<?xml version="1.0" encoding="windows-1254"?><rss version="2.0"><channel><title>veribaz.com - Sosyoloji - Türkiye'nin veri bankası</title><copyright>Copyright (C) 2008 veribaz.com Tüm Hakları saklıdır.</copyright><link>http://www.veribaz.com/rss.html</link><description>veribaz.com: Türkiye'nin veri bankası - Sosyoloji</description> <language>tr</language><lastBuildDate>9/7/2010</lastBuildDate><ttl>5</ttl><image><url>http://www.veribaz.com/img/veribaz.gif</url><title>veribaz.com Logo</title><link>http://www.veribaz.com</link><width>353</width><height>69</height></image><item><title>GREEN CARD POLICY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?green-card-policy-343317.html</link><description>GREEN CARD POLICY&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1)Policy Problem:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;a)What are the problems that the policy tries to solve?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Green Card policy started to be implemented on the third of July in 1992 with the publication of the law number 3816 in the Official Newspaper. The policy tries to solve the problems of the poor sections in the country about health issues. Of course the term &quot;poor&quot; creates a problem here, how can the government understand who is poor or what is the limit of being poor? There were news about the people that died because they had not enough money for medical treatment for years; the policy is trying to solve this problem. Government felt itself responsible to find a solution to this problem and with the formation of this law it seems that the problem is solved; but as this is a multi-dimensional process and have very difficult aspects to control during the implementation, it is not absolutely true that the problem is definitely solved. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;b)What is the significance of that problem?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;People dying because of being poor is an issue that no one can agree and accept. As Turkey is trying to be a member of European Union for a long time, this problem was affecting turkey&quot;s position and value in the eyes of European countries, because the level of this number of people dying because of this reason is very low in that countries compared to our country. It is also a matter of human rights, as we know every human being have a right to live and if they die because of unacceptable reasons it is a violation of that right. So we can see that the problem is very important because the life of an individual is thing we are talking about. At first sight as the problem is very significant the green Card policy seems to deal with the issue successfully, but as I said before lots of problems occurred during the implementation of this policy.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2)Policy Objectives:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;What are the initial aims and goals of the policy?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The main aim of the policy is to cover the medical treatment costs of citizens of Turkish Republic by government who have no other social security and is unable to pay for their own medical treatment costs. Of course there are other conditions for these people, first of all these people&quot;s monthly income should be less than one third of the minimum wage in the country after subtracting the lowest income tax and the social security premium from that wage. As the latest minimum wage is 160 million TL in the country we can reach approximately a number less than 50 million TL. So if a person&quot;s monthly income is less than 50 million TL and has no other social insurance such as SSK, Bağ-Kur and etc, he or she can apply to have a Green Card and after some investigation if the conditions are really satisfied that person can get a Green Card. From that point on his or her medical costs will be covered by government. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3)Policy Instruments:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Which policy instruments are used in the policy?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Governments select variety of instruments to implement their policies; here in this Green Card policy we can see some of them. There are three kinds of policy instruments, one of them is voluntary instruments, but here in this policy we cannot see a voluntary instrument as the problem is very complex, hard to control and implement also needs professional knowledge. As this is the case families or voluntary organizations cannot deal with the problem alone. Another type of instrument is Compulsory Instruments where the target individuals and firms have almost nothing to say. In the Green Card policy we can see the regulations as a compulsory instruments. First of all, there is a law about this policy, law number 3816 and in this law we can see the aim of the policy, its content, basic principles and penalties when there is a violation of law and etc. Also there is a regulation issued by Ministry of Health after the publication of the law from which people with green Card learns which hospitals or health agencies they will apply in order when there is a need. As gove</description></item><item><title>KONUT</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?konut-349300.html</link><description>GİRİŞ&lt;br/&gt;Konut insanların temel gereksinimlerinden birisi olan barınmayı, öncelikle sağlıklı ve güvenli olarak karşılayacak bir ortamdır. Ortam olarak konut, insanların iş çevrelerinin dışında, dinlendiği ve yeniden üretkenlik kazandığı bir alandır. Kısaca söylemek gerekirse ; konut bir yandan insanların temel gereksinimlerinden birini karşılamakta, diğer taraftan da insanların üretkenliklerini arttırmalarına yardımcı olarak üretime dolaylı da olsa katkıda bulunmaktadır.&lt;br/&gt;Konuya toplumsal açıdan baktığımızda, toplumun en küçük yaşama birimi olan aileler ve bu ailelerin fertleri içerisinde sürekli olarak yaşayabilecekleri bağımsız birer konuta sahip olmak isterler. Sözü edilen konut gereksinmesinin karşılanması için yapılması gereken üretim, birçok kişi ve örgütün katıldığı, karmaşık bazı süreçleri içeren bir bütün olarak karşımıza çıkar. Bu bütün ulusal düzeyde konut üretim gereksinimi oluşturur. Her birim konut bağımsız ve sürekli kullanılmak istenmesi ise; nüfus, nüfus artış hızı, aile büyüklüğü gibi bazı değişkenlere bağlı olarak belirli miktarda konut stokunun oluşturulmasını zorunlu kılar ve her yıl bu stokun daha da arttırılması gereğini ortaya çıkarır.&lt;br/&gt; Türkiye e konut üretimi ile nüfus artışı arasındaki ilişkinin İstatistiksel olarak incelenmesi adlı çalışmamızda Ülkemizde, GSMHdan yatırımlara ayrılan pay ve bu yatırım miktarlarından bina kesimine veya konut sektörüne ayrılan pay sınırlandırılarak plan makro hedefleri arasında belirlenmektedir. Böylece, parasal kaynaklarla gereksinim arasındaki ilişki belirlenebilmektedir.&lt;br/&gt;Konut gereksiniminin yüzölçüm ( m2 ) olarak belirlenebilmesi ve konut girdilerinin belirlenebilmesi;toplam konut gereksinimine ait araç,gereç,insan gücü girdilerinin belirlenebilmesine de olanak sağlamaktadır.&lt;br/&gt;Konut gereksiniminin aile büyüklüklerine göre yüzölçüm olarak belirlenmesi,aile bireylerinin ihtiyaç duyacakları belirli (m2) üzerinden yapılmıştır. GSMHndan yatırımlara ayrılan pay ve bu yatırım miktarlarından konut sektörüne ayrılan paylar ; Kalkınma Planlarındaki ve yıllık programlarındaki yatırım miktarlarından alınarak hesaplanmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.1. AMAÇ&lt;br/&gt; Türkiye de konut üretimi ile nüfus artışı arasındaki ilişkinin İstatistiksel olarak incelenmesi  adlı çalışmamızın ana amacı; Cumhuriyet in kuruluşundan günümüze kadar konut sorununun gelişimini inceleyerek nüfus artışı karşısında nasıl bir gelişme gösterdiğini incelemektir. Ayrıca; Konut yapımı ve ekonomik faktör sınırlaması konusunda; Ülkemizde mevcut kıt kaynaklarla, konut gereksiniminin ne şekilde karşılanacağı, kaynaklar arasındaki dengenin ne şekilde kurulacağı konusunun ortaya çıkarılmasında bazı ölçülebilir - hesaplanabilir miktarların karşılaştırmasının yapılması amaçlanmıştır.&lt;br/&gt;1.2. YÖNTEM&lt;br/&gt;Konuyu ekonomik yönden irdelerken kullanılan yöntem; Öncelikle bina kesimi ve örnek olarak da bina yatırımlarının büyük bir kesimini oluşturan konut sektörü ölçeğinde, bazı konut uygulamalarından bulmuş olduğumuz sonuçların yine sektör ölçeğine getirilmesi ile karşılaştırma modeli yöntemi oluşturulmaktadır.&lt;br/&gt;Yöntemin oluşturulmasında ve sonuçların bulunmasında aşağıdaki sıra ile bazı hesaplamalardan geçilmektedir.&lt;br/&gt;1. Konut gereksiniminin ünite sayısı olarak belirlenmesi,&lt;br/&gt;2. Konut gereksiniminin , aile büyüklüklerine göre belirlenmesi,&lt;br/&gt;3. Konut gereksiniminin , aile büyüklüklerine göre yüzölçüm olarak belirlenmesi,&lt;br/&gt;4. Yüzölçüm olarak belirlenen konut gereksiniminin gerektirdiği insan gücü , makine gücü ve gereç girdi miktarlarının belirlenmesi,&lt;br/&gt;5. Yüzölçüm olarak belirlenen konut gereksiniminin  gerektirdiği yatırım tutarının parasal değerinin belirlenmesi, &lt;br/&gt;6. GSMHsından yatırımlara ayrılan pay ve bu yatırım miktarlarından ülkenin yıllık yapı araç.gereç ve insan gücü üretim ve kaynak miktarları bilindiğine göre ; bunlarla ne ölçüde konut üretilebileceği, belirlenen parasal ve fiziki gereksinim ile fiziki üretim girdileri arasındaki ihtiyaç - kaynak dengesinin kurulması konusundaki ekonomik örnek irdeleme yapılmaktadır.&lt;br/&gt;Böylece , hangi kıt kaynakların geli</description></item><item><title>TOPLUMSAL EKOLOJİ NEDİR NE DEĞİLDİR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?toplumsal-ekoloji-nedir-ne-degildir-450864.html</link><description>TOPLUMSAL EKOLOJİ NEDİR? NE DEĞİLDİR?&lt;br/&gt;Şadi İDEM&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Gelecek gelecek dediler beklemek gerek&lt;br/&gt;oysa gelecek asl&quot; olan hayat&lt;br/&gt;sonsuz sevgi ve bir zeytin dalı&lt;br/&gt;ak bir güvercin...&lt;br/&gt;adım adım ilerlemek varken bugünden&lt;br/&gt;gelecek beklemek ne gerek...&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Uzun zamandır toplumsal ekoloji hareketi üzerine bir şeyler yazmayı düşünüyordum. Yerli yersiz her yerde moda terimlerin kullanıldığı anlar vardır. Bazen bu terim(kelime) &quot;demokrasi&quot; bazen &quot;kültür&quot;, bazı zamanlar ise &quot;devrim&quot;, bu günlerde ise &quot;ekoloji&quot; terimi tabir-i caizse ayağa düşen kelimeler arasına katıldı.&lt;br/&gt;Ekoloji, ekoloji, ekoloji, ekoloji, ekoloji...&lt;br/&gt;Hani bir de &quot;ayağa düşmek&quot; gibi &quot;diline düşmek&quot; deyimi de vardır. Her yerde her oturduğu masada -genellikle de bu masa nedense(!) hep barların o loş ve/veya aydınlatıcı mekanlarında bulunur- durmadan eşitlikten, demokrasiden bahseden ancak eve gittiğinde yemeği ve yatağı hazır isteyen kişilerden tutun da; dilinden düşürmediği kültür, insanlık, kardeşlik, adalet terimlerinden bir nebze nasiplenmemiş kişiler için kullanılan bu deyimi hatırlatmak gerektiğini düşünüyorum. (Bu deyimler elbette ki en kutsal kurumlar için de geçerlidir) &lt;br/&gt;İşte tam da bu tür bir zihniyetin içinde boğulduğumuz bir dönemde bu yazıyı yazma ihtiyacını taşıdığımı belirtmeliyim. Ee tabi bu kadar ekolojinin konuşulduğu bir yerde haddimizi aşarak bizim gibi zatlara pek düşmese de, hani gene de bir nebze ekolojiden özellikle de &quot;Toplumsal Ekoloji&quot;den bahsetmek gereği çıkıyor ortaya.&lt;br/&gt;&quot;Ekoloji&quot; kavramı ilk kez yaklaşık yüz yıl önce Ernest Haeckel tarafından hayvanlar, bitkiler ve inorganik çevreleri arasındaki karşılıklı ilişkilerin araştırılmasını ifade etmek için icat edildi.(1)&lt;br/&gt;Derin ekolojinin mistik bir &quot;birlik&quot; yaklaşımı yanında, bir &quot;mühendislik&quot; olarak çevrecilik hareketinin boy göster(eme)diği bir dönemde, toplumsal ekolojinin ne olup olmadığına vurgu yapmak ve yeşil hareket camiasında olduğu kadar sol camiada da bir tartışmayı başlatmak adına ortalığı &quot;rahatsız etmeyi&quot; ve &quot;kışkırtmayı&quot; amaçladığımı açıkça vurgulamalıyım.&lt;br/&gt;Toplumsal ekoloji hem yeşil hem de sol camiada kenara itilmiş bir durumda iken (en azından Türkiye&quot;de) Toplumsal Ekoloji&quot;nin anlaşılamadığı ve onu yeteri kadar anlatamadığımızın altını çizerek bu yazıyı yazmayı bir &quot;namus&quot; borcu olarak görüyorum.&lt;br/&gt;Bu denli felaket tellallığının yapıldığı bir dönemde fütürist, postmodernist ve mistik düşüncelerin diz boyu yükseldiği, solunacak hava bırakılmadığı bir yazın bolluğunda, tüm bu hareketlerin kapitalist sistemce metalaştırılıp, süslenip püslenip gündemde tutulduğu ve körüklendiği bir dönemde &quot;ütopyacı&quot; olmanın ihtiyacını taşıdığımı dile getirmeliyim. Tabi ki, &quot;ütopya&quot; kelimesinin yanlış anlaşılmaya müsait çağrışımlarını da göze alarak, burada kullanmaktan çekinmiyorum. Zira ütopyamız ve umudumuz olmadan bir şeyleri değiştirebileceğimize inanmadığımı ne kadar vurgulasam azdır.&lt;br/&gt;Kurtuluşu günlük maddi ilişkiler dışında, &quot;doğa&quot; ile mistik ve romantik bir &quot;birlik&quot; te veyahut doğa üstü bir &quot;Gaia&quot; düşüncesinde aramanın kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaramayacağını vurgulamalıyım. Bunca insanı bu yöne sevk etmeye hakkımız olmadığını düşünüyorum. Zira böyle bir &quot;lüksümüzün&quot; olmadığı bir dönemde yaşamaktayız.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yazı iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde toplumsal ekolojinin ne olmadığı üzerinde durduktan sonra, ikinci bölümde toplumsal ekolojinin genel hatlarıyla ne olduğu üzerinde duracağım.</description></item><item><title>SWOT ANALİZİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?swot-analizi-380006.html</link><description>xSWOT ANALİZİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1)TANIM:SWOT(Strength,Weakness,Opportunities,Threats) analizi incelenen kuruluşun, tekniğin, sürecin veya durumun güçlü ve zayıf yönlerini belirlemekte ve dış çevreden kaynaklanan fırsat ve tehditleri saptamakta kullanılan bir tekniktir. &lt;br/&gt;Amacı; iç ve dış etkenleri dikkate alarak, varolan güçlü yönler ve fırsatlardan en üst düzeyde yararlanacak, tehditlerin ve zayıf yanların etkisini en aza indirecek plan ve stratejiler geliştirmektir.&lt;br/&gt;SWOT analizi, güçlü olduğumuz ve büyük fırsatların yattığı alanlara odaklanmamızı sağlar.&lt;br/&gt;Stratejik bir plan geliştirilmesi aşamasında,sorun tanımlama ve çözüm oluşturulması aşamalarında ve nicel verilerin yetersiz, bilgilerin kişilerin belleklerinde olduğu durumların analizinde kullanılmalıdır.&lt;br/&gt;                &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SWOT analizinde iki çeşit analiz yöntemi kullanılmalıdır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;a)İç analiz:&lt;br/&gt;*Kuruluşun, sistemin kaynak ve yeteneklerinin incelenerek güçlü ve zayıf yönlerin belirlenmesi.&lt;br/&gt;*Genellikle kontrolumuz altında olabilen etkenler.&lt;br/&gt;*Kıyaslama.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;b)Dış Analiz&lt;br/&gt;*Çevre etkenlerinin belirlenerek fırsat ve tehditlerin saptanması.&lt;br/&gt;*Genellikle kontrolumuz dışında olan etkenler.&lt;br/&gt;*Politik,ekonomik,sosyo-kültürel ve teknolojik dış etkenler.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SWOT analizinde farklı birim ve alanlardan kişilerin bir araya gelmesi ve çapraz fonksiyonel takım yaklaşımının kolaylaştırıcı katkısı gözardı edilmemelidir.Çevresel değişimlere karşılık sistem yeteneklerinin haritasının çıkarılması,deneyimlere ve farklı gözlemlere dayalı öznel bilgilerin anlamlı bir halde düzenlenmesi de ayrıca önemli bir yöntemdir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Güçlü yönlerimizi saptarken üstünlüklerimizi,iyi yaptığımız işleri ve başkalarına güçlü göstermek istediğimiz yanlarımızı belirleriz.Bu belirlemeleri yaparken gerçekçi olmalı ve tüm karakteristiklerimizi sıralamalıyız.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Zayıf yönlerin saptanmasinda;&lt;br/&gt;*Kötü yaptığımız şeylerin,&lt;br/&gt;*İyileştirmemiz gereken yönlerin,&lt;br/&gt;*Başkalarından kötü olduğumuz konuların,&lt;br/&gt;*Dışardan bakıldığında görülen zayıflıklarımızın belirlenmesi gerekir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Fırsatlar saptanırken; &quot;Önünüzde duran fırsatlar nelerdir ?&quot;,&quot;Çevrede ne gibi ilginç gelişmeler yaşanmakta ?&quot; sorularına cevap aranır.&lt;br/&gt;Fırsat yaratan kaynaklar olarak aşağıdakileri gösterebiliriz:&lt;br/&gt;*Teknoloji ve pazarda oluşan değişimler&lt;br/&gt;*Hükümet politikalarındaki değişiklikler&lt;br/&gt;*Sosyo-kültürel yapıdaki değişimler&lt;br/&gt;*Yerel olaylar&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tehditler olarak ise aşağıdaki maddeler düşünülmelidir:&lt;br/&gt;*Karşılaşabileceğimiz engeller nelerdir ?&lt;br/&gt;*Rakiplerimiz ne yapmaktalar ?&lt;br/&gt;*Beklenen iş, ürün veya hizmet standartları değişmekte mi ?&lt;br/&gt;*Değişen teknoloji konumumuzu tehdit ediyor mu ?&lt;br/&gt;*Finansal sorunlarımız var mı ?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2)SONUÇ:SWOT analizinde elde ettiğimiz verileri kullanarak güçlü yönlerimiz ile fırsatlarımızı birleştirerek yeni iş alanları oluşturabiliriz.Zayıflıklarımızı güçlü yönlere dönüştürecek stratejiler geliştirebilir, tehditlerin güçlü yanlarımız ile bütünleştirilebilecek fırsatlara dönüşmesini sağlayabiliriz.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;B)SAKARYA İLİNİN SWOT ANALİZ</description></item><item><title>KİTAP MAX WEBER SOSYOLOJİ YAZILARI MESLEK OLARAK SİYASET</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kitap-max-weber-sosyoloji-yazilari-meslek-olarak-siyaset-346154.html</link><description>GİRİŞ&lt;br/&gt;Max Weber&quot;in &quot;Sosyoloji Yazıları&quot;adlı eserinden hazırlanan bu çalışmada Bilim ve Siyaset, Meslek olarak siyaset konusunu tartışacağım.&lt;br/&gt;Weber&quot;in kısaca yaşadığı döneme dönersek; Alman iktisatçısı, tarihçisi ve sosyoloğu Weber 21 Nisan 1864&quot;te Erfurt, Thuringia&quot;de doğdu. Freiburg ve Heidelberg üniversitelerinde dersler vermiştir. Görüşleri üzerinde Alman felsefesinin ve Alman Tarihçi Okulunun tesirleri vardır. Düşünce sisteminde Kant ve Hegel gibi filozofların yanı sıra, W. Dilthey&quot;in de izlenir bulunur. M. Weber&quot;in düşünce sistemi ve sosyoloji anlayışından K. Marx&quot;ın felsefi ve siyasi görüşlerine karşı giriştiği tartışmanın da çok yönlü tesirleri vardır.&lt;br/&gt;Weber&quot;in sosyolojisinde sosyal davranış ön plandadır. Ona göre, sosyoloji, sosyal davranış ve hareketleri sebep - sonuç ilişkileri açısından açıklamaya çalışır. Sosyal davranış, tarihi bulguları kullanma yolu ile zihni olarak kurulan ideal tipler aracılığı ile incelenmelidir. Weber, ideal tipte sapmalar üzerinde durur. Protestan ahlakı, meşru otorite tipleri, bürokrasi tanımı ideal tip kavramlaştırılmaları üzerinde durmaktadır. Weber, sanayi kapitalizminin neden sadece Batı Avrupa&quot;da doğuşunun cevabını verir. Sosyal hayattan fert ve sosyal grupların inanç, değer ve zihniyet dünyaları baş rolü oynamaktadır.&lt;br/&gt;M. Weber&quot;e göre, sınıf kavramını da sadece iktisadi ölçüler içinde düşünmek eksiktir. Onu statü kavramı, yaşama tarzı ve davranış kodu açısından ele almak gerekir. &lt;br/&gt;Önemli eserleri şunlardır; Protestan ahlakı ve Kapitalizmin ruhu, İktisat ve Toplum, Din sosyolojisi, Hinduizm ve Budizm.           &lt;br/&gt;Meslek Olarak Siyaset Siyaset Nedir?&lt;br/&gt;Sosyolojik bağlamda devlet fiziksel güç ve şiddet kullanıma sahip otoritedir. Burada şiddet kullanımı devlete özgü bir araçtır. Devlet, belli bir arazi içinde, fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğudur. Fiziksel şiddet kullanma hakkı başka kurumlara devletin izin verdiği ölçüde tanınmaktadır. Devlet, şiddet kullanma hakkının tek kaynağı kabul edilir. Böylece siyasetin anlamı; devletler arasında ya da devlet içindeki gruplar arasında gücü paylaşmaya ya da gücün dağılımını etkilemeye çalışmak olarak belirtilir.&lt;br/&gt;Tarihte devlet &quot;insanın insana egemenliği&quot; ilişkisidir - meşru şiddet araçlarıyla desteklenen bir ilişkidir. İlke olarak, egemenliğin üç içsel gerekçesi ve dolayısıyla temel meşrulaştırması vardır:&lt;br/&gt;Birincisi, &quot;Ezeli geçmişin&quot; otoritesi, yani hatırlanmayacak kadar eski uyma ve kabul etme alışkanlıklarının kutsallaştırdığı göreneklerdir. Bu, patriyarkın ve patrimanyal prensin sahip olduğu &quot;geleneksel&quot; otoritedir. &lt;br/&gt;İkincisi, olağan üstü ve tanrı vergisi kişiliğin (karizma) otoritesi peygamberlerin otoritesi, siyasi parti liderlerinin otoritesi bu şekildedir.&lt;br/&gt;Üçüncüsü, &quot;yasalara dayanan&quot; egemenliktir. Yasalarca konulmuş ödevlerin yerine getirilmesinde itaat esastır.&lt;br/&gt;Siyasal egemenliğe sahip güçler, egemenliklerini nasıl sürdürürler?&lt;br/&gt;&amp;#61607;Örgütlü egemenlik sürekli yönetim gerektirir. İnsanların davranışlarının meşru gücün sahibi olduklarını iddia eden efendilere (yasalarla) itaat için şartlandırılmasını gerektirir.&lt;br/&gt;&amp;#61607;Bu itaat gereği yüzündendir ki, örgütlü egemenlik fiziksel şiddetin kullanımı için gerekli maddi araçların denetimini gerektirir. Kişisel yönetici kadro ile yönetimin maddi araç ve gereçlerinin de denetimini gerektirir.&lt;br/&gt;&amp;#61607;Maddi ödül ve toplumsal onur sağlamak. (Devlet memurlarının maaşları gibi...)&lt;br/&gt;Çağdaş devletin gelişimi her yerde prensler tarafından başlatılmıştır. Prensler yanlarında yer alan ve yürütme gücünün özerk ve &quot;özel&quot; sahibi olanlarla yönetim, savaş, maliye araçları ve politik olarak kullanılabilir. Her türlü mal üzerinde bağımsız mülkiyet sahibi olanların bu varlıklarına el koyulmasına yol açmışlardır.