan;Savaşa,barışa karar verir;büyük devlet memurlarını göreve atar ve büyük davalara bakardı.Beyliklerin başında bulunan beylerinde görev ve sorumlulukları aynı idi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti İznik&quot;ti.Ama daha sonra Konya&quot;ya nakledildi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu  Selçuklularında ülke yönetim bakımından eyaletlere ayrılmıştı.Eyaletleri yönetmek için hükümdar ailesinden MELİK unvanı ile bir sehzade veya vali atanırdı.Şehzadelerin iyi yetişmelerini sağlamak için adına ATABEY denilen kişiler göreve getirilirdi.İllerde adalet işlerine KADIlar bakardı.İllerdeki kaleleri koruyan kişilere DİZDAR denilirdi.Sınır bölgeleri UÇ BEYLERİ tarafından yönetilirdi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Anadolu Selçuklu Devletinde ordunun temelini  Hassa Ordusu ve İkta Askerleri oluşmaktaydı.Hassa ordusu,yaya ve atlı olmak üzere iki bölümden oluşur.Bu ordu,sürekli hükümdarın yanında bulunan ve onun şahsına bağlı bir ordu idi.İkta askerlerinin tamamı atlı askerlerden meydana gelir.Bunlar ikta(Toprak) sahiplerinin beslemek zorunda olduğu askerler idi.Bir savaş anında ikta sahipleri ikta askerlerini savaşta yer alması için görevlendirirdi.Bu askerler hükümdarın ordusuna katılıp sağında ve solunda yer alırlardı.Diğer önemli kuvvet devletin uç bölgelerine yerleştirilmiş olan Türkmen kuvvetleri idi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Anadolu Selçuklu Ordusunun Başlıca Silahları:Ok,Yay,Kılıç,Gürz,Mızrak ve Mancınık&quot;tı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu Selçuklu Devleti başlangıçta bir kara devleti idi.Akdeniz ve Karadeniz kıyılarının fethinden sonra Deniz Kuvvetleri&quot;ne de önem verildi.Sinop,Alanya ve Antalya gibi şehirlerde ticaret ve savaş gemileri yapıldı.Karadeniz ve Akdeniz de birer donanma meydana getirildi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DİN VE İNANIŞ&lt;br/&gt;Anadolu Selçuklu Devletinde halkın büyük bir çoğu Müslüman idi.Sultanlar geniş bir hoşgörüye sahip oldukları için diğer dinlere tapanların da ibadet etmelerine izin veriyordu.Diğer dinler Hristiyanlık ve Musevilik idi.Anadolu Selçuklu sultanlarının hoş görülü anlayış sergilemeleri değişik fikirlerdeki din düşünürlerini ortaya çıkarmıştır.Günümüzde saygı ile andığımız Mevlana Celaleddin Rumi,Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli gibi Türk düşünürleri bu dönemde yetişti.Bu düşünürler hem Anadolu&quot;nun Türkleşmesine katkıda bulundular hem de Türkistan&quot;da olduğu gibi birçok tarikatlar kurdular.Bunların en yaygın olanı Mevlevilik ve Bektaşiliktir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SOSYAL VE EKONOMİK YAŞAM &lt;br/&gt;Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu&quot;ya birçok Türk geldi.Bunlar düzenli ve planlı bir şekilde Anadolu&quot;nun çeşitli bölgelerine yerleştiler.Oralarda savaşlarda,akınlarda harabeye dönmüş olan mimarileri onarıp yenilerini inşa ettiler.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu Selçuklu Devleti ve Beylikler döneminde halk;Göçebe Türkmenler,Köylüler ve şehirliler olmak üzere üçe ayrılırlardı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SOSYAL  GRUPLAR   VE   UĞRAŞ   ALANLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KÖYLÜ                      ŞEHİRLİ                   GÖÇEBE&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Köylüler geçimlerini hayvancılık ve tarımcılıktan sağlıyorlardı.Göçebe Türkmenler ise geçimlerini hayvancılıktan sağlarlardı.Bunlar yazın hayvanlarını beslemek için yaylara gider,kışın ise kışlaklara giderlerdi.Şehir Halkı gelişmiş modern idi.Bu yüzden şehir halkı Askerler,Memurlar,Din adamları,Medrese öğrencileri,Tüccarlar ve zanaatkarlardan oluşurdu.Şehir halkını oluşturan ticaretçiler;sanatkar ve esnafın kurduğu örgüt olan Ahi Teşkilatını oluştururlardı.Bu teşkilat içinde zanaatkarların oluşturduğu topluma Lonca denilirdi.Ahi teşkilatlarında çok sıkı bir disiplin ve dayanışma vardı.Her teşkilatın başında bir reis bulunuyordu.Her teşkilat üyelerini eğitir ve denetlerdi.Ahi teşkilatları bulundukları yerin idari ve siyasi işlerinde söz sahibi idiler.Anadolu&quot;nun Türkleşmesinde katkıda bulunan bu teşkilatlar aynı zamanda devlet otoritesinin sarsıldığı ortamlarda düzenin sağlanmasında da yardımcı olmuşlardır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anadolu Selçuklularında bütün m</description></item><item><title>TOPRAKKALE&quot;NİN TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?toprakkale-nin-tarihi-359040.html</link><description>TOPRAKKALE&quot;NİN TARİHİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kale ilkçağlarda Çukurova&quot;yı Suriye&quot;ye bağlayan  Amanos / Demirkapı geçidini kontrol altında tutmak amacıyla inşa edilmiştir. Ceyhan Osmaniye Dörtyol ayrımına ve güneyindeki geçide hakim 75 metre yüksekliğindeki bir kayalığın ve buna eklenen yığma bir tepenin üzerindedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Girişin batı yönündeki kayalığın üzerinde bulunması önceleri bu kayalık alanda sınırlı olduğunu düşündürtmektedir. Doğu ve kuzey yönlerinin toprak dolgu olmazı ise, bu kısımların daha sonraki dönemlerde inşa edilmiş olduğunu ve kalenin bu yığma tepeden almış olabileceğini akla getirmektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kalenin ilk konumlandığı batı yakasındaki kayalıkta daha önceki dönemlere ait yerleşme izleri bulunmuyor ise, kaleyi MÖ 2000&quot;li yıllara Hitit dönemine ait olarak görebiliriz. Bu durumda inşa gerekçesi güneyden gelecek Asur akınları olmalıdır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kalenin içinde bulunduğu Doğu Klikya  bölgesinin tarihçesi daha sonraki dönemlerde şöyle gelişmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;MÖ VIII. yy sonu- Asurlular&lt;br/&gt;MÖ VII. yy sonu- Medler&lt;br/&gt;MÖ 333 - Makedonya Krallığı&lt;br/&gt;MÖ 312 - Selevkaslar&lt;br/&gt;MÖ 83- Ermeni Krallığı&lt;br/&gt;MÖ 64 - Roma İmparatorluğu&lt;br/&gt;MS 750- Abbasiler&lt;br/&gt;MS 963 - Bizanslılar&lt;br/&gt;MS 1095 - Selçuklular&lt;br/&gt;MS 1097- 1. Haçlı Orduları&lt;br/&gt;MS XII. yy başı- Ermeni Beyliği&lt;br/&gt;MS 1220 - Selçuklular&lt;br/&gt;MS 1243- Moğollar&lt;br/&gt;MS 1275 - Memlükler&lt;br/&gt;MS 1337- Oğuz Türkleri Üçok Kolu&lt;br/&gt;MS 1352- Ramazanoğulları Beyliği&lt;br/&gt;MS 1375- Üçok Kolu Kınık Boyu&lt;br/&gt;MS 1516- Osmanlı İmparatorluğu&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;14 Oğuz boyundan biri ve Anadolu&quot;dakilerin en önemlisi Kınık Boyu, Selçuklu hanedanını çıkartmıştır. Anadolu&quot;nun ve özellikle Çukurova&quot;nın fethinde önemli rol oynamıştır.  XV. yy başlarında Çukurova&quot;da batıda Ceyhan, Doğuda Osmaniye, kuzeyde Ceyhan ırmağı, güneyde alçak bir dağ silsilesinin çevirdiği ovada yerleşmişlerdir. Bu yöre XIX. yy sonuna kadar Kınık kazası olarak adlandırılmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kaza merkezi ise, o dönemde Kınık kalesi olarak anılan Toprakkale ve batı bitişiğinde bulunan Kınık kasabasıdır. Bu kasabanın yeri ve dolayısıyla kalenin gerçek adı Prof. Dr. Faruk Sümer&quot;in 1660&quot;ların başlarında Osmanlı tarihi defterinde yaptığı incelemeler ve bölgede yaptığı araştırmalar sonucu saptanmıştır.  Sümer bu saptamasının gerekçesini Evliya Çelebi&quot;nin seyahatnamesinin aşağıdaki bölümünde bulmuştur.&lt;br/&gt;&quot;Evsaf kal&quot;a-i Kınık: ... sene tarihinde Ramazanlı, Ermeni padişahları elinden kabza-yi teshire alup karibul ahd zulüm ve teaddi sebebi ile halkı perişan olup kal!a hali ve muattal kalmıştır. Amma hala üstad mühendis destinde çıkmıştır ve bir bina_yı zibadır ve şekli mütedevverdir. Lakin yukarı çıkub ne cirimde idüğü malumum değildir.  Aynı ubur idub yine şarka bir saat gidüp, efsaf-ı kkala-i çanakçı....&quot; (seyahatnama, İstanbul 1935, s.342)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Evliya Çelebi bu yöreden 1670&quot;lerin sonlarında geçmiş, Kınık kalesinin &quot;zulüm ve teaddi&quot; ile boşaltıldığını belirtmiştir. Dolayısıyla bu yerleşmeye adını veren Kınık boyunun burada XV. yy başından  XVII. yy başındaki isyanlar dönemine kadar yaklaşık 200 yıl barındığı ortaya çıkmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1519 yılında yapılan bir tahrire göre Kınık kasabası</description></item><item><title>OSMANLI BANKNOTLARI VE MADENİ PARALARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-banknotlari-ve-madeni-paralari-447765.html</link><description>Osmanlı Banknotları ve Madeni Paraları&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;I. Emisyon I. Tertip (İstanbul) 200 kuruşluk banknot (Tİ). 000002 seri numarasını taşıyan bu banknot, 16 Kasım 1863 tarihinde ihraç edilmiştir. Edhem Paşa mührü ile Alleon ve Falconnet imzalarını taşımaktadır. Daha geç bir döneme ait olan üzerindeki yazıda şu sözler okunmaktadır: 5 Temmuz 1890. Bay Ch. Holmes tarafından verilmiş ve numune olarak kabul edilmiştir. Müteveffa Sir Frederic W. Smythe tarafından muhafaza edilmiştir.&lt;br/&gt;I. Emisyon I. Tertip (İstanbul) 200 kuruşluk banknotun arka yüzü (Tİ). 005067 seri numarasını taşıyan bu banknot, 16 Kasım 1863 tarihinde ihraç edilmiştir. Aslında, karşılığının gümüş olarak ödeneceğine dair ön yüzünde sürşarj bulunmaktadır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;I. Emisyon (İzmir) 200 kuruşluk banknot parçaları (OBA). 02587? Seri numaralı olan parçanın IV. Tertibe ait olduğu, diğerinin ise, Sandık Emini imzasının gözüken kısmının de Cramerin imzasına uymasından IV. veya V. Tertibe ait olduğu anlaşılmaktadır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;I. Emisyon 200 kuruşluk banknot köşeleri (OBA). 032799 ve 033448 seri numaralı parçaların V. Tertip (İzmir) banknotlarını ait oldukları kesindir. Bu numaralar ayrıca, numaralama defterinde 31,001-39,000 arasında boş bırakılmış olan numaraların aslında kullanılmış olduğunu bir kez daha göstermektedir. 013337 ile 014946 numaralı köşelerin ise II. Tertip (İstanbul) veya III. Tertip (İzmir) banknotlarına ait olmaları mümkündür.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;I. Emisyon II. Tertip 5 liralık banknot parçaları (OBA). 041788 seri numarasını taşıyan bu banknot, 17 Ocak 1874 tarihinde ihraç edilmiştir. AllÃ©on ve Smythe imzaları kısmen de olsa okunabilmektedir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;I. Emisyon II. Tertip 5 liralık banknot köşeleri (OBA). &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;I. Emisyon III. Tertip 5 liralık banknot parçaları (OBA). 065932 seri numarasını taşıyan bu banknot, 11 Mayıs 1875 tarihinde ihraç edilmiştir. Ohannes Çamiç Efendi mührünün çok küçük bir kısmı görünmekte, Smythe imzası ise net bir şekilde okunmaktadır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;I. Emisyon III. Tertip 5 liralık banknot köşeleri (OBA). &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;III. Emisyon I. Tertip 5 liralık banknot parçaları (OBA). 164989 seri numarasını taşıyan bu banknot, 20 Temmuz 1885 tarihinde ihraç edilmiştir. Foster ve Beauvais imzaları okunmaktadır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;III. Emisyon I. Tertip 5 liralık banknot köşeleri (OBA).&lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;I. Emisyon 2 liralık banknot (Tİ). 019269 seri numarasını taşıyan bu banknot, 27 Kasım 1869 tarihinde ihraç edilmiştir. Aristidi Bey mührü ile AllÃ©on ve Smythe imzalarını taşımaktadır. Banknotun üzerindeki ANNULÃ‰ damgalarından iptal edilmiş olduğu, PAYÃ‰ perforasyonundan da ödenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bankanın kayıtlarına göre bu banknot 12 Eylül 1870 tarihinde iptal edilmiştir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;V. Murad tuğralı 50 kuruşluk kaime (Tİ). 6-36514 numarasını taşıyan bu kaime, Osmanlı Bankasının kayıtlarına göre 5 Ekim 1876 tarihinde numaralanmıştır. Galib Paşa mühürlüdür. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;V. Murad tuğralı 20 kuruşluk kaime (TI). 2-31208 numarasını taşıyan bu kaime, Osmanlı Bankasının kayıtlarına göre 30 Ağustos 1876 tarihinde, Sultan V. Muradın tahttan indirildiği gün, numaralanmıştır. Galib Paşa mühürlüdür. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;II. Abdülhamid tuğralı 100 kuruşluk kaime (İA). 18-38415 numarasını taşıyan bu kaime, Osmanlı Bankasının kayıtlarına göre 30 Ocak 1877 tarihinde numaralanmıştır. Galib Paşa mühürlüdür. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;II. Abdülhamid tuğralı 5 kuruşluk kaime (Tİ). 103-30924 numarasını taşıyan bu kaime, Osmanlı Bankasının kayıtlarına göre 13 Haziran 1877 tarihinde numaralanmıştır. Mehmed Kani Paşa mühürlüdür. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;II. Abdülhamid tuğralı I kuruşluk kaimenin mavi ve yeşil örnekleri (Tİ). 9-00022 numarasını taşıyan mavisi, Osmanlı Bankasının kayıtlarına göre 21 Şubat 1877 tarihinde, 242-00068 numarasını taşıyan yeşili ise 15 Nisan 1878 tarihinde numaralanmıştır. Birincisi Galib Paşa, ikincisi ise Yusuf Ziya Paşa mühürlüdür. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;II. Emisyon II. Tertip I liralık banknot (Tİ). 029054 seri numarasını taşıyan bu banknot, 8 Kasım 1890 tarihinde ihraç edilmiştir. Mazhar Bey mührü ile Vincent ve Beauvais imzaları yer almaktadır. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;II Emisyon 1 liralık banknot köşeleri OBA. Bu banknot köşelerinin üçü (00001, 08000,</description></item><item><title>FRİGYA UYGARLIĞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?frigya-uygarligi-353057.html</link><description>FRİGYA UYGARLIĞI &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;(MÖ 750 - MÖ 300) &lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Frigler, Ege Göçleri ile Anadolu&quot;ya gelen Balkan kökenli boylardan biridir. Ancak siyasi bir topluluk olarak ilk defa MÖ 750&quot;den sonra ortaya çıkmışlardır, Midas döneminde ise (MÖ 725-695/675) bütün Orta ve Güneydoğu Anadolu&quot;ya egemen, güçlü bir krallık düzeyine ulaşmışlardır. Hint-Avrupa kökenli oldukları halde kısa bir süre içinde Anadolululaşmışlar ve bir yandan Helen, öbür yandan Geç Hitit etkileri altında kalmış olamakla birlikte özgün ve Anadolulu bir kültür oluşturmuşlardır. Friglerin maden ve ağaç işçiliğinde, dokumacılıkta üretikleri eserler Helen piyasasında beğeni kazanmış ve Helenli ustalar tarafından taklit edilmişlerdir. Makara kulplu bronz tabaklar ve bronz kazanlar; dönemin &quot;teknolojik&quot; bir başarısı olan altın, gümüş ve bronzlardan yaylı çengelli iğneler (fibulalar); değerli madenlerden giysi kemerleri, tokalar ve zengin bezemeli tekstil ürünleri; geometrik desenlerle süslü mobilya eşyası bunlar arasındadır. Frigler, Helenlere ayrıca müzik alanında da esinlenme kaynağı olmuşlardır. &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;FRİGLERİN TARİHİ &lt;br/&gt;Güçlü bir uygarlık kuran Friglerin tarihi ve sosyal yaşamı ile ilgili bilgilerimiz ne yazık ki yeterli değildir. Bu konudaki ilk bilgileri antik yazarlardan öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon&quot;a göre Frigler, Avrupalı bir kavimdi ve Anadolu&quot;ya gelmelerinden önce &quot;Brigler&quot; olarak anılıyorlardı. Friglerle ilgili bu yazılı kaynakları ve bölgedeki kazı sonuçlarını değerlendiren bilim adamları Friglerin, büyük olasılıkla MÖ 1200&quot;lerde Trakya ve Boğazlar üstünden Anadolu&quot;ya geldikleri, ilk yıllarda Trakya ve Güney Marmara Bölgesi&quot;nde geçici yerleşim merkezleri kurduktan sonra Batı Anadolu&quot;nun iç kesimlerine yayıldıklarını ileri sürmektedirler. Friglerin Anadolu topraklarında ilk siyasal birliği kurmaları MÖ 750 yıllarına rastlar. &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;Friglerin bilinen ilk kralı ülkenin başkenti Gordion&quot;a adını veren Gordias&quot;tır. Dağınık Frig topluluklarını siyasal bir birlik altına toplamayı başaran bu kral ve yaşadığı dönemin siyasal olaylarıyla ilgili bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Tarihçi Arianos&quot;a göre Gordias Thelmessos&quot;lu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Midas Friglerin bilinen tek kralıdır (Araştırmacılar Frig krallarının hepsine Midas denildiğini belirtmektedirler). Midas&quot;ın ünü kendi ülkesinin sınırlarını aşıp, Batı Anadolu kıyılarındaki Yunan kentlerine, hatta Kıta Yunanistanı&quot;na dek yayılmıştır. &lt;br/&gt;Başlangıçta Eskişehir, Afyon, Ankara ve Sakarya vadilerini içine alan bir bölgede yerleşen Frigler, sonraları Kütahya&quot;dan Kızılırmak&quot;a, Ankara&quot;dan Denizli&quot;ye dek olan bölgede güçlü bir uygarlık oluşturmuşlardır. Midas&quot;ın Frig tahtına geçtiği ilk yıllarda ülkenin en önemli düşmanı Asurlar&quot;dır. Midas, Asurlar&quot;la barış yaparak Güneydoğu sınırlarını güvenceye aldıktan sonra batı ülkeleriyle dostça ilişkiler kurmaya yönelir (Batı Anadolu kentlerinden Kyme kralının kızıyla evlenir). Öte yandan fildişi tahtını Yunanistan&quot;daki Delfoi Apollon Tapınağı&quot;na armağan ederek Kıta Yunanistanı ile ilişkileri güçlendirir. Gordion&quot;da yapılan kazılarda ele geçen Yunan çanak-çömlekleri bu ilişkilere ait diğer örneklerdir. &lt;br/&gt;MÖ 700 yıllarına doğru, Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu&quot;ya giren Kimmerler, önce bölgedeki Urartular&quot;ı güçsüzleştirdikten sonra Kızılırmak&quot;a kadar uzanırlar. Frig-Kimmer savaşı sonunuda Frigya tamamen tahrip olur. Kral Midas ise öküz kanı içerek yaşamına son verir (MÖ 676). Batıya kaçan Frigler, küçük beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürürlerse de Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler. &lt;br/&gt;Frigler, başlıca Gordion (Yassıhöyük), Pessinus (Ballıhisar), Dorylaion (Eskişehir) ve Midas&quot;da (Yazılıkaya) yerleşmişlerdir. &lt;br/&gt;FRİGYA UYGARLIĞI &lt;br/&gt;a. Dil ve Yazı &lt;br/&gt;Frig uygarlığını kuranların, bir türlü aydınlığa kavuşturulamayan yazı ve dilleri üstüne bilgilerimiz oldukca sınırlıdır. Friglerin başlı başına bir yazı sistemi vardı. Kaynağı ve gelişimi henüz aydınlatılmamış olan bu yazı bir taraftan Arami, diğer taraftan Ege yazı</description></item><item><title>ERKEN DÖNEM OSMANLI İKTİSADİATI (1299-1453)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?erken-donem-osmanli-iktisadiati-(12991453)-439444.html</link><description>Erken Dönem Osmanlı İktisadiyatı (1299-1453)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı Tarihi&quot;nin dönemlere ayrılması genelde siyasi tarih göz önüne alınarak yapılmaktadır. Erken dönem tabiri, Osmanlı&quot;nın iktisadi ve siyasi tarihini incelemede fazlaca kullanılmamaktadır. H.Çetin Arslan, bu tabiri kuruluş dönemine karşılık gelen 1299-1453 dönemi için kullanmıştır.  Özellikle Sanat Tarihi alanında Osmanlı Tarihi, Erken Dönem, Klasik Dönem, Geç Dönem ayrımlarına tabi tutulmaktadır. Osmanlı mimarisinde, Erken Dönem 1300-1500 aralığı için kullanılmaktadır. Osmanlı&quot;nın kültürel tarihini incelemede ise Klasik Dönem(1300-1600), Tanzimat Dönemi(1839) ve I. Meşrutiyet(1876), II. Meşrutiyet(1908) Dönemi olmak üzere üç dönem kullanılmaktadır. A.Güner Sayar, Osmanlı iktisadi düşüncesini incelediği çalışmasında ve Halil İnalcık, Osmanlı&quot;nın ekonomik ve sosyal tarihini incelediği çalışmasında konuyu kültür tarihine göre ele almışlardır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı&quot;da Ekonomik Zihniyet&lt;br/&gt;Tanzimat&quot;ın ilanına kadar geçen süreçte Osmanlı düşünce yapısında ve uygulamada modern iktisada ait önemli bir ize rastlanmamıştır.  Osmanlılar ekonomik kaynakları, emeği, sermayeyi ve tabiatı kontrol altında bulundurmak istemişlerdir.  Yani devlet ekonomiyi bizzat yönetmemiş, fakat faktörleri kontrol etmiştir. Bu faktörlerin mülkiyetini, fertler arasında dağılımını ve piyasadaki tedavülünü kontrol etmeye çalışmıştır. İktisadi Devlet Teşekkülü dediğimiz birimlerin benzerleri 18. yüzyıldan sonra Osmanlıda teşekkül etmiştir. Fakat bunları hep pazar içinde tutmaya çalışmışlardır. Pazarı hiçbir zaman devreden çıkarmamışlardır.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ahmet Davutoğlu&quot;na göre, Kadim kültürlerin tümünde olduğu gibi İslam medeniyetinde, daha da özel olarak Osmanlıda, iktisadın baştan belirleyici bir konumu yoktur. İktisat belirleyen, yönlendiren, şekillendiren temel unsur değildir. İktisat, var oluş bilincine dayalı bir bilginin ürettiği bir ahlakın şekillendirdiği hukukun içinde oluşan bir siyasetin tabii ve zaruri bir sonucudur. Yani bir şema içinde hadiseye bakarsak, bir varlık bilinci, bir bilgi bilincini oluşturur. Bilgi bilinci, bir ahlak ortaya çıkartır. Ahlak bir hukuk ortaya koyar. Hukuk bir siyaset geliştirir. İktisat bu siyaset tarafından belirlenir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı&quot;da ticari faaliyetlere değer verilmemiş, bu işi gayri müslimler meslek edinmişlerdir.  A. Sayar&quot;a göre Osmanlı&quot;nın diğer ülkelerle anlaşmalar ve yabancı tüccarların ülke içerisinde serbestçe faaliyetlerine izin verişinin ekonomik fayda elde etme anlayışıyla ilgisi yoktur. Ekonomik faaliyetlerle ilgilenmemenin altında yatan sebepler olarak, harplerde elde edilen büyük miktarlı ganimetler, konuya dini yada ahlaki açıdan bakış, üst kesimin ticaretle uğraşmaması ve sistemin ferdiyetçiliği dışlaması sonucu müteşebbislerin ortaya çıkamaması sayılabilir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Toprak mülkiyetine, fiyatlara ve üreticiye sınırlamalar getirilerek piyasanın kendi iç dinamiklerinin oluşmasına engel olunmuştur. Örneğin, Osmanlı düzeninde herkes istediği malları satamaz, pazara eksik ve fazla mal getiremezdi. Üreticinin, malını en yakın pazarda satma zorunluluğu vardı. Ayrıca yeni pazar açılması, pazardaki dükkan sayısı, yerleri, açılış ve kapanış saatleri belirlenmişti. Pazardaki önceden belirlenmiş dükkan sayısının üzerine çıkılınca da dükkanlar kapatılmıştır. Hatta dükkanların yükseklikleri hükümlerle belirlenmiştir. Ticari hayatın önündeki en büyük engellerden biri de devletin bütün ekonomik faaliyetlerden vergi almasıdır. Osmanlı&quot;da servet birikimi ancak üst tabakanın ganimet, toprak ve rüşvet gibi imkanları içerisinde gerçekleşmiştir. Askerler, büyük devlet adamları, valiler, büyük merkezdeki kadılar gibi üst tabakadan sonra servet bakımından güçlü sınıf gayri müslim tüccarlardır. Bununla beraber, askeri sınıf mensuplarının ticaretle uğraşmış ve hatta tarımsal yatırımları finanse etmişlerdir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı medreselerinde iktisat eğitiminin verilmeyişi de batıdaki gibi rahip- iktisatçı(Malthus, Whatley) tipinin oluşmasını, işalemi sektörünün olmaması ise banker-iktisatçı(Ricardo) tipinin oluşmasını engellem</description></item><item><title>TEVHIDI TEDRISAT KANUNU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tevhidi-tedrisat-kanunu-418065.html</link><description>tevhid-i tedrisat kanunu ile egitim birligi bir sistem olarak benimsenmis bulunmaktadir. yeni türkiye&quot;nin kültür hayatinda çok önemli bir asamayi basariya ulastiran tevhid-i tedrisat kanunu, aslinda büyük bir kültür hamlesidir. egitimin birlestirilmesi ile, özellikle 19. yüzyil sonlarindan beri türkiye egitiminde görülen medrese ve okul (mektep) diye devam eden ikililige son verilmistir. </description></item><item><title>MİLLETLER CEMİYETİ (CEMİYET-İ AKVAM) VE TÜRKİYE&quot;NİN BU CEMİYET&quot;E GİRİŞİ (1932)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?milletler-cemiyeti-(cemiyeti-akvam)-ve-turkiye-nin-bu-cemiyet-e-girisi-(1932)-387343.html</link><description>MİLLETLER CEMİYETİ (Cemiyet-i Akvam) VE&lt;br/&gt;TÜRKİYE&quot;NİN BU CEMİYET&quot;E GİRİŞİ (1932)&lt;br/&gt;                                                    M.Emin DİNÇ*&lt;br/&gt;                                                 &lt;br/&gt;ÖZET&lt;br/&gt;Türkiye,  dört yıllık ağır ve zorlu bir mücadelenin  sonunda  kazandığı kesin bir zaferin ardından  24 Remmuz  1923&quot; de  imzaladığı  Lozan Barış Antlaşması ile uluslararası planda kendisini resmen tanıtmış, bunun ardından da 29 Ekim 1923&quot; te Cumhuriyeti ilan ederek, yeni devleti resmen kurmuştur.&lt;br/&gt;Bundan sonra , bir yandan iç meselelerini halletmeye çalışırken, bir yandan da uluslararası ilişkiler kapsamında çözüm bekleyen sorunlarını çözme gayreti içine girmiştir. Bu çerçevede çeşitli devletlerle olan sorunlarını, yeni bir devlet olmasına rağmen, kendi açısından başarılı sayılabilecek bir şekilde tek tek hal yoluna koyarken, bir yandan da uluslararası gelişmeleri çok yakından izleyerek, fırsatları en iyi şekilde değerlendirip, uluslararası barış ve güvenliğisağlama çalışmalarına aktif olarak katılabilmenin yollarını aramıştır.&lt;br/&gt; Türkiye&quot; nin kendi dışındaki gelişmeler, nihayet 1930&quot; lu yıllara girildiğinde ona bu fırsatı vermiş ve Türkiye, hem de onurlu bir şekilde 18 Temmuz 1932&quot; de, o zamanın dünyadaki en büyük uluslararası kuruluşu olan  Milletler Cemiyeti  ( Cemiyet-i Akvam )&quot; ne girmiştir. Bu, Türkiye&quot; nin 1924&quot; lerden beri izlediği başarılı dış politikanın ona kazandırdığı başarılı bir sonuçtur. Bu  bildiri, bu olayın, hangi gelişmelerin ardından ve ne&lt;br/&gt;şekilde  gerçekleştiğini inceleme amacını taşımaktadır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;ABSTRACT&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Turkey has gained its indipence by fighting four yearsand has signed Lozan Treaty. After this treaty by announciny Republic 29 th October 1923 Turkey has established a new state. While The new state was solving some interior problems, it has also afforded to solve some foreign problems.Acept Hatay and traits questions, Turkey has solved its Foreign Problems. On 18 July 1932 Turkey Joined to United Nations (Cemiyet-i Akvam).This was the</description></item><item><title>DİĞER TÜRK DEVLETLERİ VE TOPLULUKLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?diger-turk-devletleri-ve-topluluklari-385309.html</link><description>DİĞER TÜRK DEVLETLERİ VE TOPLULUKLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; 1)- İSKİTLER(SAKALAR): MÖ. VII. yüzyılda batıya doğru göç ederek Karadenizin kuzeyinden &lt;br/&gt;     Tuna nehrine  kadar uzanan topraklara yerleştiler. Batı kaynakları bu topluluğa İskitler, İranlılar ise Sakalar adını vermişlerdir. Medler, Persler, Asurlular ve Urartularla savaşmışlardır.&lt;br/&gt; Anadolu, Suriye ve  Mısıra kadar akınlarda bulunmuşlardır. İskitlerin yönetici kesimi Türklerden meydana geliyordu. Yaşayış ve inanışları Türklerle aynıydı. En önemli edebiyat eserleri ALPER TUNGA DESTANIdır.&lt;br/&gt; 2)- AKHUNLAR (EFTALİT) DEVLETİ: Hun soyundan gelmektedirler. Afganistanın batısında MS.350 yıllarında kurulan bu Türk Devleti HEFTAL isimli hükümdarından dolayı EFTALİT DEVLETİ diye de anılır.&lt;br/&gt;      * Akhunlar Sasani Devletinde başlayan MAZDEK İSYANInı bastırmakta etkili oldular. MAZDEK: Sasani Devletinde yaşayan Mazdek,kadın ve servetin ortak olması durumunda&lt;br/&gt;her türlü  huzursuzluğun ortadan kalkacağını savunan bir kişiydi.&lt;br/&gt;      * Göktürk Devletinin Batı Bölgelerini idare eden İSTEMI YABGU ipek yoluna egemen olmak için, Sasanilerle ortak hareket ederek Akhun Devletinin yıkılmasını sağladı. Akhun Devletinin&lt;br/&gt;        toprakları Sasani ve Göktürk devleti arasında paylaşıldı.&lt;br/&gt; 3)- BAŞKIRTLAR(BAŞKURTLAR): X. yüzyılda Itil(Volga) nehri civarında oturmakta idiler.Moğol istilası sırasında Moğol egemenliğine girdiler.&lt;br/&gt; 4)- SABARLAR (SİBİRLER=SABİRLER): Önceleri Hun devletinin egemenliğinde yaşayan Sibirler, VI. yüzyıl başlarında Avarların baskısıyla batıya göç ederek Ural dağlarının güney doğusuna yerleştiler.&lt;br/&gt;      * Sasanilerle anlaşarak, Bizansa karşı savaştılar. Anadoluya akınlar yaptılar.&lt;br/&gt;      * Bugünkü SİBİRYA adı Sibir Türklerinden gelir.&lt;br/&gt;      * Avarlara yenilince Hazar Türklerine karıştılar. Hazar Devletinin asıl kitlesini oluşturdular.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; 5)- TÜRGEŞ DEVLETİ: I. Göktürk Devletine baglı olan Türgişler 630 yılında Göktürk devletinin yıkılmasıyla serbest kaldılar. BAGA TARKAN Türgiş Devletini kurdu. Kendi adına para bastı. II.  Göktürk devletinin kurulmasıyla yeniden Göktürk egemenliğine girdiler.  II. Göktürklerin son dönemlerinde yeniden serbest kalan Türgişlerin başına SU-LU KAĞAN geçti.&lt;br/&gt;Su-lu Kağan Emevilere karşı mücadele etti. 766 yılında Türgiş Devletine Karluklar son verdi.&lt;br/&gt; 6)- KARLUKLAR: II. Göktürk Devletinin yıkılmasında Basmil ve Uygurlarla birleşerek rol oynadılar.&lt;br/&gt;     * Talas savaşında Çine karşı Arapları destekleyerek Orta Asya&quot;nın Çinlileşmesini ve İslamiyet&quot;in yayılmasını kolaylaştırdılar.&lt;br/&gt;     * İslamiyeti kabul eden ilk Türk boylarındandırlar. (İlk boy Kıpçaklardır.)&lt;br/&gt;     * İlk Müslüman Türk Devleti olan KARAHANLILARın kurulmasında etkili oldular.&lt;br/&gt; 7)- KIRGIZLAR:&lt;br/&gt;    * 840 Yılında Ötügeni alarak Uygur Devletine son  verdiler.&lt;br/&gt;    * 1207 yılında Cengiz Han tarafından yıkılmış.Türk  Kavmidir.   &lt;br/&gt;   * Daha sonra Rusların egemenliğine girmişlerdir.&lt;br/&gt;   * 1916da Ruslara karşı MİLLİ İSYAN adı verilen bir ayaklanma başlatmışlar, ancak Rus Çarı tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmışlardır.&lt;br/&gt;   * 1936da Sovyetler birliğinin 15 Cumhuriyetinden biri olmuşlar, 1991de Sovyet Rusyanın&lt;br/&gt;     dağılmasıyla Bağımsız KIRGİZİSTAN DEVLETİ kurulmuştur.Başkenti BİŞKEKdir.&lt;br/&gt; 8)- KİMEKLER: Batı Göktürk topluluklarındandır. İrtis ırmağı civarında yaşıyorlardı. XI. yüzyıla doğru diğer Türk topluluklarıyla kaynaşarak, yok oldular.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;           KARADENİZİN KUZEYİNDE KURULAN VE AVRUPAYA YÜRÜYEN TÜRK TOPLULUK VE DEVLETLERİ&lt;br/&gt;                              &lt;br/&gt;   Bunlar Avrupa Hunları, Sabirler, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Macarlar, Peçenekler,&lt;br/&gt;Kumanlar(Kıpçaklar) ve Oğuzlar(Uzlar)dır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1)- AVARLAR:&lt;br/&gt;     552 yılında Orta Asyadaki Avar İmparatorluğu&quot;na Göktürkler son verince, batıya doğru ilerleyerek Romanyaya giren AVARLAR merkezi MACARİSTAN olan yeni devletlerini kurdular.&lt;br/&gt;   * Çin kaynakları Avarlara JUAN- JUAN demektedir.&lt;br/&gt;   * 619 yılında tek başına, 629 yılında da Sasanilerle ortaklaşa İstanbulu kuşattılar.&lt;br/&gt;   * Slav topluluklarının göç etmesine neden olarak, bunların Doğu Avrupa ve Balkanlara inmesini&lt;br/&gt;sağladılar. Böylece Balkanların Slavlaşmasında etkili oldular.&lt;br/&gt;   * 805 yılında Franklar tarafından yıkıldılar.&lt;br/&gt; 2)- BULGARLAR:&lt;br/&gt;     Batı Hunları ve Ogur Türklerinin karışmasıyla ortaya çıkan Türk topluluğuna BULGAR denir. (Bulgar kelimesi karışmak anlamındadır.)&lt;br/&gt;     &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                              BÜYÜK BULGARYA DEVLETI&lt;br/&gt;                                   |                     |&lt;br/&gt;                       Tuna Bulgar            Kama(Volga=İtil)</description></item><item><title>SERBIAN EARLY HISTORY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?serbian-early-history-444351.html</link><description>SERBIAN EARLY HISTORY&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;INTRODUCTION&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Serbia is a member state of Serbia and Montenegro  The main religion is christianity. The main language is Serbian. Serbia joined Yugoslavia in 1918 and forms since 1991 one of the two constituent parts of this confederation, since 2003 named Serbia and Montenegro. The country is a parliamentary democratic republic. The province of Kosovo  has been governed by the UN Interim Administration Mission in Kosovo (UNMIK) since 1999, under the authority of UN Security Council Resolution 1244 and has self government. (***http://www.rulers.org/ruls2.html#serbia_and_montenegro)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Since it is not possible to study Serbia apart from Yugoslavia, we sometimes need to refer to Yugoslavian Federation.  This region including various ethnic and religous diversities, has always been a bridge between West and East with its complex structure.  It has always suffered from instability and at the times that the region seemed to have stability, it had in fact turbulence inside.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;In this research,  a brief look at the early history of Serbs is given, referring to the Serbian Empire before and after the Ottoman annex, Serbia during the World War I and WWII and the new Serbia in the post-cold war era.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Meanwhile, I will try to focus on the cornerstones of Serbian nationalism while giving a large framework to understand the other ethnic elements living in the region with Serbs.  The cold winds between Yugoslavia and USSR is another concept that will be held.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;I will try to give a brief sight of the political and administrative structure within the new Serbia.  Milosevic, the leading figure of all the Serbs, will be examined to have a better understanding as he was the root of the country hiding the reasons for the ongoing events.  We will see that even the death of Djindjic is related with him.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;All the explanations referring to Serbian population and the attitudes of the administrations they had established will provide us a large framework to interpret the different tendencies within the region.  As it is impossible to embrace all the information related to Serbia, some details are not included in this paper not to exceed its limits.  It is also possible to find some extra information in the Appendix that was thought to be helpful for the further studies that the interested people can benefit.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;I hope this work will provide new eye glasses to the readers to have a clear vision of the region.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A GLIMPSE IN SERBIAN EARLY HISTORY&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Serbians are the Slav people who have protected their independent political existence for the longest time among the people living with them in the region such as Montenegrians, Croatians, Slovens, Macedonians, Albenians, Bosnians, Turks, Hungarians, Ulah/Romenians and Gipsies for more than 1300 years.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The Serbian Empire which was settled on a Middle European style feudal system in the 7th century, became an important regional power since 12th century.  In 1346, the King Stepan Dushan was appreciated by the name of The unique governor of Serbians, Greeks, Bulgarians and Albanians; at the same time, taking Macedonia under Serbian hegemony.  (***tanıl bora 20)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;When the Serbian Empire was defeated by the Ottomans on 28th June 1389, they turned into the process of collapse and their territories were tranformed to the Ottoman hegemony. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;In 1478, Ottoman Empire took over the control of Montenegro  that was independent till the 12th century, and was under the hegemony of Serbs since 12th century, although Montenegro succeeded in preserving its independency for a while after the Kosova War.  She stayed as a theocratic state bound to the Orthodox Patriarchate till the 19th century.  (***tanıl 21)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The peasantry class complaints started in 19th century when the increasing poverty coincided with the arbitrary and unjust behaviours of the tax collectors.  (***tanıl 22) The first uprisings in Serbia were in 1804 and 1813 peasantry uprisings.   In 1804, Serbia maintained some concessions</description></item><item><title>OSMANLININ 19. YÜZYILIN SONLARINDA VE 20. YÜZYILIN BAŞLARINDAKİ (1870-1915) DURUMU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanlinin-19.-yuzyilin-sonlarinda-ve-20.-yuzyilin-baslarindaki-(18701915)-durumu-375982.html</link><description>OSMANLININ 19. YÜZYILIN SONLARINDA VE 20. YÜZYILIN BAŞLARINDAKİ (1870-1915) DURUMU&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;EKONOMİK DURUMU&lt;br/&gt;Osmanlı devleti, I. Dünya Savaşı öncesi özellikle İngiltere ve Fransa&quot;nın boyunduruğu altındaydı. Bu nedenle eğer Osmanlı I. Dünya Savaşı&quot;nda Almanya&quot;nın yanında yer alırsa, İngiliz ve Fransızların ekonomik baskısından ve kapitülasyonlardan kurtulacaktı. Böylelikle Osmanlı, Almanya ile olan ilişkilerini geliştirmek için çalışmalara başladı ve Almanya&quot;nın istediği bir projeyi geliştirmek için Deutche Bank&quot;tan 43 milyon mark borç aldı. &lt;br/&gt;Bu arada Süveys Kanalı&quot;nın açılması, pamuk üretimindeki önemi ve diger hammadde kaynaklarının bulunması sonucu Osmanlı, büyük devletler için önemli bir pazar haline geldi. Bunun üzerine 19. yy.&quot;ın sonunda Osmanlı Devleti üzerindeki ekonomik rekabet hızlandı. 19. yy.&quot;ın sonunda Osmanlı üzerindeki artan rekabet &lt;br/&gt;20. yy.&quot;ın başında, artık önem kazanmaya başlayan petrol Osmanlının pek çok bölgesinde bulununca iyice çoğaldı. Osmanlı&quot;nın son senelerinde büyük devletler Osmanlıya, kendi çıkarları açısından bakmaya başladı. &lt;br/&gt;Abdülhamit Dönemi&quot;ne geçildiğinde Osmanlı ekonomik açıdan çok zor durumdaydı. Devlet, iç ve dış borçlarını kapatmak için Osmanlı Bankası ile mali bir antlaşma imzalamak zorunda kalmıştı. Buna göre Osmanlı Bankası, mali yardımları karşılığında, devletin bazı gelirlerini alıyordu. Buna rağmen Osmanlı fakirlikten kurtulamadı, ve I. Dünya Savaşının en başından itibaren halk parasızlıktan kırılır hale gelmişti. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SİYASİ VE POLİTİK DURUMU&lt;br/&gt;Osmanlı İmparatorluğu 19. yy.&quot;ın başlarında, Avrupalıların dostluğunu kazanmıştı ve dışarıdan bakınca dış politikası güçlü gözüküyordu. Ancak 19. yy.&quot;ın sonlarına gelince iş değişti, Avrupada yaşanan karışıklıklar sonucu Osmanlı&quot;nın Avrupa devletleriyle arası açılmaya, dış politikası zayıflamaya başladı. Osmanlı, Londra Antlaşması ile İngiltere ve Fransa&quot;ya olan güvenini kaybetmeye başladı.&lt;br/&gt; 19.yy.&quot;ın ikinci yarısında İtalya ve Almanya siyasi birliklerinin kuruluşu, ve Fransız İhtilali&quot;nden beri yayılmış olan milliyetçilik düşünceleri, Osmanlı Devleti&quot;ne bağlı Balkan devletlerinin bağımsızlık hareketlerini hızlandırdı. Bu da Osmanlı&quot;da çıkan iç isyanların artmasına sebep oldu. Bu isyanları hem bastırmak için yardım istemek, hem de dış politikasını güçlendirmek isteyen Osmanlı, Almanya ile olan yakın ilişkilerine rağmen sırasıyla İngiltere, Fransa, Rusya, Yunanistan ve son olarak da Bulgaristan ile ittifak kurmayı denedi ancak başarılı olamadı.&lt;br/&gt; Son yıllarında Osmanlı siyasi açıdan adeta milliyetçilik akımları altında parçalanmaya yüz tutmuş, yabancı devletlerin denetimi altında bir imparatorluktu.&lt;br/&gt;Osmanlı hem siyasi açıdan Balkan bunalımı sonucu çıkmazlara sürüklenmiş, hem de ekonomisi bozulmaya, durmadan başına dertler açmaya başlamıştı. Bunun sonucunda da Abdülaziz ve hükümetine karşı bir tepki doğdu. Ne hükümetin padişaha, ne de padişahın hükümete karşı güveni kalmamıştı. Bunun üzerine, yeni seçilen İttihat-Terakki Partisi başa yeni bir padişah, Abdülhamit&quot;i geç</description></item><item><title>TARİH - AYDINOĞULLARI BEYLİĞİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-aydinogullari-beyligi-433952.html</link><description>aydınoğulları beyliği</description></item><item><title>TARİH - TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULÜ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-turklerin-islamiyeti-kabulu-433655.html</link><description>türklerin islamiyeti kabulü</description></item><item><title>TARİH - TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-turkermeni-iliskileri-428603.html</link><description>türk-ermeni ilişkileri</description></item><item><title>AMASYA GENELGESİ (BİLDİRİSİ)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?amasya-genelgesi-(bildirisi)-345252.html</link><description>AMASYA GENELGESİ (BİLDİRİSİ) 21-22 Haziran 1919&lt;br/&gt;Havzadaki çalışmalarını tamamladıktan sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları, 12 Haziran 1919da Amasyaya geçtiler. Milli Mücadele çalışmalarını sürdüren Mustafa Kemal, Hüseyin Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy birlikte Amasya Genelgesini hazırladılar. Hazırlanan bildiri, Erzurumda 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekire sunuldu. Onun da onayının alınmasından sonra, bildiri, 22 Haziran 1919da tüm mülki amir ve askeri komutanlara telgrafla Abdurrahman Rahmi Efendi tarafından ulaştırıldı. Amasya Genelgesi, milli mücadelenin temel gerekçe, amaç ve yöntemini ilk olarak belirtmiş oldu. Amasya Genelgesinin yayınlanması İstanbulda bulunan işgal güçlerinin tepkisini çekmişti. Özellikle İngilizlerin, Mustafa Kemali geri getirmek için İstanbul Hükümeti üzerindeki baskıları iyice artmıştı. Mustafa Kemal, İstanbula dönmediği için daha sonra görevinden alınacaktır. O sırada İçişleri Bakanı olan ve Milli Mücadeleye sıcak bakmayan Ali Kemal Bey, bir genelge yayınlayarak, Mustafa Kemalin iyi bir asker olduğunu, fakat İngiliz baskısı sonucu görevinden alındığını duyurmuştur. &lt;br/&gt;Amasya Genelgesinin içeriği şöyledir: &lt;br/&gt;1.Vatanın bütünlüğü, milletin istiklali tehlikededir. &lt;br/&gt;2.İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi adeta yok olmuş göstermektedir. &lt;br/&gt;3.Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. &lt;br/&gt;4.Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir. &lt;br/&gt;5.Anadolunun her bakımdan emniyetli yeri olan Sivasta bir kongre toplanacaktır. &lt;br/&gt;6.Bunun için her ilden milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir. Bu temsilciler, Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir. &lt;br/&gt;7.Her ihtimale karşı, bu meselenin bir milli sır halinde tutulması ve temsilcilerin, lüzum görülen yerlerde, seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır. &lt;br/&gt;8.Doğu illeri için, 10 Temmuzda Erzurumda bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivasa gelebilirlerse; Erzurum Kongresinin üyeleri, Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket edecektir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ERZURUM KONGRESİ (23 Temmuz - 7 Ağustos 1919)&lt;br/&gt;Anadoluda milli mücadele birliğinin kurulmasının ikinci adımı Erzurum Kongresi ile atıldı. Amasya Genelgesinden sonra İstanbul ve askerlikle ilişkisi kesilen Mustafa Kemale, başta Kazım Karabekir olmak üzere Anadoludaki komutan ve mülki amirlerin büyük bir çoğunluğu verdikleri desteği sürdürmeye devam ettiler. Amasya Genelgesinde yer aldığı gibi, Mustafa Kemal bu dönemde milli bir kongre toplayarak, milli mücadele ile ilgili tüm faaliyetleri birleştirmeyi planlıyordu. Kazım Karabekir, milli bir kongreden önce Doğu illeri için bölgesel bir kongre toplanmasının faydalı olacağı görüşündeydi. Mustafa Kemal, bölgesel bir kongreye karşı olmasına rağmen, Kazım Karabekir ve Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin ısrarları karşısında bir kongre toplanmasını ve kongreye katılmayı kabul etti. Kongre, 10 Temmuzda toplanması kararlaştırılmış olmasına rağmen, 23 Temmuzda bir okul salonunda 54 delege ile çalışmalarına başladı. Mustafa Kemalin davetli olarak katıldığı bu kongreye asil üye olabilmesi için, Erzurum delegesi Cevat Dursunoğlu istifa ederek, kendi yerine Mustafa Kemalin seçilmesini sağladı. İlk gün, Mustafa Kemal kongre başkanlığına seçildi. Milli bir hal alan kongrede, genel değerlendirmeler yapıldı ve doğu illerinin durumu görüşüldü. Milli mücadelenin temelleri açısından önemli kararlar alındı. Erzurum Kongresine katılanlar, 17 çiftçi ve tüccar, 5 emekli subay, 4 emekli memur, 5 öğretmen, 4 gazeteci, 5 hukukçu, 2 mühendis, 1 doktor, 6 din adamı, 3 eski milletvekili, 1 general ve 1 eski bakan olmak üzere 54 delegeden oluşmuştu. &lt;br/&gt;Alınan Kararlar &lt;br/&gt;9.Milli sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.</description></item><item><title>TARİH - KUZEY KIBRIS&quot;TA TÜRK ESERLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-kuzey-kibris-ta-turk-eserleri-399663.html</link><description>kuzey kıbrıs&quot;ta türk eserleri</description></item><item><title>OSMANLI BELİĞİNİN KURULUŞU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-beliginin-kurulusu-347423.html</link><description>Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanli Beyliginin Kurulusu; Osman Bey, Oguz asiretlerinin ittifakiyla basa geçtikten sonra, siyasi ve dini bakimdan Anadolunun en itibarli ve nüfuzlu tarikatlerinden Ahilerin mühim bir sahsiyeti olan Seyh Edebalinin kizi ile evlenerek, gücünü artirmis idi. Bundan sonra Osman Gazi, Bizansa karsi genisleme politikasini uygulayarak, Inegöl, Karacahisar ve Yarhisari ele geçirdi ve bölgenin mühim merkezlerinden olan Bileciki alarak, burayi beyligin merkezi yapti (1299). Bu tarih devletin kurulus tarihi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultani III. Alaaddin Keykubadin Ilhanli Hükümdari Gazan Hanin kuvvetleri tarafindan tutulup, Irana götürülmesi üzerine Selçuklu ümerasindan bazilari ve bölgedeki Türkmen beyleri Osman Beye teveccüh göstermis; Oguz ananesine göre onun hakimiyetini tanimayi kabul etmislerdir. Nitekim Oguz beyleri Oguz Han töresine göre tertip edilen bir törende Osman Beyin önünde diz çökerek, onun verdigi kimizi içmek suretiyle tabiyetlerini sunmuslardir. Ancak henüz küçük bir beylik durumundaki Osmanogullarinin, seklen de olsa bu dönemde, Ilhanli hakimiyetini tanidiklari bilinmektedir. Osman Gazi, beyligini ilan ettikten sonra idaresi altindaki bölgeleri bes kisma ayirarak buralari güvendigi ve savaslarda yararlik gösteren kimselere tevcih etti. Oglu Orhana Sultanönü, büyük kardesi Gündüz Beye Eskisehiri, Aykut Alpe In-önüyü, Hasan Alpe Yarhisari ve Turgut Alpe de Inegölü verdi. Diger oglu Alaaddine ise seyh Edebalinin emin ve nazirliginda, ailenin geçimi için, Bilecik ve havalisinin gelirleri tahsis edildi.1302de Bursa tekfurunun liderliginde birlesen Rum tekfurlarinin Koyunhisar (Bafeon) savasinda agir bir maglubiyet tatmalari, Osman Beyin Bursa ve Kocaeli taraflarina akinlar yapmasini oldukça kolaylastirmisti. Bir taraftan Bursa öte taraftan Iznik Türk kusatmasi altinda tutuluyordu. Ancak yaslilik sebebiyle Osman Bey, fetihler için oglu Orhani görevlendirmisti. Nitekim 1324 yilinda Osman Bey vefat etti ve oglu Orhan Bey Osmanli tahtina çikti.&lt;br/&gt;Orhan Bey, 1326 yilinda Bursayi, uzun süren kusatmanin ardindan, ele geçirince babasinin vasiyetini yerine getirerek, Osman Gazinin naasini Bursaya nakletti ve burayi devletin yeni merkezi yapti. Orhan Beyin komutanlarindan Akçakoca ve Karamürsel ise Istanbul kiyilarina kadar akinlarda bulunuyorlardi. Bu fetih ve akinlardan telaslanan Bizans Imparatoru Andranikos büyük bir ordunun basinda Osmanlilara karsi harekete geçtiyse de Maltepe (Palekanon) Savasinda agir bir yenilgi aldi (1329). Bu zafer, Iznik ve Izmitin ele geçirilmesini kolaylastirmistir. Rumeliye Geçis; Karasi Beyliginde baslayan taht mücadelelerinden istifade eden Orhan Bey, Balikesir ve civarini topraklarina katarak, ileride gerçeklesecek olan Rumeli fetihleri için mühim bir mevkiye sahip olmustur. Nitekim Karasi Beyliginin deniz gücü ve Haci Il Bey, Evrenos Bey gibi degerli komutanlar artik Osmanlilarin emrine girmislerdir. Bizans içindeki taht kavgalari ve Bulgar-Sirp saldirilari karsisinda, gittikçe güçlenen Osmaogullarindan yardim isteyen Kantakuzenin talebi üzerine Orhan Beyin oglu Süleyman, bir orduyla Rumeliye geçti (1345). Edirneyi kusatan Bulgar-Sirp kuvvetlerini bozan Süleyman Pasa bu zaferin karsiliginda Geliboludaki Çimpe Kalesini Bizanstan aldi. Böylece Osmanlilar ilk kez Rumeli yakasinda bir üs elde etmis oluyordu (1356). Süleyman pasa Gelibolunun ardindan Tekirdaga kadar olan bölgeleri de ele geçirerek buralara Anadoludan getirilen Türkmenleri yerlestirdi. Böylece Rumelide de Türklesme hareketi baslamistir. Süleyman Pasanin ölümünden sonra Rumelideki fetihler için kardesi Murat Bey görevlendirildi (1359). Ancak 1362de babasi Orhan Beyin de ölümü üzerine Murat Bey, Bursaya döndü ve Osmanlilarin 3. hükümdari olarak tahta çikti (1362).Rumeli ve Balkanlarda Fetihler; I.Murat (Hüdavendigar) önce tahtta hak iddia eden kardeslerini bertaraf etmekle ise basladi ve bu arada elden çikan Ankarayi yeniden aldi. Anadoluda birligin saglanmasinin ardindan Murat Hüdavendigar, inkitaya ugr</description></item><item><title>ANADOLU MEDENİYETLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?anadolu-medeniyetleri-452686.html</link><description>ANADOLU MEDENİYETLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ANADOLU: (Küçük Asya) Tarih boyunca bir çok göç ve istilaya uğramıştır.&lt;br/&gt;   Neden?:&lt;br/&gt;     1-  Üç tarafının denizlerle çevrili oluşu, Avrupa ve Afrika arasında deniz ve karadan kolayca&lt;br/&gt;         bağlantı kurulması&lt;br/&gt;     2-  Olumlu iklim şartları, verimli toprakları bol su kaynaklarına sahip olması&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ANADOLUDA UYGARLIK NEDEN GELİŞMİŞTİR?&lt;br/&gt;     1- Göçler ve istila amacıyla gelen topluluklar sahip oldukları kültür ve medeniyeti Anadoluya&lt;br/&gt;        taşıdılar.&lt;br/&gt;     2- Anadolunun Mısır, Ege ve Yunan Medeniyetlerine yakın bir konumda olması bu medeniyetlerden&lt;br/&gt;        etkilenmesini sağlamıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ANADOLU MEDENİYETLERİ: Anadoluda kurulan uygarlıklar sırasıyla şunlardır:&lt;br/&gt;    1) Hititler, Frigler,Lidyalılar, İyonlar, Urartular (MÖ 2.bin-Mö.600 yılları arasında)&lt;br/&gt;    2) Persler (M.Ö 543-333)&lt;br/&gt;    3) İskender İmparatorluğu&lt;br/&gt;    4) Roma İmparatorluğu&lt;br/&gt;    5) Bizanslılar (395-1071)&lt;br/&gt;    6) Türkler (1071-....)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1)-MÖ.2.BİN- MÖ.600 YILLARI ARASINDA ANADOLU MEDENİYETLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A)-HİTİTLER:&lt;br/&gt;* Anadoluya Kafkaslardan geldikleri tahmin edilmektedir.&lt;br/&gt;* Kızılırmak çevresinde kurulmuştur. Başşehirleri HATTUŞAŞ (Boğazköy)dır.&lt;br/&gt;* Hititler Suriye toprakları için Mısır ile yaptıkları savaş sonucunda KADEŞ ANTLAŞMASINI imzaladılar. Kadeş Antlaşması tarihte bilinen ilk antlaşmadır.&lt;br/&gt;* Hititlerde asillerden oluşan PANKUŞ denilen bir meclis vardı. Bu meclis kralın yetkilerini kısıtlıyordu.&lt;br/&gt;* Hititlerde kraldan sonra en yetkili kişi TAVANANNA denilen kraliçeydi.&lt;br/&gt;* Hititler krallarının hayatlarını anlatan ANAL adını verdikleri yıllıkları hazırlayarak, tarafsız TARİH YAZICILIĞInı başlatmışlardır.&lt;br/&gt;* Hititler kayaları düzleştirerek, tanrı kabartmaları yapmışlardır.( İvriz ve Yazılıkaya Kabartmaları Hititlere aittir.)&lt;br/&gt;* Hititler Asurlular tarafından yıkıldılar. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;B)-FRİGYALILAR(FRİGLER):&lt;br/&gt;* Orta Anadoluda(Sakarya nehri çevresinde) MÖ. 800 yıllarında devlet kurdular. Başşehirleri GORDİONdu.&lt;br/&gt;* Kimmerler tarafından yıkıldı.&lt;br/&gt;* Friglerin en büyük Tanrıları KİBELE dir.&lt;br/&gt;* Frigler dokumacılıkta ileri gitmişlerdir. Frigyalılar TAPETES adı verilen halı ve kilimleri ile ünlüdürler. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  C)-LİDYALILAR:&lt;br/&gt;   * Bugünkü Gediz ve Menderes ırmakları arasındaki bölgeye eski çağlarda LİDYA deniliyordu.&lt;br/&gt;   * Başkentleri SARDES(Sard)dır.&lt;br/&gt;   * Lidyalılar ticarette geliştiler. Tarihte PARAyı ilk kez kullanan Lidyalılardır.