&lt;br/&gt;Çağdaş devlet, egemenliği örgütleyen zorunlu bir birliktir. Belli bir arazi içindeki egemenliğin aracı olarak fiziksel gücün kullanımını tekeline alma arayışında başarılı olmuştur. Devlet, örgütlenmenin maddi araçlarını bu amaçla önderlerinin elinde toplamış ve bu a</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - DAVRANIŞ BİLİMLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-davranis-bilimleri-430336.html</link><description>davranış bilimleri</description></item><item><title>POSTMODERN DURUM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?postmodern-durum-381786.html</link><description>POSTMODERN DURUM&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;J. F. LYOTARD&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;I. ALAN : BİLGİSAYARLALTIRILMIŞ TOPLUMLARDA BİLGİ&lt;br/&gt;Bizim çalışma hipotezimiz, toplumlar postendüstriyel, kültürlerde postmodern olarak bilinen çağa girdikçe bilginin konumunun değiştiğidir. Bu geçiş, Avrupa için yeniden inşanın tamamlanışını ifade eden 1950&quot;lerin sonundan beri yürürlüktedir. Hızı, daha çabuk ya da yavaş ülkelere bağlı olup, bu ülkeler içerisinde etkinlik sektörüne göre değişmektedir. Genel durum, özetleyici bir bakış açısını güçleştiren geçici bir kopuş durumudur. &lt;br/&gt;Bilginin tabiatı genel dönüşümler bağlamında değişmeksizin kalamaz. Eğer öğrenme sadece enformasyon niceliklerine dönüştürüldüyse, yeni kanallara uyup işlersel olabilir. Bu kurulmuş bilgi bütününde bu yolda tercüme edilemeyecek herhangi bir şeyin ortadan kaldırılacağını ve yeni araştırma yönünün, bilgisayar diline tercüme edilebilir olgusal sonuçlarının mümkünatı tarafından belirleneceğini kestirebiliriz. Şimdi bilginin üreticileri ve kullanıcıları öğrenmeyi yada bulmayı istedikleri ne olursa olsun, bu dillere tercüme araçlarına sahip olmalıdırlar ve olmak zorunda kalacaklardır da. &lt;br/&gt;Bilgi kullanıcı ve arz edicilerin arz ettikleri ve kullandıkları bilgiyle olan ilişkileri, mal üretici ve tüketicilerinin ürettikleri ve tükettikleri mallarla olan ilişkisinin gerçekleştiği bir değer formunda gerçekleşmektedir. Bilgi satılmak üzere üretiliyor ve satılmak üzere üretilecek, yeni bir üretimde kıymetlendirilmek üzere tüketiliyor, tüketilecek. Her iki durumda da amaç mübadeledir. Bilgi kendinde bir amaç olmaktan uzaklaşmakta, kullanım değerini kaybetmektedir. &lt;br/&gt;Bilginin son birkaç on yıl içersinde üretimin esas gücü olduğu yaygın bir şekilde kabul edilmektedir. Bu durum zaten yüksek derecede gelişmiş ülkelerdeki işgücü kompozisyonu üzerinde kaydedilebilir bir etkiye sahiptir ve gelişen ülkeler için temel bir inkitayı oluşturmaktadır. Postendüstriyel ve postmodern çağda bilim, milli devletlerin üretici kapasite alanındaki önceliğini koruyacak ve şüphesiz onu güçlendirecektir. Gerçekte bu durum gelişmiş ve gelişen ülkeler arasındaki boşluğun gelecekte eskisinden daha geniş olarak büyüyeceği sonucuna götüren sebeplerden birisidir.&lt;br/&gt;Ancak sorunun bu boyutu kendisi için tamamlayıcı olan diğer boyutunu gölgelememelidir. Enformasyon malı formundaki bilgi, üretici güçlerden ayrılmaz biçimde güç için dünyanın her tarafındaki rekabetin zaten esas bir parçasıdır ve belki de esas parçası olmaya devam edecektir. Milli devletlerin bir gün geçmişte toprak denetimi ve daha sonra hammaddeler ve ucuz emeğin ele geçirilmesi ve sömürülmesi için savaştıkları gibi enformasyonun denetimi içinde savaşacakları inandırıcı gözükmektedir. Yeni bir alan bir taraftan endüstriyel ve ticari stratejiler diğer taraftan ise askeri stratejiler için açılmış bulunmaktadır.&lt;br/&gt;Zaten son yirmi otuz yıl içersinde ekonomik güçler, çokuluslu şirketler tarafından işleyen sermaye dolaşımının yeni biçimleri aracılığıyla devletin konumunu tehlikeye sokma noktasına ulaşmışlardır. Bu yeni dolaşım biçimleri yatırım kararlarının hiç olmazsa kısmen milli devletlerin denetiminin dışına çıkacağını ima etmektedir. Bu tehdit edici  sorun telematik ve bilgisayar teknolojisinin gelişimiyle birlikte eskisinden daha çok ortaya çıkmaktadır.&lt;br/&gt;Bilginin tabiatında bu dönüşüm o zaman, varolan kamusal güçler üzerinde hem fiili hem hukuki olarak geniş şirketler ve çok genel biçimde sivil toplumla olan ilişkilerini gözden geçirmeye zorlayacak tepkilere yol açabilir. Dünya pazarının yeniden açılması, daha tutarlı bir ekonomik rekabete geri dönüş, Amerikan kapitalizminin hegomanyasının kırılışı, sosyalist bir alternatifin çöküşü, muhtemel bir Çin pazarının açılışı bunlar ve bir çok diğer etmen 1970&quot;lerin sonlarında devletleri 1930&quot;lardan bu yana oynamaya alıştıkları yatırımlara kılavuzluk etme ve yönlendirme rolü konusunda ciddi bir değerlendirmeye hazırlamaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2. SORUN : MEŞRULAŞTIRMA&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Meşrulaştırma, içerisinde bilginin konumu sorununu irdelemek istediğim alanı tanımlayan çalışma hipotezidir. Bu senaryo, bizimkinden bütünüyle farklı bir ruhta ilerlemiş olmasına rağmen, &quot; toplumun bilgisayarlaştırılması &quot;adıyla varola gelen senaryoya yakın olup, ne özgün olma iddiasındadır ne de doğru. Bir çalışma hipotezi için gerekli olan, ayırdetme için yeterli bir kapasiteye sahip olmasıdır. En yüksek derecede gelişmiş toplumların bilgisayarlaşması senaryosu, abartılı bir anlamdırma  riskine rağmen, bize bilginin dönüşümünün belirli boyutları ve onun kamusal güç ve sivil kurumlar üze</description></item><item><title>SOSYOLOJİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-391852.html</link><description>SOSYOLOJİ&lt;br/&gt;Temel Soru: Soru kafamızdakileri bilmekle olur.&lt;br/&gt;Terim: Özel anlam yüklü kelime ve sözcükler. (Doktorların dili gibi)&lt;br/&gt;Hipotez: Temel kabul edilen fakat gerçekliği ispatlanmamış önermeler. (İstanbul&quot; da 6 şiddetinde deprem olur.)&lt;br/&gt;Analiz Birim: Bir olay hakkında araştırma yaparken, temeline inmemiz gereken ana nokta.&lt;br/&gt;Mantıksal Çıkarsama: Bir olayın kendi içinde tutarlı olması onun doğru olduğu anlamına gelmez.&lt;br/&gt;Politikalar: Bunların hepsi teorinin içine girer.&lt;br/&gt;Kavram: Ortak anlam yüklü, maddi veya manevi öğeleri temsil eden kelimelerdir. &lt;br/&gt;Önerme: Bir yargının sözle dile getirilmesidir.&lt;br/&gt;Öncü: Kendisinden yola çıkılarak çıkarsamanın yapıldığı önerme.&lt;br/&gt;Açıklama: Bir olgu yada olayı çözümledikten sonra onun yan öğelerini ortaya koymaktır.&lt;br/&gt;Çıkarım: Öncüden yola çıkılarak elde edilen sonuç.  &lt;br/&gt;Ürün: İnsan doğa ilişkisi içinde, insanın doğayı dönüştürmesiyle (teknoloji), doğadan elde ettiği maddi şey.&lt;br/&gt;Teknoloji: İnsanın doğayı dönüştürme gücüdür.&lt;br/&gt;Üretim: İnsan doğa ilişkisi içinde, insanın doğadan ürün elde etmesidir.&lt;br/&gt;Tüketim: Ürünün ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılmasıdır.&lt;br/&gt;Toplumsal Fazla: Ürünün tüketime gitmeyen kısmı.&lt;br/&gt;Sosyolizasyon: Bir çocuğun topluma uyarlanma ve yeni şeyler öğrenme sürecine sosyalizasyon denir.&lt;br/&gt;Norm: Toplumda temel sayılan, kalıplaşmış ve doğru kabul edilen değer yargıları.&lt;br/&gt;Toplumsal Yapı: Bir toplumsal ilişkiler yada kurumlar setidir.&lt;br/&gt;Kurum: Bir ilişki kendini devamlı olarak yeniliyorsa buna kurum denir. (Evlilik, din&amp;#8230;gibi)&lt;br/&gt;Kültür: Bit toplumun yada grubun yaşam şeklini, gelenek &amp;#8211; göreneklerini, örf &amp;#8211; adetlerini, değer yargılarını belirleyen en önemli öğe.&lt;br/&gt;Bireye Sosyolizasyon İle: Davranış kalıpları, toplumdaki yeri, değer yargıları, düşünme biçimi, bilgi ve beceri verilir. &lt;br/&gt;Sosyalizasyon 2&quot; ye ayrılır: 1) Birincil Sosyolizasyon: Tamamen aile ve yakın evre tarafından verilen bilgi ve öğretilen davranışları kapsar.&lt;br/&gt;2) İkincil Sosyalizasyon (Formel): Eğitim kurumları tarafından veriliyor.&lt;br/&gt;*Bu iki sosyalizasyon birbiriyl</description></item><item><title>LİDERLİK ANKETİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?liderlik-anketi-436917.html</link><description>LİDERLİK (KRİTER 1)  ANKET FORMU&lt;br/&gt;Elinizdeki anket okulumuz bünyesinde yürütülen Toplam Kalite Çalışmaları kapsamında LİDERLİK ile ilgili konular hakkında veri toplamaya yönelik olarak hazırlanmıştır.&lt;br/&gt;Vereceğiniz görüş ve öneriler mevcut liderliğin değerlendirilip ihtiyaç duyulan iyileştirmelerin yapılabilmesi için çok önemlidir. Araştırmanın geçerliliği ve güvenirliği açısından samimi görüş ve öneriler verebilmeniz için sizden isim yazmanız beklenmemektedir. Bu çalışmadan elde edilen verilerin başka bir araştırma için kullanılmayacağını belirtir,sağlayacağınız katkılar için teşekkür ederiz.&lt;br/&gt;1.Kriter Ekibi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KİŞİSEL BİLGİLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.Göreviniz:(.............................)&lt;br/&gt;2.Çalıştığınız Şube    (..............................)&lt;br/&gt;3.Cinsiyetiniz:        1.(    )  Kadın         2. (    ) Erkek&lt;br/&gt;4.Yaşınız:               1.(    )  30 yaş ve daha az                  4.(    )  41-45 yaş arası&lt;br/&gt;                                   2.(    )  31-35 yaş arası                      5.(    )  45 yaş ve üstü         3.(    )  36-40 yaş arası&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;5.Memuriyet Kıdeminiz:   1.(    )  5 yıl veya daha az        4.(    )  16-20 yıl arası&lt;br/&gt;                                              2.(    )  6-10 yıl arası                5.(    )  21-25 yıl arası        3.(    )  11-15 yıl arası&lt;br/&gt;6.Halen Bulunduğunuz görevdeki kıdeminiz:&lt;br/&gt;         1.(    )  5 yıl veya daha az              4.(    )  16-20 yıl arası&lt;br/&gt;         2.(    )  6-10 yıl arası                      5.(    )  21-25 yıl arası              3.(    )  11-15 yıl arası&lt;br/&gt;7.Eğitim Durumunuz: &lt;br/&gt;1. (   ) Önlisans2. (   ) Lisans3. (   ) Yüksek Lisans4. (   ) Doktora&lt;br/&gt;8.Okulumuzda  görev almadan önce katıldığınız Hizmet İçi Eğitim çalışmaları var mı? Varsa sayısı :        &lt;br/&gt;     EVET VAR   (         )                                HAYIR YOK (       )&lt;br/&gt;9.   Okulumuzda göreve başladıktan sonra katıldığınız Hizmet İçi Eğitim çalışmaları var mı?Varsa sayısı:&lt;br/&gt;     EVET VAR   (         )                                HAYIR YOK (       )&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KATILMA DERECENİZ&lt;br/&gt;çokOldukçaortaazhiç&lt;br/&gt;1. Kurumun vizyonu ve misyonu oluşturulmuştur.12345&lt;br/&gt;2. Okulumuz iyileştirme faaliyetlerine aktif olarak katılmaktadır.12345&lt;br/&gt;3. Okulumuzun hedeflerini ve beklentilerini gerçekleştirmek için önderlik yaparken sorumluluk paylaşılmaktadır.12345&lt;br/&gt;4. İyileştirme faaliyetleri sistematik olarak devam etmektedir.12345&lt;br/&gt;5. Bilgilendirme toplantıları yapılmaktadır.12345&lt;br/&gt;6. Çalışanların Hizmet İçi Eğitim faaliyetlerine katılımı sağlanmaktadır.12345&lt;br/&gt;7. Çalışanların deneyimleri paylaşılmaktadır.12345&lt;br/&gt;8. Çalışanların başarıları taktir edilmektedir.12345&lt;br/&gt;9. Çalışanlar aktif şekilde dinlenir ve soruları yanıtlanır.12345&lt;br/&gt;10. Okul-Veli işbirliğini geliştirmek için sistematik ilişkiler vardır.12345&lt;br/&gt;11. Kurum içinde birlikte çalışmayı özendirme ve harekete geçirme vardır.12345&lt;br/&gt;12. Çevrenin iyileştirilmesi ve kurumun topluma yaptığı katkıların arttırılması çalışmalarını destekleme ve bu çalışmalarda yer alma vardır.12345&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;POLİTİKA VE STRATEJİ  (KRİTER 2)  ANKET FORMU&lt;br/&gt;Elinizdeki anket okulumuz bünyesinde yürütülen Toplam Kalite Çalışmaları kapsamında POLİTİKA VE STRATEJİ ile ilgili konular hakkında veri toplamaya yönelik olarak hazırlanmıştır.&lt;br/&gt;Vereceğiniz görüş ve öneriler mevcut liderliğin değerlendirilip ihtiyaç duyulan iyileştirmelerin yapılabilmesi için çok önemlidir. Araştırmanın geçerliliği ve güvenirliği açısından samimi görüş ve öneriler verebilmeniz için sizden isim yazmanız beklenmemektedir. Bu çalışmadan elde edilen verilerin başka bir araştırma için kullanılmayacağını belirtir,sağlayacağınız katkılar için teşekkür ederiz.&lt;br/&gt;2. Kriter Ekibi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KİŞİSEL BİLGİLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;9.Göreviniz:(.............................)&lt;br/&gt;10.Çalıştığınız Şube    (..............................)&lt;br/&gt;11.Cinsiyetiniz:        1.(    )  Kadın         2. (    ) Erkek&lt;br/&gt;12.Yaşınız:               1.(    )  30 yaş ve daha az                  4.(    )  41-45 yaş arası&lt;br/&gt;                                   2.(    )  31-35 yaş arası</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - KARAKTER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-karakter-430346.html</link><description>karakter</description></item><item><title>KÜLTÜR KAVRAMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kultur-kavrami-382875.html</link><description>1. GİRİŞ&lt;br/&gt;Kültür, insan toplumları ile hayvan toplumlarını ayıran bir ayraçtır. Hayvan toplumlarının aksine, insan toplumları &quot;kültüre&quot; dayanır. Karınca veya arı topluluklarında da, dış görünüş itibariyle insan toplumlarındakine benzeyen iş bölümü ve tabakalaşma vardır. Fakat bu durum her karıncanın ferdi yapısı içindedir ve zamanla değişmez. Yapılan araştırmalar milyonlarca yıldan beri karıncaların ve arıların aynı biçimde yaşadıklarını ve tüm bu süre içinde, sonradan hiçbir şey öğrenmeye ihtiyaç duymadıklarını göstermiştir. Oysa kültür, tavır ve hareketlerin, tipik numunelerin öğrenilmesi ve öğretilmesiyle varlığını sürdürür ve devamlı bir gelişme ve değişme gösterir.&lt;br/&gt;Tıpkı eğitim kavramının anlam ve tanıtımında olduğu gibi kültür kavramının da oldukça çeşitli yaklaşımlara konu olduğu görülmektedir. Bu farklılığı farklı felsefi görüşlerden çok kavramın kendi özü ile ilgili gerçeğinde aramak gerekir. Buna göre sosyolojik çerçevede bir yaşam biçimi olan kültür, ait olunan yaşama biçimleri doğrultusunda tanımlandığı için çeşitli yaşama biçimleri sayıca farklı tanımların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. &lt;br/&gt;2. KÜLTÜR KAVRAMI&lt;br/&gt;2.1. Kültürün Tanımı&lt;br/&gt;Kültür, bir düzen yaratmak ve onu korumak, düzeni bozan ve düzen açısından kaos görünen her şeyle mücadele etmektir. Kültür, &quot;doğa düzeni&quot; yerine yapay tasarlanmış bir düzen koyma ya da ekleme işidir. Kültür, böyle yapay bir düzeni getirmekle kalmaz, ona değer de verir. &lt;br/&gt;Kültür, devam eden ve gelişen davranış biçimleri, diğer bir deyişle bir görenekler topluluğudur.&lt;br/&gt;Eliota göre &quot;Doğumdan ölüme, sabahtan akşama kadar ve hatta uykuda bile bir halkın sahip olduğu inancı bir bakıma &quot;bütün bir yaşama&quot; şekli olarak görebiliriz ve bu hayat şeklidir. &lt;br/&gt;Tylora göre kültür, insanın hazır olarak bulduğu, meydana getirdiği ve geliştirip kendinden sonrakilere aktarılmak üzere genç kuşaklara öğrettiği her şeydir. Toplumda yetişen her insan onu öğrenir ve kendinden de bir şeyler katarak şekillendirir.&lt;br/&gt;Kültürün geniş tanımına göre toplumun bir üyesi olarak insanın elde ettiği (öğrendiği) bilgi, inanç, sanat, moral, hukuk ve diğer yetenek ve alışkanlıkları kapsayan karmaşık bir bütündür.&lt;br/&gt;Tüketici davranışı açısından kültür &quot;toplum üyelerinin davranışlarını düzenlemeye yardım eden ve nesilden nesile aktarılan inançlarını değerlerin, örf ve adetlerin bütünü olarak tanımlamaktadır. &lt;br/&gt;2.2. Kültürün Tarihçesi &lt;br/&gt;Kültür, 18. yy&quot;ın sonlarında özellikle Almanya ve İngiltere&quot;de, belirli bir halkın genel hayat tarzını oluşturan bir ruh yapılanışına ya da genelleşmiş bir ruh durumuna verilen ad haline geldi. İlk kez Harder &quot;kültür&quot; terimini uygarlık kavramından bilinçli bir şekilde ayırederek o anlamlı çoğul halinde &quot;kültürler&quot; olarak kullanmıştır.&lt;br/&gt;19. yy&quot;da bu terim, genellikle görsel sanatları, edebiyatı, felsefeyi doğa bilimini ve müziği anlatmak için kullanılır; ama sanatların ve bilimlerin toplumsal ortamları tarafından biçimlendirildikleri yolunda gitgide artan bir farkına varış da dile getirildi.&lt;br/&gt;Bu dönemde Alfred Kroeber</description></item><item><title>AVRUPA&quot;DAKİ TÜRK İŞÇİLERİNİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?avrupa-daki-turk-iscilerinin-sorunlari-ve-cozum-yollari-344790.html</link><description>AVRUPA&quot;DAKİ TÜRK İŞÇİLERİNİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM  YOLLARI &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A-TÜRK İŞÇİLERİN GÖÇMENLİK TARİHİ....................................3&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;B-AVRUPA&quot;DAKİ TÜRK İŞÇİLERİNİN SORUNLARI VE &lt;br/&gt;    ÇÖZÜM  YOLLARI ........................................................................4                                                                                                                                         &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.Çifte Vatandaşlık....................................................................4&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2.Serbest dolaşım.......................................................................5&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3.Oturma ve Çalışma.................................................................6&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;4.Aile Birleştirme Sorunu..........................................................6&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;5.Mal Mülk Edinme...................................................................7&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;6.Pembe Kart Uygulaması.........................................................7&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;7.Sosyal Güvenlik......................................................................8&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;8.Bedelsiz İthal Hakkı................................................................8&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;9.Askerlik...................................................................................9&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;       10. Seçme ve Seçilme Hakkı..........................................................9&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;C-TÜRKİYE&quot;NİN AVRUPA BİRLİĞİ SÜRECİNDE                                                                                                                                                                                                &lt;br/&gt;     KARŞILAŞABİLECEĞİ SORUNLAR.........................................10&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;D-SONUÇ...........................................................................................12&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;E-KAYNAKÇA..................................................................................14&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A-TÜRK İŞÇİLERİN GÖÇMENLİK TARİHİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Aslında Avrupa Birliği&quot;ndeki Türk vatandaşların birçok sorunu olmasına karşılık, yurtdışında yaşayan Türklerin büyük ağırlığının Almanya&quot;daki Türk vatandaşları üzerinde toplamıştır. &lt;br/&gt;Türklerin büyük kafileler halinde çalışmak amacıyla başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine göç etmesi 1960&quot;lı yıllarda başlar . günümüze kadar bu göç süresi kendi tarihini oluşturmuştur. Bugün ilk gidenler emeklilik sürecine girmiştir.&lt;br/&gt;Yurtdışında yaşayan Türklerin Göçmenlik olgusuna ilişkin sorunların temelinde göçün &quot;göçmenlik&quot; olgusunun baştan bilinçli şekilde değil de para kazanmak amaçlı yurtdışına çıkışın zamanla &quot;göçe&quot; dönüşmesindedir. Özellikle Almanya&quot;da Almanlar ve Alman Devleti için Türkler ilk günden beri &quot;konuk işçi&quot;dir ve bu insanlar bu ülkede misafir olduklarının bilincinde olmalı sadece işlerini yapmalı ve işleri bitince ülkelerine geri dönmeliydiler.&lt;br/&gt;Bu göç olgusu yeni coğrafyasında sosyo-kültürel etkileşimler içerisinde çeşitli kültürel dalgalanmalara yol açmış ve Türkiye 12 Eylül 1980 sonrasının özgürlüksüz ortamının itmesiyle bu kez yurtdışına bilim insanı, sanatçılarda oluşan bir beyin göçü ve siyasi sığınmacı olgusuyla yüzleşmiştir.1&lt;br/&gt;Ayrıntılara girildiğinde Türk işçilerin sayısal olarak belirli bir nüfus oluşturmalarına rağmen misafir mi, göçmen mi, azınlık mı  ya da çifte vatandaşlık hakkına sahip bir topluluk olduğuna dair kesin yanıt vermek güçtür. Görüldüğü gibi bu göçmenlik olgusunda en büyük sorun budur. Bu günkü genç nesil ve gelecek kuşağın nasıl yetiştirileceği ve nasıl olacağı kaygıları vardır. Grek Türk toplumu gerekse Avrupa toplumunca kendinden sayılmamakta, ne Türk ne de Avrupalıdır. &lt;br/&gt; Türk vatandaşlarının yurtdışına göç etmesinin tarihine kısa bir bakıştan sonra onların yurtdışında yaşadığı sorunlara değinmeye çalışalım.