&lt;br/&gt;   * Lidyalılar Efesten başlayıp, Mezopotamyadaki Ninovaya kadar uzanan KRAL YOLUnun açılmasında&lt;br/&gt;      etkili oldular.&lt;br/&gt;   * Lidyalılara Persler son vermiştir.&lt;br/&gt;   * Lidyalıların kısa zamanda yıkılmasının sebebi, ordularının çeşitli kavimlerden toplanan ücretli&lt;br/&gt;      askerlerden oluşmasıdır.(Düzenli ve sürekli milli ordusunu oluşturamamıştır.)&lt;br/&gt;D)-İYONYALILAR(İYONLAR):&lt;br/&gt;* İzmir Körfezinden, Güllük Körfezine kadar olan bölgeye İYONYA denilirdi.&lt;br/&gt;* Yunanistandan gelen AKALAR buradaki yerli halkla karışarak, şehir devletleri halinde yaşadılar.&lt;br/&gt;Başlıca İyon şehirleri şunlardır: Efes, Milet, İzmir, Foça, Bodrum.&lt;br/&gt;* Efesteki ARTEMİS tapınağı İyonlara aittir.&lt;br/&gt;* İyonlar deniz ticaretinde gelişmişlerdi.&lt;br/&gt;* İyon Edebiyatının en önemli eseri Homerosun İlyada ve Odesa destanı dır.&lt;br/&gt;* İyonlar bilim ve sanatta gelişmişlerdir. Matematikte Tales ve Pisagor, Tarihte Heredot, Tıpta Hipokrat, Felsefede Diojen) &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;E)- URARTULAR:&lt;br/&gt;   * Van Gölü ve çevresinde devlet kurmuşlardır. Başşehirleri TUŞBA(Van)dır.&lt;br/&gt;   * Urartularda kral ülkeyi savaş tanrısı HALDİ adına yönetirdi.&lt;br/&gt;   * Urartular madencilik ve maden işletmeciliğinde ileri gitmişlerdi.&lt;br/&gt;   * Urartular kaleler ve su kanalları ile ünlüdür.  (Toprakkale, Çavuştepe, Patnos ve Kayalıdere kaleleri)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                    KÜLTÜR VE MEDENİYET&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DEVLET YÖNETİMİ:&lt;br/&gt;  1)- Anadoluda kurulan bu devletler genellikle krallıkla yönetilmiştir. Kral hem başkomutan, hem baş&lt;br/&gt;      yargıç, hem de baş rahipti.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     NOT: Bu durum kralın siyasi, askeri ve dini gücü elinde bulundurduğunu gösterir.&lt;br/&gt;              Ayrıca kralın başrahip oluşu  laik olmayan bir anlayışı yansıtmaktadır.  &lt;br/&gt;  2)- Hititlerde asillerden oluşan PANKUŞ denilen bir meclis vardı. Bu meclis kralın yetkil</description></item><item><title>1453-1641 İSTANBULUN ZAPTI-</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?14531641-istanbulun-zapti-454457.html</link><description>1453-1641&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İstanbulun zaptı- Rumların Bizansılar zamanında olduğundan fazla imtiyazlara sahib bulunmaları- Sultan Fatihin bu husustaki siyaseti ve sebebleri- Ermenilerin Fatih tarafından yardım görerek müstakil bir Patriklik kürsüsü ihdas etmeleri- Sultanların gösterdikleri müzaheret sayesinde Anadoludan gelen ermenilerin iskan edilmeleri, çoğalmaları ve nüfuz kazanmaları. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sultan Murad II. nin 1451 senesinde vefatını duyar duymaz, milletin arzusu ile tahta çıkan oğullarından Sultan Mehmed II. bulunduğu Edirne şehrinden Bursaya geldi. Pederinin cenaze merasimini şerefine layık bir saltanatla yaptıktan sonra, vasiyeti mucibince İstanbulun fethi olan mühim işile meşgul olmağa başladı. Fakat, bu elzem işin tahakkukundan evvel, bir takım engellerin mevcudiyeti Sultanı düşündürmekteydi; Rumeli kıtası Macar kıralının cüreti yüzünden huzurunu kaybetmişti. Derhal Edirneye gidip, muhtemel ve geriden gelecek her hangi bir taarruzun önlenmesi hususundan aldığı kararları tatbik sahasına koydu. Muahedeler imzalandı. Rumeli kısmı emniyet altına alınmış oldu. Rumeli kıtasındaki bu mühim işleri sıraya koyduktan sonra, tekrar Bursaya geçerek, Sultan Mehmed, gerek milletin gerekse memleketinde bulunan hıristiyan tebaalarının temayül ve zayıf taraflarına vakıf oldu. Bilgisi bulunmıyan taraflarının aydınlanması için hizmetinde bulunan mühtedi kimselerden lazım olduğu malumatları aldıktan sonra faaliyete geçti. İlk önce faydalandığı ve azami derecede işine yaramış olan nokta, Avrupada hıristiyan prenslerinaralarında boğuşmelerı oldu. Bunların galip geldikleri zamanlar bile, galibiyetten sonra işgal ettikleri memleketi veya idane edecek eyaletlerin taksimi sırasında, araları açılıp birbirlerine geçerek kazandıkları zafer sevincinin birdenbire beklenmedik bir anda, bir karşı taarruzla mağlubiyetle neticelendiği ve bu suretle evvelkinden daha perişan bir hale düştükleri görülmüştür. İşte bu vaziyetten istifade etmiş olan Sultan Mehmet, cihanşümul şan, şeref ve pahası biçilmez füthuatlarının ana temellerini atmış bulundu. Harici siyaseti hepsile dostane şekilde yaşamak, dahilde bütün vatandaşların ırk, din ve mezhep farkı gözetmeden bilatefrik hepsinin sevgi ve teveccühünü kazanmak olmuştur. Bu itibarla, memleketinde bulunan hristiyanlar arasında ilk evvela ermeni vatandaşlarının sevgi, emniyet ve itimadını kazanmak oldu. Bu işte de Sultan Mehmet, zekasının ne derecede keskin olduğunu bir kerre paha ispat etmiştir. Zira, ermenilerden başlaması bazılarının hayretini mucib olmuştu. Fakat, Sultan Mehmet için bu bir siyasi zaruretti, ve ilerde çok faydalı olacağını biliyordu. Filhakika, Ermenilerin 451 tarihinden beri Rumlarla araları açılmıştı, ve zıddiyet büyüdükçe, düşmünlık halini almış. Bu haleti ruhiyeden faydalanmak hususu, bilhassa İstanbul fethinin arifesinde, oldukça mühim bir rol oynıyabilir. Siyaset adamları hiçbir ırsatı kaçırmadıkları gibi, hadiselerin en ehemmiyetsiz sayılan taraflarından bile faydalanmayı bilirlerdi. Birçoklarına belki bu fikir manasız</description></item><item><title>TARİH - ESKİ TÜRKLERDE BİLİM VE DİN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-eski-turklerde-bilim-ve-din-399113.html</link><description>eski türklerde bilim ve din</description></item><item><title>II. DÜNYA SAVAŞI SIRASINDAKİ KONFERANSLARDA TÜRKİYE NİN SAVAŞA SOKULMASI İLE İLGİLİ MÜTTEFİK TEŞEBBÜSLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ii.-dunya-savasi-sirasindaki-konferanslarda-turkiye-nin-savasa-sokulmasi-ile-ilgili-muttefik-tesebbusleri-437958.html</link><description>Deney No: 1&lt;br/&gt;Deneyin Adı: Milikan&quot;ın Yağ Damlası Deneyi.&lt;br/&gt;Deneyin Amacı: Elektrik yükünün kuantumlu olduğunu doğrulamak  ve temel elektronik yükün değerinin tayin etmek.&lt;br/&gt;Milikan tarafından geliştirilen metot; paralel levhalı bir kapasitörde homojen elektrik alanda hareket eden elektrik yüklü yağ damlasına etkiyen kuvvetlerin ölçülmesine dayanır. &lt;br/&gt;E şiddetindeki homojen elektrik alanda Mo kütleli Q1 yüklü yağ damlasına etki eden kuvvetler şunlardır;&lt;br/&gt;1-Yer çekimi kuvveti: Mo.g&lt;br/&gt;2-Havanın kaldırma kuvveti: ML.g&lt;br/&gt;3-Elektriksel kuvvet. Q.E&lt;br/&gt;4-Stokes&quot;in sürtünme kuvveti: 6&amp;#61552;r&amp;#61549;v&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ml.g        Q.E6&amp;#61552;r&amp;#61549;v&lt;br/&gt;E&lt;br/&gt;  Mo.g&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Levhalar arasına uygulanan özel bir potansiyelde elektrik alan kuvvet diğer kuvvetlerle dengelenerek yağ damlası durgun hale geçebilir. Yağ damlası durgun  hale geçebilir. Yağ damlasının ihtiva ettiği Q yükü Q=ne&quot;dır. burada e; temel elektronik yük, n ise tam sayıdır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Elektrik Alan: Durgun yüklere etki etkiyen kuvvetlerin oluşturduğu alandır. Birim yüke etkiyen kuvvet olarak da tanımlanır.&lt;br/&gt;Mağnetik Alan: Hareketli yüklere etkiyen kuvvetin oluşturduğu alandır. Birim akım öğesine etkiyen kuvvet olarak ta adlandırılır.&lt;br/&gt;Potansiyel: Sonsuzdaki bir yükü elektrik alan içerisinde bir noktaya getirebilmek için elektriksel kuvvetlere karşı yapılan iştir.&lt;br/&gt;Potansiyel Fark: Elektrik alan içerisindeki  bir yükü yine elektrik alan içerisindeki bir noktaya götürebilmek için elektriksel kuvvetlere karşı yapılan iştir.&lt;br/&gt;Viskozite: Akışkan ortamlar arasındaki iç sürtünme kuvvetidir. Sıcaklık basınç ve yoğunluk gibi faktörlerle değişir.&lt;br/&gt;Stokes Kanunu: r yarıçaplı bir küre bir sıvı içerisinde Vlim hızı ile düşüyorsa küre üzerine etki eden sürtünme kuvveti F=6&amp;#61552;r&amp;#61549;v bağıntısıyla bulunur.&lt;br/&gt;Durgun Hal Potansiyeli: Elektrik alan kuvveti ile yağ damlasına etkiyen diğer kuvvetler dengelenerek yağ damlasının hızını sıfır yapan potansiyel değeridir.&lt;br/&gt;Kuantumluk: Bir niceliğin sürekli değil de kesikli değerler alması yani buçuklu sayılarla değil de tam sayılarla ifade edilmesidir.&lt;br/&gt;Limit Hız: Bir parçacığa etkiyen net kuvvet sıfır iken parçacığın düzgün doğrusal hareket yapabilmesi için gerekli olan hıza denilir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DENEYİN YAPILIŞI&lt;br/&gt;a)Serbest düşme hızı V1 &quot;in bulunması: Elektrik alan uygulanmadan güç kaynağı çalıştırılıp milikan odası aydınlatılır. Yağ damlaları enjektör ile püskürtüldükten sonra yağ damlalarının serbest düşme  hareketleri gözlenir. Belirli bir yağ damlasının belirli bir mesafeyi aldığı zamanı kronometre ile tespit ederiz. Burada kat edilen mesafe ölçü mikroskobunun özelliklerine bağlı olarak; S= .10-4 ifadesi ile belirlenir. Burada x bölme sayısını göstermektedir. Böylece damlanın serbest düşüş hızı  V1=  ifadesinden kolaylıkla bulunur. &lt;br/&gt;b)Durgun hal geriliminin tayini: Milikan odasına değişik gerilimler uygulayarak damlayı hareketsiz tutan gerilimi buluruz. Bu gerilimde elektrik alan kuvveti öteki kuvvetlerin bileşkelerine eşit ve zıt yönlü olup damla dengede kalabilir. Q yükünü  Q=2.10-10  formülünden tayin ederiz. Burada bahsi geçen Ud: durgun hal potansiyelidir.&lt;br/&gt;c)V2 hızının tayini: Durgunluk geriliminden sonra gerilimi biraz arttırarak damlanın hareketini gözleriz. S ve t ölçümleriyle V2 hızını tayin ederiz. Buradan Q yükünü Q=(V1+V2). .2.10-10 formülünden tayin ederiz. (Uh:hızlandırıcı potansiyeldir.)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Deney Ölçümleri:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1- Ud=  45  voltt1= 10 snx= 10 br&lt;br/&gt;    Uh=  90  voltt2=   9 snx= 10 br&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;S=  .10-4  &amp;#61662;  S= 5,33.10-4&lt;br/&gt;*V1=  =5,33.10-4/10&amp;#61662;V1=5,33.10-5 m/s&lt;br/&gt;Q=2.10-10 &amp;#61662; 2.10-10(5,33.10-5)3/2:45 &amp;#61662; Q= 1,72.10-18= 17,2.10-19 colomb&lt;br/&gt;Q=n.e &amp;#61662; 17,2.10-19 = n.1,6.10-19&amp;#61662; n=1&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*V2=  = 5,33.10-4:9 &amp;#61662; V2= 5,92.10-5 m/s&lt;br/&gt;Q=(V1+V2). .2.10-10 =(5,33+5,92).10-5  2.10-10&lt;br/&gt;Q= 18,3.10-19 colomb&lt;br/&gt;Q=n.e &amp;#61662;  18,3.10-19 = n.1,6.10-19&amp;#61662; n=11&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2- Ud=  85  voltt1= 11 snx= 10 br&lt;br/&gt;    Uh=  120 voltt2= 19 snx= 10 br&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;S=  .10-4  &amp;#61662;  S= 5,33.10-4&lt;br/&gt;*V1=  =5,33.10-4/11&amp;#61662; V1=4,85.10-5 m/s&lt;br/&gt;Q=2.10-10 &amp;#61662; 2.10-10(4,85.10-5)3/</description></item><item><title>TÜRK TARİHİNDEKİ BÜTÜN ISLAHAT HAREKETLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turk-tarihindeki-butun-islahat-hareketleri-418996.html</link><description>asker alanda nizam-ı cedit yerine sekban-ı cedit ordusunu kurdu. &lt;br/&gt;ıı.mahmut eşkinci ocağını kurdu. yine yeniçeriler isyan edince halkın ve ulema sınıfının da desteğiyle yayınlanan bir hattı hümayunla tüm ülkede yeniçeri ocağını kaldırdı (1926).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;dönemin ıslahatları:&lt;br/&gt;1-asakir-i mansure-i muhammediye adında yeni bir ordu kurdu. &lt;br/&gt;2-sadece deniz mühendishanesi mezunlarının kaptan olması kararlaştırıldı.&lt;br/&gt;3-divan örgütü kaldırılarak bakanlıklar kuruldu. &lt;br/&gt;4-müsadere sistemi kaldırıldı.&lt;br/&gt;5-posta ve karantina örgütü kuruldu.&lt;br/&gt;6-askeri amaçlı ilk nüfus sayımı yapıldı.&lt;br/&gt;7-memurlar için kıyafet zorunluluğu getirildi.&lt;br/&gt;8-padişah portreleri devlet dairelerine asılmaya başlandı.&lt;br/&gt;9-medreselerin yanında çağdaş eğitim veren okullar açıldı. ilköğretim zorunlu oldu. rüştüye (ortaokul) gibi orta dereceli okullar açıldı.&lt;br/&gt;10-memur yetiştirmek amacıyla mekteb-i maarif-i adliye, harp okulu, tıp okulu gibi okullar açıldı.&lt;br/&gt;11-1821&quot;de tercüme odası adı ile ilk yabancı dil okulu açıldı.&lt;br/&gt;12-eğitim amacıyla avrupa&quot;ya ilk kez öğrenci gönderildi.&lt;br/&gt;13-ilk resmi gazete takvim-i vakayi çıkarıldı.&lt;br/&gt;14-çuha fabrikası kurulmaya çalışıldı.&lt;br/&gt;15-ıı.mahmut ülkeyi tanımak amacıyla yurt gezisine çıkan ilk padişahtır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ıslahat hareketleri</description></item><item><title>İSTANBUL UN FETHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?istanbul-un-fethi-360035.html</link><description>Bizansla bozuşma&lt;br/&gt;Osmanlıların Rumelide Tunaya kadar Balkanları fethetmeleri, artık çevreÂ¬si daralmış olan ve Avrupa ile Asya arasında bir engel oluşturan İstanbul&quot;un fetÂ¬hini zorunlu duruma getirmişti. II. Mehmetin tahta çıktığı sırada, Bizansın elinde, Çorlu civarındaki bazı yerlerle birlikte Marmara kıyısında ki Silivri ve civarındaki Bigados, Perintos, Marmara Ereğlisi ve bazı köyler ile, birkaç kez Osmanlılara geçip sonra yine Bizanslılara bırakılan Karadeniz kıyısına yakın, ya da kıyıdaki Vize, Misivri, -Ahyolu, Süzebolu, Midye şehir ve kaleleri kalmıştı.&lt;br/&gt;Osmanlıların şimdiye kadar İstanbul&quot;un fethi için gerçekleştirdiği girişimler, çeşitli,sebeplerle başarısızlığa uğramıştı. Bu şehir imparatorun elinde bulundukÂ¬ça Osmanlıların Rumeliye, tamamen hakim olmaları imkansız gibiydi; nitekim Varna savaşına gidilirken Çanakkalenin ve hatta Sarayburnu ve Boğaz yönündeÂ¬ki yerlerin düşman tarafından kesilmiş olması ve İstanbul&quot;un da düşmanı kışkırÂ¬tan imparatorun elinde bulunması sebepleriyle, Ceneviz gemilerine 40 bin duka altım Ödenerek Rumeli kıyısına yerleştirilen toplar ve lodos dolayısıyla düşman gemileÂ¬rinin boğazdan uzaklaşmak zorunda kalmaları sonucunda, güçlükle Anadoluhi-sarı (Yenicekale)&quot;ndan Rumeli&quot;ye geçilebilmişti. Böylece iki kıtadaki Osmanlı hakimiyetinin, sinsi siyasetiyle sürekli olarak Osmanlılar aleyhine faaliyette buÂ¬lunan Bizans yüzünden ne kadar ciddi tehlikelere düştüğünü, cereyan eden olayÂ¬lar, açıkça ortaya koymuştur.&lt;br/&gt;Sultan Mehmet, Karaman seferinden dönünce Çanakkale boğazında Frenk gemilerinin bulunduğu haberini alınca derhal İstanbul boğazısına gelip, vaktiyle babasının geçtiği aynı yerden Rumeli tarafına geçti ve Anadoluhisarı&quot;nın karşısına bir kale yapılmasını emretti. Böylece atlatılan bu tehlikeli deneyler, henüz kuvÂ¬vetli bir donanmaya sahip olmayan Osmanlılar için İstanbul&quot;u fethedip sahip olÂ¬mak suretiyle, bu engeli ortadan kaldırmalarını zorunlu hale getiriyordu. Bundan dolayı önce, sultanın emri üzerine, Karadenizden gelecek her türlü yardıma enÂ¬gel olmak ve iki kıyı arasında karşıdan karşıya geçmeyi sağlamak için Boğazkesen hisarı denilen Rumeli hisarı&quot;nın yapılmasına karar verildi. Bu amaçla sultan MehÂ¬met, Karaman seferinden döner dönmez Anadolu ve Rumeliye fermanlar gönÂ¬dererek bin inşaat ustası ve bir o kadar da İşçi ve kireççi istedikten başka, inşaata ait malzemenin ilkbahara kadar hazırlanmasını emir ile boğazda bir kale yaptıÂ¬rılacağını bildirdi. Sultanın kale yaptırmak istediği yer, Bizanslıların Hermane-um Promontarium dedikleri, boğazın en dar yeri olup, buradan çok eski devirlerde de karşı kıyıya asker geçirilmiş olduğu rivayet edilmiştir. Böylece gerektiğinde boÂ¬ğazın bu dar yerinden karşıya kolaylıkla asker geçirilebileceği gibi, düşman gemilerinin geçmesine  de engel olunarak İstanbul&quot;un yiyeceksiz kalması da gerçekleştirilecekti. Öte yandan bu hazırlıklar sebebiyle endişe ve telaşa kapılan Kostantin, Edirneye elçiler gönderdi: bunlar, aldıkları talimat gereğince, şehÂ¬zade Orhanın tahsisatından söz etmeyecekler ve sultanla anlaşmak için her feÂ¬dakarlığı yapacaklardı, imparator, elçileri aracılığıyla I, Murat tan başlayarak Osmanlı sultanlarının İstanbulun hemen yakınında bir kale, hatta bir kulübe bile yapmak istemediklerini ve Çelebi Mehmetin aslında Yıldırım Bayezit&quot;- in Manuelin onayı ile Türklerin oturduğu Anadolu kıyısındaki kaleyi yaptığını bildirdikten sonra II. M e h m e t in kale yaptırmak suretiyle Frenklerin gidip gelÂ¬melerine engel olmak ve gümrük vergilerini kaldırıp İstanbulu aç bırakmak niyeÂ¬tinde olduğunu ileri sürmüş ne istiyorsan onu vereceğiz demiştir. Sultan Mehmet, imparatorun elçileri aracılığıyla söylediği bu sözleri dinledikten sonra:&lt;br/&gt;Ben şehirden bir şey almıyorum; şehrin hendekten dışarıda hiçbir yeri yokÂ¬tur; bu nedenle Boğazda kale yaptırmama engel olmaya da hakkınız olamaz. AnaÂ¬dolu yakasındaki kaleler ile burada oturan halk ve boş yerler benimdir; Macar kralı üzerimize yürüdüğü zaman, o karadan gelirken Frenklerin kadırgaları ÇanakkaÂ¬le Boğazına g</description></item><item><title>SON OSMANLI MEBUSLAR MECLİSİNİN TOPLANMASI (12 OCAK 1920)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?son-osmanli-mebuslar-meclisinin-toplanmasi-(12-ocak-1920)-389905.html</link><description>SON OSMANLI MEBUSLAR MECLİSİNİN TOPLANMASI (12 OCAK 1920)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1-Seçimlerin yapılıp mebuslar meclisinin toplanmasına itilaf devletleri karışmadılar.&lt;br/&gt;      YORUM: Bunun nedeni, itilaf devletleri toplanacak olan bu meclisin barış kararı alacağını umuyorlardı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2-Mustafa Kemal Mebuslar Meclisinin İstanbul&quot;da toplanmasına karşı çıktıysa da bu görüş kabul edilmedi. Meclisin padişahsız olamayacağı öne sürüldü.&lt;br/&gt;      YORUM: Mustafa Kemal İstanbul&quot;un düşman işgali altında olması nedeniyle baskı altında olunacağı ve bu nedenle meclisin özgürce çalışamayacağını düşündü.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3-Mustafa Kemal mebuslardan kendisini meclis başkanı seçmelerini istediyse de bu durum gerçekleşmedi.&lt;br/&gt;      YORUM: Çünkü eğer meclis dış bir müdahaleye uğrarsa çalışmaların Anadolu&quot;da devam ettirilebilmesi için.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;4-Mustafa Kemal Mebuslardan yurdun kurtarılmasına öncelik veren bir Müdafa-i Hukuk grubu kurmalarını istedi. Mebuslar bunun yerine Felah-ı Vatan adıyla başka bir grup kurdular.&lt;br/&gt;      YORUM: Felah-ı Vatan grubunun çalışmalarıyla kongre kararlarına benzeyen Misak-ı Milli kararlarını Mebuslar Meclisi kabul etti.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;    Mustafa Kemal Mebuslar Meclisi&quot;nde üç şey istemiştir:&lt;br/&gt;1-Başkan seçilmek. Gerçekleşmedi.&lt;br/&gt;2-Müdafa-i Hukuk grubunun kurulmasını. Gerçekleşmedi. Ancak onun yerine Felah-ı Vatan adıyla başka bir grup kuruldu.&lt;br/&gt;3-Kongre kararlarının alınmasını istedi. Gerçekleşti. Bu kongre kararları Misak-ı Milli.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;MİSAK-I MİLLİ (28 OCAK 1920)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1-I. Dünya Savaşı&quot;nda itilaf devletleri tarafından işgal edilen Arap bölgelerinin geleceği hakkında bölge halkı özgürce karar vermelidir.&lt;br/&gt;      YORUM: Araplar kendi geleceklerini kendileri belirleyebilecekti. Dikkati çeken diğer bir özellik ise; bu karar Wilson ilkelerine uygun bir karardı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2-Mondros Ateşkesi imzalandığı sırada işgal edilmeyen ve çoğunluğu Türk olan yerler birbirinden ayrılmaz bir bütündür.&lt;br/&gt;YORUM: Vatanın bütünlüğü korunacak ve işgal edilen yerler kurtarılacaktır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3-Batı Trakya(Meriç nehri batısı), Kars, Ardahan ve B</description></item><item><title>GÖKTÜRKLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?gokturkler-448964.html</link><description>GÖK-TÜRKLER&lt;br/&gt;Asya Büyük Hun imparatorluğundan sonra, her bakımdan temsil ettiği Türk kültürü itibariyle 2. süper Türk imparatorluğu niteliğinde olan Gök-Türk hakanlığı, Türk sözünü ilk defa resmi devlet adı olarak benimsemekle bütün bir millete ad vermek şerefini kazanmış, Doğu Sibiryadaki Yakut Türkleri ile batıda Ogur (Bulgar) Türklerinin bir kısmı dışındaki Türk asıllı bütün kütleleri kendi idaresinde birleştirmiştir. Hakanlığın yıkılmasından sonra bir yelpaze gibi açılarak dört tarafa yayılan çeşitli Türk zümreleri gittikleri yerlerde Türk adını ve Gök-Türk idari, siyasi ve iktisadi geleneklerini yaşatmışlardır. Yine bütün bu Türklerin tarihinde Gök-Türk teşkilatının, edebiyatının, töre ve hayat telakkisinin izleri görülmüştür. Gök-Türk-lerden sonraki çağlarda, R Türkçesi (Ogur lehçesi) müstesna, bütün Türk lehçe ve ağızları Gök-Türk Türkçesinin damgasını taşır. Doğudan batıya:Orta Asya, Türkistan, Maveraünnehir, Kuzey Hindistan, iran, Anadolu, Irak, Suriye ve Balkan Türkleri, Gök-Türkler yolu ile Türktür.&lt;br/&gt;Bizim bugün diğer Türk devlet ve zümrelerinden ayırdetmek üzere Gök-Türk (Kök-Türk) dediğimiz bu topluluk ve devletin adı Türk veya Türük idi. Ancak, kitabelerin bir yerinde kendini Gök-Türk olarak tanıtmıtır ki, Göke mensup, ilahi Türk manasma gelen bu tabir V. Thomsene göre  hakanlığın parlak devresine işaret etmekte olmalıdır (herhalde Mu-kan Kagan zamanı).&lt;br/&gt;Gök-Türk hakanlığı çağında, daha doğrusu 6.-9. asırlarda Orta Asyada tarihi rol oynayan toplulukların, çeşitli adlar altında gruplaşan Tölesler olduğu anlaşılmaktadır. Türkçe Töles kelimesi ihtimal asıl, kök, temel manalarına gelmektedir. Bk. L. Bazin, Les Calendriers..., s. 661, 667.&lt;br/&gt;Töles (Tölös, Tolis, Çincede Tie - lo, Tieh - le)ler, Çin kaynaklannda eski Hun boylanndan olarak zikredilen ve bütün Orta Asyaya yayılmış kalabalık Türk kütleleri bütünüdür. Sui-shu (Çin Sui hanedanımn - 581 - 618-yıllığı)da 50 kadar kabilesi sayılmakta ve şöyle sıralanmaktadır: li Baykal gölünün kuzeyinde, 5i Tola ırmağı kuzeyinde, 5i Tanrı dağları kuzey eteğinde, 9u Altayların güneybatısında, 4ü Kang (Semerkant havalisi) krallığının kuzeyinde, 10u Seyhun boyunda, 4ü Hazarın doğusu ve batısında, 6sı Fu-lin(Bizans)in doğusunda . Ancak Baykal gölünden Karadenize kadar yayılan bu toplulukların hepsini de Türk menşeli saymak doğru olmasa gerektir. En batıda gösterilen bazılarının (mesela Alanlar) iranlı oldukları biliniyor. Wu-hun (=Ugor)lar da Urallı bir kavim grubudur .Ayrıca Ogur boylarının da Tieh-leler olarak zikredildiği anlaşılmaktadır. Töles boylarının, taşıdıklan adlar henüz tamamen çözülememiş olmakla beraber, Hunlardan geldikleri ve umümiyetle dil ve örflerinin Gök-Türklerinkinin aynı olduğu belirtilmiştir . Bazı Çin kayıtlarına göre, Tabgaçlar devrinde (386-534), yüksek tekerlekli araba kullandıklanndan dolayı Kao-kü (Chao-che = yüksek tekerlek) diye adlandırılan bir kısım Töles kabileleri diğer Türkler gibi kendilerini kurt atadan türemiş kabul ederlerdi. Ayrıca, Tang-shu (Çin Tang sülalesi -618-906- yıllığı)da da 15 Töles kabilesinin adlan verilmiştir. Gök-Türk hakanlığı zamanında Orta ve Doğu Asyada gruplaçan Tölesler ile diğer ilgili bölgelerdeki topluluklar şunlardır:&lt;br/&gt;1. Tarduş (Çincede Sie Yen-to, Hsieh Yen-to. Hsie/ = Sir/ Yen-to = Tarduş?) lar .Töles kabilelerinden bir grup (herhalde Tarduş: Hakan Tar-dunun unvanı ile anılanlar: Batı Gök-Türkleri= On-oklar) Altayların batı-sında oturmakta olup Töleslerin en zengin ve kuvvetlileri olarak gösterilirler.&lt;br/&gt;2. Uygurlar. Töleslerden bir kütle. Tola ırmağının kuzey sahasmda yer almışlardı.&lt;br/&gt;3. On-0klar (ihtimal Tarduş diye de adlandırılan Töles grubu), Altaylardan Seyhun (Sır-derya) yakınlarına kadar uzanan geniş bölgede görünüyorlar. Çu ırmağı-Isık göle göre, 5i doğuda To-lu (sol kanad), 5i batıda Nu-çi-pi (sağ kanad) adı ile 10 kabileden kurulu olup, Batı Gök-Türkleri diye de anılmışlardır. Türgişler (aş.bk.) To-lulardan idiler. Ayrıca bunlar-dan bir kısmı Çu-yüe (Çiğil?) ve Çu-mi (Çumul) adları ile anılan Türk kabi-leleri i</description></item><item><title>YAKINÇAĞ&quot;DA ORTAYA ÇIKAN SİYASAL AKIMLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?yakincag-da-ortaya-cikan-siyasal-akimlar-393585.html</link><description>YAKINÇAĞ&quot;DA ORTAYA ÇIKAN SİYASAL AKIMLAR YAKINÇAĞ BAŞLARKEN&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yakın çağ siyasi düşünceleriyle anlatılmak istenen; Fransız ihtilalinden yirminci yüzyılın başına kadar geçen sürede yaşanan siyasi gelişmelerdir. Bu gelişmeler ve siyasi görüşler elbetteki bir anda ortaya çıkmamıştır. Görüşlerin ortaya çıkmasının temelinde ekonomi önemli bir yer tuttuğu gibi, tarihsel gelişmelerin de önemli bir pay sahibi olduğunu belirtmeliyiz. Aşağıda bu görüşler ele alınmış, nasıl ortaya çıktıkları, kimlerin ortaya attığı, gelişimleri ve sonuçlarından bahsedilmektedir. Fransa da ortaya çıkan ancak sonuçlarıyla bütün dünyayı etkileyen ihtilal, çıkış noktası olarak seçilmiştir. Zaten tarih kaynakları da etkileri göz önünde bulundurulduğunda, Fransız ihtilalini, yakın çağın başlangıcı olarak belirtir. Bu sebeple öncelikle ihtilalden bahsetmek doğru olacaktır. &lt;br/&gt;A.FRANSIZ İHTİLALİ- DÜNYAYI SARSAN ON YIL    &lt;br/&gt;Avrupa&quot;da mitoloji ve dinsel düşünüşün insan düşünüşü üzerindeki mutlak egemenliğinin sona ermesi ve akıl çağının başlaması Eski Yunan Sofistleri ve Sokrates&quot;in ortaya çıkmasıyla mümkün olmuştur. Bu gelişme insanlığı sarsan, silkeleyen ilk önemli adımdır. &lt;br/&gt;Dünyayı sarsan, inanç alanında ortaya atılan ikinci önemli adımda tek tanrılı dinlerdir. &lt;br/&gt;Onuncu yüz yılda başlayan Rönesans ve büyük keşifler hareketi ve bununla ortaya çıkan gelişmeler, fikir alanında ve sosyal alanda büyük önem taşımaktadır. On sekizinci yüz yılda bir yandan derebeylik, bir yandan mutlak krallıkları tehdit eden, sonrada ortadan kaldıran Sanayi Devrimi gerçekleşmiştir. Sanayi Devrimi&quot;nin gücünü ve kaynağını Rönesans hareketinden aldığını söyleyebiliriz.  &lt;br/&gt;İşte bu kaypak devirde Fransa&quot;da baş gösteren bir hareket, çok kısa zamanda Fransa sınırlarında dışarı taşarak bütün dünyada geniş yankılar uyandırdı. 1789&quot;dan 1799&quot;a kadar süren ve bir biri arkasında bomba gibi patlayan olaylarla yüklü olan bu dönem pek yerinde bir deyimle &quot;Dünyayı Sarsan On yıl &quot; olarak adlandırılır.  Bu on yıl Fransız Devrimi&quot;nin ortaya ç</description></item><item><title>KAPIKULU ASKERLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kapikulu-askerleri-358766.html</link><description>KAPIKULU ASKERLERİ&lt;br/&gt;     Osmanlı Devletinin sürekli ordusunu oluşturan ve doğrudan padişaha bağlı olan yaya, atlı ve teknik sınıftan asker ocaklarına verilen ad.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Kapıkulu ocaklarının kurulmasından önceki dönemde Osmanlı Devletinin askeri gücünü yayalar ve müsellemler oluşturuyordu. Bu birlikler tımarlı sipahiler, akıncılar, azaplar, voynuklar, martoloslar ve cerahorlarla destekleniyordu. I. Murad döneminde (1360-89) örgütsel kuruluşu tamamlanan kapıkulu ocakları, 16. yüzyılda yeniden düzenlendi. Bu yapıda, yaya ve atlı olarak iki ana sınıf vardı. Acemi oğlanları, yeniçeriler, cebeciler, topçular, top arabacıları yay sınıfını, sipahiler, silahdarlar, sağ ulufeciler, sol ulufeciler, sağ garipler, sol garipler de atlı sınıfı oluşturuyordu. Kapıkulu ocakları, Bektaşiliğin güçlü biçimde örgütlendiği Osmanlı kurumlarındandı ve bu nedenle ocağa Ocağ-ı Bektaşiyan, askerlerine taife-i Bektaşiye, ocak subaylarına sanadid-i Bektaşiyan, yükselme yoluna da ilsile-i Bektaşiyan deniliyordu. Bektaşilikteki alegorik simgeler de (örn. börk, kazan) aynen kapıkulu ocaklarına alınmıştı ve Bektaşi dervişleri ocak ortalarının üyesi sayılıyordu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Osmanlı Devletinin sınırları genişledikçe kapıkulu ocaklarında da yeni düzenlemelere gidildi. İstanbulun alınışından sonra, Geliboludaki Acemi Ocağı dışında İstanbulda ikinci bir Acemi Ocağı kuruldu. Ağa bölükleri de kapıkulu kısmına alındı; ocak subaylarının rütbeleri ve yetkileri belirlendi. Sınır boylarındaki kalelerin korunması için, kapıkulu kapsamında yerlikulu yeniçerisi (gönüllü yeniçeri), cebeci, topçu, lağımcı, humbaracı ortaları kuruldu. Kapıkulu ocaklarında, devşirme ve pençik yasalrına göre asker yetiştirilirdi. Adaylar (devşirmeler ve pençik oğlanlar) acemi ocaklarındaki eğitimden sonra kapıya çıkma denen işlemle ömür boyu asker olarak kapıkulu sınıflarına alınırlardı. Başka bir meslek edinmeleri ve evlenmeleri yasaktı. Bütün kapıkulu askerleri oda denen kışlalarda cemaatler oluşturur, her cemaat de kendi içinde bölüklere ayrılırdı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Savaşçı bir sınıf olan kapıkuluların görevleri katı ve ödünsüz kurallara bağlanmıştı. Bu kurallara kavanin-i yeniçeriyan denirdi. Kapıkulları kent güvenliğinden ve sınırların korunmasından sorumluydu. Silah olarak genellikle tüfek, kılıç, ok ve yayi kalkan, mızrak kullanırlardı. Osmanlı padişahının kapıkulu ocaklarının Birinci Ortasının yoldaşlarından sayılması, ulufe günü yeniçeri ağası giysisi ile kışlaya gelmesi ve ulufesini alması, at üstünde bir kase şerbet içmesi gelenekti. Ulufeleri üç ayda bir galebe divanında dağıtılan kapıkulları padişahların tahta çıkışları (cülus) ve sefere gidişlerinde de bahşiş alılardı. Kapıkulu kışlalarının bir bölümü Atmeydanında, bir bölümü Şehzadebaşındaydı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Kapıkullarının disiplini 17. yüzyılda bozuldu. Devşirme ve pençik sistemleri işlemez duruma geli ve ocağa rasgele asker alınmaya başlandı. İstanbulda sık sık çıkan ayaklanmalar, genellikle kapıkullarınca yönlendiriliyordu. 1632de IV. Muradın reform girişimi geçici bir iyileşme sağladı. Köprülüler döneminde de ocaklardaki disiplin yeniden kuruldu. II. Mustafanın, III. Ahmedin, III. Mustafanın ve III. Selimin bu konudaki reform çabalarının çoğu büyük ayaklanmalar karşısında başarısızlıkla sonuçlandı. II. Mahmud 1826da ocağın humbaracı, barutçu, lağımcı gibi teknik sınıflarını köklü reformlarla yeniden örgütlerken, öbür kapıkulu ocaklarını kaldırdı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;YENİ ÇERİ OCAĞI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Sultan II. Mahmut, Avrupa ordularının aldığı eğitimle yetiştirilmek üzere eşkinci adı verilen yeni bir askeri örgüt kurulmasını emretti. Yeni eğitimi istemeyen Yeniçeriler ayaklandı. Bu durumdan yaralanan II. Mahmut, Yeniçeri ocağının kaldırıldığını bir fermanla halka duyurdu.&lt;br/&gt;     Askerlere yakışmayan davranışlar içine giren sarhoş Yeniçeriler, zaman zaman halkın canına ve malına zarar vermeye başlamıştır. Bu nedenle de halkın nefretini kazanmışlardı. O dönemlerde çok değer verilen ilmiye sınıfına yaptıkları hakaretler, halk ile ilmiye sınıfının, Yeniçerilere karşı, cephe almalarına sebep</description></item><item><title>ESKİ MISIR GİZEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?eski-misir-gizemi-362632.html</link><description>ESKİ MISIR GİZEMİ&lt;br/&gt;ESKİ MISIR TARİHİ&lt;br/&gt;             Yontmataş devrinde Mısır, tropikal bir iklimin etkisindeydi ve bu iklime uygun bitki örtüsüyle kaplıydı. Konutlar henüz vadinin üstündeydi, başlıca etkinliklerini ise, avcılık ve balıkçılık oluşturuyordu. Yontmataş devri sonunda, bütün Afrikada bir kaya sanatı gelişti, Yukarı Mısırdaki kayalar ve mağara duvarları, hayvan resimleri, av sahneleri ve gemicilikle ilgili çeşitli görüntülerle süslendi.&lt;br/&gt;            Cilalıtaş devri başlarında, Nil vadisinin coğrafi oluşumu tamamlandı ve yavaş yavaş tahıl tarımı, keten ekimi ve dokumacılığı, hasır işçiliği ve çömlekçilik gelişmeye başladı. Köylerin eski görünümleri değişti, sazdan kulübelerin yerini kerpiçten evler aldı. 4000 yılına doğru benimsenen teknikler giderek yetkinleştirildi, bunun yanı sıra fildişi işçiliği ortaya çıktı, küçük heykellerin yapımına girişildi. Bu dönemde kuzey kültürüyle güney kültürü arasındaki fark giderek iyice belirginleşti. İki uygarlık merkezi birbirine koşut olarak düzenlendi: Kuzeyde başına kırmızı bir taç giyen ve Osiris tarafından korunan kral, batı ve doğu eyaletlerini yönetiyordu; güneyde bulunan bir başka kral da başına beyaz bir taç takıyor ve tanrı Sethi tarafından korunduğunu düşünüyordu; güney eyaletlerinin egemenliğiyse onun elinde bulunuyordu.&lt;br/&gt;            Eski Mısır yaklaşık üç bin yıl varlığını sürdürdükten sonra, İ.S. 395te Bizans egemenliği altına girerek Hıristiyanlığı yada Kıptiliği benimsedi ama Hıristiyanlar ve Araplar, bu son derece gelişmiş uygarlığın izlerini silemediler. İ.S.VI. yyda imparator İustinianos, Philaideki İsis Tapınağını (Hıristiyan mısırdaki son pagan merkezi) kapattırınca, dünyanın en eski uyarlığı sayılan bu uygarlığın üstüne bütün kapılar kapanmış oldu. &lt;br/&gt;            Daha sonra Fransız Jean-François Champollionun hiyeroglif yazılarını incelemesi ve dolayısıyla o tarihe kadar karanlıkta kalmış birçok soruya ışık tutması sonucunda Eski Mısır uygarlığıyla ilgili pek çok şey öğrenildi. &lt;br/&gt;            XIX. yya kadar, Mısır tarihi Eski Yunan yazarlarının, özellikle de Herodotos, Sicilyalı Diodoros ve Stranbonun yazdıklarından öğreniliyordu; ayrıca Mısırlı rahip Manethonun Aigyptiake adlı yapıtından da yararlanılıyordu; Manethon bir Mısır tarihi yazmaya girişmiş ve Mısır firavunlarını 31 sülalede toplayarak bir firavunlar listesi yapmaya çalışmıştır. Bu bölümleme modern bilimler tarafından her zaman kullanılmıştır. Günümüzde Eski Mısır bilimi (ejiptoloji) henüz çok yeni bir bilim dalıdır, ama incelediği yazıtlar ve arkeoloji gereçleri o kadar zengin ve o kadar çeşitlidir ki, daha şimdiden Tarih öncesi dönemden Hıristiyanlık dönemine kadar Eski Mısır uygarlığının ve tarihinin ana hatları çizilebilir, en özgün yanları belirtilebilir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ESKİ İMPARATORLUK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;            Piramitlerle simgelenen eski imparatorluk dönemi Eski Mısırın Altın Çağı sayılır. Bu dönemde gerçekleştirilen anıtsal yapılarda artık tuğlanın yerini taş almış ve piramitler biçiminde krallık mezarlarının yapılmasına olanak verilmiştir. Menfis gene başkent olarak kalmış, yer altı gömütlükleri Sakkara ve Gize yaylalarına yayılmıştır. &lt;br/&gt;            III. , IV. , V. ve VI. Sülaleleri kapsayan Eski imparatorluk, kral Zoserin hükümdarlığıyla başlar (2700e doğru); bakanlarından İmhotep, Zoser için, Sakkaradaki basamaklı piramidin mezar kompleksini yaptırmıştır. Sina ve Nübyeye yapılan seferler henüz bu dönemde başlamıştır; bu da Mısırlıların daha o dönemde bir yandan değerli taş ve bakır sağlamak, öte yandan da sınırları korumak amacıyla örgütlenmiş olduklarını gösterir. &lt;br/&gt;            IV. sülale (2620ye doğru) oldukça ünlüdür. Sülalenin ilk firavunu Snefrunun Libya, Nübye ve Sinaya karlı seferler yaptığı ve oralardaki türkuvaz yataklarına bir düzen getirdiği bilinir. ardılları olan keops, Kefren ve Mikerinos ise Gizede kendilerine mezar olarak yaptırdıkları düz yüzlü üç büyük piramitle ün sağlamışlardır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;            V. sülale(2560a doğru) döneminde krallık tanrısı olarak Renin üstünlüğünün kabul edildiği görüldü. Bundan böyle firavunlar &quot;Renin oğlu&quot; olarak adlandırılmaya başlandılar. Bu firavunlar Güneş tanrıya çok sayıda tapınaklar yaptırdılar. Bu dönemde, Userkaf, Menkauhor, İsesi ve Unas gibi krallar hüküm sürdü; bunların piramitleriyse Abukir, Dahruş ve Sakkarada yapıldı. &lt;br/&gt;            VI. sülale (2420ye doğru) döneminde, krallık otoritesinde bir zayıflama, buna karşılık eyaletlerdeki valilerin (nomarkhes) güçlerinde de artma görüldü. Firavunlar (Teti, Userkarei Papi I, Merenre, Papi II) bun</description></item><item><title>ERMENİ SORUNUNUN ORTAYA ÇIKIŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ermeni-sorununun-ortaya-cikisi-392675.html</link><description>ERMENİ SORUNUNUN ORTAYA ÇIKIŞI&lt;br/&gt;Osmanlı İmparatorluğunun çöküntü dönemine girmesini takiben Rusya, İngiltere, Fransa ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun teşvikiyle, imparatorluğu oluşturan milletler birbiri ardına bağımsızlık mücadelesine girişmişler ve bunda başarı sağlamışlardır. Bu gelişmeler Ermeniler için de örnek teşkil etmiş, onlar da Osmanlıları parçalamak isteyenlerin maddi ve manevi desteğiyle yer yer ayaklanmalar başlatmışlardır.&lt;br/&gt;Böylece, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir &quot;Ermeni sorunu&quot;ndan söz edilir olmuştur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu dönemde dünya güç dengesinde giderek daha önemli bir devlet olarak ortaya çıkan Çarlık Rusyası Osmanlı Devleti topraklarını bir doğal yayılma alanı olarak kabul etmekte ve Osmanlıların sırtından güneyde sıcak denizlere açılma hedefini gütmektedir. Bu hedefe ulaşmak için kullandığı başlıca araçları savaşların yanı sıra, Osmanlı yönetimi altındaki Hristiyan toplumların hamisi rolünü oynamaktır. Diğer taraftan dönemin diğer iki başlıca gücü olan İngiltere ve Fransa da Osmanlı Ermenilerini Protestanlık ve Katolikliğe kazandırmak amacındadır ve bu amaçlar bağlamında, İstanbulda 1830da Ermeni Katolik, 1847de Ermeni Protestan kiliselerini kurdurmuşlardır. Rusya, İngiltere ve Fransanın Osmanlı Ermenilerine ve diğer Hristiyan toplumlara gösterdikleri bu ilginin gerisinde esas itibariyle azınlıkları himaye görüntüsü altında Osmanlı Devletinin içişlerine müdahale edebilmek ve imparatorluğu parçalamak amacı yatmaktadır &lt;br/&gt;Boghos Nubar tarafından Fransa Dışişleri Bakanına gönderilen mektubun kopyası. (İlk sayfa tam olarak, ikinci sayfada ise selamlar ve Boghos Nubarın imzası görülmektedir).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ermenilere bu güçlerce Doğu Anadoluda bir Ermenistan devletinin kurulması vaad edilmiştir. Halbuki söz konusu dönemde bu bölgedeki Ermeni nüfusu bölge genel nüfusu içinde ancak %15 oranında bir yer işgal etmektedir. Örneğin, en kalabalık oldukları Bitlis&quot;te bile nüfusun 1/3 ünü dahi teşkil edememektedirler.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;21 Temmuz 1915. Sult</description></item><item><title>TARİH - KARDEŞ KATLİ VE FATİH KANûNNâMESİNDEKİ YERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-kardes-katli-ve-fatih-kannnmesindeki-yeri-399976.html</link><description>kardeş katli ve fatih kanûnnâmesindeki yeri</description></item><item><title>TARİH - TÜRK TARİHİ VE ERMENİLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-turk-tarihi-ve-ermeniler-399593.html</link><description>türk tarihi ve ermeniler</description></item><item><title>SEYH SAİT İSYANI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?seyh-sait-isyani-417753.html</link><description>seyh sait ayaklanmasının elebaşısıdır. 1865&quot;te palu&quot;da doğmuştur. şeyh mahmud&quot;un oğlu olup, medrese öğrenimi gördü. torunu ile röportaj...</description></item><item><title>CEM SULTAN VE II. BAYEZİD ARASINDAKİ TAHT KAVGASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cem-sultan-ve-ii.-bayezid-arasindaki-taht-kavgasi-448916.html</link><description>CEM SULTAN VE II. BAYEZİD ARASINDAKİ TAHT KAVGASI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;a) Cem Sultan`ın Hayatı...........................................................................1&lt;br/&gt;b) II. Bayezid&quot;in Hayatıâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.2-3&lt;br/&gt;         FATİH&quot;İN ÖLÜMÜ İLE BAŞLAYAN TAHT KAVGASIâ€¦ â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..4-5&lt;br/&gt;a) Cem Sultan&quot;ın Kahire&quot;ye Gitmesiâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦...5&lt;br/&gt;b) Cem Sultan&quot;ın Anadolu&quot;ya Geri Dönmesiâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦...5-6&lt;br/&gt;c) Cem Sultan&quot;ın Rodos Şövalyelerine Sığınmasıâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦...7-8&lt;br/&gt;d) Cem Sultan&quot;ın Fransa&quot;ya Götürülüşüâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.8-9&lt;br/&gt;e) Cem Sultan&quot;ın Papa Tarafından Roma&quot;ya Götürülmesi ve Ölümüâ€¦â€¦â€¦â€¦9-11&lt;br/&gt;f) Ölümü Sonrasıâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.11&lt;br/&gt;Sonuçâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦12&lt;br/&gt;Bibliyografyaâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..13-14&lt;br/&gt;       &lt;br/&gt;                   &lt;br/&gt;YAZAN&lt;br/&gt;ABDULLAH BİLİK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A - CEM SULTAN VE II. BAYEZİD ARASINDAKİ TAHT KAVGASI&lt;br/&gt;                                                                                                                             Abdullah Bilik &lt;br/&gt;İstanbul`u fethetmiş olan Fatih Sultan Mehmed`in oğullarından Cem Sultan ve II. Bayezid babalarının ölümünden sonra taht kavgasına girişmişlerdir. Fatih Sultan Mehmed ölmeden önce veliaht olarak herhangi birini seçmemiştir. Bu yüzden iki kardeşin de tahta geçme hakkı vardı. Her iki şehzade kendisini tahtın varisi olarak görüyordu. İki kardeşinde kendilerini haklı çıkaracak sebepleri vardı. Nihayetinde iki kardeş arasında başlayan bu büyük taht kavgası II. Bayezid`in tahtı ele geçirmesi ile bitmemiştir. Çareyi Rodos şövalyelerine sığınarak tekrar tahtı ele geçirebileceğine inanan Cem Sultan`ın Avrupa&quot;ya gitmesi ile sürüp gitmiştir. Bu kavga bir iç sorun iken Cem Sultan`ın Rodos`a sığınması ile uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Cem Sultan daha sonra yaptığı hatayı anlamış fakat iş işten geşmişti. Cem Sultan ve II. Bayezid arasındaki taht kavgasından söz etmeden önce hayatları hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum.&lt;br/&gt;a) Cem Sultan`ın Hayatı (1459 -1495)&lt;br/&gt; Cem Sultan Fatih Sultan Mehmed`in küçük oğlu olup 23 kanun 1459 (27/28 safer 864) Pazar günü sabaha karşı Edirne Sarayında dünyaya geldi . Annesinin Çiçek Hatun olduğu bilinmekle beraber annesinin nereli olduğu tam olarak belli değildir. Cem Sultan henüz kundakta bir bebekken babasının sert bir darbesine maruz kaldığı için gözünde şaşılık belirdiği ve bütün ömrü boyunca bu izi taşıdığı rivayet edilir . İlk terbiyesini sarayda alan Cem Sultan beş yaşına gelince eğitimi için bir hocaya verildi ve on yaşına kadar sarayda eğitildi. Sarayda kaldığı süreç içerisinde annesinden İtalyancayı ve Rumcayı okuyup yazacak kadar güzel öğrendi. Cem Sultan on yaşına geldiğinde 1469 yılında babası tarafından Kastamonu Sancak Beyliğine gönderildi. Kastamonu o devirde alimlerin, şairlerin, sanatkarların yaşadığı zengin ve güzel bir şehir olmakla birlikte ilim ve sanat merkezi idi. Kastamonu, Cem Sultan`ın şiirlik yönünün ortaya çıkmasında uygun bir muhit oldu. İlk gazellerini de burada yazmaya başladı. Cem Sultan burada Arapça ve Farsçayı öğrendi .&lt;br/&gt;Cem Sultan, Şehzade Mustafa`nın ölümü üzerine 1474 yılında onun yerine Karaman valiliğine getirildi. Konya, Selçuklu Devleti`nin başkenti olması münasebetiyle gelişmiş bir şehirdi. Cem Sultan, burada bir taraftan şiirle meşgul olurken diğer taraftan da vücudunu geliştirerek ata biniyor, güz kullanıyor, ok atıyor vb sporlar yapıyordu. Konya`nın idaresini üstlendiği gibi imar faaliyetlerinde de bulunuyordu. Yaptığı bu faaliyetlerden dolayı halk tarafından sevilen bir kişi haline geldi. Karamanoğlu Kasım Bey`le ilk defa burada tanıştı ve dostluğunu kurdu. Konya Sarayı`nda, Cem Sultan`ın etrafında Lalası Gedik Ahmed Paşa, Frenk Süleyman, Sofu Hüseyin, Hatipzade Nasuh, Defterdar Ahmet gibi önemli devlet adamları ve ayrıca Rum ve İtalyan danışmanları vardı . Cem Sultan, Sarayda defterdar ve nişancı gibi görevlere edebiyatla uğraşan kimseleri atamıştır. Ayrıca Haydar, Sehai, La`li, Kandi ve Şahidi gibi şairleri etrafına toplamıştır . Cem Sultan, şiirde Bursalı Ahmed Paşayı üstad olarak tanımışt</description></item><item><title>TARİH SORULARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-sorulari-350526.html</link><description>TARİH SORULARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1)Birinci İnönü Savaşı&quot;nda yenilen Yunanlılar ikinci kez saldırıya geçtiler.Bu olay &lt;br/&gt;tarihimizde İkinci İnönü Savaşı olarak adlandırılır.&lt;br/&gt;Yunanlıları ikinci kez saldırıya geçiren en önemli gerekçe aşağıdakilerden hangisidir?&lt;br/&gt;A)İngilizler&quot;in Yunanlılar&quot;a desteği&lt;br/&gt;B)Sevr&quot;i TBMM&quot;ye kabul ettirmek isteği&lt;br/&gt;C)İtilaf devletlerinin güvenlerini kazanma isteği&lt;br/&gt;D)Orduların çok güçlü hale gelme isteği&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2)1878 Berlin Antlaşması&quot;ndan sonra Ermeniler, Osmanlılarla silahlı mücadeleye başladılar.&lt;br/&gt;Ermenilerin silahlanmasını aşağıdakilerden hangisi sağlamıştır?&lt;br/&gt;A)Hınçak ve Taşnak komiteleri&lt;br/&gt;B)İngiltere Hükümeti&lt;br/&gt;C)Rusya ve Fransa&lt;br/&gt;D)Mavrimira derneği&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3)Birinci İnönü Savaşı&quot;nın sonuçlarına yönelik ifadelerden kaçı doğrudur?&lt;br/&gt;I)Bu zafer içte TBMM&quot;ye güven sağladı&lt;br/&gt;II)TBMM&quot;nin dış saygınlığını arttırdı&lt;br/&gt;III)Askere alma işlemleri hızlandı&lt;br/&gt;IV)Türk Ulusunun kurtuluşa olan inancı arttı&lt;br/&gt;A)   4                        B)   2                         C)   1                               D)   3&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;4)Birinci Dünya Savaşı&quot;nda Rusya itilaf devletleri safında yer aldı.&lt;br/&gt;Rusya&quot;nın Birinci Dünya Savaşı&quot;ndan çekilmesinin nedeni aşağıdakilerden hangisidir?&lt;br/&gt;A)Savaşta Almanlara karşı olan başarısızlıkları&lt;br/&gt;B)Bulgaristan&quot;ın Osmanlılarla birlikte yer alması&lt;br/&gt;C)Fransa ve İngiltere ile olan çıkar anlaşmazlıkları&lt;br/&gt;D)Rusya&quot;daki çarlık rejiminin yıkılmış olması&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;5)Hüküm:Teşkilat-ı Esasiye&quot;de 1909 yılında yapılan değişikliğe göre uluslararası antlaşmalar meclisin kabulü, padişahın onayı ile yürürlüğe girerdi&lt;br/&gt;Durum; TBMM Sevr Antlaşması&quot;nı geçersiz saymıştır.&lt;br/&gt;Buna göre; adı geçen antlaşmanın hukuksal geçersizlik nedeni aşağıdakilerden hangisi olabilir?&lt;br/&gt;A)Padişah tarafından onaylanmaması&lt;br/&gt;B)Mebusan Meclisi&quot;nin dağıtılmış olması&lt;br/&gt;C)TBMM&quot;nin padişahı yok sayması&lt;br/&gt;D)Çok ağır hükümler içermesi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;6)Ermeniler yıllarca Osmanlı Devleti&quot;nin yönetiminde diğer halklarla birlikte barış içinde yaşadılar.&lt;br/&gt;1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Ermenilerin Osmanlı yönetimi başkaldırmasının nedeni aşağıdakilerden hangisidir?&lt;br/&gt;A)Ermenilere savaş sırasında yapılan baskılar&lt;br/&gt;B)Ermenileri Rusları kışkırtması&lt;br/&gt;C)Fransız İhtilali&quot;nin dünya halklarına etkisi&lt;br/&gt;D)İngiltere&quot;nin doğuda bir ermeni devleti kurdurtmak istemeesi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;7)Kurtuluş Savaşı&quot;nda Yunan ordusunu iki kez yenilgiye uğratan ordumuz Yunan ordusunu &lt;br/&gt;ülkemizden çıkaramamıştır.&lt;br/&gt;Bu olayın en önemli gerekçesi aşağıdakilerden hangisidir?&lt;br/&gt;A)Yunan Ordusunun ordumuza göre güçlü olması&lt;br/&gt;B)Yunan Ordusunun İngiltere&quot;den sürekli destek alması&lt;br/&gt;C)Ordumuzun taaruz gücünü kazanamamış olması&lt;br/&gt;D)Yunan Ordusunu ülke içine çekerek tamamen yok etme stratejisini&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;8)Yunanlılar 6 Ocak 1921&quot;de Bursa-Eskişehir, Uşak-Afyon yönünde saldırıya geçtiler.&lt;br/&gt;bu saldırıdaki gerçek amaçları aşağıdakilerden hangisidir?&lt;br/&gt;A)TBMM hükümetinin düzenli ordu çalışmalarını engelleme&lt;br/&gt;B)Çerkez Ethem&quot;e yardım ederek TBMM&quot;yi zora sokmak&lt;br/&gt;C)Afyon ve Uşak&quot;ı ele geçirip demiryolu denetimini ele geçirmek&lt;br/&gt;D)Ankara&quot;yı ele geçirerek TBMM &quot;ni dağıtmak&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;9)Mondros Silah bırakışmasından sonra Güney Anadolu&quot;yu önce İngilizler sonra da Fransızlar işgal ettiler.&lt;br/&gt;Fransız işgaline karşı Maraş&quot;tan başlamak üzere şiddetli bir halk direnişi başladı.&lt;br/&gt;Bu halk direnişini başlatan en önemli neden aşağıdakilerden hangisidir?&lt;br/&gt;A)Fransızların Ermenilerle işbirliği içinde hareket etmeleri&lt;br/&gt;B)Suriye Ermenilerini bu yöreye yerleştirmeleri&lt;br/&gt;C)Maraş Kalesi&quot;ndeki Türk bayrağının indirilip Fransız bayrağının çekilmesi&lt;br/&gt;D)Bu yöreyi sonsuza değin Fransa&quot;ya ait olacağını açıklamaları&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;10)Birinci TBMM&quot;yi oluşturan üyeler vatanın kurtuluşu için özveriyi önde tutan kişilerden oluşmuştu.&lt;br/&gt;İstiklal Marşı, ödüllü yarışmasına Mehmet Akif Ersoy katılmadı.Aşağıdakilerden hangisi bunun gerçek nedenidir?&lt;br/&gt;A)Mehmet Akif Ersoy&quot;un Mustafa Kemal&quot;e muhalif oluşu&lt;br/&gt;B)Vatanın henüz düşman işgalinden kurtarılmamış olması&lt;br/&gt;C)Yarışmanın ödüllü bir yarışma oluşu&lt;br/&gt;D)Yarışmaya katılan birçok eserin bulunması&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;11)Sovyet Rusya, Türkler&quot;in dostluğunun önemini kavraması ile Moskova Antlaşması&quot;nı&lt;br/&gt;(16 Mart 1921) imzalandı</description></item><item><title>LOZAN  BARIŞ  ANTLAŞMASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?lozan--baris--antlasmasi-455111.html</link><description>LOZAN  BARIŞ  ANTLAŞMASI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kurtuluş savaşını başarıya ulaştıran Mustafa Kemal Paşanın başında bulunduğu T.B.M.M. hükümetiyle İtilaf devletleri arasında önce Mudanya mütarekesi imzalandı ( 11 Ekim 1922 ). Buna göre, kısa bir süre sonra, barış yapılması gerekliydi. İtilaf devletleri, barış görüşmelerine T.B.M.M. hükümetiyle Osmanlı hükümetini davet ettiler. Bu durum T.B.M.M. hükümeti tarafından olumlu karşılanmadı. Yapılan toplantıda Ankara hükümeti, Osmanlı hükümetiyle ilişkisi bulunmadığını ve Türkiye&quot;yi yalnız Ankara hükümetinin temsil edebileceğini, aksi halde toplantıya katılmayacağını İtilaf  hükümetlerine bildirdi. Bu sırada İngiltere&quot;de savaş taraflısı  Lloyd George  kabinesi düştü. Yerine barış taraflısı Bonarlow kabinesi geçti. Kabinede Dışişleri bakanlığı görevi Lord Curzon&quot;a verildi. Curzon, barış görüşmelerinin hemen başlatılması için, diğer devletlerle ilişki kurarak, çalışmalara başlamıştı. Fransa, İtalya ve Yunanistan görüşmelere hemen başlama kararı aldılar. T.B.M.M. Hükümetinin uyarmasını da dikkate alan bu devletler, Lozan konferansına yalnız Ankara hükümetinin katılmasında bir sakınca görmediklerini Lord Curzon&quot;a bildirdiler. Lord Curzon da durumu Ankara&quot;ya yazdı. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti çağrıya olumlu cevap verdi ve Ankara&quot;da  Lozan&quot;a gidecek heyet seçildi.Heyete İsmet Paşanın ( İsmet İnönü ) başkanlık etmesi kararlaştırıldı. Dr. Rıza Nur ve Hasan Saka&quot;dan gayrı müşavir olarak heyete, Münir Ertegün, Muhtar Çilli, Veli Saltık, Zülfü Tiğrel, Zekai Apaydın, Celal Bayar, Şefik Başman, Seniyettin Başak, Şevket Doğruer, Tevfik Bıyıklıoğlu, Tahir Taner, Nusret Metya, Hikmet Bayur, Zühtü İnhan, Fuat Ağralı, Mustafa Şeref Özkan, Şükrü Kaya, Hamit Hasancan, Ruşen Eşref Ünaydın ve Yahya Kemal Beyatlı Beyler de alındı. Konferansa katılan Türk gazetecileri;Ahmet Cevdet, Ahmet Şükrü Esmer, Hüseyin Cahit Yalçın,  Velit Ebüzziya,  &lt;br/&gt;Kerami  Kurtbay, Mecdi  Sayman, Kemal Salih  Sel, Asım Us, Ahmet Hidayet  Reel Beylerdi.