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;B-AVRUPA&quot;DAKİ TÜRK İŞÇİLERİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1-Çifte Vatandaşlık&lt;br/&gt;  Bizim yaslarımıza göre mümkündür. Ancak Avrupa ülkelerinin ve  &lt;br/&gt;Almanya&quot;nın yasaları henüz buna izin vermemektedir.Türkiye&quot;de Bakanlar Kurulu kararı ile Alman vatandaşlığına geçenlerin ülkemizdeki emekli aylıkları kesilmemektedir. Daha önceden Alman vatandaşlığına geçenle</description></item><item><title>MİLLİYETÇİLİK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?milliyetcilik-441722.html</link><description>MİLLİYETÇİLİK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ait oldugu milletin varligini sürdürmesi ve yüceltmesi için diger bireylerle birlikte çalismaya, bu çalismayi ve bilinci, diger kusaklara da yansitmaya milliyetçilik denilir. Su tanima göre milliyetçiligin en önemli ögesi millet olmaktir. Öyle ise millet nedir? Bir insan topluluguna millet diyebilmek için bazi niteliklerin o toplumda olup olmadigi saptanmalidir. Bazi anlayis biçimlerine göre, bir toplulugun millet sayilabilmesi için irk birligi yetisir. Bu eksik bir görüstür. Ayni irktan olmadiklari halde bugün milletlikleri tartisilmaz topluluklar vardir, Isviçreliler ve Amerikalilar gibi, bazilarina göre ise millet olmanin bas sarti ayni dili konusabilmektir. Bu da her zaman dogru sayilamayacak bir görüstür. Isviçrede üç ayri dil konusulur ama bütün Isviçreliler bir millettirler. Buna karsilik ayni dili konusan pek çok Arap milleti vardir. Iraklilar ile Faslilar ayni dili konustuklari halde aralarinda büyük farklar bulunur, ikisi de ayri birer millet sayilabilirler. Kimileri de millet olmanin bas sarti olarak din birligini kabul ederler. Kuskusuzdur ki, artik bu da savunulamaz bir görüstür. Bugün dünyanin en büyük milletlerinden sayilan Japonlarin içinde çok çesitli dinler vardir. Gene ayri birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlik Almanyada, Amerikada yan yana yasamaktadir. Ama ayni dinden olduklari halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayilamamislardir. Öyle ise sayilan bütün bu sartlar bir insan toplulugunun millet olmasina yetmemektedir. Ayni toprak parçasi üstünde yasayan insanlarin millet olmasi için ilk sart, ortak bir geçmise, kader birligine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktir. Bu, en tutarli ve geçerli görüstür. Milliyet bagi böylece maddi olmaktan çok manevi bir iliskidir. Bu görüsü benimseyen Atatürk, milleti söyle tanimlamaktadir: Bir insan toplulugunun millet sayilabilmesi için zengin bir hatira mirasina, birlikte yasamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasin korunmasini birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasina, gelecekte gerçeklestirilecek programin ayni olmasina, birlikte sevinmis, birlikte ayni ümitleri beslemis olmaya ihtiyaç vardir, iste bu ana sartlari tasiyan bir insan toplulugu millet sayilir. Gene Atatürke göre, bu sartlarin dogal sonucu, ortak milli bir düsünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çikmasidir. Gerçi dil birligi millet olmanin bas sarti degildir ama insanlari düsünce, ruh ve kültür açisindan birbirine baglayan ana dilin, pek çok millette tek oldugunu da unutmamak gerekir.&lt;br/&gt;Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini irk veya din esasi üzerine oturtmamistir. Zaten akilci bir yaklasimla buna imkan da yoktur, özellikle Anadoludaki Türk topluluklari baska irklarla, yüzlerce yildan beri kaynasmis durumdadirlar. Anadolunun uygarliklari birbirine baglayan bir bag olmasi bu sonucu dogurmustur.&lt;br/&gt;Atatürkün millet anlayisi akilci ve insancildir. Atatürke göre bir milleti baska milletlerden ayiran nitelikler vardir. Her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkanlari çerçevesinde kendini digerlerine kabul ettirmek ve mutlu yasamak zorundadir, iste bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranislari milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliginin amaci, Türkün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.&lt;br/&gt;Atatürke göre, asil olan millettir, ilham ve güç kaynagi milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir sey, diger bir millet için felaket olabilir. Ayni sebepler ve sartlar birini mutlu ettigi halde, digerlerini mutsuz kilabilir, öyle ise, her millet akil ve bilim yolu ile yalniz kendi degerlerini ve çikarlarini bulmalidir. Türk milliyetçisi, gelisme ve ilerleme yolunda ve uluslararasi iliskilerde bütün çagdas milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bagimsiz kisiligini koruyacaktir. Türk Milliyetçisi diger milletlerin hakkina, bagimsizligina saygi gösterecektir. Ancak böylelikle diger milletlerden de saygi görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktu</description></item><item><title>TARİHSEL SÜREÇ İÇERİSİNDE KADIN İŞGÜCÜ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarihsel-surec-icerisinde-kadin-isgucu-418463.html</link><description>ilkel toplumlarda insanlar başlangıçta, göçebe bir yaşam tarzı içinde, avcılık ve toplayıcılık yapmak suretiyle yaşamlarını sürdürürken, kadın aile içindeki cinsiyete dayalı işbölümünde önemli roller üstlenmekteydi. nitekim, bu söz konusu işbölümü içinde, erkek çoğunlukla, yaşanılan alandan uzakta avcılıkla uğraşırken; kadın ise; bitki toplayıcılığı ile çocukların bakımı, beslenmesi, soğuğa, sıcağa ve yırtıcı hayvanlara karşı korunmasıyla uğraşmıştır. o dönemde erkekler avcılık yaparken, kadınlar bazı tohumlu bitkilerin ekim-biçim işlerinin yanı sıra kolay yoğrulabilen balçığı şekillendirip, pişirmek suretiyle, çanak-çömlek yapmakta, incelikli bir mekanizma olan tezgah kullanarak ,iplerini dokunmuş bezler haline getirmekteydi. anaerkil bir aile yapısının hakim olduğu avcı-toplayıcı toplumlarda kadınlar, her bakımdan üstün bir statü ve saygınlığa sahiptiler . zaman içerisinde, insanoğlu, göçebe yaşam tarzını yavaş yavaş terk etmek suretiyle yerleşik düzene geçmiştir. yerleşik yaşam tarzı, toplumların ekonomik, sosyal ve siyasal yapılarında köklü değişikler meydana getirmiştir. hızla yerleşim merkezlerinin kurulmasının ardından mübadele ekonomisi doğmuş, ticaret başlamıştır. nitekim bu değişim süreci içinde, üretim araçları tekniğinin gelişimi ile tarımsal faaliyetler giderek gelişmeye başlarken; madencilik ve balıkçılık gibi yeni işkolları ortaya çıkmıştır. bu olumlu gelişmelere karşın, insanoğlunun doğaya ve hemcinslerine karşı mücadele ve egemen olma çabaları savaşlara neden olmuştur. işte bu noktadan itibaren fiziksel güç ve üstünlük ön plana çıkarak, giderek önem kazanırken; yaşanan bu değişim, kadın ve erkeğin önce aile daha sonrada toplumdaki statü ve rollerini derinden etkileyerek, köklü değişikler yaratmıştır. bu gelişmeler kadını, erkeğe oranla daha pasif ve ikincil plana itmiştir. erkeğin; bu dönemde toplumsal statüsünün giderek güçlendiği görülmektedir. nitekim; bu dönemde erkekler avcılık,madencilik, üretim araçlarının yapımı ve kullanımı, çobanlık, balıkçılık ve askerlik gibi fiziksel güç gerektiren işlerle uğraşırken; kadınlar ise; yemek, temizlik, çocuk bakımı, dikiş- nakış gibi geleneksel ev ile ilgili işlerle uğraşarak, aktif üretim sürecinden hızla evlerine çekilmişlerdir. böylece ataerkil aile düzeni ortaya çıkmıştır.&lt;br/&gt;ataerkil aile düzenin egemen olduğu yıllarda, işgücü gereksinimi, savaşlardan elde edilen en önemli ganimetlerden biri olan büyük bölümünü kadınların oluşturduğu kölelerden karşılanmaktaydı. ailenin reisi olan erkek, aile bireylerinin olduğu...</description></item><item><title>PROBLEM TARAMA TESTİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?problem-tarama-testi-436415.html</link><description>Problem Tarama Testi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PROBLEM TARAMA TEKNİĞİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ADI SOYADI: .........................................................                                                           DOĞUM TARİHİ -----/-----/ ------&lt;br/&gt;SINIFI            : -------------   &lt;br/&gt;NO                  :-------------                                                                                                   UYGULAMA  TARİHİ -----/-----/ ------&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;              Aşağıda sizin yaşınızdaki gençleri ilgilendiren bir takım problem kümeleri bulacaksınız. Bunlardan durumlarınıza uygun olanları  (X ) işaretiyle belirtiniz. Uymayanları boş bırakınız.&lt;br/&gt;               Amacımız, sizlere her türlü probleminizin çözümlenmesinde yardımcı olabilmek. Bu yüzden içtenlikle ve doğru olarak cevap vereceğinize inanıyoruz.&lt;br/&gt;(    ).  1.      Yeterince uyuyamıyorum.&lt;br/&gt;(    ).  2.      İyi beslenemiyorum.&lt;br/&gt;(    ).  3.      Boyumun kısalığına üzülüyorum.&lt;br/&gt;(    ).  4.      Çok terliyorum.&lt;br/&gt;(    ).  5.      Çok üşüyorum.&lt;br/&gt;(    ).  6.      Sürekli halsizlik duyuyorum. &lt;br/&gt;(    ).  7.      İyi göremiyorum.&lt;br/&gt;(    ).  8.      İyi işitemiyorum.&lt;br/&gt;(    ).  9.      Hastalığımı doktora açamıyorum.&lt;br/&gt;(    ). 10.     İyi giyinemediğime üzgünüm.    &lt;br/&gt;(    ). 11.     Cinsiyet konusunda bilgisizim.&lt;br/&gt;(    ). 12.     Kendime hiç güvenim yok.&lt;br/&gt;(    ). 13.     Çok kıskancım.&lt;br/&gt;(    ). 14.     Utangaç ve sıkılganım.&lt;br/&gt;(    ). 15.     Hayallere dalıyorum.&lt;br/&gt;(    ). 16.      Tek başıma karar veremiyorum.&lt;br/&gt;(    ). 17.     Sır tutamıyorum.&lt;br/&gt;(    ). 18.     Zor durumda kalınca ağlıyorum.&lt;br/&gt;(    ). 19.     Kimseye derdimi açamıyorum.&lt;br/&gt;(    ). 20.     Çok inatçıyım.&lt;br/&gt;(    ). 21.     Çabuk sinirleniyorum.&lt;br/&gt;(    ). 22.     Yalnızlık duygusundan kurtulamıyorum.&lt;br/&gt;(    ). 23.     Kimsenin gözüne giremiyorum.&lt;br/&gt;(    ). 24.     Önemsenmiyor ve kenarda bırakılıyorum.&lt;br/&gt;(    ). 25.     Sürekli yalan söylüyorum.&lt;br/&gt;(    ). 26.     Eğlencelerden zevk almıyorum.&lt;br/&gt;(    ). 27.     Evde çok huzursuzum.&lt;br/&gt;(    ). 28.     Boş zamanlarımı değerlendiremiyorum.&lt;br/&gt;(    ). 29.     Annem-babam geçinemiyorlar. &lt;br/&gt;(    )..30.     Ailemle anlaşamıyorum.&lt;br/&gt;(    ). 31.     Evde her işime karışıyorlar.&lt;br/&gt;(    ). 32.     Yakınlarım başarılarımla ilgilenmiyorlar.&lt;br/&gt;(    ). 33.     Kardeşlerimle iyi geçinemiyorum.&lt;br/&gt;(    ). 34.     Ailem geçim sıkıntısı çekiyor.&lt;br/&gt;(    ). 35.     Ev işleri çok zamanımı alıyor.&lt;br/&gt;(    ). 36.     Hem çalışmak hem okumak zorundayım.&lt;br/&gt;(    ). 37.     Evde dayak yiyorum.&lt;br/&gt;(    ). 38.     Dersler çok sıkıcı geçiyor.&lt;br/&gt;(    ). 39.     Ufak hatalara ceza veriyorlar.&lt;br/&gt;(    ). 40.     Dersleri öğrenmiyor, ezberliyoruz.&lt;br/&gt;(    ). 41.     Okulda dertlerimizi anlatacak ilgili bulamıyoruz.&lt;br/&gt;(    ). 42.     Rehber öğretmenin ailemle ilgi kurmasını istiyorum.&lt;br/&gt;(    ). 43.     Rehber öğretmenle yalnız görüşüp konuşmak istiyorum.&lt;br/&gt;(    ). 44.     Okul kitaplığından yeterince yararlanamıyorum&lt;br/&gt;(    ). 45.     Bazı öğretmenler çok alaycı, kırılıyorum.&lt;br/&gt;(    ). 46.     Sınıfımı hiç sevemedim.&lt;br/&gt;(    ). 47.     Öğretmenler daha çok gözde öğrencilerle ilgileniyorlar.&lt;br/&gt;(    ). 48.     Evde çocuk muamelesi görmekteyim.&lt;br/&gt;(    ). 49.     Evden kaçıp kurtulmak istiyorum.&lt;br/&gt;(    ). 50.     Okulda ailemi tanımak isteyen öğretmen hiç olmadı&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;BAŞARISIZLIK SEBEPLERİ ANKETİ&lt;br/&gt;ÖĞRENCİNİN&lt;br/&gt;Adı-Soyadı:-------------------------------------        Danışman Öğretmen: &lt;br/&gt;Dönemi      :        -                                                                      &lt;br/&gt;Sınıfı          :---------------                                     Uygulama Tarihi: ----/----/------&lt;br/&gt;Numarası   :---------------&lt;br/&gt;Sevgili Öğrenciler ;&lt;br/&gt;                      Bu anket, derslerinizdeki başarısızlık sebeplerini öğrenmek için hazırlanmıştır. Niçin çalışamıyor, neden başarılı olamıyorsunuz? Bu soruların cevabı olabilecek sebeplerden bazıları aşağıda sıralanmıştır. Önemli bulduklarınızı(X)&lt;br/&gt;işareti ile belirtiniz. Sizce başka sebepler varsa kısaca açıklayınız.&lt;br/&gt;                      Ankete vereceğiniz cevaplar gizli tutulacaktır. Bu sebeple içtenlikle cevaplamaktan çekinmeyiniz.  &lt;br/&gt;A)â€”Başarısız olduğunuz veya çalıştığınız halde başaramadığınız derslerinizin adlarını aş</description></item><item><title>BILIM OLARAK SOSYOLOJI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bilim-olarak-sosyoloji-454328.html</link><description>BILIM OLARAK SOSYOLOJI     Maurice Duverger  Sosyolojinin gelisimi, toplumsal olaylarin da doga bilimlerinin kulandigi yöntemlerle incelenebilecegi temel düsüncesine baglidir. Comteun baslangiçta kullandigi &quot;toplumsal fizik&quot; adinin olsun, toplumsal olaylari &quot;birer nesne gibi&quot; ele almak gerektigini söyleyen Durkheimin formülünün olsun, kökeninde bu yatar. O dönemde sosyolojinin, doga bilimleri gibi, olaylari oldugu gibi betimleyebildigi ve böylece, &quot;deger yargilari&quot; yerine, &quot;gerçek yargilari&quot; gelistirebildigi oranda bir bilim olduguna inanilmaktaydi. Bu tutum, gerçek bir düsünsel devrim olusturmustur. Daha önceleri, birkaç ender olagan disi kisi bir yana birakilirsa Aristo, Makyavel, Jean Bodin ve özellikle Montesquieu) toplumsal olgular, esas olarak felsefi ve ahlaki açidan incelenmekteydi. Toplumun ne oldugu degil de, insan dogasina ve insan yasantisinin amacina, v.d. iliskin dinsel ve fizik ötesi birtakim inançlara göre toplumun ne olmasi gerektigi tanimlanmaya calisilmakta yani deger yargilarina varilmaktaydi. Insan ve toplumun, &quot;birer nesne gibi&quot; bilimsel sekilde incelenebilecegi düsüncesi bile, kutsal seylere karsi bir saygisizlik olarak görülmekteydi.  Gerçekten de toplum bilimi düsüncesi ile insan özgürlügü arasinda mutlak bir çeliski oldugu kabul edilmekteydi. Bilim kavrami o zamanlar, kesin bir gerekircilige (determinizm) dayandirilmisti. Buna göre bir A öncülü her zaman bir B sonucu verecekti ve zaten bilimsel yasa da ikisi arasindaki bu baglantida ifadesini bulacakti. Bu, Bnin kaçinilmaz sekilde Ayi izlemesini engelleyecek herhangi bir gücün araya girmeyecegini varsaymaktadir. Bu anlamda sosyolojik yasa kavrami, insanin özgür olmadigini kabul eder. Özgürlük kavrami, geleneksel gerekercilige karsidir. Özgür olmak, kendi kendini, hiç degilse kismen belirleme olanagina sahip olmak yani bütünüyle disardan belirlenmis olmamak demektir. O halde geçen yüzyilin bilim adamlari, toplum bilimlerinin varligini olanakli kilmak için tümüyle aldatici saydiklari insan özgürlügünü yadsima yolunu seçmekteydiler. Bu sekilde bitmez tükenmez birtakim felsefi tartismalara girisilmekteydi. Bugün bunlar asilmistir.  Artik gerekircilik bundan çok farkli bir biçimde, istatistik bir gerekircilik olarak anlasilmaktadir. Bu, özgürlük kavramini yadsimaz; yalnizca, somut kosullarin olasi sonuçlarini ifade eder ki özgürlük, bu kosullar içerisinde kullanilabilir. Parislilerin % 60inin 15 Agustosta baskenti bosalttiklarini söylemek Parislilerin herbirinin o gün kentte kalmak ya da uzaklasmak özgürlügünü sinirlamamaktadir. Bu istatistik gözlem yalnizca, toplumsal aliskinliklarin Parislileri 15 Agustosta Paristen kaçmaya zorladigini ve insan istemlerinin içerisinde belirlendigi toplu kosullarda bir degisme olmadigi takdirde % 60inin bu daha yüksek egilime karsi çikmak yerine onu izlemeyi seçme olasiliginin daha yüksek oldugunu söylemektedir. istatistik gerekircilik, olasilik terimleriyle toplu davranislari ifade ettiginden, bu topluluklari olusturan bireylerin</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - ANLAMLI VE ÇOŞKULU BİR YAŞAM İÇİN SAVAŞÇI - DOĞAN CÜCELOĞLU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-anlamli-ve-coskulu-bir-yasam-icin-savasci-dogan-cuceloglu-430261.html</link><description>anlamlı ve çoşkulu bir yaşam için savaşçı - doğan cüceloğlu</description></item><item><title>BAYKAN SEZER&quot;İN TÜRK SOSYOLOJİSİNDEKİ YERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?baykan-sezer-in-turk-sosyolojisindeki-yeri-447428.html</link><description>BAYKAN SEZER&quot;İN TÜRK SOSYOLOJİSİNDEKİ YERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Özet&lt;br/&gt;Baykan Sezer, Türk sosyolojisinin ve Türk toplumunun konuları ve sorunları üzerine orijinal görüşleri olan ve bu sorunlara çözüm önerileri sunan bir Türk sosyoloğudur. Sezer&quot;e göre, Türk toplumu olarak sorunlar bizim sorunlarımızdır, bunlara çözüm getirmek de yine bizim görevimizdir. Sorunlara Doğu-Batı çatışması temelinde yaklaşan Sezer, Doğu&quot;yu da Batı&quot;yı da iyi tanımamız ve bilmemiz gerektiğinin altını önemle çizer. Doğu toplumları için önerilen modellerde amaç, Doğu&quot;yu Batı&quot;ya benzetmektir. Bu öne sürülen modellerde çıkış noktası Doğu toplumlarının sorunları değil, Batı&quot;dır.&lt;br/&gt;Türkiye ile ilgili sorunlar birbirinden kopuk ve bağımsız değildir. Bu nedenle bu sorunların birini ele alış biçimimiz diğer sorunları da ilgilendirmektedir. Günümüzde toplumların karşılaştığı sorunlar tarihin bir ürünüdür. Sorunların tarihi boyutu bulunmaktadır ve çözümleri de tarihi gelişmeye yol açmaktadır. Sosyoloji ve tarih ilişkisine önemle vurgu yapan Sezer, konuları tarihi boyutları içinde ele alarak özellikle yakın tarihimizi sadece bir akademik ilgi alanı olmaktan çıkarmıştır. Sezer, Türk sosyolojisi ve Türk toplumu için ayrı bir kişilik ve ayrı bir kimlikten söz etmektedir. Bu yalnızca duygusal ya da biçimsel bir sorun değildir, son derece zahmet ve çaba  gerektiren önemli bir konudur. Ancak unutulmaması gereken nokta, amaç Türk sosyolojisini ve Türk toplumunu bütünden soyutlamak değildir.&lt;br/&gt;Anahtar Kelimeler: Baykan Sezer, Doğu-Batı Sorunu, Türk Sosyolojisi, Modernleşme.  &lt;br/&gt;Summary&lt;br/&gt;Baykan Sezer, who is a Turkish sociologist, made significant theoretical contribitions to Turkish sociology. He is also interested in Turkish society&quot;s main problems and his works offer solutions to those problems. According to Sezer, problems of Turkish society must be evaluated distinctively and finding solutions to those problems should be one of the main concers of Turkish sociologists. Sezer&quot;s approach to problems concentrate on the East-West conflict, and also emphisizes the necessity a thorough recognition of both Western and Eastern &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;                                                                                                                           &lt;br/&gt;culture. According to him, the aim of suggesting models for Eastern societies is to make Eastern culture similar to Western culture. İn fact it is seem that most often the starting point of these suggested models is Western culture and it&quot;s problems.&lt;br/&gt;     The problems concerning Turkish society are interconnected. For this reason to deal with one of these problems results in dealing with many other connected issues. The actual problems which societies have to face are deeply rooted in history. Consequently these problems have a historical context and solutions found to them give way to historical development.  Therefore Sezer, who emphisizes the relationship between sociology and history, deals mainly with historical context of sociological phenomena and he especially emphisizes that knowlodge of our recent history has to move beyond the limits of academic world. Sezer believes that Turkish society has adistinctive charecter and identity of it&quot;s own. But in doing so he does not intend to set apart Turkish society from the rest of societies.   &lt;br/&gt;Key Words: Baykan Sezer, Problem of East-West, Turkish Sociology, Modernization.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Giriş&lt;br/&gt;Türk sosyolojisine ve Türk sosyoloji tarihi çalışmalarının son zamanlarda arttığı gözle görülür bir gerçektir. Bu durum, tek tek sosyologlar üzerine yapılan çalışmalarda kendini göstermektedir. Ancak Türkiye&quot;de sosyoloji tarihi çalışmaları, bizlere yeni ufuklar açabilmesi bakımından, sınırlarını sosyologların eserlerinin bir araya getirilmesi ve kalıplaşmış dönemlendirmeler içinde ele alınması düzleminden daha da ileriye götürmek zorundadır. Bu bağlamda sosyolojide bilgi üretebilmek için, üzerinde durduğumuz zemini tanımanın ve bilmenin önemi açıkça ortadadır. Türk toplumu gerek geçmişi gerekse bugünü itibariyle sosyolojik</description></item><item><title>TOPLUMSAL DEĞİŞİM KAVRAMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?toplumsal-degisim-kavrami-380977.html</link><description>TOPLUMSAL DEĞİŞİM KAVRAMI3&lt;br/&gt;1. MEMET BAYDUR&quot;UN YAŞAMI VE ESERLERİ20&lt;br/&gt;2- MEMET BAYDUR&quot;UN TOPLUMSAL DEĞİŞİM İÇİNDE BİR YAZAR OLARAK&lt;br/&gt;     YERİ VE BÜTÜN OYUNLARINA YANSIMASI24&lt;br/&gt;KADIN İSTASYONU36&lt;br/&gt;CUMHURİYET KIZI41&lt;br/&gt;SEVGİ AYAKLARI44&lt;br/&gt;YANGIN YERİNDE ORKİDELER47&lt;br/&gt;AŞK50&lt;br/&gt;MENEKŞE KORSANLARI54&lt;br/&gt;DÜDÜKLÜDE KIYMALI BAMYA55&lt;br/&gt;KAMYON58&lt;br/&gt;MASKELİ SÜVARİ61&lt;br/&gt;VLADİİR KOMAROV63&lt;br/&gt;YALNIZLIĞIN OYUNCAKLARI66&lt;br/&gt;LİMON68&lt;br/&gt;YEŞİL PAPAĞAN LİMİTED71&lt;br/&gt;3. SEÇİLEN 3 KISA OYUNDA YANSIMASI75&lt;br/&gt;ÇIPRA/KARAGÖZ75&lt;br/&gt;KÜSKÜNLER OTELİ77&lt;br/&gt;KORİDOR79&lt;br/&gt;SONUÇ82&lt;br/&gt;KAYNAKÇA83&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;T.C.&lt;br/&gt;SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ&lt;br/&gt;GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ&lt;br/&gt;SAHNE SANATLARI BÖLÜMÜ  DRAMATİK YAZARLIK DALI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TOPLUMSAL DEĞİŞİM KAVRAMI VE MEMET BAYDUR&quot;UN OYUNLARINDA YANSIMASI &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;(LİSANS TEZİ)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DANIŞMAN&lt;br/&gt;Yrd. Doç. Dr. Önder PAKER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HAZIRLAYAN&lt;br/&gt;Hakan KARADUMAN&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ISPARTA-2002&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;T.C.&lt;br/&gt;SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ&lt;br/&gt;GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ&lt;br/&gt;SAHNE SANATLARI BÖLÜMÜ  DRAMATİK YAZARLIK DALI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TOPLUMSAL DEĞİŞİM KAVRAMI VE MEMET BAYDUR&quot;UN OYUNLARINDA YANSIMASI &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1- TOPLUMSAL DEĞİŞİM KAVRAMI&lt;br/&gt;2- MEMET BAYDUR&quot;UN YAŞAMI VE ESERLERİ&lt;br/&gt;3- TOPLUMSAL DEĞİŞİM KAVRAMININ MEMET BAYDUR&quot;UN OYUNLARNDA YANSIMASI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DANIŞMANTOPLUMSAL DEĞİŞİM KAVRAMI&lt;br/&gt;Toplumsal değişim kavramının doğuşu genel olarak düşünürsek; toplumsal yapı içinde rol oynayan her birey &quot;aktör&quot;, toplumsal sistem ise bu bireylerin aktörlerin birbiriyle etkileşimden ortaya çıkar. Bu değişimi irdelerken salt tarihsel süreçler olarak saptama yapmamak gerekir; &quot;Aile&quot;nin örgütlenişindeki, hayat kazanma yollarındaki, dinsel davranışlardaki, insanlar tarafından benimsenen değerlerdeki ve kullanılan teknolojilerdeki tüm değişmeler toplumsal değişim kavramını oluşturmaktadır.  Bütün bu yargılar değişmeyi belli bir toplumun sınırları içinde almaktadır. Bu durumun gelişimi toplumun genel yapısındaki, bireyden hareketle tüm sosyal çevreye, tüm insanlara yayılmasıdır. &quot;Toplumsal değişme = Toplumun yapısındaki değişmedir.