&lt;br/&gt;Türk Murahhas heyeti Lozan&quot;a gitmek üzere Ankara&quot;dan 4 Kasım 1922&quot;de törenle uğurlandı. Konferansın açılış tarihi olarak önce 13 Kasım kararlaştırılmıştı. Ama bu arada müttefikler birtakım tertiplere başvurdular; nitekim Türk heyeti Lozan istasyonunda, devlet ileri gelenleri tarafından bilhassa karşılanmadı. İnönü bu durumdan yararlandı ve Fransa başbakanı ve dışişleri bakanı Poincare&quot;nin özel davetini kabul ederek Paris&quot;e gitti, onunla konuştu. Bu görüşme İngilizleri etkileyecekti. Fransız basınında Türkler için yararlı yayınlar yapıldı. Konferans ancak 20 Kasım saat 3:30 &quot;da Mont Benon gazinosu salonunda açıldı. Müttefikler bu konferansı &quot; Şark İşleri Konferansı &quot; olarak adlandırdılar. Onlara göre bu, 1914&quot;ten beri doğunun huzurunu bozan savaşlara kesin olarak son vermek ve karşılıklı anlaşmaya varmak üzere toplanan bir konferanstı. Bu sebeple Lozan&quot;daki görüşmeler sırasında  İsmet Paşa, Osmanlı hükümetiyle ilgili bütün meselelerle uğraşmak zorunda kaldı. Mustafa Kemal Paşa bu durumu, Nutuk&quot;ta &quot;  Lozan sulh masasında bahse mevzu olan meseleler üç, dört yıllık yeni bir devreye münhasır kalmıyordu. Konferansta, yüzyıllık hesaplar görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık, bu kadar mülevves hesapların içinden çıkmak, elbette o kadar basit ve kolay değildi &quot; diye belirtir ve İsmet Paşanın karşılaştığı güçlükleri anlatır. Konferans İsviçre Konfederasyonu başkanının bir konuşmasıyla açıldı. İsmet Paşa bu ilk toplantıda salona Lord Curzon ile birlikte girdi ;  konferansa Lord Curzon başkanlık edecekti. İsviçre başkanı nutkunu &quot; Yeryüzündeki iyi niyetli insanlara selam &quot; söyleriyle bitirdi. Açılış töreninde İtalya başbakanı Mussolini ve Fransa başbakanı Poincare de bulunuyordu. İsviçre Konfederasyonu başkanından sonra Lord Curzon bir konuşma yaparak &quot; Eğer delegelerin hepsi aynı uzlaştırıcı ruhla çalışırlarsa, masaya gelecek her meseleyi çözmek ve barış yapmak isteğini duyarlarsa, amaca ulaşmak kolaylaşacaktır &quot; dedi. Bu konuşmadan sonra kendisinin, taraflardan biri olduğunu düşünerek İsmet Paşa söz istedi ve konuşmasında Türkiye&quot;nin uğradığı haksızlıkları saydı. Anadolu&quot;daki tahribatı, yapılan mezalimi, halkın çektiği acıları anlattı. Konferansa bir ricacı olarak gelmediğini de tekrarladı. Asıl görüşmeler, 21 Kasım&quot;da saat 11:00&quot;de , Chateau d&quot;Uhy otelinin büyük salonunda başladı. Oturumun başkanı Lord Curzon idi. Konuşmalar sert bir hava içinde başladı. İsmet Paşa, komisyonlardan birinin başkanlığının Türklere bırakılmasını, genel sekreterliğe bir Türk yardımcının verilmesini ve Tür</description></item><item><title>TARİH - TÜRK MİTOLOJİSİ TÜRKLERE GÖRE UZAY VE İNSAN GÜNEŞ AY VE YILDIZLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-turk-mitolojisi-turklere-gore-uzay-ve-insan-gunes-ay-ve-yildizlar-433963.html</link><description>türk mitolojisi türklere göre uzay ve insan güneş ay ve yıldızlar</description></item><item><title>TARİH - ERMENİ SORUNU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-ermeni-sorunu-433975.html</link><description>ermeni sorunu</description></item><item><title>KURULUŞ DÖNEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kurulus-donemi-347257.html</link><description>KURULUŞ DÖNEMİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanli Beyliginin Kurulusu; Osman Bey, Oguz asiretlerinin ittifakiyla basa geçtikten sonra, siyasi ve dini bakimdan Anadolunun en itibarli ve nüfuzlu tarikatlerinden Ahilerin mühim bir sahsiyeti olan Seyh Edebalinin kizi ile evlenerek, gücünü artirmis idi. Bundan sonra Osman Gazi, Bizansa karsi genisleme politikasini uygulayarak, Inegöl, Karacahisar ve Yarhisari ele geçirdi ve bölgenin mühim merkezlerinden olan Bileciki alarak, burayi beyligin merkezi yapti (1299). Bu tarih devletin kurulus tarihi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultani III. Alaaddin Keykubadin Ilhanli Hükümdari Gazan Hanin kuvvetleri tarafindan tutulup, Irana götürülmesi üzerine Selçuklu ümerasindan bazilari ve bölgedeki Türkmen beyleri Osman Beye teveccüh göstermis; Oguz ananesine göre onun hakimiyetini tanimayi kabul etmislerdir. Nitekim Oguz beyleri Oguz Han töresine göre tertip edilen bir törende Osman Beyin önünde diz çökerek, onun verdigi kimizi içmek suretiyle tabiyetlerini sunmuslardir. Ancak henüz küçük bir beylik durumundaki Osmanogullarinin, seklen de olsa bu dönemde, Ilhanli hakimiyetini tanidiklari bilinmektedir. Osman Gazi, beyligini ilan ettikten sonra idaresi altindaki bölgeleri bes kisma ayirarak buralari güvendigi ve savaslarda yararlik gösteren kimselere tevcih etti. Oglu Orhana Sultanönü, büyük kardesi Gündüz Beye Eskisehiri, Aykut Alpe In-önüyü, Hasan Alpe Yarhisari ve Turgut Alpe de Inegölü verdi. Diger oglu Alaaddine ise seyh Edebalinin emin ve nazirliginda, ailenin geçimi için, Bilecik ve havalisinin gelirleri tahsis edildi.1302de Bursa tekfurunun liderliginde birlesen Rum tekfurlarinin Koyunhisar (Bafeon) savasinda agir bir maglubiyet tatmalari, Osman Beyin Bursa ve Kocaeli taraflarina akinlar yapmasini oldukça kolaylastirmisti. Bir taraftan Bursa öte taraftan Iznik Türk kusatmasi altinda tutuluyordu. Ancak yaslilik sebebiyle Osman Bey, fetihler için oglu Orhani görevlendirmisti. Nitekim 1324 yilinda Osman Bey vefat etti ve oglu Orhan Bey Osmanli tahtina çikti. Orhan Bey, 1326 yilinda Bursayi, uzun süren kusatmanin ardindan, ele geçirince babasinin vasiyetini yerine getirerek, Osman Gazinin naasini Bursaya nakletti ve burayi devletin yeni merkezi yapti. Orhan Beyin komutanlarindan Akçakoca ve Karamürsel ise Istanbul kiyilarina kadar akinlarda bulunuyorlardi. Bu fetih ve akinlardan telaslanan Bizans Imparatoru Andranikos büyük bir ordunun basinda Osmanlilara karsi harekete geçtiyse de Maltepe (Palekanon) Savasinda agir bir yenilgi aldi (1329). Bu zafer, Iznik ve Izmitin ele geçirilmesini kolaylastirmistir. Rumeliye Geçis; Karasi Beyliginde baslayan taht mücadelelerinden istifade eden Orhan Bey, Balikesir ve civarini topraklarina katarak, ileride gerçeklesecek olan Rumeli fetihleri için mühim bir mevkiye sahip olmustur. Nitekim Karasi Beyliginin deniz gücü ve Haci Il Bey, Evrenos Bey gibi degerli komutanlar artik Osmanlilarin emrine girmislerdir. Bizans içindeki taht kavgalari ve Bulgar-Sirp saldirilari karsisinda, gittikçe güçlenen Osmaogullarindan yardim isteyen Kantakuzenin talebi üzerine Orhan Beyin oglu Süleyman, bir orduyla Rumeliye geçti (1345). Edirneyi kusatan Bulgar-Sirp kuvvetlerini bozan Süleyman Pasa bu zaferin karsiliginda Geliboludaki Çimpe Kalesini Bizanstan aldi. Böylece Osmanlilar ilk kez Rumeli yakasinda bir üs elde etmis oluyordu (1356). Süleyman pasa Gelibolunun ardindan Tekirdaga kadar olan bölgeleri de ele geçirerek buralara Anadoludan getirilen Türkmenleri yerlestirdi. Böylece Rumelide de Türklesme hareketi baslamistir. Süleyman Pasanin ölümünden sonra Rumelideki fetihler için kardesi Murat Bey görevlendirildi (1359). Ancak 1362de babasi Orhan Beyin de ölümü üzerine Murat Bey, Bursaya döndü ve Osmanlilarin 3. hükümdari olarak tahta çikti (1362).Rumeli ve Balkanlarda Fetihler; I.Murat (Hüdavendigar) önce tahtta hak iddia eden kardeslerini bertaraf etmekle ise basladi ve bu arada elden çikan Ankarayi yeniden aldi. Anadoluda birligin saglanmasinin ardindan Murat Hüdavendigar, inkitaya ugrayan Rumeli v</description></item><item><title>TARİH - İSTANBULUN FETHİ VE FATİH</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-istanbulun-fethi-ve-fatih-399532.html</link><description>istanbulun fethi ve fatih</description></item><item><title>TEVHİD-İ TEDRİSAT</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tevhidi-tedrisat-366035.html</link><description>TEVHİDİ TEDRİSAT KANUNU&lt;br/&gt;1.ÖZET&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı Imparatorlugu&quot;nda egitim ve ögretim, sadece bir hayır işi, bir dini görev kabul edilmiş ve vakıflar yoluyla yürütülmüştür. Geleneksel egitim kurumları arasında, sadece &quot;askeri egitim&quot; ve &quot;yöneticilerin egitimi&quot; devlet tarafından yürütülmüştür. 18. yüzyılda Avrupa&quot;da ortaya çıkan endüstriyel gelişme karşısında Osmanlı Medeniyeti, eski üstünlügünü yitirip zayıflamaya başlamış ve egitim-ögretim de dahil olmak üzere birçok alanda yenileşmelere girişmek zorunda almıştır. Egitim ve ögretim alanında ilk yenileşmeler, mevcut okullara dokunmadan, Batı örneginde askeri okulların açılmasıdır. Egitim alanında bu ikilik, Batı örneginde sivil okulların kurulmasına agırlık verilmesiyle daha da belirginleşti. Zamanla, ayrı ayrı iki sistemde okumuş, hayat görüşleri farklı iki nesil arasında anlaşmazlık son haddine çıktıgı için devlet işlerine kesin bir yön tayin  edilemiyordu. Ikinci Meşrutiyet döneminde &quot;Tevhid-i Tedrisatın&quot; bazı ön adımları atılmış olsa da, medrese-mektep ikiligi ve egitim kurumlarının organizasyon bozuklugu, cumhuriyet hükümeti kuruldugunda da aynen devam ediyordu. Nihayet 3 Mart 1924 günü Mecliste kabul edilen &quot;Tevhid-i Tedrisat&quot; kanunu ile egitimde birlik saglandı.&lt;br/&gt;Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliği bir sistem olarak benimsenmiş bulunmaktadır. Yeni Türkiyenin kültür hayatında çok önemli bir aşamayı başarıya ulaştıran Tevhid-i Tedrisat Kanunu, aslında büyük bir kültür hamlesidir. Eğitimin birleştirilmesi ile, özellikle 19. yüzyıl sonlarından beri Türkiye eğitiminde görülen medrese ve okul (mektep) diye devam eden ikililiğe son verilmiştir. &quot;Tevhid-i Tedrisat Kanunu&quot; ile öğretim ve eğitim birliği sağlanarak milli kültür birliğine yönelmek istenmiştir. Öğretim ve eğitime milli ve laik bir karakter veren Tevhid-i Tedrisat Kanunu, milli gelişme tarihinde daima büyük yer tutacak bir inkılabın da adı olmuştur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu, öğretim ve eğitimin birliğini sağlamakla beraber medreselerin de kaldırılmasını sağlamıştır. Keza 3 Mart 1924 tarihli, Şeriye ve Evkaf Vekaletlerinin kaldırılmasına dair kanunla da, vakıfların bağlı bulunduğu vekalet (bakanlık) kaldırıldığından ve Tevhid-i Tedrisat Kanununun üçüncü maddesi ile de Şeriye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mektepler (okullar) ve medreseler için ayrılan ödenek Maarif Vekaletine (Milli Eğitim Bakanlığına) devredildiğinden, medreselerin kaderini tayin Maarif Vekaletine bırakılmıştır. &lt;br/&gt;2 Mart 1926da kabul edilen, &quot;Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun&quot; Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunun ilkelerinin ışığı altında eğitim hizmetlerini düzenlemiştir. Devletin izni olmadan hiç bir okulun açılmayacağını öngören Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun aynı zamanda çağdışı bütün derslerin okul müfredat programlarından kaldırılmasını da sağlamıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2. GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı Devleti savaşlarda aldıgı bir dizi yenilgiden sonra, Avrupa tarzı yeni askeri okullar açarak egitimde yenilige gitti. Egitimdeki yenilik, sivil okulların açılmasıyla devam etti. Yenilik hareketinde mevcut okullara dokunulmadan yeni okulların açılması, medreselerin ve savunucularının tepkisini çekmemek içindi. Yeni okulların açılması mektep-medrese ikiligini meydana getirdi. Bunlardan başka azınlık (Yahudi, Rum, Ermeni...) ve yabancı devletler tarafından açılan misyoner okulları da vardı. Farklı okullardan farklı zihniyette nesillerin yetiştirilmesine yol açan bu egitim sistemi, -her ne kadar egitimde birlik yapılmaya çalışılsa da- Cumhuriyet dönemine kadar devam etti.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;...Efendiler! Memleket evladının ortak ve eşit olarak almaya zorunlu oldukları ilimler ve fenler vardır. Yüksek meslek ve ihtisas sahiplerinin ayrılabilecegi ögretim derecelerine kadar, egitim ve ögretimde birlik, sosyal toplumumuzun ilerleme ve yükselmesi görüş açısından çok önemlidir.&quot;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Diyerek Mustafa Kemal, gerilememizin en önemli sebebinin, şimdiye kadar takip edilen egitim ve ögretim sistemleri oldugunu vurgulamıştır.&lt;br/&gt;Farklı fikir ve duyguda insan yetiştirme problemini çözen Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 3&lt;br/&gt;Mart 1924 tarihinde TBMM&quot;de görüşülerek kabul edildi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3. TEVHİD-İ TEDRİSAT&quot;TAN ÖNCESİ EĞİTİMİN YAPISI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı Imparatorlugu&quot;nda egitim sistemi, Selçuklu Imparatorlugu&quot;nda kurulmaya başlayan okul sisteminin devamıdır. Bu sistem, islami medeniyet temellerine dayalı olarak, kendi içerisinde uyumlu bir bütünlük gösterir. Osmanlı Imparatorlugu&quot;nda egitim ve ögretim faaliyetleri, 19. yüzyılın ortalarına gelinceye kadar devletin görev alanının dışın</description></item><item><title>TARİH - BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-birinci-dunya-savasi-399361.html</link><description>birinci dünya savaşı</description></item><item><title>19.YÜZYIL SİYASİ OLAYLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?19.yuzyil-siyasi-olaylari-346455.html</link><description>19.YÜZYIL SİYASİ OLAYLARI&lt;br/&gt;                                                                        1&lt;br/&gt;Sırp İsyanı: Fransız ihtilalinin yaymış olduğu milliyetçilik akımının etkisiyle ve bu bölgede çıkarı olan Avusturya ve Rusya&quot;nın kışkırtmalarıyla ve Sırpların yaşadığı bölgelerdeki Yeniçerilerinin halka kötü davranmaları Sırpların isyan etme  lerinde etkili olmuştur.Sırplar ilk kez 1804 yılında Kara Yorgi başkanlığında ve 1815 yılında Miloş Obronoviç önderliğinde isyan ettiler.&lt;br/&gt;***Sırplar Osmanlı Devleti&quot;ne ilk isyan eden millet olmuşlardır.&lt;br/&gt;***Sırplar 1829 Edirne antlaşması ile yarı bağımsız bir devlet oldular.1878 Berlin antlaşması ile tam  bağımsız olmuşlardır.&lt;br/&gt;Yunan İsyanı:Yunanlıların isyan etmesinde başta Fransız ihtilalinin yaydığı milliyetçilik akımı olmak üzere ,          Rusya&quot;nın kışkırtması, 1814 yılında kurulan Etnik-i Eterya Cemiyeti&quot;nin faaliyetleri etkili olmuştur.Yunanlılar 1820&quot;de         Eflak ve Boğdan&quot;da  ayaklandılar daha sonra 1821&quot;de Mora&quot;da isyan ettiler.II.Mahmut isyanı bastıramayınca Mısır valisi         M.Ali Paşa&quot;dan yardım istedi.Ve isyan kısa sürede bastırıldı.(1827) &lt;br/&gt;*Doğu Akdeniz&quot;de Kavalalı M.Ali Paşa gibi güçlü bir valinin varlığını istemeyen Fransa,İngiltere ve Rusya    aralarında anlaşarak Yunanistan&quot;a bağımsızlık verilmesini istediler.II.Mahmut bunu iç işlerine müdahele sayarak reddetti.Bunun         üzerine bu üç devletin donanması Navarin  limanında Osmanlı donanmasını yaktılar.(Navarin Baskını 1827) &lt;br/&gt; *Osmanlı Devleti yanan donanmanın masraflarını bu üç devletin ödemesini istedi .Rusya bu isteğe savaş açarak karşılık verdi.Ruslar doğuda Erzurum&quot;a kadar  batıda ise Edirne&quot;ye kadar ilerlediler bunun üzerine Osmanlı Devleti barış istemek      zorunda kaldılar.&lt;br/&gt;Edirne Antlaşması (1829) Buna göre; &lt;br/&gt;-Yunanistan bağımsız bir devlet oldu.&lt;br/&gt;-Sırbistan iç işlerinde bağımsız, dış ilişkilerinde Osmanlı Devletine bağlı bir krallık haline geldi.&lt;br/&gt;-Eflak ve Boğdan&quot;a imtiyazlar verildi.&lt;br/&gt;***Yunanistan Osmanlı Devletinden bağımsızlık kazanan ilk devlettir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   Kavalalı M.Ali Paşa İsyanı:Yunan isyanı sırasında Osmanlı Devleti&quot;ne yardım eden M.Ali Paşa             Mora valiliğinin kendisine verilmesini istemişti.Fakat Edirne antlaşmasıyla Yunanistan bağımsız olunca Mora Osmanlı Devleti&quot;nin elinden çıktı.Bunun üzerine M.Ali Paşa Suriye valiliğini istedi .II.Mahmut bu isteği reddedince savaş çıktı ve M.Ali Paşa&quot;nın ordusu Kütahya&quot;ya kadar ilerledi.Zor durumda kalan II.Mahmut Rusya&quot;dan yardım istedi.Rusya&quot;nın Osmanlı üzerinde etki kurmasından korkan Fransa ve İngiltere hemen araya girerek bir antlaşma yapılmasını sağladılar.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;      Kütahya Antlaşmasına göre(1833); &lt;br/&gt;  - M.Ali Paşaya Mısır valiliğine ek olarak Suriye valiliği , &lt;br/&gt;   -oğlu İbrahim Paşa&quot;ya Cidde valiliğine ek olarak Adana valiliği verilmiştir.&lt;br/&gt;*** Osmanlı Devleti&quot;nin kendi valisiyle bile başa çıkamayacak kadar güçsüz olduğu görülmüştür.&lt;br/&gt;***II.Mahmut M.Ali Paşa&quot;nın tekrar saldırmasından korktuğu için Rusya&quot;yla bir ittifak antlaşması yapmıştır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;   Hünkar İskelesi Antlaşmasına(1833) göre;&lt;br/&gt;-Osmanlı saldırıya uğrarsa Rusya karadan ve denizden yardım edecek,&lt;br/&gt;-Rusya bir saldırıya uğrarsa Osmanlı Devleti sadece Çanakkale ve İstanbul boğazlarını kapatacaktı.&lt;br/&gt;*** Bu antlaşmayla ilk kez boğazlar sorunu ortaya çıkmıştır.   &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;         Kütahya Antlaşması iki tarafı da memnun etmemişti.II.Mahmut M.Ali Paşa&quot;ya ders vermek ve kaybettiği toprakları geri almak istiyordu.M.Ali Paşa&quot;da daha fazla toprak sahibi olmak hatta Osmanlı tahtına oturmak istiyordu.Bu nedenle iki ordu Nizip yakınlarında tekrar karşılaştı ve (Nizip Savaşı 1839) Osmanlı ordusu yenildi.       Bu durumda Hünkar İskelesi Antlaşmasına göre Rusya&quot;nın yardım etmesi gerekiyordu İngiltere ve Fransa bundan korktuklarından Mısır meselesini görüşmek için İngiltere&quot;nin önderliğinde Londra&quot;da toplandılar. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;    Londra Protokolü (1840) &lt;br/&gt;-Mısır eyaleti hukuki yönden Osmanlı&quot;ya bağlı kalmakla beraber, yönetimi M.Ali Paşa&quot;ya bırakılacak.&lt;br/&gt;-Buna karşılık Mısır , her yıl 80 bin kese altın vergi verecek.&lt;br/&gt;-Suriye</description></item><item><title>TÜRKLERİN İSLAMİYET&quot;İ KABUL ETMESİNİN SOSYAL, SİYASAL, EKONOMİK VE ASKERİ NEDENLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turklerin-islamiyet-i-kabul-etmesinin-sosyal,-siyasal,-ekonomik-ve-askeri-nedenleri-371288.html</link><description>BÖLÜM III. TÜRKLERİN İSLAMİYET&quot;İ KABUL ETMESİNİN SOSYAL, SİYASAL, EKONOMİK VE ASKERİ NEDENLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Giriş&lt;br/&gt;Yağmur Say, ulusların inançlarının belirlenmesinde veya inanç sisteminin değiştirilmesinde tek bir etkenin rol oynamadığını, inanç sistemlerinin belirlenmesinde, ortak kabule dayanan pek çok etkenin rol oynamadığını, inanç sistemlerinin belirlenmesinde, ortak kabule dayanan pek çok etkenin var olduğunu belirtmektedir. Yukarıda aktarılanlardan hareketle Türk toplumunun da günümüze kadar pek çok inanç sistemine ihtiyaç duyduğunu ve inanç-ihtiyaç bağlamının ilk temel kavram olduğunu ve ihtiyaçların inancı belirlediğini ve inançların ihtiyaçlardan kaynaklandığını belirtmektedir. (1)&lt;br/&gt;HALİFE Hişam&quot;ın (724-743) Türkler&quot;e bir heyet göndererek bunları İslam dinine davet etmesi üzerine Kagan&quot;ın adamları arasında sanatkar, berber, demirci, terzi bulunmaması nedeniyle bu dini kabul edemeyeceğini söylemesi inanç-ihtiyaç bağlamına örnek teşkil eder. (2)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A. Türklerin İslamiyeti Kabulündeki Ekonomik Etkenler&lt;br/&gt;T. Akpınar, Türkler&quot;in islamiyeti kabulünün önemli bir nedeninin ekonomik kaynaklı olduğunu, dinlerin insanların manevi dünyasıyla ilgili yönü ağır basan birer sosyal kurum olduğunu aktardıktan sonra olayların ve kurumların oluşup gelişmesinde ekonomik etkenlerin büyük rol oynadığını belirtmektedir. (3)&lt;br/&gt;Müellif çalışmamızın birinci bölümünde aktardığımız gibi, göçebe kavimlerin geçimlerini hayvancılıktan sağladığını, en büyük sorunlarının bu sürüleri beslemek için meralar bulmak olduğunu ve bu nedenle konar göçer gir yaşam tarzına sahip olduklarını aktarır. Bu kavimlerin ekonomik durumlarının kuraklık yıllarında yada salgın hastalıklar sonucunda çöküntüye uğradığını ve bu nedenlerle göçebelerin, yerleşik kavimlere yağma seferi düzenlediklerini aktarır. (4)&lt;br/&gt;Akpınar, Tübingen Üniversitesi doğu bilimcisi olan Rudi Paret&quot;in ağzından şunları aktarır: &quot;Bedeviler için zorunlu ve tamamen şerefli bir iş kabul edilen ve yerleşiklere veya diğer bedevilere ait mal ve mülkün gasbedilmesine dayanan yağma seferleri, &quot;gauze&quot;ler, komşu olan kavimlerin islamiyeti kabul etmeleri üzerine daha öteki kavimlere yönelmiş ve bu medeni memleketlere karşı &quot;cihad&quot; ilanına yani Allah&quot;ın dininin oralara yaymak ve ahalinin islamiyeti kabul etmeleri sağlamak gayesi güden din savaşlarına dönmüştür.&quot; (5)&lt;br/&gt;Türkmen istila ve yağmalarının islam memleketlerinde buhranlar doğurması üzerine Halifenin meşhur alim Maverdi ile bir mektup göndermesi ve elçinin Sultanla görüşmeleri de çok ilgi çekicidir. Gerçekten bu şekilde yapılan şikayetler karşısında Tuğrul Beg: &quot;Benim askerlerim (kavmim) pek çoktur ve bu memleket onlara yetmemektedir&quot; deyince, elçi: &quot;Bütün dünyayı alsanız yine de size ve askerlerinize kafi gelmeyecektir&quot; şeklinde karşılık vermiş, Sultan ise: &quot;Eğer adamlarımdan (Türkmenlerden) aç kalanlar kötülük yapıyorlarsa, buna karşı ben ne edebilirim?&quot; diyerek yapılan yağmaların aç kalmamak için ve geçim sağlamak yüzünden yapıldığını güzelce ifade etmiştir.&lt;br/&gt;Yukarıda, kendisine yardım için gelenlere; &quot;Allah yolunda Cihad yapınız ve ganimet alınız&quot; dediğini naklettiğimiz Selçuklu Beyi İbrahim Yinalın 1048 yılında Kutulmuşla birlikte idare ettiği ordu, ilk defa Bizanslılarla büyük bir muharebeye girmiş, Arap kaynaklarına göre 100.000 (yüz bin) esir, 15.000 (on beş bin) araba dolusu ganimet elde etmiştir. Böylece İbrahim Yinalın tavsiyesinin ne kadar yerinde ve samimi olduğu bizzat kendisinin de bu yolu seçmesinden anlaşılmaktadır.&lt;br/&gt;Selçuklu Devletinin yıkılmasını müteakip kurulmuş bulunan Uç Beyliklerinde de Bizansa karşı yapılan yağma ve çapulların, &quot;bu uç sahalarının Dar ül-İslamın bitiminde bulunması nedeniyle, zamanla az çok dini bir mahiyet, bir Mukaddes Cihad rengine büründüğünden&quot; bahseden Köprülü, bu bölgelere gelen mücahid dervişlerin, zahiren &quot;gaza&quot;, gerçekte ise &quot;medar-ı maişet&quot; (geçim aracı) peşinde olduklarını, söylerken büyük bir gerçeğe daha parmak basmış olmaktadır.&lt;br/&gt;Osmanlı Devletinin kuruluş ve gelişmesinde de Gaza idealinin, Kutsal Savaşın, önemli hatta asıl faktör olduğu kanaati Osmanlı Tarihinin en yetkili araştırıcıları tarafından ifade edilmektedir. Gerçekten gazalar, Osmanlılar için bir heyecan kaynağı, bir ideal ve toplumun kuvvetli, manevi bağı olmuş, aynı zamanda da Devletin ana gelir kaynaklarından birini teşkil etmiştir. Osmanlı Sultanlarının en büyüklerinden biri olan II. Murad, Doğudan gelmiş bir bilginin, kendisine Devletin gelirlerini artırmak</description></item><item><title>18. YÜZYIL ISLAHAT HAREKETLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?18.-yuzyil-islahat-hareketleri-359464.html</link><description>18. YÜZYIL ISLAHAT HAREKETLERİ&lt;br/&gt;AÇIKLAMA:&lt;br/&gt;    17. yüzyılda II. Osman(1618-1622), IV.Murat(1623-1640), Kuyucu Murat Paşa, Tarhuncu Ahmet Paşa ve&lt;br/&gt;  Köprülüler sülalesinden sadrazamların ıslahatlar yaptıklarını belirtmiştik. Daha çok iç isyanları&lt;br/&gt;  bastırmak, asayişi sağlamak, devlet otoritesini yeniden kurmak, maliyeyi düzeltmek, Tımar sistemini&lt;br/&gt;  düzeltmek ve Kapıkulu ocaklarını ıslah etmek şeklinde gelişen bu ıslahatlar genel olarak yüzeysel&lt;br/&gt;  kaldığından istenen sonuçlara tam olarak ulaşılamamıştı. Daha çok eski devirlerdeki uygulamaların&lt;br/&gt;  devamı şeklinde olan ve çok sert tedbirlerle kötülükleri önleme düşüncesine dayanan bu ıslahatlar&lt;br/&gt;  kalıcı sonuçlar getirmedi. Devletin eski gücüne ulaşmasını sağlayamadı.&lt;br/&gt;18. YÜZYIL ISLAHATLARININ GENEL KARAKTERİ:&lt;br/&gt;    18. yüzyılda daha köklü değişikliklere ihtiyaç duyuldu. Avrupanın askeri ve teknik üstünlüğü&lt;br/&gt;  görüldü ve kabul edildi. Bu yönde gelişme sağlanmaya çalışıldı. Bu yüzyıldaki Islahatları şöyle&lt;br/&gt;  sıralayabiliriz:&lt;br/&gt; 1)-LALE DEVRİ ISLAHATLARI(1718-1730):&lt;br/&gt;      1718 yılında Avusturya ile imzalanan  Pasarofça Antlaşmasından 1730 yılındaki Patrona Halil&lt;br/&gt;   İsyanına kadar geçen döneme Lale Devri denir.&lt;br/&gt;   Bu dönemin padişahı III. Ahmet, Sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşadır.&lt;br/&gt;   Lale Devrinin Özellikleri:&lt;br/&gt;     Bu dönemde Avrupa ile savaş yaşanmamış, barış içinde yaşamak fikri ortaya çıkmıştır. Osmanlı&lt;br/&gt;   Devleti Avrupayı daha iyi tanıyabilmek için Paris, Londra gibi şehirlere elçiler göndermiştir. Bu&lt;br/&gt;   devirdeki diğer yenilikler ve ıslahatlar şunlardır:&lt;br/&gt;      a)- Matbaa kuruldu. (Sait Efendi ve İbrahim Müteferrika tarafından 1727de İstanbulda kuruldu.&lt;br/&gt;          Matbaada basılan ilk eser Vankulu Lügatıdır.)&lt;br/&gt;      b)- Yeniçerilerden bir itfaiye bölüğü oluşturuldu.&lt;br/&gt;      c)- Yalovada kağıt, İstanbulda kumaş ve çini fabrikaları kuruldu.&lt;br/&gt;      d)- Yeni Kütüphaneler açıldı.  Doğu ve batı eserleri tercüme edildi.&lt;br/&gt;      e)- Çiçek aşısı yaygınlık kazandı.&lt;br/&gt;      f)- Lağımcı ve Humbaracı ocaklarında ıslahatlar yapıldı.&lt;br/&gt;      g)- Mimarlık, resim ve minyatür sanatları gelişti.&lt;br/&gt; 2)- I.MAHMUT DEVRİ ISLAHATLARI(1730-1754)&lt;br/&gt;    Patrona Halil İsyanı sonucu Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ve yakınları öldürüldü.  Padişah III.&lt;br/&gt;    Ahmet tahttan indirildi, yerine I. Mahmut getirildi.&lt;br/&gt;    Önemli Siyasi Olayları:&lt;br/&gt;      a)- 1736-1739 Osmanlı-Rus+Avusturya Savaşları sonucunda BELGRAT Antlaşması imzalandı.&lt;br/&gt;      b)- 1740 Yılında Fransızlara verilen Kapitülasyonlar sürekli hale getirildi.&lt;br/&gt;      c)- 1746 yılında İranla Kasr-ı Şirin Antlaşmasındaki sınırları kabul eden antlaşma imzalandı.&lt;br/&gt;    Islahatlar:&lt;br/&gt;      a)- Humbaracı Ahmet Paşa, Topçu ve Humbaracı ocaklarında ıslahatlar yaptı.&lt;br/&gt;      b)- Üsküdarda KARA MÜHENDİSHANESİ (Mühendishane-i Berri Hümayun) adlı bir subay okulu açıldı.