&quot;  Denilebilir. Toplumun genel yapısı toplumsal ilişkilerden meydana gelir. Böylece davranışların ve yaşantı sisteminin de rahatça değişmesine neden olur. Yine bu altyapıyı oluşturan büyük ölçüde önemli rol oynayan bireydir ve onların davranış değişiklikleriyle olan genele gider ve topyekün toplumsal değişime neden olur.&lt;br/&gt;Toplumsal değişime neden olan en önemli faktörler&lt;br/&gt;Toplumsal değişimin genelde her toplumda görülür ve farklı farklı özellikler karakteristik yapılanmalar gösterir. Bunda en önemli faktörlerden ise toplum yapıları ve tarihsel süreçlerdir. Bu birikim maddi kültür alanında teknoloji; manevi kültür alanında ise ideolojidir.&quot; Bu iki etmeni, yani kültür ve ideoloji ise eğitimden geçer. Eğitimin niteliği ve düzeyi toplumların ideolojilerini belirler ve teknolojideki istem ve ideallerine en güzel cevabı verir. Cumhuriyetin kurulmasında en öncelik verilen konu Latin harflerinin kabul edilmesi ve Türkiye&quot;de 5 yıllık zorunlu parasız eğitim uygulanması yasallaştırılmıştır. &lt;br/&gt;Toplumsal değişim kavramındaki bu gelişme bize eğitim ve teknolojinin toplumsal değişimdeki rolünün ne denli önemli olduğunu ve temelinin henüz Cumhuriyetle birlikte atıldığını bize kanıtlamaktadır. Fakat Cevat Geray ise toplumsal değişim kavramının salt eğitimle sınırlandırılmaması gerektiğini söyler. Ona göre  eğitim, belli bir yerde tutucudur. Çünkü eğitim toplumun birikmiş  kültürünü aktarır. Ama eğitimin tutuculuk alanında kültürü geliştirici yönde yadsınamaz. Yeni değer yargılarını, bilgileri, becerileri geliştirmek, üretmek, arayıp bulmak, yaymak eğitimin tutucu olmayan bir yönünü oluşturur. Kuşkusuz bu toplumu etkilemektedir. Eğitim, yalnız başına değişmeyi yaratamaz. Birey ya da toplum olarak yaşama uygulanabilecek bir eğitim verilmezse, öbür olanaklarla desteklenmezse, beceriler uygulanmazsa, bunlar kısa zamanda unutulup gider. Toplumsal değişmeyi yalnız başına eğitim oluşturmaz. Ulaşım kolaylıkları (yol, telefon, kitle iletişim araçları) geliştikçe, toplum dış toplumlarla ilgi kuracak, oradaki yeni durumları, yeni değerleri tanıyıp benimseyecektir. Bu eğitimin etkinliğini de artırır. Öte yandan, oku- ma yazma bilmeden de, yani eğitim görmeden de birey kitle iletişim araçlarından yararlanabilir. Bunun yanında, teknolojik değişme ve ilerleme olmadan, eğitim ve ulaşım kolaylıkları yalnız başına etki yapamaz. Teknolojik ilerlemenin, insanın yaşantısına girmesi gerekir. Ama, bu alandaki</description></item><item><title>WHOSE EUROPE WHOSE CULTURE EUROPE IN SEARCH FOR HER IDENTITY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?whose-europe-whose-culture-europe-in-search-for-her-identity-374493.html</link><description>Whose Europe,? Whose Culture?&lt;br/&gt;Europe in Search for Her Identity&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                                                                                                                  Ismail KIRTILLI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                                                                                                                         970206046&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                                       &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Lecture:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The Making of Modern Europe&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;After the horrors of World War II, Europe entered a new phase. &quot;No more war&quot; was for many the central theme. But the political will to come together was nevertheless still too weak among many citizens of European states. Therefore, the decisive actors were governments, not citizens for the future shape of last fifty years. It was from the beginning an organization in which the member states have agreed to establish customs union together with common policies in a number of major fields, including agriculture, regional aid, energy and competition among others.  Milestones on the road to the political integration were always related with the economic needs and interests of the states. Despite the strives of some Europeanists, the real dynamic became always the vested interests of the states respectively. However, today the institution needs to create its own history; history of a Europe sought to be united. The cultural policies of the EU are on the same way.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;For the common people, EU means economic welfare. Miler claims that &quot;the majority expects European integration to bring advantages such as free travel, freedom of residence, being able to study where one chooses, being able to choose from a wide assortment of consumer goods - but the Euro-nationalistic symbolism proposed in the context of the Citizens of Europe program (flag, anthem, etc.) has no appeal. The European Community is associated, and not without cause, primarily with industrial-economic interests. The integration process in the Community context is accepted as useful and perhaps necessary (in line with historical developments) but only as long as and in so far as national autonomy is not fundamentally threatened.&quot; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The popular demand always followed the political one from one step back. Accordingly, European integration has come at the expense of national sovereignty, with essential aspects of it transferred to a supra-national level. Central democratic rights (the right to be heard, to be informed and to have access to authorities) have largely been left behind in this process.&lt;br/&gt;Today, the point that the EU has reached is a precise point, but for further integration, a public support is necessary. In order to be viable &quot;the European Union, like any polity, has to be solidly rooted in popular attitudes.&quot; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;----------------------------&lt;br/&gt;The cultural integration of the states under the common authority of the EU is a problematic. The issues of cultural integration, moves towards a common EU cultural policy, an</description></item><item><title>TÜRKLEŞMEK İSLAMLAŞMAK MUASIRLAŞMAK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turklesmek-islamlasmak-muasirlasmak-380367.html</link><description>TÜRKLEŞMEK İSLAMLAŞMAK MUASIRLAŞMAK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;       Dilimiz elli-altmış seneden beri genişlemek yolunu tutmuştur.Yüzyılımızın  gelişmeleri ülkemize yansıdıkça gözümüz yeni şeyler,zihnimiz yeni kavramları görmeye devam ediyor.bunlar isimsiz kalamayacağı için her gün birçok yeni kelimelerle dilimiz zenginleşiyor.Yüzyılın temsilcisi olan milletlerin gazete ve kitaplarından çeviriler yapıyoruz.Böylece kültür hayatımızda bulunmayan birçok yeni anlamlar,aydınlarımızdan yeni kelimelerin bulunup çıkarılmasını istiyor.&lt;br/&gt;      Terimlerin karşılıklarını Arapça ve Acemce den yaparak yabancı kelimeleri benimsemek özelliği yalnız Türkçe&quot;ye ait değildir.Bütün İslam dillerinde bu özellik ortak olarak bulunmaktadır.Dini terimlerde ve dinden türeyen diğer ilimlere ait terimlerde,aslında birlik halinde olan bu diller,beraberliklerini yeni terimlerde de sürdürmek zorundadırlar.Çünkü mesela Rusya&quot;daki Türkler terimlerini Rusça&quot;dan,Çin&quot;deki Türkler Çince&quot;den ,biz Fransızca&quot;dan alacak olursak,Türkçelerimiz birbirinden uzaklaşır.Oysa ki Arapça&quot;dan,Acemce&quot;den veyahut da Türkçe&quot;den alırsak tam tersine birbirine yakınlaşır.İslam dilleri bu terimleri aynen almakla,aynı zamanda kendi ümmetliğini yitirmekten de korkuyor.&lt;br/&gt;     Dilimiz anlam bakımından çağdaşlaştırmak,terim yönünden ise İslamlaştırmak ,gerektiği gibi dil bilgisi ve imla konularında da Türkleştirmek gereklidir. Türkçe&quot;de terimler dışında kalan bütün kelimeler mümkün olursa Türkçe olmalı yada Türkçeleşmiş olmalıdır.Arapça ve acemce tamlamalar,çoğullar,edatlar,fiil çekimleri dilimizden çıkarılmalı,&quot;şuara-yı cedide&quot; diyeceğimize &quot;yeni şairler&quot;, &quot;Edebiyat-ı Türkiyye&quot; diyeceğimize &quot;Türk edebiyatı&quot; , &quot;tabiiyet&quot; yerine &quot;tabiilik&quot;, &quot;serbesti&quot; yerine &quot;serbestlik&quot; demeliyiz.bununla birlikte Türkçeleştirmeyi yalnızca kelimelerle sınırlamak da doğru değildir. &lt;br/&gt;      Herhalde bütün Müslümanlar arasında olmasa bile,bütün Türkler arasında_kelimeler_gibi terimlerin de ortak olması,yani bütün Türklerin   ortak bir edebiyatı ve bilim dili olması gereklidir.O halde dilimizi Türkçeleştirirken adım adım bütün soydaşlarımızın anlayacağı genel bir ortak Türkçe&quot;ye doğru gitmek gerektiğini de unutmamalıyız.&lt;br/&gt;       Tarde,milletlerarası birlik duygusunun da &quot;kitap&quot;tan doğduğunu söylüyor.Gazete halkın duygularını seslendiği için konuşulan dilin yaşayan kelimelerini kullanır.Kitap bilim adamlarının ve bilim yapanların kendilerine özgü okuyucularının düşüncelerine seslenir;bu sebeple de konuşulan dilden çok,bilimsel terimlere gerek duyar.terimlerin hak dilinde kullanılan kelimelerden yapılmaması genel bir kuraldır,çünkü kelimeler de tıpkı doğa ve canlı varlıklardır,terimler ise yapay ve cansız varlıklardır.Halk dilinin doğal kelimeleri,canlı ve duygusal anlamalar taşıdıkları için ,uydurma ve soyut anlamları kabul edemez.Bundan dolayıdır ki,her kavim terimlerin din kitabının yazılmış olduğu dilden alır.&lt;br/&gt;Bergson,kişinin ruhunu anılarının toplamından,vücudunu alışkanlıklarının toplamından ibaret görüyor.Bir milletin anıları gelenekleridir.Alışkanlıkları ise kurallarıdır;demek ki bir milletin gelenekleri ruhunu,kurallar bedenini oluşturur.Dayanak noktasını,gelenekçi bir millet ruhunda,kuralcı bir millet ise gövdesinde arar.Birincisi hayatın anlamlarını,ikincisi sözlerini okur.Birincisi tarihi bir özgürlük,ikincisi coğrafya yönünden bir tutsaklık içinde yaşar.Balkan Savaşı&quot;nda Bulgarla olan çarpışmalarımızda onlar ateşli geleneklerinden,biz ise donuk kurallarımızdan esinlenerek birbirimize saldırıyorduk.Sonuçta tarih coğrafyaya galip geldi.&lt;br/&gt;O halde ,şimdiye kadar yürüdüğümüz tutuculuk ve yenileşme yollarının ikisi de çıkmaz imiş.Yeni hayatın bunların ikisinden de kaçınması gerek.Önce Türklüğe özgü kurumlarımızın geleneklerini ve gelişme tarihini incelemeliyiz.Türk edebiyatı ne Aşık Paşa ile,ne de Nevai ile başlar.Edebiyatımızın kaynaklarını bir yandan taş yazıtlarda ceylan derilerinde,diğer taraftan da halkın koşmalarında, masallarında,destanlarında aramalıyız.Milli ölçümüz parmak metodudur.Milli dilimiz yalnız Türk dilbilgisine bağlı olandır.Milli edebiyatımız konularını ve kaynağını Türk hayatından,Türk&quot;ün toplumsal yapısından, Türk efsanelerinde Türk menkıbelerinden almalıdır.Dilimizden yabacı tamlamaları,şiirimizden yabancı ölçüleri edebiyatımızdan yabancı sanatları atmalıyız.Dil ve</description></item><item><title>ÇALIŞMANIN AMACI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?calismanin-amaci-451229.html</link><description>BÖLÜM I&lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;I. ÇALIŞMANIN AMACI, İZLENEN METOD VE KONUNUN ÖNEMİ&lt;br/&gt;A. ÇALIŞMANIN AMACI&lt;br/&gt;Bu çalışmanın amacı değişme olgusu karşısında değişen ve gelişen yönetim anlayışı içinde örgütsel değişmenin analitik bir yaklaşımla açıklanmasıdır. Bu temel amacın gerçekleştirilmesine yönelik olarak çalışmanın bazı özel amaçları da vardır. Bunlardan birincisi, günümüze hızı ve kapsamıyla damgasını vuran değişmenin, sosyal, kültürel ve siyasal değişme kuramlarının ışığında incelenmesi ve açıklanmasıdır. İkincisi, değişen çevre konusunda, çağımızda yaşandığı ileri sürülen &quot;yönetim evrimini&quot; belirleyen yeni yönetim anlayışını yönetim kuramlarının gelişimi içinde incelemek ve açıklamaktır. Üçüncüsü de, hızla değişen dinamik bir çevre de değişip gelişen yeni yönetim anlayışı içinde, örgütsel değişmenin incelenmesi ve açıklanmasıyla ilgili çeşitli yaklaşımları inceleyerek, örgütsel değişmenin analitik açıklamasına bir kuramsal seçenek ve temel hazırlamaktır.&lt;br/&gt;B. İZLENEN METOD&lt;br/&gt;Örgütsel değişmenin incelenmesinde iki temel yaklaşım olarak normatif ve açıklayıcı yaklaşımlar izlenebilir.&lt;br/&gt;Normatif yaklaşım temelde belirli araçlara ulaşmak için örgütsel davranışın nasıl olması gerektiğini açıklamaya çalışır. Buna karşılık açıklayıcı yaklaşım, örgütsel davranışın gerçekte nasıl olduğunu açıklama çabası içindedir.&lt;br/&gt;C. KONUNUN ÖNEMİ&lt;br/&gt;Bir yandan sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal değişmeyle, öte yandan da bilgi patlaması, teknolojik patlama, haberleşme ve ulaşım araçlarındaki hızlı gelişmeler, nükleer güçten yararlanma, ve uzay çağının başlaması gibi gelişmelerle, temel niteliği değişme ve dinamiklik olan bir çevre oluşmaktadır.&lt;br/&gt;Öte yandan, değişme olgusunun çeşitli boyutlarındaki gelişmelere paralel olarak çağımızın yönetim anlayışında da yönetimi &quot;teknik bir birim&quot; olarak yapı yönünden ele alan geleneksel anlayışlardan daha çok bunlardan oluşan bir grup olarak ele alan davranışı anlayışlara ve nihayet yönetimi sadece teknik ve davranışsal bir birim değil, aynı zamanda çevresiyle bağlı ve onunla etkileşen bir dinamik birim olarak gören anlayışlara ulaşan bir gelişme olmuş ve günümüzde bir &quot;yönetim devriminden&quot; söz edilecek kadar yönetim anlayışı yeni boyutlar kazanmıştır.&lt;br/&gt;Bu çalışmada, örgütsel değişme iki temel boyutuyla açıklanmaya çalışılmıştır. Örgütsel değişmenin birinci boyutu olarak, örgütün iş çevresindeki değişmelere bir bütün olarak kendisini uydurması ele alınmıştır. Örgütün iş çevresi de, örgütün unsurlarından, biçimsel ve doğal etkileşim kalıplarından oluşan bir kavramdır. Örgütsel değişmenin ikinci boyutu olarak, örgütün dış çevresindeki bir değişmeye organik bir bütün olarak kendini uydurması ele alınmıştır. Örgütün dış çevresi, kendisinin de bir alt sistemi olduğu bir üst düzeydeki sistemin (toplum) örgütle etkileşim halinde bulunan başka alt sistemlerini ve bunlar arasındaki ilişkileri ifade etmektedir.&lt;br/&gt;BÖLÜM II&lt;br/&gt;II. DEĞİŞME VE DEĞİŞEN YÖNETİM ANLAYIŞI&lt;br/&gt;A. Değişme Nedir?&lt;br/&gt;İçinde yaşadığımız çağ bir hızlı &quot;değişme&quot; ve &quot;bunalım&quot; çağı olarak nitelendirilebilir. Değişme, toplumsal, siyasal ve ekonomik sistemlerin en belirgin niteliği olarak görülmektedir.&lt;br/&gt;Değişme planlı ya da plansız bir biçimde bir sistemin (organizma, kişi veya örgüt), bir süreç veya bir ortamın, belli bir durumdan başka bir duruma geçirilmesi olarak tanımlanabilir. Değişme olgusunun toplumsal, siyasal, ekonomik ve teknolojik boyutlarını inceleyen uluslar arası deney ve kuramlar değişme olgusunun açıklanmasında iki temel ve ayrı çıkış noktasından hareket ederler: Bunlardan birinci grubu oluşturan kuramlar &quot;değer yargıları ve eğitimle&quot; yola çıkarlar, ikinci grubu oluşturan kuramlar ise &quot;ekonomik yapıyı&quot; birinci planda tutarak yola çıkarlar.&lt;br/&gt;B. Sosyal ve Kültürel Değişme Kuramları&lt;br/&gt;1. Toplumsal Değişmeyi Toplumdan Bireye Doğru Bir Adım Olarak Ele Alan Kuramlar&lt;br/&gt;Değişmenin toplumsal boyutunu açıklamaya çalışan kuramlar, ya toplumsal değişmeyi toplumdan bireye doğru bir akım olarak ele alan, ya da bireyden topluma doğru bir akım olarak ele alan modellerden oluşur. Bütün insanlık tari</description></item><item><title>ÖRGÜTSEL YAŞAMDA TOPLUMSAL CİNSİYET ROLLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?orgutsel-yasamda-toplumsal-cinsiyet-rolleri-379451.html</link><description>İÇİNDEKİLER  .........................................................................................................I&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ÖRGÜTSEL YAŞAMDA TOPLUMSAL CİNSİYET ROLLERİ  ..............................1&lt;br/&gt;1.GİRİŞ  ...............................................................................................................1&lt;br/&gt;2.ESNEK ÇALIŞMA SAATLERİNDE CİNSİYET ROLLERİ  ..............................2&lt;br/&gt;2.1.ESNEK ÇALIŞMA SAATLERİ  ................................................................2&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2.2.ESNEK ÇALIŞMA SAATLERİ UYGULAMALARINDA&lt;br/&gt;CİNSİYET ROLLERİ  ................................................................................5&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3.ÖRGÜTSEL YAŞAMDA CİNSİYET FARKLILIĞI &lt;br/&gt;İLE BERABER ÜCRET FARKLILIĞI  ..............................................................9&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;4.KADIN İSTİHDAMI VE PEMBE YAKALILAR  .................................................9&lt;br/&gt;5.KADIN İSTİHDAMI VE DEĞİŞEN KOŞULLAR  ..............................................10&lt;br/&gt;6.TÜRKİYE&quot;DE KADININ İŞGÜCÜ İÇİNDEKİ YERİ  ..........................................12&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;7.TÜRKİYE&quot;DE GELİŞEN SANAYİ MERKEZLERİNDE&lt;br/&gt;KADIN İŞGÜCÜ KULLANIMI  ..........................................................................17&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;8.ÖRGÜTSEL YAŞAMDA AB&quot;NİN CİNSİYET ROLLERİNE BAKIŞ AÇISI  ......20&lt;br/&gt;9.SONUÇ  ............................................................................................................23&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KAYNAKÇA  ............................................................................................................25&lt;br/&gt;ÖRGÜTSEL YAŞAMDA TOPLUMSAL CİNSİYET ROLLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Örgütsel yaşamda toplumsal cinsiyet rollerinin önemi gün geçtikçe artmakta ve insana verilen değerin artmasıyla da ayrı bir önem kazanmıştır. Aslında bu konu başı ve sonu olmayan tartışmaya çok açık bir konu olmakla beraber kadın ve erkeğin eşitlik ilkesinden çıkmaktadır. Her ne kadar böyle bir tez savunulsa da hiç bir uygulamada yer almadığı çok açıktır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu çalışmada örgütsel yaşamda cinsiyet rollerini incelerken daha çok, genelde hep ikinci plana atılan kadının rolü üzerinde durulmuş ve toplumda erkeğin rolünün ne denli bilinmiş olmasından dolayı, her zamanki gibi erkeğin rolü ile kıyaslama halinde bir sunum yapılmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu sunumu yaparken de literatürsel bir çalışmadan çok cinsiyet rollerinin incelendiği araştırmalardan, güncel makalelerden, enstitü çalışmalarından yararlanılmış ve Devlet İstatistik Enstitüsü&quot;nün, World Employment Report&quot;un verilerinden öne sürülerek karşılaştırma yapılmış ve bir sonuca varılmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ve sonuç olarak; örgütsel yaşamdaki toplumsal cinsiyet rolleri genel olarak ülkemiz çapında incelenip, kapsamlı bir şekilde sunulmuştur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2. ESNEK ÇALIŞMA SAATLERİNDE CİNSİYET ROLLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2.1. ESNEK ÇALIŞMA SAATLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Esnek çalışma saatleri aile uyumlu bir programdır. Son yıllarda giderek yaygınlaşan esnek çalışmanın çalışma hayatını daha zevkli, iş tatminini arttırıcı ve çalışma şartlarını iyileştirici etkisi bilinmektedir. Esn</description></item><item><title>KAYSERİ&quot;DE, GELİR DÜZEYLERİ ÇOK DÜŞÜK OLAN GECEKONDU MAHALLELERİNDE YAŞAYANLAR İLE GELİR DÜZEYLERİ ÇOK YÜKSEK OLAN KESİMLERİN TOPLUMSAL NORMLARA BAKIŞININ İNCELENMESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kayseri-de,-gelir-duzeyleri-cok-dusuk-olan-gecekondu-mahallelerinde-yasayanlar-ile-gelir-duzeyleri-cok-yuksek-olan-kesimlerin-toplumsal-normlara-bakisinin-incelenmesi-373238.html</link><description>Kayseri&quot;de, Gelir Düzeyleri Çok Düşük Olan Gecekondu Mahallelerinde Yaşayanlar ile Gelir Düzeyleri Çok Yüksek Olan Kesimlerin Toplumsal Normlara Bakışının İncelenmesi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ÖZET&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu çalışmanın konusu, Kayseri&quot;de, gelir düzeyleri çok düşük olan gecekondu mahallelerinde yaşayanlar ile gelir düzeyleri çok yüksek olan kesimlerin toplumsal normlara bakışının incelenmesidir. Bu amaçla 16 sorudan oluşan üçlü Likert ölçeğini kullanan, Ek-A&quot;da verilen anket hazırlanmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu anket, iki kesimde de 100&quot;er kişiye yaptırılmıştır. Bu iki kesim de kendi içinde bayan ve erkek olmak üzere iki grupta incelenmiştir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Örnek büyüklüğü daha önceden her iki kesim için de sabittir ve 100 olarak belirlenmiştir. Tesadüfi olmayan örnekleme yapılmıştır. Bayan veya erkek ayrımı yapmadan, her iki kesimde de ayrı ayrı anketler yapılmıştır. Zümrelere göre anakütleler bayan ve erkek olarak iki gruba bölündükten sonra tesadüfi olarak 50 şer bayan ve erkek katılımcının anketi seçilmiştir ve bu araştırmada değerlendirilmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu çalışma sonucunda, yüksek gelire sahip bayanların, erkeklerin veya düşük gelire sahip bayanların, erkeklerin, bazı sorulara birbirinden farklı cevaplar verdiği görülmektedir. Bayanlarla ilgili sorularda ise, iki gelir seviyeli kesim için de, bayanların verdikleri cevaplar birbirlerine paraleldir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Veri analizinden sonra elde edilen bazı bulgular şöyledir:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Yüksek gelire sahip ve düşük gelire sahip katılımcıların çoğunluğu sırasıyla %48&quot;i ve %76&quot;sı bayramlarda tatile gidilmemelidir sorusuna katılmamaktadırlar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Yüksek gelirli kesimin %78&quot;i, düşük gelirli kesimin %35&quot;i her yaşta doğum günleri kutlanmalıdır diye düşünmektedirler. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Yüksek gelirli katılımcıların ve düşük gelire sahip katılımcıların çoğunluğu, evlilik yıldönümünün anlamlı bir gün olduğunu düşünmektedirler. Yüksek gelirli katılımcıların %4&quot;ü  ve düşük gelirli katılımcıların %23&quot;ü bu günü anlamsız bulmaktadırlar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Yüksek gelire sahip bayan ve erkek katılımcılar ile düşük gelire sahip bayan ve erkek katılımcıların sırayla, %90&quot;ı, %76&quot;sı ve %74&quot;ü, %54&quot;ü, okullarda cinsel eğitim dersinin verilmesi gerektiğini düşünmektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Giriş&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kayseri&quot;de yaşayan, gelir düzeyi çok yüksek kesim ile çok düşük kesim olan varoşlardaki kesimlerin, gelir düzeylerindeki farklılık, her ne kadar Kayseri kültürü aynı olsa da, yaşam biçimlerinin de farklı olmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla toplumsal normlara bakışlarında farklılık beklenmektedir. Bu farklılıkları belirlemek amacıyla araştırma yapılmış ve bu kesimlerdeki insanların kültürleri ve normları ile ilgili veriler elde edilmeye çalışılmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu anlamda sorular değerlendirilmiş ve soruların cevap yüzdeleri belirlenmiştir. Anket sonucunda, eğitim durumuna, mesleğe, yaşa göre karşılaştırma yapılmamıştır fakat bu kriterler yorumlarken göz önüne alınmıştır. Ayrıca cinsiyet kriterine göre de anket soruları değerlendirilmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.     Kültür &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kültür, bilgi, inanç, düşünce şekli, örf ve adetler ile toplumların</description></item><item><title>ETNİK KİMLİK VE ETNİKLİK KAVRAMLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?etnik-kimlik-ve-etniklik-kavramlari-456557.html</link><description>ETNİK KİMLİK ve ETNİKLİK KAVRAMLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Etnik kimlik, ferdin içinde yaşadığı toplumdaki yaygın kültür unsurlarından farklı olarak, orijinal bir kültürel sistemin yapı özelliklerini nitelik itibariyle taşımasıyla ortaya çıkan bir kimlik türüdür. Milli kimliğe olan bağlılık azaldıkça başka kimlik arayışları artmakta, etniklik önem kazanmaktadır. Etnik özellikler, kültürel entegrasyonun sağlanamadığı, kültürle arası mesafenin[1] (inner cultural distance) olduğu toplum yapılarında görülebilecek potansiyel bir sosyal tabakalaşma unsurudur. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tümüyle homojen bir toplumsal yapıya rastlamak oldukça zordur. Sosyal yapı çeşitli türlerde sosyal tabakalaşmadan, veya onu meydana getiren, birbirinden farklı niteliklere sahip alt guruplardan oluşmaktadır. Zaten aksi takdirde de toplumsal tabakalaşmayı fark etmek mümkün olamazdı. Ancak, sosyal gurupların hepsinde de, toplumun tümünde görülebilecek, ortak sosyal değerler, ortak amaçlar, ortak bir geçmiş, halihazırda da devam etmekte olan tarihi süreç içinde mevcuttur. Toplumsal bütünlüğü meydana getiren bu gibi temel unsurlardan uzaklaştıkça, etnik farklılıklar ortaya çıkmaktadır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. Etniklik &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Genel anlamda bir sosyal gurubun ırk, dil veya milli kimliğidir. Kolektif kimliğin dini, milli, kültürel ve alt-kültürel gibi çeşitli formlarını bünyesinde toplayabilir. Terimin orijinal Yunanca anlamı ethnos, kabile veya ırktır. Sosyal bilimlerde bu kavram, kültürel mecranın biyolojik ve genetik belirleyiciliği dışına çıkarak, ethos (bir kavmin veya toplumsal bir kurumun özellikleri) ve adet (sosyal öğrenme ve sosyal miras) anlamlarında kullanılmaktadır. Irk ve kültür unsurlarının mümkün bileşimleri, sosyal analizlerde bağımsız değişken olarak alınmaktadır[2]. Etnik farklılıklar sosyal olarak üretilmekte ve korunmaktadır.[3] &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Milli ve etnik kimlikler bir ölçüde ırk faktörünün belirleyiciliğine dayanırlar. Ancak, diğer unsurlardan tecrit edilmiş yalnızca bir faktöre dayalı bir kimlik yapısı düşünülemez. Mesela, Kıbrıs&quot;ta yaşayan Türk ve Rum kesimi ırk, kültür, din, sosyal, ve linguistik kimliklerinin tümüyle ele alınmaktadır.[4] Bundan dolayı salt Müslüman veya Türk kimliği yoktur. Mutlaka bu unsurların ve değerlerinin tarihi süreç içinde bir yorumu ve kombinasyonu gereklidir. Böylece milli kültürden bağımsız milli bir kimlik düşünülemez. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Etniklik, diğer bir yaklaşımla, siyasi etniklik ve kültürel etniklik olarak iki değişik manada ele alınabilir. Bunlardan ilki, etnik çerçevedeki bir gurubun siyasi hareketliliğini veya şuurunu, öbürü ise, başka kültürel değerlere olan bağlılığını veya uygulamalarını işaret eder.[5] Her iki türde de ortak özellik, gurubun sahip olduğu farklılık bilincidir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Siyasi ve kültürel etniklik, ırk gurupları, etnik azınlık statüsü, alt guruplar gibi birbirinden farklı anlamlarda analiz edilebilmektedir. Yaygın kullanımı son derece genel bir mana ifade etmekte, ve bu yüzden de büyük bir kavram kargaşası meydana gelmektedir[6]. Bu durum, belli bir gurubun sosyal yapı içinde, ne tür bir yer işgal ettiğini de belirlemekte güçlük çıkarır. Nitekim, Amerikan kültürü içindeki Yahudi nüfusun durumu, bazen etnik gurup, bazen ırk gurubu, bazen de alt gurup olarak adlandırılmaktadır. Bu örneklerden en dikkat çekeni zencilerin durumudur. Amerikadaki zenci nüfusu tümüyle yaygın kültür içinde eritilmiş olmasına ve ırk farklılığından başka bir özellikleri kalmamış olmasına rağmen ırk gurubu olarak değil, etnik gurup olarak adlandırılmaktadırlar[7].</description></item><item><title>CAHİT TANYOL</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cahit-tanyol-370916.html</link><description>CAHİT TANYOL&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cahit Tanyol 1914&quot;te Gaziantep-Nizip&quot;te doğdu. İlk öğrenimini Nizip&quot;teki ilkokulda tamamladı. 1926-27 yıllarında Adana Erkek Öğretmen Okulu sınavlarını kazanarak bu okula başladı. 1931 yılında öğretmen olarak mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne devam etti. Burayı da 1944 yılında bitirdi. Bir süre Atatürk ve Haydarpaşa Erkek Liselerinde  felsefe öğretmenliği yaptı. 1946 yılında ise İstanbul Ünıversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü&quot;ne asistan olarak girdi. Bu bölümde 1949&quot;da &quot;Doktor&quot;, 1953&quot;te &quot;Doçent&quot; ve 1961 yılında da &quot;Profesör&quot; ünvanlarını aldı. İzmir&quot;de okul arkadaşları olan Kemal Bilbaşar, Nurettin Ardıçoğlu ve Şair İlhan İleri ile birlikte &quot;Aramak&quot; dergisini çıkardı. Cahit Tanyol&quot;un yazı hayatı şiirler ve edebiyat eleştirileriyle başlamıştı. İstanbul&quot;a geldiğinde genç sanatçı kuşağı ile birlikte &quot;Yenilik&quot;, &quot;Sokak&quot; ve &quot;Değirmen&quot; dergilerini çıkarmış, 1946&quot;da Yahya Kemal&quot;in de katıldığı &quot;Akademi&quot; dergisini yönetmiştir. Bunların yanısıra &quot;Vatan&quot;, &quot;Yeni Sabah&quot; ve &quot;Cumhuriyet&quot; gazetelerinde toplum sorunları üzerinde sürekli yazılar yazmış ve uzun yıllar bu gazetelerin yazı kadrosunda bulunmuştur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TANYOL&quot;UN TOPLUM MODELİ:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tanyol, toplumbilim ile birlikte, tarih içindeki oluşumları da kendi disiplini açısından incelemeye çalışmıştır. Toplum anlayışında, toplumsal değişmeyi açıklarken üstyapıya ait bazı kavramları sık sık kullanır ve bunları uzun bir şekilde açıklamaya çalışır. Bu yüzden bu kavramlara ve bunlar arasındaki ilişkiye değinmek gereklidir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.AHLAK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tanyol&quot;a göre ahlak, bir toplumsal yapıyı bize açık olarak belirleyen bir ölçüttür. Ona göre ahlakın kaynağı din ve akıl değil, adet ve törelerdir. Bir toplumun çözülüp çözülmediğini o toplumdaki ahlak durumundan anlayabiliriz. Eğer bir toplumun toplumsal ve ekonomik yapısında bir bozukluk varsa bu, o toplumda bir ahlak bunalımının doğmasına yol açar. Tanyol, burada toplumsal yapının öğelerinden birinde olan bir değişmenin toplumsal ilişkide bir kopukluğa yol açacağını varsayar. Toplumsal değişmede her öğe aynı anda ve aynı oranda değişmeyeceğine göre bütün toplumlarda değişme sürecinde bir çözülmeden söz etmek gerekecektir. Böyle bir anlayış toplumsal olguları anlamamızı ve yorumlamamızı güçleştirecektir. Bu nedenle toplumsal çözülmeden söz etmek yanlış bir davranış olmaktadır. &lt;br/&gt;Ona göre toplumsal değişme ahlakta da bir takım değişmelere yol açar. Toplum sürekli bir değişme, yaratma içinde olduğu için  yeni kuşak tüm bunların içinde büyüyor ve ister istemez onlarla değişiyorlar. Böylece onların ahlaki değerlerin değişmesini anlaması mümkün olmuyor. Yaşlılar ise alışkanlıklarının etkileri altında bulundukları için bu değişmeye ayak uyduramazlar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tanyol&quot;a göre toplumsal değerlerdeki değişmeler ahlakta da bir değişmeye yol açar. Burada toplumsal değişmelerden kasıt, üretim ve değişim ilişkileridir. Toplumsal değişmeyi üretim ve değişim ilişkilerindeki değişme ile temellendiren Tanyol, to</description></item><item><title>AİLENİN TANIMLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ailenin-tanimlari-374730.html</link><description>AİLENİN TANIMLARI&lt;br/&gt;Tanım 1. Aileyi en geniş anlamı ile, kan bağı, evlilik gibi etmenler neticesinde birlikte oturan iki veya daha fazla bireyin oluşturduğu toplumsal bir gruptur. &lt;br/&gt;Tanım 2. &quot;Aile evlenme, kan veya evlatlık edinme bağlarıyla birbirine bağlanmış aynı evde yaşayan, aynı geliri paylaşan, oynadıkları çeşitli roller çerçevesinde (karı-koca, ana-baba, evlat-kardeş) birbirlerine tesir eden kendilerine has bir görgüyü yaratıp devam ettiren insanların topluluğudur.  &lt;br/&gt;Ailenin Tarihi İnkişafına Gelince: Eski devirlerde geniş pederşahi aile; Orta Çağda küçük pederşahi aile; Yeni Çağda ve zamanımızda da modern demokratik aile karakteristiktir. &lt;br/&gt;Geniş Pederşahi Aile: Eski devirlerde üniversal ve karakteristik olan bu aile şekli bilhassa Çin, Hindistan ve Japonya&quot;da cari idi. Bugün dahi köylerde ve kabalarda yaşayan bir çok ailelerde babanın; karısı, evlenmemiş kız çocukları, oğulları, oğulların karıları ve çocukları üzerinde mutlak hakimiyet vardır. &lt;br/&gt;Bu devirde aile reisi olan baba ailedeki fertlerin şahsi hayatlarını isterse mesut isterse bedbaht edebilirdi. Mesela oğluna istediği kızı alır, kızını istediği kimse ile evlendirilir, hatta evli kızını veya oğlunu karı veya kocasından boşattırabilir, çocuklarını isterse başka ailelere evlatlık olarak verir hatta satabilirdi. Babanın selefi olarak kabul edilen en büyük oğlun bile babanın sağlığında hiçbir hak ve otoritesi olmayıp tamamen babasına tabi durumu vardı. Hatta bu en büyük evlat evli ve kendi çocukları bile olsa onlar üzerindeki hakimiyeti dahi ikinci derecede kalmakta ve bütün kontrol vazifesi tamamen büyük babaya düşmekteydi.&lt;br/&gt;Küçük Pederşahi Aile: Orta çağda bilhassa büyük şehirlerde geniş pederşahi aile yerine küçüğünün kaim olduğu görülmektedir. küçük Pederşahi aile karı-koca, evlenmemiş çocuklar, karı kocadan birinin annesi, babası ve sade annesi yahut babası, 1-2 bekar kız veya erkek kardeş yahut da karı veya kocanın başka akrabalarından bir veya ikisinden teşekkül etmektedir. Ailede erkeğin hakimiyeti (baba veya büyük baba) şüphe kabul etmez şekildedir.bu devirde evlenmeler daima anne baba tarafından münasip görülerek ve romantik değil ekonomik faktörlere önem verilerek yapılmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Modern Demokratik Aile: İktisadi şartların değişmesi ve sanayi inkilabı küçük Pederşahi ailenin devrilmesine ve modern demokratik ailenin vücut bulmasına sebep olmuştur. Çünkü Büyük şehirlerde fabrika ve diğer iş yerlerinde kolayca iş bulan gençler ekonomik istiklallerini alınca ebeveyninin çocuklar üzerindeki otoriteleri gittikçe zayıflamıştır. &lt;br/&gt;Modern demokratik ailenin belli başlı karakteristikleri şunlardır: &lt;br/&gt;1.Sevgi, arkadaşlık ve birbirine uymak esaslarına dayanarak hayat arkadaşını seçme serbestiyeti, &lt;br/&gt;2.Genç çiftlerin evlendikten sonra her iki tarafın da anne ve babasına bağlı olmamaları,&lt;br/&gt;3.Karı koca arasında müsavatın kabulü,&lt;br/&gt;4.Ailede her meselede karı-koca ve muayyen yaşa gelmiş çocukların hep birarada müzakere ve karara varmaları,&lt;br/&gt;5.Ailenin bütünlüğüne ve gayesine zarar ve</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - İNSANLARLA İYİ GEÇİNMENİN YÖNTEMLERİ - DİANNE DOUBTFİRE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-insanlarla-iyi-gecinmenin-yontemleri-dianne-doubtfire-430229.html</link><description>insanlarla iyi geçinmenin yöntemleri - dianne doubtfire</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - YARATICILIK VE MİZAH</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-yaraticilik-ve-mizah-430294.html</link><description>yaratıcılık ve mizah</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - AİLE PSİKİYATRİSİ VE FONKSİYONELLİĞİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-aile-psikiyatrisi-ve-fonksiyonelligi-430314.html</link><description>aile psikiyatrisi ve fonksiyonelliği</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - DUYGUSAL MÜKEMMELLİK - MAYA PHİLLİPS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-duygusal-mukemmellik-maya-phillips-430221.html</link><description>duygusal mükemmellik - maya phillips</description></item><item><title>DEPRESYON</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?depresyon-418305.html</link><description></description></item><item><title>SOSYOLOJİ - İNSAN HAKLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-insan-haklari-430147.html</link><description>insan hakları</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - EİNSTEİN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-einstein-430345.html</link><description>einstein</description></item><item><title>MARXTA İDEOLOJİ- KAPİTALİZMİN DEVRİMCİ ELEŞTİRİSİNİN BİR OLANAĞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?marxta-ideoloji-kapitalizmin-devrimci-elestirisinin-bir-olanagi-445049.html</link><description>MARXTA İDEOLOJİ- KAPİTALİZMİN DEVRİMCİ ELEŞTİRİSİNİN BİR OLANAĞI &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Giriş&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İdeoloji, modern sosyal teorinin tartışma konuları arasındaki en merkezi kavramlardan biridir. Terry Eagleton&quot;ın, bu konuyla ilgili onca kitap ve makaleden sonra yayımladığı eserini İdeoloji: Bir Giriş olarak adlandırması ideoloji hakkındaki tartışmaların kapsam ve zenginliğini göstermesi bakımından iyi bir örnektir. &lt;br/&gt;İdeolojiyle ilgili tartışmalarda Karl Marx&quot;ın kavramsallaştırması ise son derece önemli bir yere sahiptir. Kavram, Marx&quot;la birlikte yeni bir anlam bulmuştur. Marx&quot;ın kavramsallaştırması, ideolojinin ilk kullanım biçimlerinden radikal bir kopuşu içerir.Bu kavramsallaştırma, önemli bir tartışmanın konusu olmuştur. Bu tartışmalar iki ana noktada toplanmaktadır. Bunlardan ilki, Marx&quot;ın çeşitli eserlerindeki ideoloji yaklaşımının birbirinden değişik ve kopuk mu olduğu yoksa tutarlı bir hat mı izlediğine; ikincisi, Marx&quot;ın anlamlandırmasının negatif mi yoksa pozitif mi bir içerik taşıdığına ilişkindir. Lenin, LukÃ¡cs, Gramsci gibi devrimci önderlerin ideoloji kavramsallaştırmalarının Marx&quot;ınkinden daha farklı bir içerik taşıması olması da ayrı bir tartışma gündemidir. Bu gündem, iki temel soruya cevap aramak üzere oluşmuştur: Bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu değişik kavramsallaştırmalar biribirine karşıt ve biribirini dışlayıcı mıdır, yoksa, her iki kullanım da kullanışlı ve tamamlayıcı bir niteliğe mi sahiptir? Diğer yandan, ideoloji kavramının bir inceleme aracı olarak büsbütün reddedilip yerine söylem kavramının geçirilmesi, bu alandaki daha farklı bir tartışmanın sınırlarını çizmektedir (1). &lt;br/&gt;Bu yazı, ideoloji üzerine yapılmış genel bir çalışma olmadığı gibi, Marksist ideoloji anlayışına ilişkin yukarıda formüle edilen bütün soruları ele almayı da amaçlamamaktadır. İki bölüm halinde örgütlenen yazı, bütünüyle Marx&quot;ın ideoloji kavramsallaştırmasına odaklanmıştır. &lt;br/&gt;Birinci bölümde, ideolojinin Marx&quot;tan önceki anlamının kimi temel yanlarına işaret edilmektedir. Buna hem kavramın tarihsel gelişiminin gösterilebilmesi hem de Marx&quot;ın kavrama getirdiği yeni ve çığır açıcı içeriğin vurgulanabilmesi için ihtiyaç duyulmuştur. &lt;br/&gt;İkinci bölüm, Marx&quot;ın ideoloji kavramsallaştırmasına ayrılmıştır. Bu bölümde iki iddia savunulmaktadır. Bunlardan ilki, ideolojinin Marx&quot;taki anlamının olumsuz (ya da negatif) bir içerik taşıdığı, toplumsal gerçekliğin çelişkilerinden kaynaklanan yanıltıcı formlara ve düşüncelere işaret ettiğidir. İkinci olarak ise, Marx&quot;ın ideoloji kavramsallaştırmasının onun çeşitli eserlerinde farklı ve çelişkili bir hat izlediğine ilişkin iddianın geçersizliği gösterilmek istenmiştir. Bu bölümde, Marx&quot;ın ideoloji sorununa yaklaşımının, ilk eserlerinden başlayarak en önemli eseri sayılan Kapital&quot;e uzanan dönem boyunca kayda değer bir tutarlılık ve gelişim sergilediğini vurgulayabilmek amacıyla, onun din, hukuk ve meta gibi inceleme nesnelerini analiz ederken geliştirdiği yaklaşımın nasıl derinleştirildiğine dikkat çekilmiştir. Böylece, ideoloji konusunda &quot;genç Marx&quot;ın farklı, &quot;olgun Marx&quot;ın farklı düşündüğüne ilişkin sav reddedilmiş, ama Marx&quot;ın olgunluk dönemi eserlerinde, gençlik dönemi eserlerindeki ideoloji yaklaşımını daha da geliştirip derinleştirdiği belirtilmeye çalışılmıştır. &lt;br/&gt;Yazıda dikkat çekilmek istenen bir başka konu, Marx&quot;ın ideoloji kavramsallaştırmasıyla eleştiri anlayışı arasındaki kopmaz ilişkidir. İdeolojinin Marx&quot;ın kuramında yer aldığı haliyle kapitalizmin devrimci eleştirisine imkan veren kavramsallaştırmalardan biri olduğu yazının temel argümanları arasındadır. İdeolojik başaşağılığı maddi çelişkilerin bir ürünü olarak kavrayan Marx&quot;ın, eleştirisini doğrudan doğruya bu maddi gerçekliğe yöneltmesinin önemi bütün metin boyunca vurgulanmaya çalışılmıştır. &lt;br/&gt;1) Marx&quot;tan önce ideoloji: yanlış düşüncelere karşı doğru fikirlerle mücadele &lt;br/&gt;İdeoloji kavramı, ilk kullanılmaya başladığı dönemlerden beri birbirine yakın ya da karşıt pek çok anlama sahip oldu. Terry Eagleton, bu anlam çeşitliliğini gösterebilmek için, konuyl</description></item><item><title>DİN SOSYOLOJİSİ (GÜNTER KEHRER)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?din-sosyolojisi-(gunter-kehrer)-362060.html</link><description>CİNSEL İŞLEV  VE BOZUKLUKLARI &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;CİNSEL İŞLEV&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cinsellik, sosyal kurallar, değer yargıları ve tabularla belirlenmiş, biyolojik, psikolojik, sosyal yönleri olan özel bir yaşantı olarak tanımlanabilir.&lt;br/&gt;Biyolojik boyut, temel olarak üremeyi içermektedir. Hayvan türünde neslin devamlılığına hizmet eden cinsel dürtülenmenin güçlülüğü dikkate alındığında biyolojik boyutun anlamı ortaya çıkmaktadır.&lt;br/&gt;Sosyal boyut ise bir yanda iki insanın birlikte oluşu, diğer yanda toplumsal değer yargılarıyla kendini göstermektedir. Toplumsal örgütlenme açısından cinselliğin insanlığın eski çağlarından beri üst yapı kurumları içinde bir dizi kurallara bağlanmış olduğu dikkati çekmektedir. Bu yanıyla cinsellik, değer yargılarından, inançlardan, geleneklerden bağımsız bir şekilde ele alınamamaktadır.&lt;br/&gt;Psikolojik açıdan cinsellik, bireyin seçtiği, tasarladığı ve zaman zaman erteleyerek de olsa yaşadığı bir boyuttur. Burada &quot;yakınlaşma, bütünleşme, bir olma&quot; gereksinim ve isteği belirgindir. Duygusal paylaşımın yoğunluğu, yakınlaşmayı ve cinsel işlevi belirleyici rol oynamaktadır. Bireyin, paylaşımları doğrultusunda davranış biçimleri de değişebilmektedir.&lt;br/&gt;Bu tanımlar çerçevesinde, böylesine özel bir yaşantı modelinde normalite sınırlarının çizilmesi gerekmektedir. Sağlıklı cinsel yaşamın sınırları, anksiyete ve suçluluk uyandırmayan yaşantılar olarak çizilebilir. Farklı gibi görünen davranışlar, kompulsif ve tek doyum yolu olmadıkça sağlıklı kabul edilebilir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;NORMAL CİNSEL CEVAP DÖNGÜSÜ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Periferik ya da santral, nasıl bir uyarımla başlıyor olursa olsun cinsel cevap, sinir sisteminin tetiklediği bir dizi vasküler değişiklikle kendini göstermektedir. Cevabın ortaya çıkışında özellikle psikolojik durum, endokrin, nörolojik ve vasküler sistem yoğun bir etkileşim içinde rol oynamaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cinsel cevap dört temel aşamayı içermektedir:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. Uyarılma: Bireyin iç (fantazi) ya da dış uyaranı algılaması ve yaşamasıyla başlamaktadır. Uyarılma, santral ve periferik sinir sisteminin aktive olması anlamına gelmektedir. Uyarılma, kadında vajinal lubrikasyon ve küçük dudakların kanla dolması, erkekte peniste, kadında klitoriste ereksiyon ile karakterize olup, birkaç dakikadan birkaç saate kadar sürebilir.&lt;br/&gt;Uyarılma dönemi, bireyin uyarılmaya hazır ya da açık olması gibi bir temel içrel durumda, uygun bir uyaranla başlayan tetiklenmedir denilebilir. Hazır olma, o zamana kadar yaşadıkları ışığında cinsel uyarıyı algılamaya açık olma şeklinde tanımlanabilir. Her birey için farklı olan geçmiş ve gelişim ışığında, her yaşantıda farklı bir hazır olma hali de denilebilir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2. Plato: Uyarılma sürerken cinsel organda vasküler değişikliklerin tamamlanmasıyla erkekte ereksiyon, kadında vaginal salgılama ve kaslarda gevşeme ortaya çıkmaktadır.&lt;br/&gt;Uyarılmanın sürmesi ile erkeğin testisleri büyüyerek yükselir. Kadının vajinal duvarının dış dörtte üçü boyunca orgazmik platform diye bilinen kasılmalar görülür. Kadında göğüs büyüklüğü % 25 artar. Büyük kas gruplarında kasılmalar olur. Kalp vurumu ve solunum hızlanır, kan basıncı yükselir. Plato dönemi 30 saniye ile birkaç dakika arasında sürer.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3. Ejakulasyon/Orgazm: Plato döneminin sonunda ejakulasyonla kendini gösteren, yoğun haz duygusunun yaşanmasıdır. Özellikle orgazm yaşantısının bireysel farklılıklar nedeniyle ortak bir tanımı yapılamamaktadır.