&lt;br/&gt; 3)- III.MUSTAFA DEVRİ ISLAHATLARI (1757-1774):&lt;br/&gt;    III.Mustafa döneminde Lehistan meselesi yüzünden 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı yapıldı. Savaş Osmanlı&lt;br/&gt;    Devleti için felaketle sonuçlandı. III. Mustafa kederinden öldü.(1774)&lt;br/&gt;    Islahatlar:&lt;br/&gt;      a)- Baron Dö Tot Sürat topçuları adlı bir birlik kurdu, topçu ve istihkam sınıflarını&lt;br/&gt;           yetiştirdi.&lt;br/&gt;      b)- Hendeshane adlı okulda denizcilik ve topçuluk eğitimi verildi.(Mühendishane-i Bahri Hümayun)&lt;br/&gt;      c)- Maliyede düzenlemeler yapıldı.&lt;br/&gt; 4)- I.ABDÜLHAMİT DEVRİ ISLAHATLARI(1774-1789):&lt;br/&gt;    III. Mustafanın ölümüyle yerine  I.Abdülhamit geçti.&lt;br/&gt;    Önemli Siyasi Olayları:&lt;br/&gt;      a)- Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı.(1774)&lt;br/&gt;      b)- 1783de Ruslar Kırımı işgal etti.&lt;br/&gt;      c)- 1787-1792 Osmanlı-Rus+Avusturya savaşı başladı. 1789da ölümüyle yerine III.Selim geçti.&lt;br/&gt;    Islahatlar:&lt;br/&gt;      a)- İstanbulda bir istihkam okulu açıldı.&lt;br/&gt;      b)- Maliyede ve askeri alanda ıslahatlara devam edildi.&lt;br/&gt; 5)- III.SELİM DEVRİ ISLAHATLARI(1774-1789):&lt;br/&gt;    Önemli Siyasi Olayları:&lt;br/&gt;      a)- Başa geçtiğinde Osmanlı Devletiyle Rusya+Avusturya savaşı devam ediyordu.(1787-1792)&lt;br/&gt;      b)- 1789da Fransız ihtilali çıktı.&lt;br/&gt;      c)- Bunun üzerine Avustuya 1791de savaştan çekilerek Ziştovi Antlaşmasını imzaladı.</description></item><item><title>OSMANLI DEVLETİ&quot;NDEKİ VAKIF SİSTEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-devleti-ndeki-vakif-sistemi-384835.html</link><description>OSMANLI DEVLETİ&quot;NDEKİ VAKIF SİSTEMİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Teb&quot;asını düşmana karşı korumak, içte de güven içinde yaşamalarını sağlamak ve adaleti uygulamak, klasik devlet anlayışının gerekleridir. Bu arada devletin teb&quot;ası olan kişilerin sosyal ve ekonomik hayat seviyesinin yükseltilmesi, insanların sağlık, eğitim, kültür ihtiyaçlarının karşılanması için de önemli kurumlara çok eski zamanlardan beri ihtiyaç duyulmuştur. Dünyanın bir çok kültür çevresinde olduğu gibi, İslam uygarlığının gerçekleştirildiği alanlarda da bu konuda vakıflar çok önemli roller oynamışlar ve çeşitli görevler yüklenmişlerdir. Bu kültür çevresinin büyük bir temsilcisi olan Osmanlı Devleti&quot;nde de vakıflar alnında büyük gelişmeler gerçekleştirilmiştir.&lt;br/&gt;     Vakıf, İslam hukukuna göre, bir mü&quot;minin alın teri ile kazandığı malından bir bölümünü, insanların hayrına olacak bir iş için ebediyen tahsis ve tevkif etmesidir. Vakfı kurana vakıf,vakfettiği taşınır veya taşınmaz, gelir getiren mala mevkuf denirdi.Vakıf tesis ettiği vakfın şartlarını belirleyen bir belgeyi beldesinin kadısı ve şahitlerin huzurunda düzenlerdi. Bu belgeye vakfiye denirdi. Vakfiyede belirlenen şartlar ışığında, kurulan vakfın yönetimi için bir yönetici tayin edilirdi. Bu yöneticiye mütevelli adı verilirdi. Mütevellinin yanında, gerekirse vakfın muhasebesini tutmak için bir cabi tayin edilirdi. Ayrıca lüzum görülürse vakfın müesseselerinin her biri için yeterince görevli atanabilirdi. Bu şekilde vakfa hizmet eden ve karşılığında da vakfın gelirlerinden kendilerine pay ayıranların tümüne vakfın mürtezikası denilirdi. Vakfın kuruluş sebepleri ortadan kalkmadıkça, vakfı ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bu bakımdan İslam devletlerinde vakıfların işlerinin düzenli yürümesine ve vakfa zarar gelmemesine hükümdar tarafından büyük özen gösterilmiştir. Bazen özel olarak bazen de genel olarak ülkenin bütün vakıfları için her vakfın kendi görevlilerinin dışında nazırlar atanmıştır. Bu şekilde vakıflar yoluyla cami, mescid, mektep, çeşme, yol, köprü,</description></item><item><title>DURAKLAMA DÖNEMİ (1566-1699)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?duraklama-donemi-(15661699)-418764.html</link><description></description></item><item><title>RÖNESANS BİLİM DEVRİMİ VE VESALIUS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ronesans-bilim-devrimi-ve-vesalius-366593.html</link><description>TÜRKİYE CUMHURİYETİ&lt;br/&gt;YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ&lt;br/&gt;EĞİTİM FAKÜLTESİ&lt;br/&gt;BİLGİSAYAR ve ÖĞRETİM TEKNOLOJİLERİ ÖĞRETMENLİĞİ BÖLÜMÜ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;RÖNESANS, BİLİM DEVRİMİ VE VESALİUS&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Grup Üyeleri: Halil Haseski&lt;br/&gt;          Veysel Şahin&lt;br/&gt; Nebi Öztürk&lt;br/&gt; Muammer Durmuş&lt;br/&gt;     Sunulan : Özge Özdemir&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İSTANBUL 2005&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;RÖNESANS, BİLİM DEVRİMİ VE VESALİUS&lt;br/&gt;Rönesans, &quot;Yeniden doğuş&quot; anlamına gelen Fransızca bir sözcüktür. Avrupa tarihinde 14.yy sonu ile 15. ve 16.yüzyılları kapsayan dönemi tanımlamakta kullanılır. Eski Yunan ve Roma kültürünün canlandığı, bilim ve sanatta büyük değişikliklerin olduğu bu dönemde sanki her şey yeniden doğmuş gibiydi. Eski Yunan ve Roma uygarlıkları arasında kalan dönem ise &quot;ortaçağ&quot; olarak adlandırılır. Osmanlıların İstanbul&quot;u alması üzerine Avrupa&quot;ya kaçan bilginler, Eski Yunan ve Latince önemli kitaplarla elyazmalarını birlikte götürdüler. Böylece Eski Yunan ve Roma kültürüne duyulan ilgi canlanıp; akıl yoluyla iyiye, güzele ve doğruya ulaşılabileceğini savunan hümanist (insancıl) dünya görüşünün doğmasına yol açıldı. Coğrafi keşifler ve ticaretin gelişmesi sayesinde zenginleşen tüccarlar, kiliseye karşı kralların yanında yer aldılar. Kilisenin katı öğretisinden bağımsız,  özgür düşüncenin savunulduğu Rönesans Dönemi 16. yy da başlayan dinsel reform hareketinin de ön koşullarını sağlamış oldu.&lt;br/&gt;Rönesans, aynı zamanda modern bilimin gelişmeye başladığı bir dönemdi.Bilim, sanat, felsefe alanlarında yepyeni düşüncelerin ortaya çıktığı, insanlık tarihinin en önemli olaylarından biriydi. O dönemden kalma eşsiz güzellikteki sanat yapıtlarının büyük bir bölümü başta Rönesans&quot;ın beşiği sayılan İtalya olmak üzere, Avrupa&quot;nın öteki ülkelerindeki kentleri süslemekte; resim ve heykeller büyük müzelerde sergilenmektedir. Leonardo Da Vinci  resim, heykel , mimarlık, müzik, edebiyat ve bilim alanlarındaki üstün yeteneğini ve dehasını kanıtlamış tipik bir Rönesans insanıydı.&lt;br/&gt;Tarihi süreçte önce insanlığın ve peygamberliğin beşiği Mezopotamya&quot;da, daha sonra Orta Asya ve Endülüs&quot;te son olarak da Batı Avrupa&quot;da fiziki dünya hakkında daha fazla bilgi elde etme ve bunu insan hayatını kolaylaştırmada kullanma çabalarıyla gelişen; bugün artık evrensel nitelik kazanmış olan bilimsel metodlar gözlem, tecrübi gözlem , deney, ölçme, istatistik, uluslararası standartlarla ifade, genelleme, teori kurma, yanlışlama ve diğer süreçleri içine almıştır. Bilimlerin zamanla evrensel bir dil ve yol haline gelmesi, Batı&quot;da Rönesans&quot;ı takiben, felsefeden tamamen ayrılıp; müstakil bir disiplin hüviyetini kazanmalarıyla araştırma, düşünme ve ifade metodlarının ortak çalışma standart ve terminolojilerinin gelişmesiyle mümkün olmuştur.&lt;br/&gt;a)Yunanlılar Döneminde Tıp&lt;br/&gt;İnsan bedeninin yapısı Yunan düşünürlerinin ilgisini çekmiş; yarı bilimsel kuramlar geliştirmişlerdir. Sonraki çağları en çok etkileyen Hipokrates bu dönemde yetişmiştir. Bu büyük bilgin , öğrencilerine, bir doktorun ilk görevinin hastalarına hiçbir biçimde zarar vermemek olduğunu öğretmiştir. Hipokrat&quot;ın öğrencileri eğitimlerini tamamlayıp, tıp mesleğine adım atarlarken; kimseye öldürücü ilaç vermeyeceklerine, hastalarının sırlarını gizli tutacaklarına ve mesleklerini hiçbir zaman kötüye kullanmayacaklarına andiçerlermiş. Bu &quot;Hipokrat Yemini&quot; yüzyıllar boyunca tıp mesleğinin temel ahlak ilkesi sayılmış ve bütün doktorlarca bir kez yinelenmiştir. Tıbbı, tanrıların elinden alıp; doktorların bilimsel bir biçimde uygulamaya başlamasını sağlayan kişi Hipokrattır. Bu  anlamda &quot;Tıbbın Babası&quot; adını hakeder.&lt;br/&gt;b)Romalılar Döneminde Tıp&lt;br/&gt;Eski Romalılar doktorları küçümser ve hekimliği yalnızca kölelere uygun bir meslek olarak görürlerdi. Eskiçağ tıbbının Hipokrattan sonraki en büyük ustası sayılan Galenos, Mısır&quot;ın İskenderiye kentinde, o dönemin en yetkin tıp okulunda, eğitim gördükten sonra Roma&quot;ya giderek; imparator Marcus&quot;un saray doktorluğunu üstlendi. O çağda kadavraların kesilerek incelenmesine (disseksiyon) yasalar izin vermiyordu. Çalışmalarını hayvan ölüleri üzerinde yürütmek zorunda kalan Galenos, bütün güçlüklere karşın, kasların ve damarların yapısına ilişkin çok değerli bilgiler edindi. Galenos sonraki dönemlerde de yaygın bir biçimde kullanılacak olan &quot;dört salgı ve dört mizaç&quot; kavramını geliştirdi. Galen eski çağdaki yazarların en verimlilerinden biriydi. Anatomi, psikoloji, hitabet, gramer,</description></item><item><title>OSMANLI DIŞ TİCARETİ VE ANLAŞMALARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-dis-ticareti-ve-anlasmalari-382962.html</link><description>OSMANLI DIŞ TİCARETİ VE ANLAŞMALARI&lt;br/&gt;Osmanlı iç ticareti gibi dış Osmanlı dış ticareti de, özellikle 1938 den sonra ticaret anlaşmalarına göre biçimlenmişti.Ama kanun Fatih Sultan Mehmet&quot; ten başlayan bir yönü var&lt;br/&gt;TİCARET ANLAŞMALARI  EKONOMİK KAPİTÜLASYONLAR&lt;br/&gt;Osmanlıyı, adli, idari ve ekonomik kapitülasyonları yaratan anlaşmalarla birlikte, dış borçlanmalar ve dış borçlanmaların doğurduğu düyunu Umumiye gibi kuruluşlar hep birlikte sömürgeleştirdiler.Bu bölümde sömürgeleşmelerde ki etkenlerden biri olan ve ekonomik kapitülasyonları doğuran ticaret anlaşmaları, Fatih&quot;ten başlayarak ele alınacaktır.Ticaret anlaşmalarıyla Osmanlının içine düştüğü sömürünün konumu, kapitülasyon sözcüğü çok güçlü bir biçimde tanımlıyor.Atatürk bu yerindeliği şöyle açıklar; &quot;Kanuni Venediklerle ticaret anlaşması yapmayı onura yediremezdi. Ticari anlaşma birbirine eşit devletler arasında yapılabilirdi. Venedik halkı ise Osmanlının esiri konumundaydı ona ancak izin verilirdi. Oysaki, kapitülasyon sözcüğü, bir kale içerinde kuşatılan, kendini savunma için tüm olanakları kullandıktan sonra teslim olma zorunda kalanlar hakkında kullanılır.&quot;&lt;br/&gt;1838 Öncesi Ticaret Anlaşmaları ve Ticaret İmtiyazları&lt;br/&gt;Osmanlı&quot;nın yabancılara önemli ticaret imtiyazları tanıması, Fatih Sultan Mehmet&quot;in Cenevizler ve Venediklilere ticari ayrıcalıklar bahşetmesiyle başlar. Venedik bakanlarında Ciyovanni ile yapılan ticaret anlaşmasıyla, sende 10,000 düka ödeme karşılığında, Venediklere kaza hakkı ve Osmanlı gümrüklerinde özel muamele tanınmaktaydı. Kanuni döneminde vergi 15,000 dükaya çıkarılarak ve 1521 ve 1534 yıllarında yenilenmişti. &lt;br/&gt;Tanınan ayrıcalıklar bir hak olarak değil bağış olarak görülür bu adla anılırdılar. Ayrıcalıkların ve bağışlarının amacı, Osmanlı ekonomisinde canlılık getirilmesini, iç ve diş ticaretin geliştirilmesini sağlamaktı. Osmanlının büyüme döneminde bu tür bağışlar yoluyla amacın gerçekleştirildiği söylenebilir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Fransızlar&quot;a Tanınan İmtiyazlar&lt;br/&gt;Kıbrıs(1571), Tunus (1574), Fas (1576),</description></item><item><title>MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI (TEPKİLER VE GÖRÜŞLER)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?mondros-ateskes-antlasmasi-(tepkiler-ve-gorusler)-435528.html</link><description>mondros ateşkes antlaşmasının bütün maddeleri osmanlının elini kolunu bağlar nitelikteydi.ancak en önemlisi 7. madde diye bilinen ve itilaf devletlerinin osmanlı topraklarının herhangi bir bölümünü işgal etmesine olanak tanıyan maddeydi.osmanlı egemnliğinin uygulamada sona erdiğinin belirtisi olarak kabul edilmekte olan bu madde ile mondros&quot;tan sonra wilson ilkelerinin uygulanamayacağını ortaya koymuştur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;böylece osmanlının önündeki gelecek, bir çok seçeneği barındıran karanlık bir boşluktu.bu boşluğu izlenecek devlet politikalarından çok tepkiler doldurdu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;mondros&quot;a karşı bir çok farklı tepki ve görüş ortaya çıktı.</description></item><item><title>CEM SULTANIN HAYATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cem-sultanin-hayati-457432.html</link><description>GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İstanbul&quot;un fethi gibi muazzam bir zafer kazanan Fatih Sultan Mehmet, Trabzon Rum İmparatorluğu ile Uzun Hasan&quot;la Karamanoğulları ile yapılan savaşlar sonucunda Anadolu&quot;da birliği kurdu ve Balkanlarda da birbiri ardınca kazanılan zaferlerle İmparatorluğun hudutlarını genişletti. Avrupalılar ise bu genişlemeden rahatsızdırlar.&lt;br/&gt;Fatih&quot;in Sırbistan&quot;ı memleket topraklarına kattığı yılda 1459&quot;da Edirne Sarayı&quot;nda  oğlu Cem Sultan dünyaya geldi . Fatih&quot;in diğer şehzadeleri, Şehzade Mustafa, Karaman Sancakbeyi, Şehzade Bayezid&quot;de Amasya sancakbeyi idi.&lt;br/&gt;Cem, 1469&quot;da Kastamonu Sancakbeyliğine tayin edilmiş, babası Uzun Hasan&quot;la savaşmak üzere diğer iki oğlu ile sefere çıktığında İstanbul&quot;da kalmıştır. Bu sırada, Osmanlı ordusunun Akkoyunlulara yenildiği haberi gelince, Cem&quot;in İstanbul&quot;daki ileri gelenlerden bağlılık yemini almaya girişmesi, onun Osmanlı tahtı üzerindeki isteklerinin ilk belirtisi olarak görülmektedir . Otlukbeli Savaşı&quot;nı kazanarak, İstanbul&quot;a dönen Fatih, bu durumu öğrenince Cem&quot;e kıyamamış, fakat bu konuda teşvikçi olanları derhal ortadan kaldırmıştır .&lt;br/&gt;Şehzade Cem, ağabeyi Mustafa&quot;nın vefatı (1474) üzerine, Fatih tarafından Karaman eyaletine tayin edildi. Cem, Karaman&quot;da önemli görevler gördü. İstanbul&quot;dan ayrılışının dördüncü yılı babasından bir emir aldı. Cem Sultan, Rodos Şövalyelerinin bey  d&quot;Aubussan&quot;la müzakerelere girişecekti .Fatih, Rodos Bey&quot;ini müzakerelerle oyalayacak, donanmasını hazırlayıp, Rodos&quot;u kuşatacaktı. Fatih, böylece Rodos Şövalyelerinin Uzun Hasan&quot;la yaptıkları ittifakın intikamını alacaktı. &lt;br/&gt;Fatih&quot;in amacını anlayan d&quot;Aubussan buna karşı önlemler aldı. Osmanlı ordusu, Rodos önlerinde hiçbir başarı kazanamadı. Fatih Sultan Mehmet, bu bozgunluğun acısını çıkarmaya karar verdi. Ordular hazırladı, toplar döktürdü. Düşman bu hazırlığın ne tarafa karşı olduğunu anlayamadı. Bizans fatihi büyük bir orduyla Hünkar Çayırı&quot;na geldi. Padişahın amacı Suriye üzerine sefer gitmekti. &lt;br/&gt;A. FATİH SULTAN MEHMED&quot;İN ÖLÜMÜ&lt;br/&gt;Fatih, Mısır Seferi&quot;ne çıktığı sırada Gebze&quot;ye yakın Hünkar Çayırı&quot;nda vefat edince (1481), Veziriazam Karamani Mehmed Paşa, herhangi bir olaya meydan vermemek üzere, Fatih&quot;in ölümünü askerden sakladı . Bir taraftan da şehzadelere haber gönderdi. Veziriazam hekimlerin önerisi gereğince &quot;padişahın birkaç gün sarayda havalanarak dinlenmesi gerekli görülmüştür&quot; diyerek,  Fatih&quot;in cenazesini etrafı kapalı bir abraya koydurarak, İstanbul&quot;a gönderdi. &lt;br/&gt;Karamani Mehmed Paşa, Şehzade Cem&quot;in padişahlığını istiyordu . Onun için Fatih&quot;in ölümü üzerine bir taraftan Keklik Mustafa adına bir çavuşu Amasya&quot;ya Bayezid e yollarken, bir taraftan da kendi adamlarından birini Cem Sultan&quot;a gönderip, yolu uzak olan Bayezid gelmeden önce O&quot;nu İstanbul&quot;a davet ile bir emr-i vaki yapmak istemişti . Fakat Cem&quot;e gönderdiği haberci yolda Bayezid&quot;in damadı Sinan Paşa&quot;nın adamları tarafından yakalanarak öldürüldüğünden veziriazam&quot;ın mektubu küçük şehzade Cem&quot;e ulaşamadı.&lt;br/&gt;Bununla birlikte veziriazam, Fatih&quot;in ölümü haberini gizlemek için bazı önlemler aldı. Yeniçerilerin İstanbul&quot;a gitmelerini önlemek için ordu yolu yakınlarındaki bir köprünün tamir edilmekte olduğunu ileri sürerek İstanbul kapılarını ve ordunun bulunduğu Anadolu yakasının girişlerini kapattı. Fakat O&quot;nun bu hareketleri şüphe uyandırdı ve bir süre sonra askerlerin arasında padişahın ölüm haberi yayıldı.&lt;br/&gt;Fatih&quot;in ölüm haberini alan Yeniçeriler toplanarak isyan şeklinde bir harekete giriştiler. Boğazı geçerek kenti yağmalamaya başladılar. Yahudi mahallelerini yağmaladılar. Sokaklarda Bayezid lehine gösteriler yaptılar. Sonra da veziriazam Karamani Mehmet Paşa&quot;yı öldürdüler. Başkentin güvenliğinden sorumlu olan İshak Paşa, olaylara bir süre seyirci kaldıktan sonra duruma el koydu. Selanik&quot;ten dönen Sinan Paşa&quot;da ayaklanmaları    yatıştırdı .&lt;br/&gt;Bayezid taraftarları, Bayezid&quot;in İstanbul&quot;da bulunan on beş yaşındaki Korkut adındaki oğlunu, sözde halkı teskin etmek ve halkın sözlerine son vermek amacıyla, vekaleten tahta çıkardılar .&lt;br/&gt;B. II. BAYEZİD&quot;İN TAHTA GEÇMESİ&lt;br/&gt;Şehzade Bayezid&quot;e gönderilen Keklik Mustafa, Amasya&quot;ya gitti. Babasının ölümüyle İshak Paşa&quot;dan devlet me</description></item><item><title>HATUNİYE MEDRESESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?hatuniye-medresesi-393139.html</link><description>Karamanlılar zamanında inşa edilen başlıca medreselerden biride Murad Hüdavendigar &quot;ın kızı ve Karamanoğlu Alaeddin beyin zevcesi nefise hatun tarafından 1382 tarihinde inşa ettirilmiş olan ve Hatuniye ismiyle tanınan medresedir. Duvarları, kemerleri ve tonozları kesme taşlarla yapılmış olan bu medresenin planı da diğer Selçuklu medreseleri gibi mustatil bir şekildedir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt; Mevcut bekaya ya göre yüksek mimar Hamid Kemali tarafından çizilmiş olan planına nazaran muhteşem bir taç kapıdan mustatili bir avluya girilir. Bu avlunun üstü açıktır. Fakat revakların kemer duvarları üzerindeki bazı tonoz parçalarından burasının üstü vaktiyle kapalı olduğu tahmin edilmektedir. Avlunun sağ ve solunda üçer sütun ve bunlara istinat eden dörder sivri kemer görülür. Bu revakların altında gezinti yerinden de kemerli küçük kapılarla talebe odalarına girilir. Bunlar, tavanları kubbeli üçer odadan ibarettir. Sol taraftaki odaların kapıya yakın olan kısmında da abdesthane olması muhtemel küçük bir oda bulunmaktadır. Taç kapının iki tarafında da kubbeli birer küçük oda ile tonoz tavanlı uzunca birer oda daha vardır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Kapıdan girilince avlunun karşısında hemen avlu genişliğinde büyük ve üstü sivri tonozlu ve önü açık eyvan görülür. Bu eyvanın nihayetindeki duvara sivri kemerli bir pencere açılmıştır. Eyvanın iki tarafında ve eyvana bitişik iki büyük oda görülmektedir ki bunlardan sağdakinin tavanı tonozlu ve soldakinin kubbe ile örtülüdür. Sağdaki, kışlık bir ders odası ve soldaki, medresenin banisi Nefise Sultan&quot;ın sandukasını muhtevi türbedir.&lt;br/&gt;  &lt;br/&gt; Gerek eyvanın ve gerekse yandaki türbe ve odanın duvarları siyah ve mavi çinilerle kaplı olduğu, kalan parçalardan anlaşılmaktadır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Selçuk taç kapılarını andıran kapının alt kısmı beyaz mermerden ve üst kısmı sarımtırak kalker taşındandır. Bu mermer kısmın seviyesinde tesadüf eden ve ayaklardan içerlek olan giriş kapısı basık kemerli ve birbirine geçme iki renkli mermer kemer taşlarıyla örülmüştür. Bunun üstündeki düzlükten ayak</description></item><item><title>MEŞRUTİYET DÖNEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?mesrutiyet-donemi-393109.html</link><description>TANZİMAT VE ISLAHAT FERMANLARIYLA azınlıklara bazı haklar verilmesine rağmen bunlar Avrupalı devletlerce yeterli bulunmadı. Avrupalı büyük devletler azınlık konusunu bahane ederek Osmanlı Devleti&quot;nin iç işlerine karışıyordu. Bunun yanında Avrupa&quot;da bulunmuş, Osmanlı aydınları da meşrutiyet yönetimini getirmek istiyordu. Bu amaçla Yeni Osmanlılar Cemiyeti&quot;ni (Jön Türkler) kurdular.Mithat Paşa, Namık Kemal ve Ziya Paşa Meşrutiyet&quot;i getirmeyen Sultan Abdülaziz&quot;i tahttan indirip yerine V.Murat geçti.V.Murat sağlık sorunları nedeniyle tahttan indi. II.Abdülhamit Meşrutiyet&quot;i ilan edeceği sözüyle tahta çıktı.Sadrazamlığa  Mithat Paşa getirildi. Mithat Paşa&quot;nın hazırladığı anayasanın(Kanun-i Esasi) ilan edilmesiyle Meşrutiyet yönetimine geçildi.</description></item><item><title>LALE DEVRİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?lale-devri-356423.html</link><description>LALE DEVRİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Lale Devri, 18.yy&quot;ın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu&quot;nda, Avrupa ile başlayan kültür etkileşiminin gerçekleştiği ve yenileşme hareketlerine girişildiği bir dönemdir.Lale Devri olarak anılmasının sebebi, o dönemde saray ve çevresinde Avrupa&quot;ya özenilerek sosyal yaşantıda, mimaride ve sanatta değişimlere gidilmesi ve Lale&quot;nin yeniliklerin sembolü olarak ön plana çıkmasıdır.&lt;br/&gt;Lale Devri&quot;nde yenileşme hareketlerine girişilmesinin temelinde yatan sebepler, 17.yüzyıldan itibaren gücünü fetih siyaseti ve ekonomisinden elde eden imparatorluğun, bilim ve teknik alanında güç kazanan Avrupalı devletlere karşı giriştiği savaşlarda başarılı olamaması ve onunla gelen yenilgilerle, duraklama dönemine girmesiyle başladı.Yenilgiler, Osmanlı İmparatorluğu&quot;nun merkezi yapısını etkilediği gibi, sosyal ve ekonomik yapısını da etkiledi.Bunlara bağlı olarak ülkede isyanlar başladı.Devleti eski gücüne kavuşturmak için başta sultanlar olmak üzere, birçok devlet adamı çare arayışlarına gitti. Bunlardan ilki, 17.yüzyılda tahtta bulunan sultanlardan Genç Osman (1618- 1622), IV.Murat (1623- 1640) ve Köprülü ailesinden olan vezirlerden geldi.Bu devlet adamlarının çözüm gördükleri, otoriter bir yönetimle isyan hareketlerini bastırmaktı.Ancak, ülke içinde isyanların bastırılıp otoritenin sağlanması, yeterli çözüm üretememişti, çünkü imparatorluk sınırları dışından da diğer devletlerin saldırılarına uğruyor ve birçoğuna karşı koyacak gücü de bulamayabiliyordu.İmparatorluğun sınırları da savaş alanı haline geldiğinden buralarda idari, sosyal ve ekonomik düzeni sağlamak güçleşiyordu.Bu çaresizliğe yol açan, imparatorluğun hala,merkeziyetçi yönetim ve kapalı ekonomik sistemi sürdürmesi ve böylece de değişime girmeden varlığını sürdürmeye çalışması idi.Oysa, Osmanlı İmparatorluğu&quot;nun karşısında yer alan Avrupa devletleri, teknik ilerlemenin sağladığı avantajlarla, Osmanlı ordularına karşı başarı elde ediyor ve Osmanlı topraklarına da ele geçiyordu. İmparatorluğu eski gücüne kavuşturmak için girişilen çabalar, sadece reformcu padişahlar ve dönemin yöneticilerine bağlı olarak disiplinli yürütüldüğü için, onlar öldükten sonra yürütülemedi.&lt;br/&gt;Osmanlı devletini eski gücüne kavuşturmak için ikinci tedbirler, 18.yy&quot;da padişah III. Ahmet ve Sadrazam Damat İbrahim Paşa&quot;nın, Avrupa&quot;dan esinlenerek gerçekleştirdiği ıslahat çabalarıyla geldi. Bu çabalar, Lale Devri olarak anılan dönemde gerçekleşmiştir. Yeni bir dünya anlayışına dayanan Lale Devri, Osmanlı İmparatorluğu&quot;nun, Avusturya ve müttefikleri ile yaptıkları savaşın ardından  26 Ocak 1699&quot;da imzalanan Karlofça Antlaşması sonrası başladı.Bu anlaşma, Osmanlı devletinin ilk toprak kaybına yol açtı.Bu kayıpların yol açtığı zayıflamayı durdurmak ve devlete eski gücünü kazandırmak amacıyla ilk bilinçli batılılaşma çabalarına başlanıldı.&lt;br/&gt;Lale Devri&quot;nde yönetiminde bulunan padişah III.Ahmet (1703-1730), önceki padişahların aksine, &quot;kafir&quot; diye dışlanan Avrupa devletlerinde yapılan yenilikleri merak ederek, dış teması başlatmıştı.&lt;br/&gt;Bu konuda ona büyük destek veren, dönemin sadrazamı Damat İbrahim Paşa idi.Paşa, devletin 1718 Pasarofça Antlaşması ile de toprak kaybına uğramasının ardından gelebilecek sonraki kayıpları önlemek, Avrupa&quot;nın askeri gücünün kaynağını öğrenmek amacıyla, önce Viyana&quot;ya (1719), ardından da Paris&quot;e (1721) bir elçi heyeti gönderdi.Heyetlerin görevi, Avrupa&quot;da gelişmeleri sağlayan araçlardan Osmanlıda uygulanabilecek olanların tespitini yapmaktı.Bu gezilerin sonucu ortaya çıkan, orduda düzenlemelerin yapılması ve matbaanın Osmanlı devletinde de kurulması idi.&lt;br/&gt;Orduda önemli düzenlemeler sonraya bırakılırken, matbaa önemle ele alınmıştı.Matbaanın kurulmasında öncülük eden, Damat İbrahim Paşa tarafından Paris&quot;e elçi olarak gönderilmiş olan Yirmi sekiz Mehmet Sait Çelebi idi.Sait Çelebi, Paris&quot;te gördüğü matbaadan esinlenerek Osmanlı devletinde de açılması için, Sadrazamı ikna etti. Sait Çelebi, Şeyhülislam&quot;dan, sadece din konuları dışında Türkçe kitap basabileceklerine ilişkin alınan fetva ve pad</description></item><item><title>ARMENIAN ALLEGATIONS AND THE FACTS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?armenian-allegations-and-the-facts-417073.html</link><description>ın our day, usually one of the peoples of a multinational state mentions historical mistreatments and most commonly şese allegations are accepted ...</description></item><item><title>BULGARİSTAN TÜRKLERİ OSMANLI DÖNEMİ ÖNCESİ BULGARİSTAN TÜRKLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bulgaristan-turkleri-osmanli-donemi-oncesi-bulgaristan-turkleri-345855.html</link><description>BULGARİSTAN TÜRKLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;OSMANLI DÖNEMİ ÖNCESİ BULGARİSTAN TÜRKLERİ&lt;br/&gt;Bulgaristandaki Türk varlığı Hunların 5. yüzyılda Doğu Avrupada kurduğu hakimiyetle başlar. Atillanın ölümünden sonra yerine geçen oğlu İrnekiin kurduğu Bulgar Konfederasyonu batıda Tunaya kadar uzanıyordu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bulgar Türkleri, Baskakovun Batı Hunca adını verdiği ve bu gün Çuvaşlarla temsil edilen bir lehçe konuşuyorlardı. Proto-Bulgarlar Doğu Avrupa ve Balkanların ilk Türk sakinleridir. İdil Bulgar Türklerinin kurduğu bu hakimiyet Avar, Hazar ve Tuna Bulgar Türkleri ile devam etmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Müslüman Türklerin Bulgaristanda görünmeleri 14. yüzyıla rastlamaktadır. 1385te Sofyanın Osmanlı hakimiyetine girmesiyle Bulgaristan, Türklerin eline geçmiş ve böylece 500 yıl süren bir Türk idaresi dönemi başlamıştır. Osmanlı Devleti zamanında Konyar, Türkmen, Yörük ve Tatar Türk toplulukları bu bölgeye iskan edilmiş; ayrıca 16. yüzyıl başlarında Celali isyanları sırasında bazı Türk grupları Bulgaristana göçmüştür.&lt;br/&gt;OSMANLI DÖNEMİNDE BULGARİSTAN TÜRKLERİ&lt;br/&gt;Prenslik Dönemi ( 1878 - 1908 ) &lt;br/&gt;Türkler, yaklaşık bin yıldır Balkanlarda yaşamaktadır. XVI. yüzyılda Bulgaristan nüfusunun büyük bir kısmını Müslüman Türkler teşkil ediyordu. Bulgaristan Türkleri, genelde Osmanlı döneminde Anadolu&quot;nun çeşitli yörelerinden Rumeli&quot;ye gitmiş yörüklerden oluşmaktadır. Bu yörük grupları arasında; Vize (Hayrabolu olarak da anılır), Naldöken, Tanrıdağı ve Karagözler önemli bir yer teşkil etmektedir. Osmanlı döneminde Anadolu&quot;dan bölgeye göçen Türkler, buradaki yerli Türk halkla kaynaşıp çoğalmışlardır. Böylece bölgede bir Türk varlığı oluşmuştur. Hoşgörülü ve adil Osmanlı yönetimi altında Bulgarlar, milli varlık ve kültürlerini koruyabilmişlerdir.&lt;br/&gt;Osmanlı İmparatorluğu; Asya&quot;da Anadolu, Avrupa&quot;da Rumeli ve ortada başkent İstanbul jeopolitik dengesi üzerine kuruldu ve yaşadı. 1876&quot;da Tuna vilayetinin altı sancağında (Niş hariç), Türk ve Bulgar nüfus eşit ve 1.100.000 dolayındaydı. Berlin Antlaşması ile Doğu Rumeli adını alan bölgede ise 1876&quot;da, 681 bin Türke karşılık 483 bin Bulgar yaşamaktaydı. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı esnasında 1 milyon bölge Türkü kanlı bir şekilde yurtlarından göçe zorlandı ve bunlardan yarısı soykırım ve ağır tabiat şartlarından ötürü katledildi. Böylece Osmanlı Tuna eyalet topraklarında azınlıkta olan Bulgarlara bir ülke oluşturuldu. Diğer bir ifade ile Rus yetkili makamlarınca da belirtildiği gibi bu savaş, &quot;bir ırklar ve yok etme&quot; savaşı olarak planlandı ve uygulandı. Çoğunlukta olan Türkler, beş yüz yıldır yaşadıkları vatanlarında azınlık konumuna düştüler. Yine de Bulgaristan Türklüğü tamamen ortadan kaldırılamadı. Örneğin Ocak 1881&quot;de ülkenin kuzeydoğu bölgelerinde hala Türkler, %65&quot;lik bir çoğunluğu teşkil ediyordu. Bölge tarım arazilerinin %70&quot;ine sahip olan Türklerin azınlığa düşürülmesi ile ekonomik durumları da kötüleştirildi.&lt;br/&gt;Bölge Rus işgaline düşmüş ve Berlin antlaşması ile, Balkan dağları kuzeyinde bir Bulgaristan Prensliği ve güneyinde ise, Doğu Rumeli Vilayeti kurulmuştu. Bu iki bölge yönetimi de fiilen Bulgarların eline geçmiştir. 1993 Harbi sonrası Rus askeri birlikleri bölgeden çekildikten sonra Bulgarlar, Türklere karşı tam bir baskı ve zulüm politikası uygulayarak göçe zorladılar. Binlerce Türk kurşuna dizilmiş, hamile kadınlar katledilmiş, camilere doldurularak yakılmışlardır. 1883 yaz ortasından itibaren üç aylık dönemde 200 bin Türk, Türkiye&quot;ye geldi. Bu göçler, 1886-90 arasında 75 bin, 1893-1902 arasında 70 bin olarak sürmüştür. Savaş sonrası kısmen yaralar sarılmış ve Türkler bazı kültürel haklar elde etmişlerdir. Bulgaristan, 1885&quot;te Balkan Dağları güneyindeki Doğu Rumeli vilayetini ilhak ederek büyümüştür.&lt;br/&gt;1864&quot;de kurulan Tuna Vilayeti &quot;pilot bölge&quot; seçilerek Mithat Paşanın yönetimi altında, eğitim alanında büyük atılımlar yapmış ve ülkenin en ileri bölgelerinden birisi olmuştu. 1875&quot;te bu vilayette Türklere ait; 2700 ilkokul, 40 ortaokul ve 150 medrese bulunuyordu. Ancak Osmanlı-Rus savaşı esnasında Türk eğitim kurumları yakılıp yıkılmış ve büyük darbe</description></item><item><title>MALAZGİRT SAVAŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?malazgirt-savasi-341723.html</link><description>Oğuzlar&quot;ın kurduğu &quot;Oğuz Yabgu Devleti&quot; yıkıldıktan sonra, oğuzların bir bölümü Avrupa&quot;ya göç ederken, bir bölümü de Selçuk Bey&quot;in yönetiminde Cent şehrine gelerek yerleşmişlerdir. Selçuk Bey ve Oğuzlar burada Müslüman olmuşlardır. Selçuk Bey vefat edince, yerine oğlu Arslan Bey geçmiştir. Gazne Sultanı Mahmud Arslan Bey&quot;i hapsettirince, Tuğrul ve Çağrı Beyler devletin başına geçtiler. 1035&quot;te Oğuz Boyları Karahanlı ve Gazneli baskısından kurtulmak için Horasan&quot;a göç ettiler. Ancak burada Gazneliler ile savaşlar yaptılar. En sonunda 1040&quot;ta Dandanakan Kalesi yakınlarında Sultan Mesud ağır bir yenilgiye uğradı. Bu zafer ile Büyük Selçuklu Devleti kuruldu ve Tuğrul Bey de Selçuklu sultanı ilan edildi. &lt;br/&gt;1063 yılında vefat eden Tuğrul Bey, çocuğu olmadığı için hayatta iken Çağrı Bey&quot;in çocuklarından olan Süleyman Bey&quot;i veliaht gösterdi. Ancak Tuğrul Bey&quot;in vefatından sonra Çağrı Bey&quot;in diğer oğlu Alp Arslan bu kararı kabul etmeyerek isyan etmiş ve tahtı ele geçirmiştir. &lt;br/&gt;Alp Arslan 1064&quot;te Güney Kafkasya&quot;ya gelerek Gürcü Krallığını ortadan kaldırdı. Devrin en güçlü surlarına sahip olduğu için fethedilemez denilen Ani Kalesi&quot;ni fethetti. Ayrıca Kars ve Van&quot;ı da aldı. Ertesi yıl Maveraünnehr&quot;e yöneldi. Harezm Ülkesi&quot;ne kadar ilerledi. Oradaki Oğuz kitlelerini, yeni fethedilen yerlere gönderdi. &lt;br/&gt;Kendisi Maveraünnehr&quot;de iken Gümüş Tigin, Afşın, Emir Sanduk gibi ünlü Türk komutanları Anadolu&quot;ya akınlar düzenlediler ve birçok şehri ele geçirdiler. &lt;br/&gt;Bu sırada Bizans, iç karışıklıklar ve taht kavgaları ile karşı karşıyaydı. Türk akınları karşısında aciz kalan Bizans, Anadolu&quot;nun elden gitmekte olduğunu görüyordu. Bu kötü gidişe dur demek için dul imparatoriçe, Kayserili bir general olan Romanos Diogenes (Romen Diyojen) ile evlendi. Böylece Romanos Diogenes Bizans&quot;ın yeni imparatoru oldu. Romanos Diogenes Anadolu&quot;ya geçerek, Selçuklular&quot;a karşı büyük bir ordu hazırlamaya başladı. Anadolu&quot;daki birçok Bizans Kalesi yenilendi. Ordunun ihtiyacı olan zahire ve mühimmat toplandı. Nihayet Romanos Diogenes Anadolu&quot;ya iki sefer düzenledi. Romanos Diogenes çeşitli sebeplerle İstanbul&quot;a dönmek zorunda kaldı. &lt;br/&gt;Alp Arslan&quot;ın öncelik verdiği iş, İslam Dünyası&quot;nın bozulan birliğini sağlamaktı. Bunun için Mısır&quot;ı fethederek, oradaki Şii-Fatimi idaresine son vermeliydi.&lt;br/&gt;Ordusunu Azerbaycan&quot;da  toplayarak, Diyarbakır ve Halep üzerinden Mısır&quot;a inmek üzere harekete geçti. 1070 yılı ortalarında Alp Arslan, birçok  Bizans Kalesi&quot;ni de alarak Diyarbakır&quot;a geldi. Diyarbakır hükümdarları ona bağlılıklarını arz ettiler. Sonra Halep&quot;e geldi. Halep hükümdarı Mahmud, önünde diz çöktü. Tam Halep&quot;ten Mısır&quot;a doğru bir günlük yol almıştı ki, Anadolu&quot;dan gelen haberciler, Bizans İmparatoru&quot;nun büyük bir orduyla doğuya yürüdüğünü, Türklerin elindeki bazı kaleleri de geri aldığını bildirdiler. Bunun üzerine Alp Arslan ordunun bir kısmını Suriye&quot;nin fethi için orada bıraktı ve yıldırım hızıyla Ahlat üzerinden Malazgirt&quot;e geldi. Bu süratli yürüyüş sırasında; yaşlı,yorgun ve hasta askerleri bıraktı. Bütün askerleri 45 bin kadardı. Buna Doğu Anadolu Müslümanları&quot;ndan 10 bin kişilik gönüllü bir ekip katıldı. &lt;br/&gt;Durum Türkler için korkunçtu. Çünkü Bizans&quot;ın Ermeni, Gürcü, Frank, Norman, Rus, Uz ve Peçenekler&quot;den oluşan ordusunun sayısı 200 bindi. Alp Arslan herhangi bir felakete karşı veziri Nizamülmülk&quot;ü Hemedan&quot;a gönderdi ve gerekli tedbirleri aldırdı. Yerine daha önceden, oğlu Melikşah&quot;ı veliaht tayin etmişti. Bağdat&quot;taki Abbasi Halifesi bu büyük tehlike karşısında, Allah&quot;ın Alp Arslan&quot;a yardımını niyaz etmek üzere bütün İslam Alemi&quot;ne haber saldı. Camilerde milyonlarca Müslüman dua etmeye başladı.&lt;br/&gt;Alp Arslan, kumandanlarından Sav Tigin&quot;i Romanos Diogenes&quot;e elçi gönderdi ve barış teklif etti. Bizans İmparatoru barış teklifine karşı Sav Tigin&quot;e : &lt;br/&gt;-Barışı Rey&quot;de görüşeceğiz. Ordum İsfahan&quot;da kışlayacak, hayvanlarımız Hemedan&quot;da sulanacaktır,  diye son derece kibirli bir cevap verdi . Sav Tigin de bunun üzerine :&lt;br/&gt;-Hayvanlarınız elbette Hemedan&quot;da kışlayacak ama sizin nered</description></item><item><title>ATATÜRK İLKELERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ataturk-ilkeleri-441716.html</link><description>ATATÜRK İLKELERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;CUMHURİYETÇİLİK:&lt;br/&gt;   Halkın egemenliği olarak adlandırılan bu ilkenin en önemli noktası ülkede kurulmaya çalışılan demokratik rejimdir. Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur deyimiyle de bu ilke pekiştirilmek istenmiştir. Ancak bugün bile bu ilkenin önemini anlamayanlar düşünüldüğünde geçmiş yıllarda yaşanılan askeri darbelerin sebepleri de rahatça anlaşılabilir. Özellikle demokrasi şehidi olarak gösterilmek istenen Menderesin demokrasiyi kullanarak ülkeyi ele geçirmesi ve açıkça yürüttüğü diktatörlüğün de askeri darbeye sebep olduğu rahatlıkla görülebilir. Bu bağlamda Menderesin demokrasiden anladığı ile şu an bazılarının demokrasiden anladığı aynı olduğu varsayılırsa eğer Menderese neden demokrasi şehidi dedikleri de ortaya çıkar; çünkü o da dini siyasete alet etmiş, tarikatlardan medet ummuş, ülkeyi din bezirganlarına peşkes çekmiş biridir.&lt;br/&gt;Kemalizmin ilkelerinden cumhuriyetçilik, bir anlamda milliyetçiliğin doğal sonucu gibi görülebilir. Eğer egemenlik ulusa ait ise, ülkenin kimler tarafından hangi kurallara göre yönetileceği de ulus tarafından belirlenecek demektir. Kemalist ideoloji içinde cumhuriyetçilik, giderek demokrasi ile bütünleşmekte, eşanlamlı hale gelmektedir. Cumhuriyetçilik aynı zamanda, siyasal iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkması, laikleşmesi, siyasal rejimin çağdaşlaşması demektir. Bu ilke, iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkmasıyla laiklik ilkesiyle, meşruluğun temelini halk desteğinin oluşturmasıyla da, halkçılık ilkesiyle yakından ilgilidir.Mustafa Kemale göre, Yeni Türkiye Devleti bir halk devleti idi, halkın devleti idi. Oysa geçmişteki devlet, bir kişi devleti idi. Cumhuriyet rejiminden ne anladığını ise şöyle açıklıyordu: Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır... Milli egemenlik esasına dayanan memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir. Türkiye Cumhuriyetinde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur Suna Kilinin de altını çizdiği gibi, kemalist cumhuriyetçilik anlayışı ulusçu, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcuydu.&lt;br/&gt;    Cumhuriyet ile demokrasiyi aynı düşünmeyen Atatürk, 1930lar Avrupasında neredeyse yaygın olarak görülen baskıcı rejimlerin hepsini de eleştirmiştir. Faşist, kominist ya da mesleklerin temsiline dayalı korporatif sistemlerin Türkiye açısından özenilir olmadıklarını vurgulamıştır. Oysa o dönemde etrafındaki bir çok kişi, özellikle faşist-nazist modelden etkilenmişlerdir.&lt;br/&gt;     Ulusal Kurtuluş Savaşını bile oldukça demokratik bir mecliste tartışılarak, zaman zaman sert biçimde eleştirerek, denetlenerek yürütülmüş olmak son derece önemli ve anlamlıdır. Mustafa Kemal bu tercihi yaparken, elbette ki harekete içte ve dışta belirli bir meşruluk kazandırmak amacıyla da hareket etmişti. Ama Kurtuluş Savaşı sonrasında izlediği yol da, demokrasinin Onun açısından bir temel tercih sorunu olduğunu ortaya koyuyordu. Devrimin tehlikeye düşmesi nedeniyle zaman zaman sert önlemlere başvurmak zorunda kaldığı zaman bunu doğal saymıyor: Onlar ancak başka önlemlerle önüne geçilemeyecek büyük tehlikeler karşısında kalındığı zaman, zorunlu olarak onaylanır diyordu.&lt;br/&gt;     Hiçbir totaliter rejim tasavvur edemeyiz ki, bir muhalefet yaratmak amacıyla kendiliğinden bir teşebbüste bulunsun görüşünü savunan Ergün Özbuduna katılmamak olanaksız. Serbest Fırkanın kurulması aşamasında Atatürkün Fethi Beye yazdığı mektuplarda şu satırlar vardı: Büyük Millet Meclisinde ve millet önünde millet işlerinin serbest olarak münakaşası ve iyi niyet sahibi zatların ve fırkaların düşüncelerini ortaya koyarak milletin yüksek menfaatlarini aramaları benim gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum bir sistemdir. Kendi partisi içinde en sert muhalefete bile hoşgörü gösteren Atatürk özgürlüklerin temel olduğu bir demokrasi anlayışına sahipti. Özgürlük anlayışı ise, sadece başkasına zarar vermemek anlamında bir negatif özgürlük anlayışıyla da si</description></item><item><title>TARİH - ASİL NADİR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-asil-nadir-399691.html</link><description>asil nadir</description></item><item><title>LES GİTES DE FER DE LA RGİON DE HASANÇELEBİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?les-gites-de-fer-de-la-rgion-de-hasancelebi-446923.html</link><description>Au cours de nos missons (Ã©tÃ©s 1937-1938),&lt;br/&gt;nous avons eu loccasion de visiter la rÃ©gion&lt;br/&gt;au SW de la mine de Divrik et ainsi nous&lt;br/&gt;avons pu contineur linvestigation de la&lt;br/&gt;zone minÃ©ralisÃ©e-riche en minerai de fersituÃ©e&lt;br/&gt;entre Divrik et Hasançelebi. La dite&lt;br/&gt;zone se prolonge vers le SW de cette derniÃ©re&lt;br/&gt;localitÃ© qui est le Nahiye de la sousprÃ©fecture&lt;br/&gt;de Hekimhan appartenant a la&lt;br/&gt;prÃ©fecture de Malatya.&lt;br/&gt;La region de Hasançelebi Ã©tait dÃ©ja connue&lt;br/&gt;a lepoque romaine comme un petit&lt;br/&gt;Centre de productions de cuivre et de&lt;br/&gt;plomb. On y trouve des vestiges dhabitations&lt;br/&gt;romaines, danciens fours a plomb et&lt;br/&gt;des amas de scories, mais ordinairement&lt;br/&gt;trÃ©s peu importants. A part quelques petits&lt;br/&gt;essais dexploitation, le minerai de fer ne&lt;br/&gt;fut pas travaillÃ© par les anciens mineurs.&lt;br/&gt;La longueur de la bande minÃ©ralisÃ©e de&lt;br/&gt;Hasançelebi est dune quarantaine de kilometres&lt;br/&gt;en direction EW, tandis que la largeur&lt;br/&gt;nest que de 5 km.&lt;br/&gt;STRATİGRAPHİE :&lt;br/&gt;Le Professeur E. Chaput, dans son ouvrage&lt;br/&gt;Â«Voyages dÃ©tudes GÃ©ologiques et&lt;br/&gt;GÃ©omorphogÃ©niques en TurquieÂ&#187;, a dÃ©ja&lt;br/&gt;Ã©tudiÃ© la Stratigraphie de la region en&lt;br/&gt;question et nous navons qua rÃ©pÃ©ter ce&lt;br/&gt;qui a Ã©tÃ© exposÃ© dans cet ouvrage, en ajoutant&lt;br/&gt;quelques dÃ©tails concernant la mise.&lt;br/&gt;en place des roches intrusives et la position&lt;br/&gt;des divers tufs et laves dans lechelle&lt;br/&gt;Par Ing.-GÃ©ol. Y. Kovenko&lt;br/&gt;stratigraphique, pour pouvoir Ã©tablir lage&lt;br/&gt;des activitÃ©s Ã©ruptives et la liaison entre&lt;br/&gt;celles-ci et lÃ©poque mÃ©tallogÃ©nique.&lt;br/&gt;Le soubassement, au moins dune parite,&lt;br/&gt;des terrains sedimentaires dans cette rÃ©gion,&lt;br/&gt;semble Ãªtre un massif de gabbro a&lt;br/&gt;augite recoupÃ© par des serpentines.&lt;br/&gt;Dans ces derniÃ©res et a leurs sommets,&lt;br/&gt;on trouve de grands lambeaux de calcaire&lt;br/&gt;blanc ou brunatre. Ces lambeaux sont les&lt;br/&gt;restes des roches sedimentaires, les plus&lt;br/&gt;anciennes connues dans la rÃ©gion. Elles&lt;br/&gt;sont fortement mÃ©tamorphisÃ©es par le magma&lt;br/&gt;basique actuellement transformÃ© en&lt;br/&gt;Serpentine. Ces calcaires sont peut-Ãªtre du&lt;br/&gt;meme age que le calcaire dit Â«ancien de&lt;br/&gt;DivrikÂ&#187;, que nous considÃ©rons comme appartenant&lt;br/&gt;au GrÃ©tacÃ© InfÃ©rieur, ou dage&lt;br/&gt;plus ancien, peut-Ãªtre mÃªme du Trias.&lt;br/&gt;Ces enclaves de calcaire ne se voient que&lt;br/&gt;dans la serpantine. La mise en place du&lt;br/&gt;gabbro ayant probablement prÃ©cÃ©dÃ© la formation&lt;br/&gt;de calcaire, on ne peut trouver&lt;br/&gt;denclaves de calcaire dans cette roche&lt;br/&gt;intrusive.&lt;br/&gt;Le calcaire Â«ancienÂ&#187; ne contient pas de&lt;br/&gt;fossiles.&lt;br/&gt;Le Cretace SupÃ©rieur dÃ©bute par un&lt;br/&gt;conglomÃ©rat de base avec les elements&lt;br/&gt;des gabbros a augite et trÃ©s rarement les&lt;br/&gt;Ã©lÃ©mÃ©nts du calcaire anicien. Dans la partie&lt;br/&gt;superieure du conglomÃ©rat on trouve des&lt;br/&gt;morceaux roulÃ©s de Serpentine. Au som-&lt;br/&gt;84&lt;br/&gt;met de cette formation sedimentaire la&lt;br/&gt;roche ressemble a une sorte de gravier a&lt;br/&gt;grains peu roulÃ©s.&lt;br/&gt;Les conglomÃ©rats de base sont recouverts&lt;br/&gt;par une sÃ©rie de tuffoides verdatres et&lt;br/&gt;rouges lie-de-vin. Ces tuffoides ne sont autre&lt;br/&gt;chose que les vÃ©ritables tufs volcaniques&lt;br/&gt;interstratifiÃ©s avec les conglomÃ©rats prÃ©sentant&lt;br/&gt;les elements des tufs et des laves&lt;br/&gt;remaniÃ©s.&lt;br/&gt;De rares bancs de calcaires a Rudistes&lt;br/&gt;sintercalent dans cette serie de tuffoides&lt;br/&gt;accompagnÃ©s de coulÃ©es dandÃ©sites et de&lt;br/&gt;basaltes dÃ©composÃ©s de couleur rouge. Les&lt;br/&gt;sediments qui recouverent ces tuffoides&lt;br/&gt;sont dÃ©ja dun facies plus profond. Ce sont&lt;br/&gt;des grÃ©s rouges et gris et des schistes de&lt;br/&gt;mÃªme couleur.&lt;br/&gt;Encore plus haut, on trouve une succession&lt;br/&gt;de marnes et de calcaires a brÃ©ches de&lt;br/&gt;Rudistes (voir la photo No. 2).&lt;br/&gt;Au-dessus de ces assises, dans les gres&lt;br/&gt;marneux, ont Ã©tÃ© trouvÃ©s des Inoceramus&lt;br/&gt;regularis dorb. Enfin toutes ces roches&lt;br/&gt;sont surmontÃ©es par des schistes ou lon&lt;br/&gt;rencontre des Siderolites du Maestrichtien.&lt;br/&gt;Ainsi la serie du Cretace SupÃ©rieur prÃ©sente&lt;br/&gt;les termes de passages a lEocene&lt;br/&gt;inferieur.&lt;br/&gt;LEocÃ©ne lui-mÃ©me nest pas trÃ©s rÃ©pandu&lt;br/&gt;dans la region des gisements de fer. Au&lt;br/&gt;Nord de la rÃ©gion miniÃ©re lEocÃ©ne ne se&lt;br/&gt;voit pas, Ã©tant complÃ©tement Ã©rodÃ©. Du&lt;br/&gt;cÃ´te Sud, les terrains de lEocene nexistent&lt;br/&gt;que trÃ©s peu (dans les limites de nötre&lt;br/&gt;carte gÃ©ologique).&lt;br/&gt;LOligocÃ©ne est trÃ©s abondant au Nord&lt;br/&gt;du village de Hasançelebi. Les sediments&lt;br/&gt;de cet age sont</description></item><item><title>TARİH - ANKARA&quot;NIN TÜRKİYE İÇİNDEKİ KONUMU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-ankara-nin-turkiye-icindeki-konumu-399915.html</link><description>ankara&quot;nın türkiye içindeki konumu</description></item><item><title>TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN DEVLETÇİ POLİTİKASININ İLKELERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turkiye-cumhuriyetinin-devletci-politikasinin-ilkeleri-386072.html</link><description>TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN DEVLETÇİ POLİTİKASININ İLKELERİ&lt;br/&gt; ATATÜRK VE İKTİSADIN ÖNEMİ&lt;br/&gt;I. Dünya savaşında tam bir yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış, yenilgiye uğramış olarak sahneden çekilirken, Türk halkı Atatürk&quot;ün önderliğinde yeniden bağımsızlığına kavuşmak için ölüm &amp;#8211; kalım savaşına başlamıştı.  Dört yıl süren İstiklal savaşının doruk noktasında bulunduğu dönemlerde savaşın bütün sorumluluğunu  başkomutan olarak üstlenmiş  Atatürk&quot;ün,  savaş sonrası bağımsız Yeni Türk Devleti&quot;nde uygulanması gereken iktisat politikasının hazırlanması için bir kurul kurması son derece ilginçtir. Enver Benhan,  Ziya Gökalp&quot;in  bu kurulun başkanı olduğunu , çalışmalarını Ankara garında bir vagon içinde yürüttüğünü yazar. Bu kurulda iki egemen düşünce oluşur. Biri devletin iktisadi hayata karışmaması anlamına gelen liberalizm, diğeri de iktisadi hayatı  bütünüyle devletin oluşturduğu sosyalizmdir. Başkan Ziya Gökalp her iki sistemi karıştırarak karma ekonomik modeli oluşturmuştur. Atatürk&quot;ünde olurunu alan kurulun kararları daha sonra uygulamaya geçirilmiştir. Atatürk  daha Lozan imzalanmadan ve Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 17 şubat 1923&quot;te  düzenlediği İzmir İktisat Kongresi&quot;nin açılışında  ekonominin önemi ile ilgili olarak şunları söylemiştir.&quot;Bir ulusun doğrudan doğruya hayatıyla ilgili olan  o ulusun iktisadıdır. Türk tarihi incelenirse yükseliş ve çöküş nedenlerinin iktisat sorunlarından başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır. Hiçbir uygar devlet yoktur ki  ordu ve donanmasından önce iktisadını düşünmüş olmasın. Bağımsızlığında temelinde iktisat yatar .Muhakkak tam bağımsızlığını sağlayabilmek için yegane hakiki kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyettir.&quot; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          ATATÜRK&quot;ÜN DEVLETÇİLİK POLİTİKASI&lt;br/&gt;Atatürk güçlü bir devletin ancak güçlü bir ekonomiyle mümkün olabileceğini görmüştür. Milli alanda, ana amaç  ülkenin iktisadi kalkınmasını gerçekleştirmektir. Bütün çabalar bu ana amaca  yönelik olacaktır. Bu anlayış içinde  devletin ekonomik hayata yatırım</description></item><item><title>MEŞRUTİYET DÖNEMİ İTTİHAT VE TERAKKİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?mesrutiyet-donemi-ittihat-ve-terakki-364189.html</link><description>MEŞRUTİYET DÖNEMİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Avrupa devletleri ve özellikle Rusyanın kışkırttığı topluluklar, bağımsızlıklarını ilan etmek için harekete geçmekteydiler. 1866da Girit İsyanı çıktı. Yunanistana bağlanmak amacıyla başlayan isyan bastırılmasına rağmen, Avrupa devletleri araya girerek sultanın Girite yeni bir statü vermesini sağladılar (1868). Rusya tarafından oluşturulan komitalar vasıtasıyla Bulgarlar ayaklandırıldı. Onlara da geniş haklar verildi (1870). Fakat bununla yetinmeyen Bulgarlar, Bosna ve Hersekteki karışıklıkların ardından yeniden ayaklandılar (1875-76). Bulgar isyanı sert biçimde bastırıldı. Fakat bu sırada Genç Osmanlılar, Abdülazize başlattıkları muhalefeti, mücadeleye dönüştürdüler. Nihayet Mithat Paşanın öncülüğündeki yenilikçi idareciler Abdülazizi tahttan indirerek yeğeni V.Muratı başa geçirdiler(30 Mayıs 1876). Ancak hastalığı sebebiyle üç ay sonra o da tahttan indirilerek, Kanun-ı Esasiyi ilan edeceğini beyan eden kardeşi II.Abdülhamit Osmanlı tahtına çıkarıldı. Bu arada Rusyanın Osmanlı Devletine baskı kurmasını kendi menfaatine aykırı gören İngiltere, Balkanlardaki bunalımı görüşmesi için İstanbulda uluslar arası bir konferans toplanmasını sağlamıştı. İstanbul Konferans çalışmalarını sürdürürken II.Abdülhamit Meşrutiyeti ilan etti (23 Aralık 1876). Kurulacak Meclis-i Mebusanda bütün topluluklar temsil edilebilecekti. Parlamenter monarşi, İstanbul Konferansının toplanış sebebini tamamen ortadan kaldırmasına rağmen, konferansa katılan devletler, Balkan topluluklarının bağımsızlıklarını istediklerinden bir sonuca varılamadı. Osmanlı Devletinin çağrılmadığı Londrada toplanan bir başka konferansta, büyük devletler isteklerini tekrarladılar. Rusya, Osmanlı Devletine alınan kararları kabul ettirmek için savaş ilan etti.(Nisan 1877). Tarihimizde 93 Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi, askeri ve siyasi bakımdan önemli sonuçlar doğurmuştur. Kanun-ı Esasinin kabulü ile açılan Genel Meclis, padişah tarafından seçilen Ayan Meclisi ve halk tarafından seçilen Mebusan Meclisinden ibaretti. Londra Konferansından önce çalışmaya başlayan bu meclis, hükumet tarafından sunulan teklif ve kanun tasarıların karara bağlayarak ilk dönem çalışmalarını tamamlamıştı. Ancak 93 Harbinin sürdüğü sıkıntılı zamanlarda meclisteki azınlık mebusları çalışmaları sekteye uğrattığı gibi, bunalımın artmasını da sağlıyorlardı. Nitekim Gazi Osman Paşanın büyük bir kahramanlık göstererek 5 ay savunduğu Plevneyi aşan Ruslar, Yeşilköye kadar ilerlemişlerdi. Doğuda ise ancak Erzurum önlerinde durdurulmuşlardı. Meclis savaşın gidişatından hükumeti ve padişahı sorumlu tutarak, siyasi tansiyonu yükseltmekteydi. II. Abdülhamit, devletin ileri gelenleri ve bazı mebuslarla yaptığı toplantıdan bir sonuç alamayınca, Kanun-ı Esasinin kendisine verdiği yetkiyi kullanarak, etnik yapısının karışıklığı sebebiyle çalışmaları aksayan meclisi kapattı (14 Şubat 1878). Bu I.Meşrutiyetin sonu demekti. Berlin Kongresi ve Balkanlardaki Gelişmeler; İstanbul önlerine kadar gelmiş olan Rusya ile Yeşilköy (Ayastefanos) Antlaşması imzalandı (3 Mart 1878). Bu anlaşmayla, sözde Osmanlıya bağlı Dobruca, Doğu Makedonya ve Trakyayı içine alan Büyük Bulgaristan Prensliği kuruluyor; Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlıklarına kavuşuyordu. Ancak, Rusyanın genişlemesinden rahatsızlık duyan Avrupa devletlerinin araya girmesiyle bu anlaşma hükümleri yürürlüğe giremedi. İngiltere donanmasını harekete geçirdi. Osmanlı Devleti ile yaptığı bir anlaşmayla Kıbrısa yerleşti ( 4 Haziran 1878). Araya giren Bismark, ülkesinde bir konferansa ev sahipliği yaparak hem muhtemel bir savaşı önlemek hem de Almanyanın menfaatlerini korumak istiyordu. Nitekim Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya ve Rusyanın da katıldığı Berlin Kongresi 13 Temmuz 1878de imzalanan bir anlaşmayla son buldu. Bu anlaşma, artık Rusyanın yanı sıra, diğer devletlerin de parçalamaya çalıştıkları Osmanlıdan, kendi paylarını alma anlaşmasıydı. Berlin ve Ayestafanos antlaşmalarında öngörüldüğü gibi, Sırbistan, Karadağ ve Romanyanın bağımsızlığı onaylandı. Bulgaristan üç bölüme ayrıldı. Bulgaristan Prensliği haricinde müstakil bir Doğu Rumeli eyaleti oluşturuldu. Giritin statüsüne benzer bir statüyle Makedonya, Osmanlı Devletinin elinde kaldı. Yunanistan Tesalya ve Epirin bir bölümünü aldı. Bosna-Hersek, Avusturya tarafından işgal edildi. Rusya, Kars, Ardahan ve Batuma sahip oldu. Berlin Kongresi, büyük devletlerin Osmanlı Devletini paylaşma ve ortadan kaldırma arzularının bir neticesi idi. Balk</description></item><item><title>OSMANLI HAKİMİYETİNDE BALKANLAR BALKANLARIN OSMANLI TARAFINDAN FETHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-hakimiyetinde-balkanlar-balkanlarin-osmanli-tarafindan-fethi-380837.html</link><description>OSMANLI HAKİMİYETİNDE  BALKANLAR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                          BALKANLARIN OSMANLI TARAFINDAN FETHİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ANKARA SAVAŞI VE SONRASI DÖNEM BALKANLAR&lt;br/&gt;I. ANKARA SAVAŞI VE SONUÇLARI&lt;br/&gt;1. Ankara Savaşı&lt;br/&gt;Beyazıt 1400 yıllarında Bizans ile mücadele halindeydi. Ve bu tarihte Bizans&quot;a karşı üstünlük sağlamıştır. Beyazıt her tarafa (Mora&quot;ya, Arnavutluk&quot;a, Adriyatik&quot;e) hakim durumdaydı. Bizans&quot;a son öldürücü darbeyi vurmaya hazırdı. Ama son anda Beyazıt 1402 yılı ilk baharında doğudan gelen  büyük tehlikeyle karşı karşıya kaldı. Batıdaki bütün seferler durduruldu ve Balkanlar&quot;da ki bütün müslüman ve hristiyan birlikler küçük asyaya kaydırıldı.  