&lt;br/&gt;Erkekte semenin güçlü bir şekilde emisyonu ile ejakülasyon ve orgazm olur. Erkek orgazmına prostat, çevre yapıları/kasları ve uretranın dört-beş ritmik spazmı da eşlik eder. Kadında orgazm, vajinanın alt bölümünün istemsiz kasılması ile uterusun güçlü ve sürekli kasılmaları ile karakterizedir. Büyük kas gruplarında, dış ve iç anal sfinkterde kasılmalar olur. Kan basıncı yükselir, kalp atışı artar. Orgazm, üç-beş saniye sürer ve bilincin hafif sislenmesi ile karakterizedir. Uretradan sıvının geçişi erkeğe ejakülasyonun kaçınılmazlığı dönemi adı verilen yaklaşan doruk duygusunu verir. Prostat bir kez kasıldıktan sonra ejakülasyon kaçınılmaz olur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;4. Çözülme: Çözülme, genital organlardan kanın çekilmesiyle, tüm değişmelerin geriye dönüşü olup, buna subjektif bir iyilik duygusu eşlik eder. Orgazm olduğunda çözülme hızlıdır, olmazsa iki ile altı saat sürebilir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Çözülme döneminden sonra kişiye göre değişen sürelerde refrakter dönem bulunmaktadır. Refrakter dönem, erkekte birkaç dakikadan birkaç saate kadar sürebilir ve bu dönemde cinsel yönden yeniden uyarılmaya görece uzakken, kadında refrakter dönem olmadığı, çoklu ve ardarda</description></item><item><title>YOKSULLLUK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?yoksullluk-363577.html</link><description>İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;1. YOKSULLUK NEDİR? YOKSULLUK SORUNUNUN NEDENLERİ VE YOKSULLUKLA MÜCADELE STRATEJİLERİ1&lt;br/&gt;2. KAVRAMLAR2&lt;br/&gt;3. YOKSULLUK KÜLTÜRÜ4&lt;br/&gt;3.1. Gecekonduların Toplumsal Yapısı4&lt;br/&gt;3.2. Toplumbilim Açısından Yoksulluk Kültürünün Önemi4&lt;br/&gt;3.2. Sosyoloji Açısından Yoksulluk Kültürünün Önemi5&lt;br/&gt;4. AZ GELİŞMİŞ BÖLGE NEDİR? BU KONU HAKKINDA SORULMUŞ OLAN 6 AYRI SORU VE CEVAP6&lt;br/&gt;5. BİR ŞİDDET BİÇİMİ OLARAK AÇLIK ve YOKSULLUK8&lt;br/&gt;6. GLOBAL BİR SORUN OLARAK YOKSULLUK ve SAĞLIK İLİŞKİSİ9&lt;br/&gt;7. YOKSULLUĞUN ÇOCUK ÜZERİNE ETKİLERİ ve ÖNERİLER9&lt;br/&gt;8. GÖÇ ve GELİŞMENİN YOKSULLUK ÜZERİNE ETKİSİ ve TÜRKİYE&quot;NİN EKONOMİK BAĞIMLILIĞININ ARTMAKTA OLUŞU10&lt;br/&gt;9. YOKSULLUĞU ÖNLEME STRATEJİLERİ11&lt;br/&gt;9.1. Ziya Müezzinoğlu (TESEV Yönetim Kurulu Üyesi Maliye Eski Bakanı)11&lt;br/&gt;9.2. Paul Van Hanswıjck de Jonge [BM Daimi Koordinatörü, BM Kalkınma Programı (UNDP) Temsilcisi]12&lt;br/&gt;9.3. Omar Noman (UNDP / PBEC Yoksulluk Uzmanı)13&lt;br/&gt;9.4. Dr. Mehmet Kabasakal (TESEV Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Direktörü)14&lt;br/&gt;9.5. Prof. Dr. Mehmet Özaydın (Dicle Üniversitesi Rektörü)15&lt;br/&gt;10. YOKSULLUĞUN KAYNAĞI OLARAK İŞSİZLİK SORUNU ve İŞSİZLİĞİN ÖNLENMESİNE YÖNELİK STRATEJİLER ve POLİTİKALAR16&lt;br/&gt;11. TÜRKİYE İÇİN YOKSULLUK SINIRININ BELİRLENMESİ19&lt;br/&gt;11.1. Mutlak Yoksulluk19&lt;br/&gt;11.2. Göreli Yoksulluk20&lt;br/&gt;KAYNAKLAR22&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;1. YOKSULLUK NEDİR? YOKSULLUK SORUNUNUN NEDENLERİ VE YOKSULLUKLA MÜCADELE STRATEJİLERİ&lt;br/&gt;Yoksulluk: Yoksulluk, asgari yaşam standardına erişmeme durumudur. Başka bir ifadeyle yoksulluk maddi nitelikli mahrumiyetler nedeniyle kaynaklara ve üretim faktörlerine erişmeme ve asgari bir yaşam düzeyini sürdürecek gelirden yoksun olma durumudur.&lt;br/&gt;a) Yoksulluğun kaynakları arasında şu faktörleri sıralayabiliriz;&lt;br/&gt;-Adaletsiz vergi sistemi&lt;br/&gt;-Yüksek faiz ve rant ekonomisi&lt;br/&gt;-Doğal afetler&lt;br/&gt;-Çalışamayacak durumda olan özürlü sayısının fazla olması &lt;br/&gt;-Bireyler arasındaki yetenek farklılıkları&lt;br/&gt;-Miras yoluyla elde edilen gelirler&lt;br/&gt;-Piyasada tekelleşmenin olması&lt;br/&gt;-Devlet teşvikleri&lt;br/&gt;-Enflasyon, işsizlik vs... (TABLO - 1).-&lt;br/&gt;b) Liberal devlet savunucularına göre yoksullukla mücadelede sosyal refah devleti önlemleri&lt;br/&gt;Liberal devlet taraftarları mücadeleci devlet anlayışını savunanlardan farklı olarak devletin yoksulluk sorununun çözümünü değil çoğu zaman kaynağı olduğu görüşündedirler. Liberallere göre yoksullukla mücadelede sosyal refah devletinin sonuçları; Hizmetlerde kalitesizlik, israf, savurganlık, verimsizlik, ağır vergi yükü dolayısıyla düşük yatırım ve işsizlik ve sorunlarıdır (TABLO - 2).-&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;c) Liberal iktisatçılardan Robert Hıggs&quot;ın yoksulluk üzerine yapılmış olan çalışmadaki görüşleri: &lt;br/&gt;1)Gelirin yeniden dağıtımı amacıyla konan vergiler, vergi mükelleflerinin yeni yatırım faaliyetlerine girişmelerini engelleyebilir.&lt;br/&gt;2)Tekonomik yatırımların azalması ise işsizliği ve yoksulluğu artırır.&lt;br/&gt;3)Transfer ödemelerinden yararlanan bireyler, çocukları akrabaları ve dostları için kötü bir örnek oluşturur.&lt;br/&gt;4)Transfer ödemeleri, insanların çalışma yerine aylaklığı tercih etmelerine neden olabilir.-&lt;br/&gt;5)Aynen transfer ödemelerinden yararlananlar gibi bu transfer yardımlarını sağlayan vergi mükellefleri de gruplar arası çalışmaların içinde yer alırlar.&lt;br/&gt;2. KAVRAMLAR&lt;br/&gt;a)Göreli Yoksulluk: Göreli yoksulluk, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri yansıtır. Loranz eğrisi ve gini kabayısı gibi bir çok göreli yoksulluk göstergesi bulunmaktadır.&lt;br/&gt;b)Göreli Yoksulluk Sınırı: Göreli yoksulluk sınırı, toplam nüfusun belli bir yüzdesinin yer aldığı gelir ya da harcama düzeyinden veya medyan gelirin yarısından daha az gelir veya harcama seviyesine sahip olan kesimlerin yoksul olarak kabul edilmesi ile belirlenir.&lt;br/&gt;c)Objektif Yoksulluk: Yoksulluğun tanımlanmasında objektif yaklaşım yoksulluğu neyin meydana getirdiği ve kişileri yoksulluktan kurtarmak için nelerin gerektiği konusunda önceden belirlenen değerlendirmeleri gösterir.&lt;br/&gt;d)Subjektif Yoksulluk: Bu yaklaşım, yoksulluğun tanımlanmasını kişilerin ve hane halkının değerlendirmelerine bırakır.&lt;br/&gt;e)Subjektif Yoksulluk Sınırı: Yoksulluk kavramında ve temel ihtiyaçların tespitinde subjektiflik söz konusudur. Kendilerinin bildirdiği asgari gelir düzeyinin altında bir gelire sahip olan tüm hane halkları yoksul olarak kabul edilir.</description></item><item><title>BİLİŞİM TOPLUMUNUN GELİŞİMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bilisim-toplumunun-gelisimi-354223.html</link><description>BİLİŞİM TOPLUMUNUN GELİŞİMİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bilgi, insanoğlunun her evresinde var olan bir araçtı. insanoğlunun sahip olduğu bilgi&lt;br/&gt;arttıkça, toplumsal yapıda da devrimsel değişimler meydana geldi.&lt;br/&gt;İnsanın karasaban bilgisini elde etmesi tarımsal faaliyetlerde bir devrim yaratmış ve bu da toplumsal hayatın akışım değiştirmeye başlamıştır. Sanayi toplumunun oluşması ve sonrasında bilişim toplumunum başlaması da yine insanın edindiği bilgi derecesiyle&lt;br/&gt;açıklanabilir. Buhar makinesi bilgisi, sanayi devrimim, bilgisayar bilgisi de bilişim toplumunun ilk adımlarını oluşturmuştur.&lt;br/&gt;İnsanlığın yeryüzündeki mücadelesi başlıca üç ana evreye ayrılır: tarım toplumu,&lt;br/&gt;sanayi toplumu ve bilişim toplumu. Bu üç temel ayrım farklı isimlerle ifade edilse de&lt;br/&gt;netice itibariyle içerik ve zaman dilimi açısından aynı durumu ifade ederler. Alvin Tofflerın&lt;br/&gt;yaptığı ayrım bunlardan biridir.&lt;br/&gt;Birinci Dalga -Tarım Devrimi-&lt;br/&gt;İkinci Dalga -Sanayi Devrimi-&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Üçüncü.Dalga-Bilgi.Devrimi.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Bu üç dalganın zamansal ayrımı ise şu şekilde yapılmaktadır:&lt;br/&gt;Birinci Dalga (M.Ö.8000-M.S. 1650-1750)&lt;br/&gt;İkinci Dalga   (l 750-1955)&lt;br/&gt;Üçüncü Dalga (1955-...)1&lt;br/&gt;Ekonomik değerlendirmeler açısından da toplumsal aşamalar bu üç esasa göre kabul edilir olmuştur.2&lt;br/&gt;Ben bu çalışmada, insanlığın geldiği noktayı daha iyi ortaya koyması açısında ilkel&lt;br/&gt;topluma da değinmeyi uygun buldum. Fakat bundaki amacım, kabul görmüş olunan üç evreyi&lt;br/&gt;dörde çıkarmak değildir. Amaç kısa da olsa bu konuda bir bilgi tazelemesi sağlamaktır.&lt;br/&gt;Çalışmada temel olarak, üç evre baz alınacaktır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2.1. İlkel Toplumu&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İlkel toplumdan önce birkaç cümleyle insanoğlunun yeryüzündeki varoluşuna&lt;br/&gt;değinmekte yarar vardır, insanlık tarihi, ilk insanların -homo habilisler- ortaya çıkışıyla&lt;br/&gt;başlar ve bu tarihsel olarak günümüzden 2.6 ile l milyon yıl kadar öncesini ifade etmektedir.&lt;br/&gt;Kimi bulgularda ise bu zaman dilimi 3 milyon yılı bulmaktadır. Bununla birlikte günümüz&lt;br/&gt;insanlarının öncülleri homo sapienslerdir. Onlar düşünen insanın ilk türleri olmuşlardır ve&lt;br/&gt;yaklaşık 100 bin yıllık bir geçmişe dayanmaktadırlar.3&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İlk insan topluluklarına ilişkin sürekli yeni bilgilere ulaşılmakta ve her defasında daha eski bir kalıntı bulunmaktadır, ilk insanların tam olarak nerede ne zaman ortaya çıktığına ilişkin yüzde yüz doğruluğu ispatlanmış bilgiler bulunmasa da, varolduğu zamanın onda dokuzunda çok az bir bilgiyle yaşamım sürdürdüğü kesindir. Yani insanoğlu binlerce yıl tahta, taş ve ateşi kullanarak hiç değişmeden hayatım sürdürmüştür.4&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İnsanoğlunun ilkel donemdeki yavaşlığı son birkaç yüzyıldaki gelişiminde ortaya&lt;br/&gt;koyduğu aceleciliğini açıklar niteliktedir. İlkel insan, barınma, beslenme, üreme ve korunma&lt;br/&gt;gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için edindiği bilgiyi tamamen deneme-yanılma yöntemiyle&lt;br/&gt;kazanmıştır. Bugün doğaya egemen olmak için kullandığımız bilgi, ilkel toplumda tamamen&lt;br/&gt;doğanın felaketlerinden korunmak amacıyla kullanılıyordu, insanoğlu yerleşik düzene&lt;br/&gt;geçene kadar avcı ve toplayıcı bir yaşam düzeniyle varlığını göçebe olarak sürdürmüştür.&lt;br/&gt;İlkel toplum, teknolojik açıdan insan enerjisine dayanan, taş ve hayvan postu gibi malzemeler&lt;br/&gt;kullanan, üretim yönteminden mahrum bir toplumu. Bu toplumda haberleşme ve ulaşım&lt;br/&gt;araçlarından da bahsedilemez.. İlkel insanın ulaşım aracı yürümek, haberleşme aracı ise&lt;br/&gt;konuşmaktı. Üretim yöntemine sahip olmadığını belirttiğimiz ilkel insan, avcılık, toplayıcılık&lt;br/&gt;ve balıkçılıkla geçimini temin ederdi. Sosyal açıdan bakıldığında ise ilkel toplumun, küçük&lt;br/&gt;gruplardan veya aşiretlerden oluştuğunu ve siyasal sisteminde bu düzen içinde şekillendiği&lt;br/&gt;görülür. Yaşlılar ve şefler yönetici konumundadırlar. İlkel toplum, insanın dünyayı&lt;br/&gt;değiştirmekten öte, varolan doğal gelişime bakmakla yetindiği bir toplumdur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İlkel toplumda eğitim v&amp; öğretim tamamen deneme ve yanılma yöntemiyle gerçekleşirken; yönetim fiziksel üstünlüğe dayanıyordu. Bireysel ihtiyaçların karşılanması amacına yönelik iş hayatı mal mübadelesi üzerine kurulu bir ekonomik yapı içinde gerçekleşiyordu.5 Bir tüketim toplumu olan ilkel insanların küçük gruplar ha</description></item><item><title>BİREYSEL FARKLILIKLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bireysel-farkliliklar-349087.html</link><description>Bireysel Farklılıklar&lt;br/&gt;Bireysel farklılıklar çeşitli kişisel özellikleri ifade etmektedir. Bireysel farklılık deyince akla gelen zeka, yetenekler, kişilik özellikleri, bilişsel sitiller gibi özelliklerdir.&lt;br/&gt;Zeka&lt;br/&gt;Piaget, zihin gelişimi üzerine dururken, öncelikle zekanın tanımlanması gerektiğini düşünmüş ve bir zeka tanımı geliştirmiştir. Zekanın tanımı psikologların uzun zamandır uğraştıkları konuların başında gelir. Psikologlar henüz zekanın ne olduğunu konusunda uzlaşabilmiş değillerdir. &lt;br/&gt;Zeka çalışmaları Spearmanm zekanın tek faktörden oluştuğu düşüncesine kadar geri götürülebilir. Spearman 19201 i yıllarda zekanın g faktörü adını verdiği bir genel faktör ve bazı alt yeteneklerden oluştuğunu öne sürmüştür. Ancak onu eleştirenler, birkaç zihinsel yetenek olduğu konusunda odaklanmışlardır. Thorndike 1930lu yıllarda bir takım zihinsel yetenekler belirlemiştir: sözel kavrama, hafıza, muhakeme, uzay ilişkilerini görselleştirıne yeteneği, sayısal yetenek, sözel akıcılık, algısal hız.&lt;br/&gt;Küp kuramı&lt;br/&gt;Thorndikedan 30 yıl kadar sonra, 1960lı yıllarda Guilford zekanın üç temel kategorisinin bulunduğunu öne sürmüştür: zihinsel işlemler (düşünme süreçleri), içerik (düşündüğümüz şeyler) ve ürün (düşünmemizin sonunda ortaya çıkan şey). Zihinsel işlemler biliş (eski bilgiyi tanıma ve yenisini keşfetme) ıraksak düşünme (sadece b bir tek çözümün bulunduğu yerler)  yakınsak düşünme (birçok cevabın uygun olabildiği yerler), değerlendirme (ne kadar iyi, doğru, uygun olduğu ile ilgili kararlar) ve hafıza olmak üzere beş farklı altkategoriye ayrılmaktadır. İçerik ise görsel figürler, kelime anlamları, semboller ve davranışlar olarak dört alt kategoriden oluşmaktadır. Ürünler de altı altkategoridir: birimler, sınıflar, ilişkiler, sistemler, dönüşümler, uygulamalar. Altı ürünün dört nesneyi beş işleme tabi tutması (6x4x5) J20 farklı yeteneği ortaya koymaktadır. Yani, bir sınıfın sembollerini bilebilir, bir ilişkinin davranış olarak ifadesini yakınsak düşünebilirsiniz. Genellikle Guilfordun modeli eni 6, boyu 4, yüksekliği 5 birim (küp) olan bir küp şeklinde gösterilir ve küp kuramı denir.&lt;br/&gt;Çoklu zeka kuramı&lt;br/&gt;Gardnerin çoklu zeka kuramı 19801İ yılların başlarında ortaya atılmıştır. Gardnere göre bir tek zeka yerine birçok yetenekten, başka bir ifadeyle zeka alanından söz edilebilir. Gardner yedi farklı zeka alanı olduğunu öne sürmüştür: bedensel-kinestetik zeka, kişilerarası-sosyal zeka, benlik bilgisi (kişiye dönük zeka), mantıksal-matematiksel zeka, müzik-ritmik zeka, sözel-dilbilimsel zeka, görsel-uzaysal zeka. (Gardner daha sonra 8. zeka alanı olarak doğacı zekadan söz etmiştir.)&lt;br/&gt;Bedensel-kinestetik zeka&lt;br/&gt;Kişinin bedeninin farkında olması ve fiziksel hareketler-deki ustalığı ifade eder. Bedensel hareketleri denetleyen, beynin motor korteksiyle bağlantılanchrıhr. Çeşitli sporlar, dans, drama ve egzersizlerle geliştirilebilir. Sporcuların bu zekada üstün oldukları kabul edilir.&lt;br/&gt;İlgili davranışlar:&lt;br/&gt;*Bedensel hareketlerini kontrol edebilir,&lt;br/&gt;*Sportif çalışmalarda başarılıdır,&lt;br/&gt;*Bedensel etkinlikler yoluyla bedeninin farkındadır.&lt;br/&gt;*Yüz-beden ifade yollarını ustalıkla kullanabilir,&lt;br/&gt;*El-parmak koordinasyonunda beceriklidir.&lt;br/&gt;Kişilerarası-sosyal zeka&lt;br/&gt;Bu zeka türü daha çok iki kişi arasındaki ilişkide ve iletişimde ortaya çıkar. Etkili konuşma, etkili dinleme, birlikte çalışma gibi etkinlikleri kapsar. Bu zeka türüne sahip olan kişi ilanının duygularını d-oğru teşhis edebilir, özellikle kişile-.ınan içindeki ve birbirleri arasındaki farklılık ve benzerliklerine karşı duyarlıdır. Öğretmen, pazarlamacı, terapist gibi meslekler bu tür zekanın yoğun olarak kullanıldığı mesleklerdir.&lt;br/&gt;İlgili davranışlar:&lt;br/&gt;*Sözlü ve sözsüz iletişimde beceriklidir, &lt;br/&gt;*Sosyal ortamlarda bulunmayı sever. 0 Arkadaşlarıyla iyi geçinir.&lt;br/&gt;*Başkalarının     davranışlarının     ardındaki     niyetleri farkeder,&lt;br/&gt;*Grupta canlılık ve hareket getirir,&lt;br/&gt;*Başkalarıyla işbirliği içinde çalışabilir.&lt;br/&gt;Benlik bilgisi&lt;br/&gt;Kişinin kendini tanıması, içsel durumlarının farkında olması, kendisi ile ilgili düşün</description></item><item><title>BOZKURT GÜVENÇ - KÜLTÜRÜN ABCSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bozkurt-guvenc--kulturun-abcsi-441587.html</link><description>BOZKURT GÜVENÇ - KÜLTÜRÜN ABCSİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Sözbaşı&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Atalarımız ve Köklerimiz? &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Bilim, Din ve Sanat Olarak&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Cansız-Canlı-Canlıüstü &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Çağdaşlık: Kent ve Endüstri &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Değişim ve Süreklilik &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Evrim ve Devrimler &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Fonksiyonlar ve Yapılar &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Gruplar: Dil, Din, Yaş, Soysop vd &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Halkbilimi ve Ötekiler &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Irkçı Yaklaşımın Yanılgısı &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  İnsan-Dil ve İletişim &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Japon Mucizesi (mi?) &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Kavram ve Kuram Olarak &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Laiklik Nedir, Ne Değildir? &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Metot ve Teknikler &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Neolitik (Tarım) Kültürleri&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Oğuzlar:Kim Bu Oğuzlar? &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Öğeler (Unsurlar) &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Psikolojik Farklılıklar &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Rönesans:Yeniden Doğuş&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Süreçler: Kültürleme, Kültürlenme ve Kültürleşme &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Şamanlar ve Şamanlık&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Türler ve Sınıflar &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Uygarlık ve Kültürler &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Üretim Biçimi Olarak &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Varlık Türü Olarak &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Yasalar ve Yasaklar &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Zen Budizm-Tasavvuf &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Kaynakça &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Sözbaşı&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Kültürün ABCsi hayli gecikti. Yıllar önce yazmayı tasarlamıştım.&lt;br/&gt;Kültürü konu edindiğimiz açık oturumlarda, tanımlardan öteye&lt;br/&gt;geçemezken, sorunları yüz sayfalık bir kitapçıkta&lt;br/&gt;toplamak kolay iş değilmiş. Denemenin gerçek bir ABC olması &lt;br/&gt;için, başlıca konuları Türkçenin ABCsi (29 harflik alfabesi)ne &lt;br/&gt;sığdırma hevesine kapıldım. Bu heves yeni güçlüklere yol açtı. &lt;br/&gt;Sonunda, tasarım kendi çözümünü buldu, deneyip yanılarak: &lt;br/&gt;ğ harfi dışında, Türkçe ABCnin harfleriyle başlayan 28 bölümlük&lt;br/&gt;kısa bir giriş. Asıl güçlük, harf sınırlamasında değil, konuların&lt;br/&gt;ABCyle uyumlu sıralamasında çıktı. Ancak 28 bölüme&lt;br/&gt;sıra numarası verme gereği kalmadı. Bölümler kendiliğinden &lt;br/&gt;sıraya girdiler. Okuyucum, seçtiğim ABC sırasını izlemek zorunda&lt;br/&gt;değil. Okumaya herhangi bir harf veya bölümden başlayabilir.&lt;br/&gt;Japon, Laiklik, Neolitik, Psikoloji, Rönesans ve Zen Budizm gibi&lt;br/&gt;bir kaç harf dışındaki bütün bölümler Türkçe sözcüklerle başlıyor.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  İşin başında toplam 20-25 bin sözcükten oluşan küçük bir&lt;br/&gt;kitap tasarlıyordum. Bilgisayarım saydı, yaklaşık 24 bin sözcükle&lt;br/&gt;ortalamayı tutturmuşum. Bu arada sekiz harfli sözcükler&lt;br/&gt;kullandığımı öğrendim. Cümleler gibi sözcüklerimi de kısaltmaya&lt;br/&gt;çalışıyorum. Okuma hızını kesmemek, keyfini bölmemek&lt;br/&gt;için, dipnotlardan kaçındım. Metin içindeki ve sonundaki kaynakları&lt;br/&gt;da konu  sınırlı tutmaya çalıştım. Bunlardan yedisi adımı taşıdığı&lt;br/&gt;için mahçubum. On tanesinin çeviri, sadece beşinin yabancı dilde&lt;br/&gt;olması, kültürümüz açısından övünç verici bir gelişme sayılır.&lt;br/&gt;Önerilen kaynaklardan çoğunda, yüzler ve yüzlerce yeni kaynakla&lt;br/&gt;tanışmak umudu ne heyecan verici bir duygu olmalı!&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Konuları, bir köşe yazısı boyunda (ortalama 800 sözcük)&lt;br/&gt;tutmaya; belki de, bugün için doğru gibi görünen kesin yargılardan&lt;br/&gt;sakınıp, kalıcı sorulara öncelik vermeye çalıştım. Öğretmeye değil&lt;br/&gt;düşünmeye, açıklamaya değil sorgulamaya çağırıyorum okuyucumu.&lt;br/&gt;Bu konuda gelecek öneri ve düzeltmelerin tümüne önceden teşekkür eder,&lt;br/&gt;ikinci basım için eleştirilerinizi beklerim.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Gazi Osman Paşa&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  15 Ağustos 1997&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Atalarımız ve Köklerimiz?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  İnsanın ataları canlı Doğanın nadir bir türü, beslenme zincirinin&lt;br/&gt;bir halkasıydı. Yaşamak, yaşamını sürdürmek için avlar ve avlanırdı.&lt;br/&gt;Başlangıçta, yeğenleri olan kuyruksuz maymunlar gibi ormanlarda&lt;br/&gt;yaşarken, ağaçlardan yere inmişler, orman dışındaki çevrelere&lt;br/&gt;uyum sağlayan avcı-göçebeler olmuşlar. En az 2-3 milyon yıl süren,&lt;br/&gt;uzun ve yavaş bir evrim sonunda, avladıkları ve topladıkları&lt;br/&gt;canlılardan bazılarını evcilleştirip toprağa yerleşmeye başlamışlar.&lt;br/&gt;Çağdaş medeniyet veya uygarlığın beşiği olan yerleşik tarım kültürlerinin&lt;br/&gt;temeli, günümüzden 10-11 bin yıl önce böyle atılmıştı -diyor çağdaş bilim.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Canlı Doğanın bir parçası olan insantürü, yerleşik kültüre&lt;br/&gt;geçtikten sonra, Doğaya ve kendi yazgısına (kaderine) egemen &lt;br/&gt;olmayı da başardı: Kendini Yaratan İnsan oldu. İnsanbilimin &lt;br/&gt;verilerine göre, insanlığın evrimi iki döneme ayrılır: Tarihöncesi&lt;br/&gt;(biyolojik) ve tarih (yazı) sonrası (kültürel). Okullardaki&lt;br/&gt;tarih derslerinde söylendiği gibi, tarihöncesi çağlar da, kendi içinde, &lt;br/&gt;taş devri, tunç devri, maden devrine ayrılır. İnsan ya da insanlık &lt;br/&gt;tarihinin yaklaşık yüzde 99u (e</description></item><item><title>THE UPPER CLASSES</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?the-upper-classes-342343.html</link><description>THE UPPER CLASSES&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The Industrial revolution ultimately shaped a new system of stratification we call a class system, which refers to a group of people within a society who possess the same socioeconomic status.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Elite is a in class societies that do not have fewer material benefits than their counterparts in Feudal, Caste, or Slave societies, but is better off, at least materially. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The upper class is the most used &amp; abused term referring to people in a position of superiority in the society.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The upper class families are at the top on all three dimensions of stratification, Class, status &amp; party (power), but as a primary distinguishing criterion, status, honor or a particular lifestyle is at the forefront in defining the upper class membership.&lt;br/&gt;W. Lloyd Warner defined upper class as an aristocracy of birth &amp; wealth, a kind of aristocracy that brought together high social status and old wealth to distinguish this group from the new rich.&lt;br/&gt;The upper class in modern capitalist societies is distinguished above all by the possession of largely inherited wealth. In the United States, for example, more than 30 percent of all wealth is concentrated in the hands of the top 1 percent of property owners. The ownership of large amounts of property and the income derived from it confer many advantages upon the members of the upper class. They are able to develop a distinctive style of life based on extensive cultural pursuits &amp; leisure activities, to exert a considerable influence on economic policy &amp; political decisions, &amp; to procure for their children a superior education &amp; economic opportunities that help to perpetuate family wealth. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The principal contrast with the upper class in industrial societies is provided by the working class, which traditionally consisted of manual workers in the extractive and manufacturing industries.        &lt;br/&gt;            &lt;br/&gt;Domhoff describes the social institutions of upper class in the USA as a set of social institutions which are its backbone, private schools, elite universities, gentlemen&quot;s clubs, debutant balls, charitable &amp; cultural organizations &amp; such recreational activities as fox hunts, polo matches &amp; Yachting. Through the life cycle from childhood to adulthood the upper class experiences these social institutions which help promote class-consciousness &amp; unity. The existence of upper class unity or cohesiveness is of central importance for those who seek to maintain their position in ruling class or governing class. &lt;br/&gt;Today the upper class families dominate the American economy because the upper class has more extensive common economic interests than it had before. The reason for this is that rather than each family owning &amp; controlling one corporation today the families more often have extensive ownership in many corporations.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;E. Digby Baltzell describes the upper class as a group of families whose members are descendants of successful individuals {Elite members} of one, two or more generations ago. These families are the top of the social class hierarchy; they are brought up together, are friends, &amp; are intermarried one with another; and finally they maintain a distinctive style of life and a kind of primary group solidarity, which sets them apart from the rest of the population.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The upper class has influence over the government through: &lt;br/&gt;1.Direct participation in politics.&lt;br/&gt;2.The activities of lobby organizations.&lt;br/&gt;3.The selection of government leaders.&lt;br/&gt;4.Organizations established to shape the development of government policy.                &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Walter Russell Mead stated in an article he wrote for Worth Magazine &lt;br/&gt;in 1997, a super middle class has emerged, a new social stratum enjoying incomes that in past generations would have belongs to upper class households. He explained that todays wealth is based on intellectual property, rather than ownership. He suggested that neither political party in UK seems to speak to the agenda &amp; concerns of this class.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Classes in Modern Capitalism Distinctive F</description></item><item><title>AİLE HAYATINDAKİ DEĞİŞİMLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?aile-hayatindaki-degisimler-383471.html</link><description>) Aile Hayatındaki DeğişimlerBir toplumda değişme başladığında bu değişimin öngörülen alanlar kadar, öngörülmeyen alanlara  da sıçrar. Osmanlı toplumu Tanzimatla birlikte  belki çok köklü bir değişim geçirmiyordu. Ama Modernleşme olgusu ve Batılılaşma hevesi zamanla toplumun her kesitine  ve her toplumuna sıçradı. Osmanlı ailesi de bu değişim sürecinden etkilenen bir kurum oldu.19. yy.da  Osmanlı ülkesinde tarımda, eğitimde  görülen  bazı yapısal gelişmeler  ve bütün dünyanın Osmanlı topraklarına da yansıması, klasik aile yapısında, değişikliklere yol açtı. Batı düşüncesinin  etkisindeki Tanzimat aydınları geleneksel aile yapısındaki aksaklıklara değindikleri yazılar yazmışlardır. Tanzimatla birlikte aileyi Batılılaştırmak eğiliminde olan ve &quot;yuva ailesi ahlakını savunan hürriyetçi bir zihniyet ortaya çıkmıştır.  Özellikle Namık Kemal  bu zihniyeti savunanların başında yer alır. İbret gazetesinde yazdığı makalelerinde, eski ailede ana,baba ve çocuk ilişkilerini ve  çocuğun yetiştirilme  tarzını eleştirerek,  buna karşı modern  batı ailesinin çocuk  yetiştirme ve aile mutluluğu noktasından üstünlüğünü açıklar ve savunur. Aslında Namık Kemalin yazdığı makaleleri yalnızca onun şahsi görüşüymüş gibi algılamak yanlış olacaktır. Çünkü Onu bu eleştirileri  yapmaya iten, memleketin hiç değilse büyük şehirlerinde başlayan  toplumsal değişmenin akisleridir.İmparatorluğun İzmir, Beyrut, Selanik  gibi liman şehirlerinde  ve Rumelideki bazı merkezlerin nüfusunda göze çarpan büyüme, yeni iş dalları dolayısıyla aile yapısında da modernleşmenin  başlamasına yol açtı. Çukurova ardından  Ege bölgesinde başlayan monokütlesel tarımın yarattığı toprak işçiliği  kırsal kesimdeki ailenin  geçimini ve yapısını etkilemiştir. Özellikle 1845te çıkarılan Arazi Kanunnamesi ile özel mülkiyet düzenine geçilmesi, işlenen  toprakların tapulandırılması ve miras  yoluyla intikal kırsal kesimdeki büyük aileyi parçalayacak süreci başlattı. Tarımdaki  bu değişiklikler Osmanlı ülkesindeki &quot;köyden göç&quot; olgusunda da  yapısal bir değişikliğe neden oldu. Önceleri yalnızca  bekar erkeklerin göç ettiği ve bir süre mevsimlik işçi olarak kaldığı büyük kentlere, artık aile göçleri de başladı. Bu durumun hiç kuşkusuz ileride kentlerin yapısının bozulması, kırsal kesimde işgücü eksikliği gibi bir takım sosyal sorunlar yaratacağı ise kaçınılmaz bir gerçektir. c) Kadının Toplumsal Bir Varlık Olarak AlgılanmasıTanzimat Fermanında kadınlarla ilgili herhangi bir hüküm bulunmamakla beraber yaşanan toplumsal değişim ve batılılaşma çabalarıyla Osmanlı kadınının hayatında kayda değer gelişmeler başlamaktadır. Bu gelişmeler yalnızca günlük yaşamdan modadan tüketim kalıplarındaki farklılaşmadan ibaret değildir.orta doğu ülkelerinde kadının modernleşmesi sorunu bu dönemin modernleşme ideolojilerinde önemli yer tutar. Düşünürler ve aydınlar için de  bir statüye sahip olması gerektiği konusunu tartışmaya açmışlardır. Bu dönemde çıkarılan kimi kanunlarda kadınlar lehine hükümler getirilmesi; kızlar için  yeni okullar açılması, fikir ve edebiyat alanında kadının özellikle ailedeki hak ve yetkileri lehine yazılar görülmeye başlanması kadınlar adına yeni bir döneme girildiğinin işaretidir. Tanzimat aydınları o dönemin gazete ve dergilerinde kadın konusu üzerine önemle durmuşlardır. Türk aile yapısı içinde kadının aşağı durumunun nedenleri arasında, onun içinde tutulduğu cahilliği göstermişlerdir. Nitekim, Tanzimat reformistleri bu sorunun üzerinde durarak, öncelikle kız çocuklar için inas rüşdiyelerini açmışlardır. Bu durum zamanla yeni bir meslek grubunun ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Kadının özgür çalışma hayatı içine girişi Türk tarihinde sanayiden önce eğitim alanında olmuştur: Muallime hanımlar Bu dönemde kadının eğitimsizliği yanında ekonomik durumu da eleştirilere konu olur. Kadının bir meslek sahibi olmayarak kocasına bağımlı oluşuna sıkça değinilmektedir. Tanzimat dönemi aydınlarından Namık Kemal &quot;intibah&quot; adlı eserinde ekonomik özgürlüğü olmayan bir kadının yakınları tarafından terk edilip yoksulluğa düşmesini işlemiştir. Ayrıca görücü usulüyle ve küçük yaşta evliliğin sakıncaları yine bu dönemin düşünürleri tarafından sıkça ele alınan konulardır. Tanzimat döneminin getirdiği sosyo-kültürel değişim kırsal kesimde olmasa bile üst ve orta tabaka kadınının toplumsal hayata girişini hazırlayan altın bir dönem olmuştur. Büyük kentlerde kadın evinin dışına çıkmıştır</description></item><item><title>TOPLUMCULAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?toplumcular-398303.html</link><description>TOPLUMCULAR&lt;br/&gt;Toplumsal gerçekçilik 20 yüzyılda, gerçekçiliğin Marksist yorumuyla geliştirilen bir sanat kuramıdır. Toplumsal gerçekçilik 1930lu yıllarda ortaya çıkmış ve ana ilkeleri 1934 yılında Sovyet Yazarlar Birliğinin Birinci Kongresi nde saptanmıştır.&lt;br/&gt;Toplumsal gerçekçilik sanatın ne olduğu sorusundan çok, ne olması gerektiği somsuna cevap verir. Toplumsal gerçekçiliğe göre sanat da bilim gibi bize bilgi sağlar, dış dünyayı yansıtır. Bilimin soyutlama ile yansıttığı bilgiyi, özü, sanat somutlaştırma yolu ile yansıtır. Sanat eseri gerçeklikteki bütün ayrıntıları almaz, ama somut olarak yansıtacağı gerçekliğin belirleyicilerini yani esas özelliklerini alır. Bunlar gerçek dünyada dağınık durumdayken sanat eserinde arınmış ve yoğunlaştırılmıştır.65&lt;br/&gt;Toplumsal gerçekçiliğe göre toplum yüz yıllardan beri değişik aşamalardan geçmiştir. Toplum tarihi determinizm içinde kölelikten, feodalizme, feodalizmden kapitalizme kapitalizmden de sosyalizme doğru kaymıştır. Bu nedenle toplumsal gerçekçilik şu an var olan gerçekliği değil, bunun nereye gittiğini bilmektir. Toplumcu gerçekçi eser de yazarın hayatta gördüğü ve eserinde yansıttığı çelişkilerin nereye varacağını belirten eserdir.66&lt;br/&gt;Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında toplumsal gerçekçilik anlayışı, Türk Marksist kuramcıların yayın organı olarak kabul edilen &quot;Aydınlık&quot; dergisinde yayımlanan felsefi, sosyal, ekonomik ve tarihi yazılarla sanat ve fikir dünyasında varlığını göstermeye başlamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında toplumsal gerçekçilik anlayışının Türkiyedeki en güçlü sesi olan Nazım Hikmetle beraber, Dr. Şefik Hüsnü, Sadrettin Celal, Nizamettin Ali gibi isimler de bu dergide Türkiyenin toplumsal yapısını, edebiyat ve sanat sorunlarını sosyalist bir anlayışla ele alırlar.67&lt;br/&gt;Dr. Şefik Hüsnü sanatı &quot;yaratılışta güzel olan herkesin beğendiği&quot; bir olgu olarak kabul eder. Milli edebiyat akımının etkisiyle birçok sanatçının, şairin halk şairi olmak istediğini dile getirdiği bir dönemde Nazım Hikmet &quot;Yeni Sana</description></item><item><title>MODA BİR İLETİŞİM MİDİR? YOKSA BUNUN ARKASINDA YATAN BAŞKA ŞEYLERDE VARMI DIR?</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?moda-bir-iletisim-midir-yoksa-bunun-arkasinda-yatan-baska-seylerde-varmi-dir-393306.html</link><description>MODA BİR İLETİŞİM MİDİR? YOKSA BUNUN ARKASINDA YATAN BAŞKA ŞEYLERDE VARMI DIR?&lt;br/&gt;MODA BİR İLETİŞİM MİDİR? YOKSA BUNUN ARKASINDA YATAN BAŞKA ŞEYLERDE VARMI DIR?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yazmış olduğum makalede bu soruya yanıt arayacağım. Bu soruya yanıt aramamdaki, yani moda sahası üzerine çalışma yapmamdaki neden son dönem moda dünyasında yaşanan durumlardır. Son dönem modası neden sürekli değişmektedir. Moda olan şeyler neden hızlı bir şekilde demode olmaktadır. Tek tipleşen moda farklı moda tarzları, meraklaşma gittikçe günümüz modasına hakim olmaya başlamıştır. İnsanlar artık bir takım şeyleri çok çabuk tüketmektedir. Bütün bunlar çevresinde moda ile ilgili bir çok durum söz konusudur. Tamam moda insanlar için önemli bir şeydir ama bunun arkasında  başka durumlarında söz konusu olduğu göz ardı edilmemelidir. &lt;br/&gt;Moda toplum hayatına geçmiş geçici bir yenilik olarak kullanılmaktadır. Yaygın olarak kıyafet anlamında kullanılsa da çeşitli sahalarda da ortaya çıkmaktadır. Resim, müzik, ev deklarasyonu vs. burada devamlı değişiklik gösteren sosyal yaşam her alanı modanın ilgisine açıktır. &lt;br/&gt;Giysi, yüz yıllarca toplumlarda kendini ifade etmede etkin bir araç olarak kullanılmıştır. Biz burada giysi&quot;yi sessiz bir konuşma biçimi olarak ta düşünebiliriz. Ünlü modacılardan Cemil İPEKÇİ modanın, insanda doğadan korunmanın yanı sıra, ya sosyal statüsünü belirlediğini, ya inançlarını, ya korkularını belirlediğini söyler. &lt;br/&gt;Moda ile ilgili araştırma yapan sosyal bilimler ve bir çok önemli isim moda üzerine düşüncelerini dile getirmişlerdir.modernitenin ilk sosyologu olan SİMMEL modayı farklılaşma ile değişimin çektiğini, benzerlik ile uyumun çekiciliği ile birleştiren çoğunlukla toplumsal farklılıkları ifade etmek üzere sınıflarda kendini gösteren bir toplumsal form olarak görür moda da bir gurubun içinde onunla bütünleşip, onu taklit etme eğiliminin ve birde o gurubun üyelerinden  farklı olma farklılaşma eğiliminin olduğunu söyler. ayrıca Simmel&quot;e göre moda sınıf bölünmesinde bir üründür. Hem bell</description></item><item><title>NİÇİN TOPLU YAŞIYORUZ?</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?nicin-toplu-yasiyoruz-376800.html</link><description>EĞİTİM KURUMLARI&lt;br/&gt;SAĞLIK KURUMLARI  V.S...</description></item><item><title>SOSYAL SEKTÖRLERLE İLGİLİ GELİŞMELER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyal-sektorlerle-ilgili-gelismeler-357504.html</link><description>SOSYAL SEKTÖRLERLE İLGİLİ GELİŞMELER&lt;br/&gt;I. NÜFUS YAPISI&lt;br/&gt;1. Nüfus &lt;br/&gt;Nüfusumuzun yüzde 1,64lük bir artış hızıyla 1997 yılının ortasında 63,7 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Bölgeler arası farklılıkların devam ediyor olmasına rağmen, toplam doğurganlık hızındaki düşmeye paralel olarak nüfus artış hızında son yıllarda azalma gözlenmektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TABLO : II. 1-  Demografik Göstergelerdeki Gelişmeler&lt;br/&gt;(Yıl Ortası)&lt;br/&gt;Demografik GöstergelerBirim199519961997 &lt;br/&gt;Toplam Nüfus (Yıl Sonu)Bin Kişi62 17163 22164 266&lt;br/&gt;Toplam Nüfus (Yıl Ortası)Bin Kişi61 64462 69763 745 &lt;br/&gt;Yıllık Nüfus Artış Hızı (1)Yüzde1,711,681,64 &lt;br/&gt;Kaba Doğum HızıBinde22,422,021,6 &lt;br/&gt;Kaba Ölüm HızıBinde6,66,56,5 &lt;br/&gt;Toplam Doğurganlık HızıÇocuk Sayısı2,622,552,48 &lt;br/&gt;Bebek Ölüm HızıBinde44,442,240,0 &lt;br/&gt;Yıllık Doğum SayısıBin Kişi1 3811 3791 377 &lt;br/&gt;Yıllık Ölüm SayısıBin kişi405408412 &lt;br/&gt;Doğuşta Hayatta Kalma Ümidi &lt;br/&gt;   ToplamYıl67,968,268,4 &lt;br/&gt;   ErkekYıl65,765,966,2&lt;br/&gt;   KadınYıl70,370,570,8&lt;br/&gt;Nüfusun Üç Ana Yaş Grubu İtibariyle Dağılımı&lt;br/&gt;     0-14 Yaş GrubuYüzde32,3 31,731,2&lt;br/&gt;   15-64 Yaş GrubuYüzde63,063,563,8&lt;br/&gt;   65+   Yaş GrubuYüzde4,74,85,0&lt;br/&gt;Nüfusun Eğitimle İlgili Yaş Grupları İtibariyle Dağılımı&lt;br/&gt;     4-6  Yaş GrubuYüzde6,36,26,1&lt;br/&gt;     7-11 Yaş GrubuYüzde10,810,610,4&lt;br/&gt;   12-14 Yaş GrubuYüzde6,66,56,4&lt;br/&gt;   15-17 Yaş GrubuYüzde6,56,56,4&lt;br/&gt;   18-21 Yaş GrubuYüzde 8,28,38,3&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kaynak: DİE, DPT&lt;br/&gt;(1) Göçleri Kapsamaktadır.&lt;br/&gt;Nüfus verilerinin güncel ve nitelikli olarak toplanabilmesi ve nüfusa ilişkin hizmetlerin uygulanmasında etkinliğin, sürekliliğin ve kuruluşlararası eşgüdümün sağlanabilmesi amacıyla yeni bir idari yapılanmaya ihtiyaç duyulmaktadır.&lt;br/&gt;Kişiye ilişkin nüfus kayıtlarının oluşturulması ve buna ilişkin nüfus hizmetlerinin yürütülmesi İçişleri Bakanlığına görev olarak verilmesine rağmen, kurulduğu tarihten beri yoğun bir uğraşı isteyen iç güvenlik ve asayiş konuları Bakanlığın asli görevleri içerisinde öne çıkmış ve üretilen hizmetlere sürekli olarak bu konular hakim olmuştur.&lt;br/&gt;Merkezde bir nüfus bilgi bankası oluşturmak, güvenilir kaynaklar haline getirilecek ilçe nüfus kütüklerinden otomasyon ağı ile merkeze bilgi aktarmak, bu bilgileri istatistik veriler olarak değerlendirecek bir sistemle ihtiyaç duyulan diğer kamu kuruluşlarına bilgi sağlayarak hizmet vermek amacıyla başlatılan MERNİS projesine işlerlik kazandırmak üzere Dünya Bankasından kredi sağlanmıştır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Proje Servisi Ofisinden sağlanması kararlaştırılan yönetim destekleri hizmetleri ile 1997 yılında sistemin operasyonel detaylarının hazırlanması, uygulama stratejisinin belirlenmesi, geliştirilecek yazılım ve donanım paketlerinin geçerli ve operasyonel prototip altında pilot bazda denenmesi ve daha önce başlatılan kütüklerde bilgisayar ortamına aktarılma işleminin tamamlanması planlanmıştır.&lt;br/&gt;Kamu kuruluşları ve belediyeler tarafından götürülen hizmetler için nüfusun barındığı ve istihdam edildiği binaların numaralama çalışmaları ve sağlıklı bir adres sisteminin büyük önemi bulunmaktadır.&lt;br/&gt;Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından belediyelerin işbirliği ile 1995 yılında başlayan numaralama çalışmaları tamamlanarak, 1996 yılında 2.018 belediyeden 1.000ine ait bilgiler bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Oluşturulan adres kütüğündeki değişmelerin takibi ve gerekli düzeltmelerin yapılması önem taşımaktadır.Bu adreslerin güncelleştirilmesine sayım ve alan çalışmalarının sağlıklı yapılması, seçmen kütüklerinin yenilenmesi ve gerekli görülen nüfus tespiti çalışması için de ihtiyaç duyulmaktadır.&lt;br/&gt;1990 Genel  Nüfus Sayımından itibaren geçen altı yılda illerin nüfus yapısındaki ve illerarası nüfus dağılımındaki gelişmelerin takibine ve mekana dayalı ekonomik ve sosyal içerikli kararların verilmesine olanak sağlayan bir nüfus tespitinin yapılması yönünde kanun teklifi  hazırlanmıştır. Hazırlanan Genel Nüfus Tespiti Yapılması ve Seçmen Kütüklerinin Güncelleştirilmesi</description></item><item><title>SOSYOLOJİNİN ALANI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyolojinin-alani-354334.html</link><description>SOSYOLOJİNİN ALANI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A)Sosyolojinin Tanımı, Konusu, Amacı Ve Görevi&lt;br/&gt;1. Sosyoloji Nedir? Sosyoloji diğer deyimiyle &quot;toplum bilim&quot; sosyal bilimlerden birisidir. Ancak, diğer sosyal bilimlerin konusu ve ilgili alanı ile farklılık gösterir. Sosyolojiyi bir çok biçimde tanımlamak mümkündür. Örneğin; insan ilişkilerini inceleyen bilimsel bir disiplin veya insan toplumlarını ve bireylerin sosyal davranışlarının bilimsel olarak incelenmesi gibi . Görüldüğü gibi sosyoloji toplum içindeki insan ilişkileri ve etkileşimleriyle ilgili bir disiplindir.&lt;br/&gt;Sosyoloji insanları ve gruplarıyla toplumları incelemektedir  . Sosyologlar birbirinden izole olarak yaşayan kişilerle değil aksine bir birini etkileyen iletişim kuran diğer bir deyimle bir sosyal ortam içinde bulunan insan gruplarıyla ilgili olarak çalışırlar. İnsanoğlu bir toplumsal çevre içinde diğer insanlarla ilişki kurarak yaşamlarını sürdürür. Yani bizim dışımızda olan ancak biz kontrol eden milyonlarca ilişki içerisinde yaşamaktayız. Bizler birey olarak içinde bulunduğumuz topumdan etkileniriz. Diğer taraftan da bizim etkinliklerimiz çevremizdeki toplumsal dünyayı biçimlendirir. Sosyoloji toplumsal çevrenin düşüncelerimizi, duygularımızı, davranışlarımızı nasıl etkilediğinden hareketle kendimizi daha iyi anlamamızı sağlar . Sosyolojiyi şöyle de tanımlayabiliriz. &lt;br/&gt;Sosyoloji bir bütün içerisinde insanların bütün bu ilişkilerini inceleyen, bu ilişkilerin nasıl yaratılıp, nasıl korunduğunu ve değiştiğini inceleyen bir sosyal bilimdir .&lt;br/&gt;Bir çoğumuz gelecekte değişmenin yönü ne olacak, dünya nasıl bir yaşama doğru gidiyor, geçmişe göre yaşam koşullarımızdaki farklılıklar neden kaynaklandı, nasıl ortay çıktı vb. sorular sormaktayız. Bu soruların yanıtları sosyolojinin inceleme alanına girmektedir. Sosyal olgulara ilişkin güveniliri bilgi daha iyi bir toplum yaşama için gereklidir. Sosyoloji bu bilgiyi sağlar. &lt;br/&gt;2. Sosyolojinin Konusu: Toplumsal olay ve toplumsal varlıklardır. Bu olay ve varlıkların ortak noktaları; doğuş, işleyiş ve yok oluşlarındaki mekanizmaları, ilkeleri ve düzenlilikler bulmaya çalışır. Sosyolojinin konusu, toplum ve toplumsal ilişkilerin bütünüdür .&lt;br/&gt;Sosyolojinin konusunu şöyle özetleyebiliriz: İnsan-doğa ve insan-insan ilişkisinin dinamik bütünü olan tüm soyut ve somut öğeleriyle toplum, toplum-doğa ve toplum insan ilişkisinin bir yapıda biçimlenmesi, örgütlenmesi ve çözümlenmesi, toplumsal yapıda meydana gelen değişmeler. Kısacası toplum, toplumsal yapı, değişme gibi süreçler ve varlıklar sosyolojinin konusunu oluşturmaktadır. &lt;br/&gt;3. Sosyolojinin Amacı: Toplumu ya da toplumsal ilişkileri bilimsel olarak inceleme, kalıplaşmış düzenliliklerden hareketle bu konulardaki toplumsal kurallara ve yasalara ulaşmaktır. Amaç toplumsal gerçeği açıklamak, genel bir toplum kuramın ulaşmaktır. Bunu da tek tek konulardan hareket , genel bir kurum çerçevesine toplum bütünü içindeki yerini ve diğer konularla ilişkilerini göz önünde tutarak gerçekleştirir . &lt;br/&gt;4. Sosyolojinin Görevi: Toplumu ve toplum içindeki olayları saptamak, tanımlamakla başlar. Sosyolojinin katkısı, getirdiği yeri kuram ve yöntemlerle toplum olaylarının daha iyi tanınabilmesine yardımcı olmaktır. Sosyoloji bilgisi beşeri coğrafyacılar, dilciler, politikacılar, devlet adamları ve bütün sosyal problemleri çözmeye çalışanlar için gerekli ve çok önemlidir .