Timur XIV. Yüzyılın sonlarına dek küçük Asya sınırlarına kadar uzanan bir imparatorluğa tek başına hükmediyordu. Sınırların ötesinde sadece öteki büyük islam imparatorluğu yani Osmanlılar vardı. Şimdi iki imparatorluk boy ölçüşecekti.   &lt;br/&gt;Yıldırım Beyazıt&quot;ın esareti ile biten Ankara bozgunu Osmanlı devleti için büyük bir felaket olmuştu. Anadolu&quot;da uğranılan bu ciddi yenilgi kısa ömürlü bir Osmanlı imparatorluğunun sonu olabilirdi. İmparatorluğun toprakları savaş sonunda ikiye bölünmüştü. Beyazıd&quot;ın dört oğlu Osmanlı tahtı için birbirleri ile çekişiyorlardı. Yerel beylerde kendi çıkarlarını düşünerek, şu ya da bu şehzadeyi destekliyorlardı. Avrupa&quot;da Osmanlılar&quot;a tabi bazı beylerde topraklarını geri almak için harekete geçmişlerdi.  &lt;br/&gt;Sonuç olarak; Ankara mağlubiyetinden sonra Osmanlı için yeni bir musibet ve karışıklık devri başlamıştı. Merkezi otorite sarsılmış, Selçuklu devletinin inkırazından sonra ortaya çıkan tevaif-i mülük yeniden kurulmuş, şehzade kavgaları baş göstermişti. Bunların teşvikçisi de Timur olmuştu. Timur bu arada Rumeli&quot;ye geçmeyi düşünmüşse de  bunun askeri noktadan kendisi için tehlikelerle dolu olduğunu görerek  vazgeçti. Zaten emrindeki ümera ve ulema Osmanlılar&quot;ın ezilmesine muhalif oldukları gibi, halk efkarı da onun hareketlerine derin bir nefretle bakıyordu. Timur&quot;un Anadolu&quot;yu istila ve tahribi de nefreti arttı</description></item><item><title>OSMANLI DÜNYASINDA BİLİM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-dunyasinda-bilim-382436.html</link><description>OSMANLI DÜNYASINDA BİLİMOsmanlı Bilimi,bir yönüyle İslam dünyasında bilimin,diğer yönleriyle Horasan ve Batı biliminin bir paçasıdır.Osmanlılar için 14. yılda başlayan düşünce/bilim çalışmaları,Fatih döneminde en yüksek noktasına ulaşmış,sonra kör topal 17. yya dek    yaşamıştır.Osmanlılar &quot;yapısı&quot; gereği bilime düşman mıydı? Osmanlıdaki bilim &quot;Arap biliminin eksik &quot; bir devamı mıydı?Medrese ve Enderun,Osmanlıdaki bu iki eğitim kurumunun nitelikleri neydi?Fatih Sultan Mehmete kafa tutan bilgeler kimlerdir?Fatih,Sinan Paşayı neden sürgüne gönderdi?1900de kurulan İstanbul Darülfünun Üniversitesi, Fatih Medreselerinin Devamı mıdır?Fatih Medreseleri Neydi, Ne Değildi?Fatih Medreselerinin Ders Proğramını Ali Kuşçu mu hazırladı?Hangi Osmanlı bilgini eserini Türkçe yazdığı için özür dilemiştir?Molla Lütfü ne dedi de idam edildi?Takiyüddinin Gözlemevi,hangi gerekçeyle topa tutularak yıkıldı?18. yüzyılda yaşayan Erzurumlu İbrahim Hakkı, Darwinden yüz yıl önce evrim kuramını mı ortaya attı?Sekiz yıldan fazla şeyhülislamlık yapan Feyzullah Efendi birden neden din ve devlet düşmanı oluverdi? Cesedi,neden, önde papazların yürüdüğü Hıristiyanlara sürüklettirildi?Bizde Osmanlı Tarihi çok kere ya Şovenist bir böbürlenmenin aracı yapılmış ya da ciddiye alınmamıştır. Tarihe şovenizm kompartımanından bakanlar var.Onlar   Osmanlı Tarihini ve eylemlerini &quot;pür&quot; Türk ve &quot;pür&quot; İslam olarak &quot;hep iyi,hep başarılı&quot; görerek sunar.Oysa Osmanlı Devleti,bir hanedan devleti, Osmanlı tarihi de bir imparatorluk tarihidir;çok dinli,çok dilli bir uygarlık türüdür.Bilimi de öyle...Halil İnalcık, Ekmeleddin İhsanoğlu,Cemal Kafadar, Halil Berktay gibi anlayış olarak yeni diyebileceğimiz tarihçilerimiz,elbette bizlere gerçekleri anlatmaya başladı. Ekmeleddin İhsanoğlunun şu betimlemesi çok yerindedir:&quot;Cumhuriyet kompartımanından baktığımız zaman &quot;Osmanlıları&quot; topyekün &quot;gerici&quot; görme eğlimi belirir. Bu eğilimin temelinde de Osmanlının &quot;Batıdan kopuk&quot; olduğu, düşüncesi yatar. Oysa Osmanlı, tarihte bir halkadır. Herkesin &quot;ileri &quot; olduğu bir dünyada hep geri&quot; değildir.&quot;Çetin Altan ustamız &quot;Osmanlı, hiçbir şey yapmamıştır&quot; der. Bunu sanat, bilim anlamında, uygarlık anlamında söyler. Kanımca bu, doğru değildir. Kendisi, en azından Osmanlının nice yetenekleri kesip biçtiğini, nice yetenekleri yetkisizleştirdiğini gösterir. Ayrıca o, &quot;mesleksiz&quot; insanları hep eleştirmiştir. Kendisi Marksizmi hala yaşayan bir dünya görüşü olarak savunur. O zaman 700 yıllık Osmanlı İmparatorluğunun nasıl yaşadığının açıklaması gerek.&quot;Dünya Tarihi&quot; gibi iddialı eserin büyük yazarı McNeill şu saptamayı yapar:&quot; Başka hiçbir İslam Devleti böylesine değişik ve böylesine etkili bir iç örgütlenme biçimi ortaya koyamadı ve hiçbiri dünya tarihinde Osmanlı İmparatorluğu nun oynayacağı role uzaktan yakından benzer bir rol oynamadı&quot; (William H. McNeill , Dünya Tarihi(s:271) Osmanlı Bilimi deyince Osmanlı Devleti döneminde ve onun egemen olduğu coğrafyada yaşayan bilimi anlıyoruz. Osmanlı Bilimi deyince bunu hemen Türk Bilimi diye nitelemek nesnel bir tavır olamaz. Ben, bu bilimin kökeni konusunda duyarlı olmaya çalışıyorum. Ama bunun bugüne doğrudan bir faydası yok.Çünkü geçmişte çok bilim adamı yetiştirmiş ulus/halkların bugün de çok yetkin bilim adamı yetiştireceği anlamına gelmiyor. Arapları örnek vereceğim. Araplar, geçmişte çok büyük bilim adamları yetiştirmişlerdir;ama bugün bilimsel çalışmaları çok zayıftır. Mısır uygarlığı, insanlık tarihinin en hayranlık uyandıran uygarlıklarındandı. Oysa bugünün Mısırı ne yazık ki dökülüyor. Terörle sarsılıyor. Osmanlı bilimine dönüyorum. Bu bilimin dili, Arapça, Farsça ve Osmanlı Türkçesiydi. Osmanlı bilimini ortaya koyan insanların etnik kökenleri de dinleri de oldukça değişiktir. Bu kataloğun içinde Türkler, Araplar, İranlılar,Hintliler,Bizanslılar(Yunanlılar); Yahudiler, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve başkaları vardır.Osmanlıda Bilimin Kökleri&quot;Osmanlı topraklarında biliminin oluşumunu ve gelişmesini, Osmanlı öncesi Selçuklu döneminde Anadolu şehirlerinde eski ilim kurumlarının yerleşmiş gelenekleri ile dönemin en önemli kültür merkezleri sayılan Mısır, Suriye, İran, Endülüs ve Türkistandan gelen bilim adamları gerçekleştirmiştir. İslam dünyasında 12. yyda sönmeye başlayan düşünsel ve bilimsel etkinliği Osmanlı İmparatorluğunda yaklaşık 400 yıl sürebilmiştir. O</description></item><item><title>ATATÜRKÜN HAYATI VE KİŞİLİĞİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ataturkun-hayati-ve-kisiligi-390532.html</link><description>ATATÜRKÜN HAYATI VE KİŞİLİĞİ&lt;br/&gt;Mustafa Kemal Atatürk,1881 yılında Selanikte doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanımdır. Ali Rıza Efendi Selanik yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidinden ayrılarak Serezde yerleşmişler, oradan da Selanike gelmişlerdi. A1i Rıza Efendi, hayatının ilk devirlerinde gümrük memurluğu yapmış, daha sonraları memuriyeti terkederek kereste ticareti ile meşgul olmuştu. Atatürkün annesi Zübeyde Hanım da Selanik yakınlannda Langaza adı verilen kasabada yerleşmiş eski bir Türk ailesine mensuptu. Bu aile, soy olarak Anadoludan Rumeliye geçmiş yörüklerdendi ve Varyemez oğulları olarak tanınıyorlardı. Bu ailenin Langazada büyük çiftlikleri vardı; tarım yanında hayvancılıkla meşgul idiler. &lt;br/&gt;1871 yılında Zübeyde Hanım ile evlenen Ali Rıza Efendinin henüz elli yaşlarında iken 1888 yılında ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaşlarında yetim kalan küçük Mustafanın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük Türk kadını Zübeyde Hanıma düştü. &lt;br/&gt;Küçük Mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendinin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selanikte çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebine geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Şemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekasını takdir ettiğinden, küçük Mustafanın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu. Küçük Mustafa, bu okulda okurken babası öldü. Bu sıralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. Babaları öldüğü zaman küçük Mustafa yedi, Makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; Naciye ise kırk günlüktü. Bu en küçük kardeşleri genç kız iken Selanikte öldü. &lt;br/&gt;Ali Rıza Efendinin ölümü üzerine, Zübeyde Hanım üç çocuğu ile bir süre Selanik yakınlarındaki Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendinin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nederiyle küçük Mustafanın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selanike dönerek halasının yanınd</description></item><item><title>TARİH - SEGEDİN ANTLAŞMASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-segedin-antlasmasi-399198.html</link><description>segedin antlaşması</description></item><item><title>EDEBİ AKIMLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?edebi-akimlar-397488.html</link><description>EDEBİ AKIMLAR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;NATÜRALiST AKIM ( Naturalisme )&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;19. yüzyıla kadar : &quot; Tabiata dayanan felsefe &quot;  yahut  &quot; Tabiatseverlik &quot;  anlamına gelen Naturalisme 1870 &amp;#8211; 1890  yılları arasında , yeni bir edebiyat akımının adı olmuştur . Tabiat  bilimlerine çok bağlandığı için Natüralizm , esas itibariyle realist akımın daha aşırı bir devamı sayılmaktadır . Ondan ayrılan veya daha ileri olan yanları şunlardır ;&lt;br/&gt;Naturalistler , tıpkı tabiat olaylarında olduğu gibi , insanların hayatında bir muayyeniyet  ( determinism )  olduğuna inanırlar . Tabiat olaylarında olduğu gibi kişilerin yaşayışı da birtakım zaruri şartların elde olmayan ( maddi ) vakaların , belirsiz içgüdülerin sonucudur . Şu halde romancı , bir tabiat bilgini gibi , kişilerin hayatını yazmadan önce , onları hazırlayan şartları incelemek zorundadır . İlimde olduğu gibi hayatta da tesadüfün yeri yoktur .&lt;br/&gt;İncelenecek şeylerin başında soyaçekim ( irsiyet ) kanunu gelir . Realizm öncüsü Emile Zola : &quot; İrsiyetin de yerçekimi gibi kendine mahsus kanunları olduğuna &quot; inanmıştır . Yani atalarda , büyük baba ve analarda bir bozukluk varsa , bu , gittikçe artarak nesilden nesle geçer , ayyaşlar , frengililer  yaratır . Çünkü Zola&quot;nın örnek tuttuğu Claude Bernard gibi bilginler , her şeyi &quot; madde &quot;  açısından çözeceklerine ; insanın et ,kemik ve sinirden ibaret olduğuna &quot; ruh &quot;  diye bir şey bulunmadığına inanmışlardır . Şu halde , romancının ödevi , ilkönce yaşatacağı kimsenin soy ve sopunu incelemktir . Bundan sonra , o şahsın yetiştiği sosyal çevrenin aldığı terbiyenin , iş hayatının ,ekonomik durumun incelenmesine geçilir . Nitekim Zola &quot; İkinci İmparatorluk devrinde bir ailenin tabi ve sosyal tarihi &quot; ni yazmak amacıyla beş kuşağın irsi vasıflarını ve doğuş kusurlarını değişik şartlar altında gösteren 20 ciltlik Rougan &amp;#8211; Macquart romanını yazmıştır .&lt;br/&gt;Salt maddi bir varlık saydıkları insanı , realistler gibi yalnız gözleme ve birçok vesikalara bağlamakla kalmaz , bir de deneyime  ( tecrip )</description></item><item><title>TARİH - ALACAHÖYÜK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-alacahoyuk-433802.html</link><description>alacahöyük</description></item><item><title>OSMANLI&quot;DA BATILILAŞMA ÜZERİNE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanlida-batililasma-uzerine-417658.html</link><description></description></item><item><title>TARİH - BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-birinci-dunya-savasi-433686.html</link><description>birinci dünya savaşı</description></item><item><title>1. DÜNYA SAVAŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?1.-dunya-savasi-386842.html</link><description>1. DÜNYA SAVAŞI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.Dünya Savaşı&quot; nın Sebepleri:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1 Ağustos 1914&quot; te başlayıp 11 Kasım 1918&quot; de sona eren 26 devletin katıldığı 4 yıl 3 ay 10 gün devam eden Birinci Dünya Savaşı 5 kıtada etkisini göstermişti. &lt;br/&gt;Almanya&quot; nın sömürgelerni elde etmek için Asya ve Afrika&quot; da sınırlı ölçüde yapılmış ve bu yüzden Dünya Savaşı adını almıştı.&lt;br/&gt;         &lt;br/&gt;     Savaştan Önce Avrupa&quot; nın Siyasi durumuna bakış:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Savaş öncesi yıllarında Avrupa&quot; da ırk, millet, din ayrılıklarına rağmen uluslar arasında fikir alanında genel bir anlaşma isteği sezilmekle beraber ulusal çıkarlarını sağlamak amacıyla Avrupa iki büyük gruba ayrılmak amacındayıdı. &lt;br/&gt;Bunlardan birinci gruba, Almanya, Avusturya ve Macaristan İmaratorluukları, diğer tarafra ise İngiltere, Fransa Rusya bulunuyordu. Bu her iki gruptan birisinde bağlılık yapacak durumda bulunan küçük devletler varlıklarını koruyabilmek için siyasi olaylari endişeyle takip ediyor, koruycuları olabilecek büyük devletler  etrafında toplanmayı düşünüyorlardı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ALMANYA:&lt;br/&gt;1866&quot;da Avusturya, 1870-1871 Fransa ile yapılan savaşlar sonunda Alman birliği sağlandıktan sonra imparatorluk kurulmuş ve Franfort Anlaşması ile Alsas ve Loren Almanya&quot;ya bağlanmıştı. Bu birleşmeden sonra Almanya endüstri ve ekonomi alanlarında gösterdiği başarılar sayesinde,gerek kalite ve gerekse çokluk ve uczluk bakımından dünya piyasalarına sürdüğü  mallarla üstünlük sağlamaya başlamıştı bu üstünlüğü devam ettirmek  yolundaki çalışmaları Hindistan&quot;a giden karayolunu emniyette tutmak isteyen ve kendi ekonuomik üstünlüğüne hasım olmak durumunda Almanya&quot;yı gören İngiltere&quot;yi endişe içinde idi. Sömürgeler İngiltere İmparatorluğu&quot;nun hayat damarları durumunda idi.&lt;br/&gt;Keza Rusya&quot;da Pansilevizm perdesi altında kendisini Balkanlar&quot;ın koruyucusu saydığıjndan Almanya&quot;non Orta Şark&quot;a ve Güney Avrupa&quot;ya bu ekonomik yayılmasını hoş karşılamıyordu.&lt;br/&gt;Bu görüşlere rağmen,Almanya&quot;nın dünya üstünlüğü yolunda moral,teknik,siyasi ve askeri alanlarında  büyük başarılar sağlamaya yö</description></item><item><title>TARİH - TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-tevhidi-tedrisat-kanunu-433763.html</link><description>tevhid-i tedrisat kanunu</description></item><item><title>MENEMEN OLAYI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?menemen-olayi-454464.html</link><description>MENEMEN OLAYI&lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;            23 Aralık 1930 günü sabah saat 6.20&quot;de Menemen Kazar Camii önünde başlayan,saat 9.00 sularında sona eren Menemen olayı hakkında bugüne kadar değişik yorumlar yapılmış,birçok şey yazılıp çizilmiştir.Burada bunlara kısaca değinerek olayın gerçek nedenlerini bulmaya çalışacağız.&lt;br/&gt;            1924-38 yılları arasında Türkiye&quot;de çıkan 18 ayaklanmadan yalnızca Menemen Olayı&quot;nın Batı Anadolu&quot;da çıkmış olması onu farklı kılmaktadır.Nasturi,Zilan,Şeyh Said,Dersim,Ağrı gibi diğer 17 ayaklanmada etnik tema,bağımsızlık talebi,dış kışkırtmalar vb. önemli birer etken olmalarına karşın,Menemen Olayı için bunları söylemek mümkün değildir.Dahası,Menemen&quot;de,Orta,Doğu ve Güneydoğu Anadolu&quot;ya kıyasla hem okuma yazma oranı ve ekonomik gelişmişlik düzeyi daha yüksek,hem de kısmi sanayileşmenin etkisiyle,feodal kurum ve kişilerin nüfuzları daha azdır.Ayrıca yeni rejimin kolay ulaşabileceği bir yöredir.&lt;br/&gt;            Bu özellikler göz önüne alınarak sorulacak sorular şunlardır:Menemen Olayı,yaygın biçimde kabul edildiği üzere,bir dinsel ayaklanma mıdır?Deli,esrarkeş,cahil altı kişinin başlattığı,bir anda ortaya çıkan &quot;korsan&quot; bir olay mıdır?2000 nüfuslu kasabadan 1500 kişinin etkin yada edilgen katılımıyla gerçekleşen olay sonrası adının &quot;mel&quot;un belde&quot; olarak değiştirilip yöre insanının başka yerlere sürülmesi istenen[1] Menemen halkının bu eylemdeki sorumluluğu nedir?Yoksa,gerçek neden,olayın başlatıcısı Derviş Mehmet&quot;in,Çerkes Ethem&quot;in yandaşlarından olması mıdır?Yoksa,akademik literatürde yer aldığı üzere,Serbest Cumhuriyet Fırkası&quot;nın iktidara gelme hırsıyla gerçekleştirdiği bir kışkırtma mıdır?[2]&lt;br/&gt;İşte bu araştırmada bu ve buna benzer sorulara yanıt arayarak Menemen Olayı&quot;nı değerlendirmeye çalışacağız.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;OLAYIN OLUŞUM SÜRECİ&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;            Divan-ı Harp kararnamesinden,örgütlenmenin altı yıl önce[3] tekke ve zaviyelerin kapatılması ve şapka devrimi üzerine başladığı anlaşılmaktadır.Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra halifelik kaldırılmış,laik bir dünya görüşü benimsenmişti.Türbeler,mahalle mektepleri kaldırıldı.Tarikatçılık,şeyhlik,dervişlik,&lt;br/&gt;müritlik,dedelik,seyitlik,babalık,emirlik,naiplik,halifelik,büyücülük,üfürükçülük,falcılık                             ve muskacılık 13 Aralık 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla yasaklanmıştı.[4]İşte yeni rejimin eski ayrıcalıklarını yok ettiği başında İstanbul merkezli Nakşibendi şeyhi Şeyh Esad&quot;ın bulunduğu grup,Serbest Cumhuriyet Fırkasının olaylı İzmir gezisini bahane ederek böyle bir olay girişiminde bulunmuşlardır.Burada ilginç olan nokta,Esat Hoca&quot;nın irticai faaliyetinin Cumhuriyet döneminden önce başlamış olmasıdır.31 Mart Vakası&quot;nın hazırlayıcısı olduğu iddia edilen sultan II. Abdülhamit döneminde de benzeri çalışmalar yapan Esad Hoca,Erbil&quot;e sürüldüğünü,ancak Sultan Reşat zamanında İstanbul&quot;a dönebildiğini söylemiştir.Örgütlenmenin beyin takımından olan,ancak eyleme katılmayan ve kendini halifeler halifesi olarak tanıtan Manisa Tabur İmamlığı&quot;ndan emekli Laz İbrahim Hoca,örgütlenmesini çevre kasaba ve köyleriyle sınırlı bırakmamış,Karadeniz kıyıları,Kayseri,Bursa,Balıkesir;Bergama ve Manisa başta olmak üzere Anadolu&quot;nun birçok yerini dolaşarak Nakşibendi tarikatının kök salmasına çalışmıştır.Esad Hoca ise,İstanbul Erenköy ve Beykoz&quot;da örgütlenmeyi sürdürmüştür.Esad Hoca sadece salt cahil halkı,kara takkelileri değil,tahsilli,kültürlü kişileri de etkileyebilmektedir.Olayda sorgusu alınan Mustafa adlı bir tanık,İbrahim Hoca&quot;nın Menemen&quot;e bağlı Horozköy&quot;de vaaz verirken rakı içen ve şapka giyenlerin gavur olduğunu,bundan Cumhurbaşkanının sorumlu tutulması gerektiğini söylediği belirtilmektedir.Laz İbrahim&quot;in, &quot;şeyhim&quot; dediği, &quot;vaktiyle 40 tekkenin şeyhi olan&quot; Esad Hoca&quot;nın evinde yapılan bir toplantıda,yakında şapkaların atılarak tekrar fes giyileceği,halifelerin geleceği,tekkelerin yeniden açılacağı söylenerek devrimler aleyhine konuşmalar yapılmıştır.Nitekim kendini Mehdi ilan eden Derviş Mehmet&quot;inde esrarlı zikir toplantılarında hükümetin Müslümanları gavur yapmayı amaçladığını,bütün memurların ailelerini açık saçık gezdiren kafirler olduğunu,kendisinin Cumhuriyeti yıkarak dini iade edeceğini sıkça yinelediği belirtilmektedir.Derviş Mehmet&quot;in inançlarını yayarken izleyeceği güzergahta dikkate değerdir:Türkiye&quot;deki örgütlenmeyi tamamlayınca Ar</description></item><item><title>TARİH - SOKULLU MEHMET PAŞA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarih-sokullu-mehmet-pasa-433604.html</link><description>sokullu mehmet paşa</description></item><item><title>ŞEYH SAİT AYAKLANMASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?seyh-sait-ayaklanmasi-417842.html</link><description>dışta musul sorunun tırmandığı, içte huzursuzluğun  arttığı, partiler arası ilişkilerin ilk günlerdeki ılımlılığı yitirmeye  başladığı  ve deli halit olayının yankılarının henüz çok canlı olduğu günlerde, nasturi ayaklanmasına sahne olan doğu anadolu&quot;dan yeni ve daha büyük bir ayaklanma haberi gelmişti. 13 şubat 1925&quot;te şeyh sait adında bir kürt liderinin genç ilinin piran köyünde ayaklandığı görülmüştü. böylece cumhuriyet&quot;in getirdiği ilkelere yönelen ve devlet güçlerini 2.5 ay süreyle uğraştıracak olan çok yönlü ve boyutlu bir olayla karşılamıştı (türk devrim tarihi: şerafettin turan, bilgi yayınları,syf 106, 1995, istanbul). &lt;br/&gt;şeyh sait olayının ingilizlerle de ilgisi vardı. lozan&quot;da halledilemeyen musul meselesi ile ilgili görüşmeler, 1924 yılında istanbul&quot;da toplanan türk-ingiliz konferansının sonuç vermemesi üzerine milletler cemiyeti&quot;ne götürülmesi gerekli idi.  ingiltere bir taraftan musul halkının türkiye ile birleşmek isteğini önlerken, diğer taraftan da türkiye dahilinde, isyan ve kargaşalıklar çıkararak, türkiye&quot;yi siyasi istikrarı bulmamış ülke olarak tanıtmak istiyordu. ingiltere, türkiye&quot;nin yakın doğu dengesinde...</description></item><item><title>BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN SONRAKİ GELİŞMELER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?birinci-dunya-savasindan-sonraki-gelismeler-352303.html</link><description>BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN SONRAKİ GELİŞMELER &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İngiltere&quot;de daha Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce, savaş sonrasında endüstrşyel ilişkilerin yeni biçimini belirlemek amacıyla bir komite kurulmuştur. Bu komite işçi sendikaları ve toplu pazarlık sistemini incelemiş ve hükümete sunduğu raporda , işçi ve işverenlerin yeteri kadar örgütlenmiş  bütün endüstrilerde  ücret ve çalışma koşullarını belirlemek için  ulusal ortak konseylerin oluşturulmasını önermişti. Bu amaçla bölgesel konseyler ile çalışma komiteleri de kurulabilecekti. &lt;br/&gt;Çok geçmeden Alamaya&quot;da Weimar Cumhuriyeti de İngilterdejine çık benzer önerilerle ortaya çıkmıştı. Alman önerilerinin kökeninde 1918 devrimi yatmaktaydı.&lt;br/&gt;1920&quot;lerde İtalya&quot;da  işçiler kendi üretim örgütlerini kurabilmek için Kuzeyde kimi fabrikaları  ellerine geçirmişlerse de bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştı.&lt;br/&gt;Rusya&quot;da Ekim 1917 devriminden sonraki ilk günlerde  fabrikalar işçilerin özyönetim ilkesine göre örgütlenmiştir. Ancak , savaş zamanı , Sovyet yetkilileri fabrikaların denetimini  ellerine almışlardır.&lt;br/&gt;Birinci Dünya Savaşından sonra çeşitli ülkelerde görülen  bu yavaşlama ve dahası geriye dönüş , bir bakıma işçinin endüstrinin yönetim ve denetimindeki payının yeniden değerlendirilmesi anlamına geliyordu. Bunun iki ana nedeni vardı. Bunlardan birincisi ; İngiltere , Fransa ,Almanya ve A.B.D. de I.Dünya  Savaşında uygulanan &quot;ortak danışma&quot; siteminin işçilere , yaşam düzeylerini etkileyen konulard denetim olanağı sağlamış olmasıydı.İkincisi ise , Sendikalizm , Marksizm ve Lonca Toplumculuğu düşünce akımlarına katılanların militan işçi sendikaları geliştirme deneimlerinin olumlu sonuçlar vermesiydi. &lt;br/&gt;1930&quot;larda Rusya , İtalya ve Almanya&quot;da demokratik olamyan bütüncül yönetim biçimlerinin ortaya çıkmış olması , demokrasi kuramının yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmış, demokrasi ve parlementer  sistemin başarısızlık nedenleri araltırılmaya başlamıştır. Araştırmalar , bütün sorunların ana nedennin etkin bir muhalefetin  bulunmamasından kaynaklandığını göstermiştir. Demokrasi , ancak yeterli siyasal muhalefetin varlığına  ve siyasal partiler ile çıkar kümelerinden oluşan  bir sisteme dayandırıldığında başarılı olabilirdi.&lt;br/&gt;Endüstriyel demokrasi düşüncesi , önceleri işçilerin endüstriyi tammen yönetmeleri ve denetlemeleri anlamını taşıyorken , şimdi işletmelerde iyi işçi- işveren ilişkileri ve yönetime karşı muhalefet görevini yürütecek işçi sendikalarının varlığı anlamında kullanılıyordu. &lt;br/&gt;Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında , bir yandan  özyönetim işçi denetimi ve yönetime katılma  üzerindeki tartışmalar  sürerken , öbür yandan uygulamad aendüstriyel demokrasinin giderek yayılmasına olanak sağlayan yeni birtakım gelişmeler görülmüştür.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Günüüzde de , başka ülkelerde olduu gibi , ülkemizde  de işçilern yönetime katılması , birlikte yönetim ve özyönetim üzerinde çalışmalat-r yoğunluk kazanmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;III- ENDÜSTRİYEL DEMOKRASİNİN GELİŞİMİNİ HIZLANDIRAN ETMENLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A-ENDÜSTRİ DEVRİM VE TOPLUMCU DÜŞÜNCE &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Endüstriyel demokrasi ilk olarak endüstri devrimi ve buna tepki göstern toplumlarda görülür. Toplumcu düşünce özellikle endüstrş devrimi ve farika düzenine geçildikten sonra ortaya çıkan kötü çalışma koşullarına tepki olarak doğmuştur. &lt;br/&gt;Anamalcı toplumda işçi sınıfının oldukça düşük bir yaşam düzeyinde , düşük ücretlerle ve kötü çalışma koşulları içinde yaşamını sürdürmesi çok geçmeden , anamalcı sistemin eleştirilmesine ve toplumcu düşüncenin doğmasına sebep olmuştur. Endüstriyel demokrasi , geniş ölçüde bu toplumcu düşünceden kaynaklanmış ve  yine bu görüşün etkisinde gelişmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;B-YABANCILAŞMA&lt;br/&gt;Blauner &quot;a göre yabansılaşma , işin kendi içinde bir amaç olmak yerine , öncelikle başkalarının amaçlarına katkıda bulunan bir araç olarak görüldüğü bir ortamda gelişir.&lt;br/&gt;Toplumcu düşünceye göre , yabancılaşma sorununun kaynağında , anamalcı düzenin işçiyi üretim arçları üzerinden sahiplik h