&lt;br/&gt;B) SOSYOLOJİ BİR BİLİM MİDİR?&lt;br/&gt;Bilim mantık  ve sistematik yollarla bilginin elde edilmesi ve üretilmesi demektir. Diğer bir deyimle bilimsel olmak belirli bir yöntem izlemek anlamına gelmektedir. Bilimler genelde iki büyük kısma ayrılır. Bunlar: &lt;br/&gt;&amp;#61558;Doğa bilimleri(fizik, kimya, biyoloji)&lt;br/&gt;&amp;#61558;Sosyal bilimleri (Sosyoloji, psikoloji, tarih) &lt;br/&gt;Doğa bilimleri fiziki ve biyolojik olgular ve olaylar üzerine yoğunlaşırlar, sosyal bilimler insan davranışlarının farklı yönlerini ele alırlar .&lt;br/&gt;Ancak her iki dalın da temel yaklaşımı bilimsel yöntemi kullanmasıdır. &lt;br/&gt;Gerek sosyal gerek doğa bilimleri dünyadaki her şeyin belirli bir düzen içersinde oluştuğunu varsayarlar. Yani</description></item><item><title>ÇALIŞAN KADINLARIN KARŞILAŞTIKLARI SORUNLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?calisan-kadinlarin-karsilastiklari-sorunlar-394413.html</link><description>ÇALIŞAN KADINLARIN KARŞILAŞTIKLARI SORUNLAR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kapitilizm Dönemi:&lt;br/&gt;İşyerinde Kadın&lt;br/&gt;Sanayi Devrimi&lt;br/&gt;20 yy.&quot;daki Değişimler&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TÜRKİYE&quot;DE KADIN GİRİŞİMCİLERİN KARŞILAŞTIĞI SORUNLAR&lt;br/&gt;Kadın Girişimcilerin  Ortak Noktaları&lt;br/&gt;Kadınları Girişimci Olmaya Sevkeden Faktörlere İlişkin Bulgular&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SONUÇ VE DEĞERLENDİRME&lt;br/&gt;KAYNAKLAR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tarih içinde kadınlar pek çok alanda çalışmış ve dönemin koşullarına bağlı olarak pek çok sorunla karşılaşmışlardır. &lt;br/&gt;A.Kapitilizm Dönemi &lt;br/&gt;Kapitilizmde her zaman işçi sınıfını sömürmek amacıyla cinsiyet ayrımı ortaya konuştur. Dokumanın el tezgahlarında yapıldığı dönemlerde ev ile iş aynıydı. Fakat sanayi devrimi ile birlikte iş evden ayrıldı. Aynı şekilde kadın erkek ayrımı da söz konusu oldu. Kadınların hem işyerinde hem de evde çalışması erkekleri rahatsız etti. Ayrıca patronların ucuza çalıştıkları patronların erkeklere tercih etmesi erkeklerin tepkisini daha da artırdı. Bundan dolayı kadınların işlerini terk etmeleri için baskılar yapıldı. (Humpliries, 1875)&lt;br/&gt;B.İşyerinde Kadın&lt;br/&gt;Kadınlar birçok tepkilere rağmen işyerinde oldukça iyi bir konumdaydılar. Düzenli, disiplinli ve yüksek performans da çalışıyorlardı. Buda kendilerini kocalarına bağlı hisseden kadınların ortadan kalkmaya başlamasına sebep oldu. Artık kendine güvenen kadınlar kendini gösterebiliyordu. &lt;br/&gt;C.Sanayi Devrimi&lt;br/&gt;Sanayi devrimi ile birlikte evde zanaat yapmaktan fabrikalara ve fabrika işçiliğini beraberinde getirdi. Sanayi devrimi ile birlikte birçok alanda fabrikalar açıldı. Açılan fabrikalarda genellikle çocuklar ve kadınlar çalıştırıldı. Fabrikalarda çok ağır koşullarda çirkin, bakımsız insan ihtiyacını karşılamayacak durumlar söz konusuydu. &lt;br/&gt;&quot;Kadınlar o kadar kötü görünüyordu ki sanki kirden kararmışlardı. Çirkin ve hor kullanılmışlardı. Erkek soyundan gelmiş bir soya benziyorlardı&quot; (Whitehaven, 1813). &lt;br/&gt;Kadınlar 1947&quot;de yaşanan ağır koşulların değişimini, çalışma saatlerini 10 saate indirerek başlatmışlardır. 19. yy. &quot;da kadınların ev sektöründen sonra en çok tekstil</description></item><item><title>POSTMODERNİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?postmodernizm-436382.html</link><description>Postmodernizm&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Modernizmden Postmodernizme: Yeni Problemler Modernizmden Postmodernizme: Yeni Problemler Yrd. Doç. Dr. M. Cüneyt BIRKÖK 1998 Giris Bir süre önce &quot;Sessiz Devrim&quot; olarak adlandiriliyordu. Herkes neler olacak diye merakli bir bekleyis içindeydi. Daha sonra devrimin heyecani kayboldu. Yeni düzen kaniksandi, kuruldu ve sosyal yapimiz oldu. Mesela, bu çalismayi hazirlarken büyük ölçüde postmodern imkanlardan yararlandik. Bir gurup akademisyenin Internet&quot;de olusturduklari &quot;Postmodern/Çokkültürlü Tartisma Gurubu&quot; fikirlerimizin gelismesinde faydali oldu.[1] Bilgilerin çogunu çesitli veri tabanlarindan sagladik. Günlük hayatimizda, yeni çagin giderek artan baska birçok imkanlarindan faydalaniyoruz. Bu yazinin amaci, içinde yasadigimiz dönemin, tarihi süreciyle birlikte bir degerlendirmesini yapmaktir. Nesillerin adlari Tipki insan nesilleri gibi, bilimsel çaglarin da jenerasyonlarindan bahsetmek mümkündür. Edison veya Graham Bell gibi kasiflerin bilime ve teknolojiye katkilarini baslangiç tarihi olarak alinirsa, 19.yy&quot;in ortalarindan bu yana dört ayri bilimsel dönem müsahede edilmektedir. Bunlar, elektrik çagi, atom çagi, uzay çagi ve bilgi çagidir.[2] Her dönem, kendine has büyük degismeleri saglayan belirleyici vasiflariyla adlandirilmaktadir. Bu dönemlerde dünya daha eski çaglarla kiyaslanmayacak sekilde degismistir. Günümüzün bazi özelliklerini söyle bir gözden geçirmek, degisimin ne kadar büyük oldugunu gösterecektir. Telefon, radyo ve televizyon yeryüzündeki tüm insanlarin aninda haberlesebilmesini saglarken; otomobiller, trenler ve uçaklar uzaklik kavramini adeta ortadan kaldirmistir. Tip, biyoloji gibi sahalarda yeni buluslar yapilmis, genetik kodlar çözülmüs, insan ömrü uzamis, kit kaynaklardan daha verimli kullanilmaya baslanmistir. Maliyeti çok yüksek olmakla birlikte, nükleer santrallerden büyük enerjiler saglayan insan, uzayin derinliklerine dogru yolculuklara baslamistir. Medeniyetteki bu muhtesem gelismeler kesintisiz olarak sürüp gitmektedir. Her dönem, kendinden önceki dönemlerdeki gelismeler tarafindan saglanmaktadir. Esasen buradaki &quot;dönem&quot; kavramini, baslangici ve sonu olan bir blok veya kesitin ifadesi anlaminda kullanmiyoruz. Ortaya çikan yeni bir unsur, ya herhangi bir ihtiyaca cevap verdigi sürece varligini korumakta, ihtiyaç ortadan kalktiginda ise medeniyet sahnesinden çekilmektedir; yada, devamli olarak artan ihtiyaçlar karsisinda, kendisi de sürekli olarak geliserek varligini idame ettirmektedir. Ancak, bazi unsurlar veya adlandirmalar, zamanla daha ön plana çikarak içinde bulunduklari tarihi sürece damgalarini vurmaktadirlar. Baska bir deyisle, belirleyici bir rol oynamakta ve çaglarindaki pek çok seye hakim olmaktadirlar. Yukarida anlatilan tüm degismelerin ortak özelligi bilgidir. Insanligin birikimiyle son nesil çaga ulasmis bulunuyoruz. Bilgi, giderek artmakta, yogunlasmakta ve yayilmaktadir. Ön plana çikan bu özelligi, içinde bulundugumuz çaga, daha postmodern bir ifadeyle günümüze, damgasini vurmasina neden olmustur. Bugünün toplumu bazi özellikleri itibariyle &quot;Bilgi Toplumu&quot;, çagimiz ise &quot;Bilgi Çagi&quot; adiyla adlandirilmaktadir. Çok daha sik kullanilan ve bu dönemin düsünce özelliklerini ifade eden terim &quot;Postmodernizm&quot;[3], iktisadi yapi ise &quot;Postendüstriyel&quot;dir. Kavramlarin neler ifade ettiklerinin daha rahat anlasilabilmesi için gerilere dogru giderek nasil bir tarihi süreç boyunca ortaya çiktiklarini incelemek gerekmektedir. Ancak, daha önce su noktaya dikkat çekilmelidir: toplumdaki degismeler, ilk olarak bilim adamlari ve sanatçilar tarafindan fark edilmekte ve eserlerinde yansitilmaktadir.[4] Bu nedenle postmodernizmin tarihçesi bir bakima bilim ve sanat tarihleri ile degerlendirilmektedir. Postmodernizmin bir tanimini yapmak çok zordur. Modernizmden sonraki dönemin bütün özelliklerini isaret etmektedir. Öte yandan bu özelliklerin neler oldugu konusunda da bir fikir birligi yoktur. Kavram çesitli anlamlarda kullanilmaktadir: 1. Modernizm&quot;den sonra: Modernizm&quot;de halihazirda mevcut</description></item><item><title>KÜLTÜR VE ÖZELLİKLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kultur-ve-ozellikleri-367579.html</link><description>KÜLTÜR VE ÖZELLİKLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KÜLTÜR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Latince kökenden, cultura sözcüğünden gelen kültür, genel olarak işleme veya toprağı işleme anlamındadır. İnsan emeği ve insanın doğaya karşı etkin ve dönüştürücü çabası ile yakın ilişkisi bulunan kültür, bir başka anlamda insansal etkinlikler sonucunda ortaya çıkan ikinci bir doğa olarak benimsenebilir. İnsanların üretici çabalarının sonucunda ortaya çıkan ürünler ve değer yargıları kültürü belirlemektedir. İnsanlar doğayı dönüşüme uğratırken bunu belirli bir ereğe göre, kendi gereksinmelerini karşılamak üzere yaparlar. İnsanların kültürel gelişmişlik düzeyleri de onun doğayı egemenliği altına almasının, doğayı insancıllaştırmasının kendi gereksinimleri ve çıkarlarıyla uyumlu bir durumu getirmesinin başlıca göstergesidir. Bu açıdan, ancak belirli bir tarihsel aşama içerisinde insancıllaştırılmış biçim altında insanın gereksinimlerine karşılık veren nesneler kültür ürünleri olarak algılanabilirler. Dolayısıyla kültür ürünlerinin niteliği insanın yaratıcılık ve gelişmişlik düzeyine bağlı olduğu kadar bu aşama içerisindeki kültürel değerlerin kendisini de oluştururlar. Kültürün oluşması kadar, kültür ürünleri ile onların nitelik ve değerlerinin oluşması da insanların eylemselliği, üretici ve doğayı insancıllaştırıcı çalışmaları ile ölçülmekte, insanların kendi gereksinmelerine karşılık verebilmeleriyle belirlenmektedir. Bu açıdan insanların üretici etkinlikleri kültürel gelişmenin başlıca aracı olarak ortaya çıkmaktadır. İnsanlar doğayı değişime uğratırken kendileri de değişmekte, dış çevre ile karşılıklı etkileşime girmekte, hem dış çevre insanları hem de insanlar dış çevreyi biçimlendirebilmektedirler. Kültürün tarihsel gelişimi insanların çalışma süreciyle, kendi toplumsal ve doğal koşullarını etkin bir biçimde dönüştürebilmesiyle ve kendi gereksinmelerini karşılayabilecek tüm değerleri yaratabilmesiyle doğrudan doğruya bağlantılıdır. Kültür bu nedenle, insanların tüm yaratıcı etkinliklerini ve de kültürel değerlerin üretimindeki etkinliğinin kendisini de içermektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu genel belirlemelerin ışığında kültür olgusuna bakıldığında, insanların tüm yaratıcı etkinliklerini, bu tür çalışmalar sürecinde ortaya çıkan değer yargıları ile beraber kavramın içeriğini belirledikleri görülmektedir. Kültür aynı zamanda bir tarihsel olgu olarak insan topluluklarının tarihsel ve toplumsal gelişme yasalarına bağlıdır. Toplumların belirli kültür düzeyleri, kültürel değerleri ve kültürel gerçekleri ancak kendi üretim biçimleri ve toplumsal konumuna göre değişen iç ve dış dinamiklere bağlı bulunmaktadır. Kültürü böylesine bir bağımlılığın dışında düşünebilmek olanaksızdır. Bir toplumun bütününün, tek bir kesiminin veya bireyinin gelişimleri göz önüne alındığı zaman kültür sözcüğünün birbirinden farklı çağrışımlar uyandırdığı gözlemlenmektedir. Bireyin kültürü toplumun kültürüne, toplumun kültürü de tek tek bireylerin kültürüne doğrudan doğruya bağlı bir görünüm sergilemektedir. İlk olarak incelenmesi gereken de toplumun geneli ile ilişkisi açısından kültür sözcüğünün öz anlamıdır. Belirli bir grubun veya toplumsal kesimin kültürü toplumun daha az gelişmiş bulunan çoğunluğu ile karşılaştırıldığı zaman daha belirgin bir anlam kazanmaktadır. Kültür kavramının genel içeriği saptanırken ve sınırları çizilirken bireyler ile toplumun veya belirli kesimlerin amaçlarını birbirinden ayırmak zorunluluğu vardır. Eğer bu yapılmazsa içinden çıkılamayacak bir karmaşaya sürüklenme tehlikesi her an için vardır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KÜLTÜR KAVRAMININ SINIRLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kültür kavramının coğrafya haritalarına hiç benzemeyen yanı ve özelliği onun sınırları sorunu, daha doğrusu onun sınırlarındaki belirsizliktir. Coğrafya haritalarında sınırlar esas alındığı halde, kültür haritalarında sınırlar pek kesin değildir. En azından, kavramın sınırları, ulusun siyasal sınırlarıyla çakışık değildir. &quot;Doğu Kültürü&quot; ve &quot;Batı Kültürü&quot; biçiminde ikili ve geleneksel bir ayrım vardır. Fakat bu bölünmenin sınırları kesin değildir. Ortadoğu, Akdeniz ve İslam kültürleri içiçe girmiş kültür alanlarıdır. Birinin sınırları nerede biter? Öteki nerede başlar? Kestirmek, yanıtlamak kolay değildir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kimine göre, kültür kavramı birçok ülkeyi içine alabildiği (Batı kültürü, tarım kültürleri) gibi; bir ülkenin milli sınırları içinde çok sayıda farklı kültür bölgeleri (alt kültürler) bulunabilir. Ayrıca bir ülke, kullanılan sınıflama ölçütlerine göre tarih, coğrafya, dil, din, töre, ekonomi ve siyaset bakımından farklı kültür çemberlerine girebilir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Örnek</description></item><item><title>İŞLEVSELCİLİK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?islevselcilik-351521.html</link><description>DÜNYA SOSYOLOJİSİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İşlevselcilik&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İçindekiler&lt;br/&gt;Kaynaklar....................................................................................... &lt;br/&gt;Giriş&lt;br/&gt;İşlevselciliğin Tanımı.....................................................................&lt;br/&gt;Sosyolojik İşlevselcilik...................................................................&lt;br/&gt;Sistem Kavramı...............................................................................&lt;br/&gt;İşlevselcilik ve Toplumsal Yaşamın&lt;br/&gt;Diyalektiği:Merton..........................................................................&lt;br/&gt;İşlevselcilik, Toplumsal Çatışma ve &lt;br/&gt;Toplumsal Değişim.........................................................................&lt;br/&gt;İşlevselcilik ve Tabakalaşma...........................................................&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İŞLEVSELCİLİĞİN TANIMI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   Fonksiyonalizm  olarak da bilinir. Toplumsal bilimlerde bir toplumun bütün öğelerinin (kurumlar, roller, normlar gibi.) bir amaca yöneldiği ve toplumun uzun dönemde varlığını koruyabilmesi için tümünün vazgeçilmez olduğu öncülüğe dayanan kuram. Bu yaklaşım 19. yüzyılda özellikle toplumları birer organizma olarak gören sosyologların yapıtlarında önem kazandı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   İşlevselcilik sosyolojide bir çözümleme yöntemine olan gereksinimi giderdi; antropolojide ise evrimci kurama karşı bir alternatif sağladı.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   İşlevselcilik, bir toplumsal sistemin onu oluşturan bütün bileşenlerin bir ölçüde içsel tutarlılıkta işlediği işlevsel bir bütünlüğü olduğunu varsayar. Ayrıca bütün kültürel ya da toplumsal olguların olumlu bir işlev taşıdığını ve tümünün vazgeçilmez olduğunu öne sürer. Sistemin üyelerinin amaçladığı ve onayladığı sonuçlar anlamındaki açık işlevlerle ne amaçlanan ne de onaylanan örtük işlevler birbirinden ayırd edilir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   Toplumsal kurumların yalnızca özgül toplumsal ihtiyaçları karşılamak üzere var olduğu şeklindeki argümanından dolayı, sosyolojik işlevselciliğin gelişmesini en çok etkileyen kişi olarak genellikle Durkheim&quot;ın adı anılmıştır. Durkheim&quot;e göre &quot;Bütün ahlaki sistemler toplumsal örgütlenmenin bir işlevi&quot;ne karşılık gelmekte ve her toplum &quot;anormal durumlar&quot; dışında aksamadan çalışması açısından zorunlu bir ahlak geliştirmektedir. Nitekim Sosyolojik Yöntemin Kurallarında, toplumsal bir olgunun işlevinin, kendiliğinden toplumsal açıdan yararlı sonuçlar doğurması nedeniyle toplumsal olduğunu açık bir dille ortaya koyuyordu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   Durkheim&quot;e göre toplumsal dayanışmayla ve organik bir bütün olan toplumun varlığının korunmasıyla bağıntılı amaçlarla ilgiliydi. Durkheim&quot;in bütüncül işlevselliği, toplumsal olguları tek başına bu olguların bağlı oldukları neden üzerinde odaklanarak değil, aynı zamanda onların işlevlerini &quot;genel uyumun..... kurulmasında&quot; göstererek açıklamaya çalışıyordu. Durkheim, iş bölümünü analiz ederken onun asıl nedeni olarak ahlaki ve maddi yoğunluğun artmasını, işlevi olarak da yerine getirdiği toplumsal ihtiyacı yani moderm sanayi toplumunun toplumsal yapısını bütünleştirmeyi saptıyordu. Toplumsal kurumlar &quot;normal olarak&quot; toplumsal dayanışmanın hedeflerini yerine getirmek üzere çalışırdı ahlak da , bütün toplumun kollektif vicdanını somutlaştıran toplumsal işlevlerin bir yapısını oluşturmaktaydı. Durkheim&quot;ın savına göre suç oluşturan davranışların varlığı kollektif vicdanın esnekliğinin bir göstergesiydi. Ahlaki vicdanın sahip olduğu otorite aşırı olmamalıdır, aksi takdirde hiç kimse ona baş kaldırmaya cesaret edemez ve otorite çok kolayca değişmez bir form halinde taşlaşırdı. Demek ki suçun varlığı kollektif duyguların her türlü bireysellik ve özgünlük duygusunu silecek kadar güçlü olmadığını göstermektedir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   Durkheim&quot;ın kurumlara işlevsel yaklaşımı, 19.yüzyıl evrimciliğinin çerçevesi içersinde yetersiz kalmakla birlikte art zamanlı, genetik ve tarihsel boyutlarının zararına olacak biçimde toplumun eş zamanlı yapısal boyutlarını öne çıkarmaya eğilimliydi: Toplumu farklıllaşmamıi ve bütünleşmiş bir bütün halinde kavrayıp, karmaşık bir birliğin sürekliliğin sağlanmasında çeşitli öğelerin b</description></item><item><title>SOSYAL BÜTÜNLEŞME AÇISINDAN SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyal-butunlesme-acisindan-sivil-toplum-orgutleri-440210.html</link><description>SOSYAL BÜTÜNLEŞME AÇISINDAN SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER ______________________________________________________________I&lt;br/&gt;TABLOLAR LİSTESİ ______________________________________________________ IV&lt;br/&gt;ÖNSÖZ___________________________________________________________________VII&lt;br/&gt;ABSTRACT______________________________________________________________ VIII&lt;br/&gt;KISALTMALAR __________________________________________________________ IX&lt;br/&gt;GİRİŞ__________________________________________________________1&lt;br/&gt;Çalışmanın Amacı ve Konunun Kapsamı__________________________________ 1&lt;br/&gt;Araştırmanın Sınırları ve Takip Edilen Metot ______________________________ 5&lt;br/&gt;Araştırmanın Varsayımları _____________________________________________ 7&lt;br/&gt;I. BÖLÜM ______________________________________________________9&lt;br/&gt;SOSYAL FARKLILAŞMA VE BÜTÜNLEŞME ______________________9&lt;br/&gt;1. Sosyal Farklılaşma _________________________________________________ 9&lt;br/&gt;1.1. İşbölümü ve Farklılaşma _________________________________________ 9&lt;br/&gt;1.2. Sosyal Dayanışma ve Farklılaşma _________________________________ 11&lt;br/&gt;2. Sosyal Bütünleşme ________________________________________________ 13&lt;br/&gt;2.1. Fonksiyonel Bütünleşme ________________________________________ 16&lt;br/&gt;2.2. Kültürel Bütünleşme ___________________________________________ 17&lt;br/&gt;II. BÖLÜM ____________________________________________________21&lt;br/&gt;SİVİL TOPLUM, SİVİL TOPLUM TEORİLERİ ve SİVİL&lt;br/&gt;TOPLUMUN İŞLEVLERİ __________________________________ 21&lt;br/&gt;1. Sivil Toplum _____________________________________________________ 21&lt;br/&gt;1.1. Sivil Toplum Kavramı __________________________________________ 21&lt;br/&gt;1.2. Sivil Toplum İle İlgili Kavramlar _________________________________ 33&lt;br/&gt;1.2.1. Devlet ve Siyasi Toplum ___________________________________ 33&lt;br/&gt;1.2.2. Demokrasi ______________________________________________ 36&lt;br/&gt;1.2.3. Kamusal Alan ___________________________________________ 40&lt;br/&gt;1.2.4. Toplumsal Yapı __________________________________________ 40&lt;br/&gt;2. Sivil Toplum Teorileri _____________________________________________ 43&lt;br/&gt;2.1. Sözleşmeci Teoriler ____________________________________________ 44&lt;br/&gt;2.1.1. T.Hobbes ve Sivil Toplum__________________________________ 44&lt;br/&gt;2.1.2. J. Locke ve Sivil Toplum___________________________________ 45&lt;br/&gt;2.1.3. J.J. Rouseau ve Sivil Toplum________________________________ 46&lt;br/&gt;2.1.4. A. Ferguson ve Sivil Toplum________________________________ 47&lt;br/&gt;2.1.5. Hegel ve Sivil Toplum_____________________________________ 48&lt;br/&gt;2.2. Çatışmacı Sivil Toplum Teorileri _________________________________ 51&lt;br/&gt;2.2.1. Marx ve Sivil Toplum _____________________________________ 52&lt;br/&gt;2.2.2. Gramsci ve Sivil Toplum___________________________________ 53&lt;br/&gt;3. Sivil Toplumun İşlevleri ____________________________________________ 54&lt;br/&gt;3.1. Sivil Toplum ve Demokrasi İlişkisi________________________________ 55&lt;br/&gt;3.2. Sivil Toplum ve İktidar İlişkisi ___________________________________ 56&lt;br/&gt;3.3. Sivil Toplum ve Medeniyet İlişkisi ________________________________ 57&lt;br/&gt;3.4. Sosyal Bütünleşme Açısından Sivil Toplum _________________________ 58&lt;br/&gt;III. BÖLÜM____________________________________________________64&lt;br/&gt;SİVİL TOPLUM VE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN TARİHİ&lt;br/&gt;GELİŞİMİ _____________________________________________________64&lt;br/&gt;1. Batı Dünyasında sivil Toplum _______________________________________ 64&lt;br/&gt;1.1. İngiltere&quot;de Sivil Toplum________________________________________ 68&lt;br/&gt;1.2. Fransa&quot;da Sivil Toplum _________________________________________ 68&lt;br/&gt;1.3. Doğu Avrupa&quot;da Sivil Toplum ___________________________________ 69&lt;br/&gt;2. Türkiye&quot;de Sivil Toplumun Tarihi Gelişimi_____________________________ 70&lt;br/&gt;2.1. Osmanlı Devletinde Sivil Toplum _________________________________ 70&lt;br/&gt;2.1.1. 19. Yüzyıla Kadar Osmanlı&quot;da Sivil Toplum ___________________ 74&lt;br/&gt;2.1.2. 19. Yüzyıl ve Sonrasında Sivil Toplum________________________ 75&lt;br/&gt;2.2. Cumhuriyet Döneminde Sivil Toplum _____________________________ 78&lt;br/&gt;2.2.1. 1960 Öncesinde Sivil Toplum _______________________________ 78&lt;br/&gt;2.2.2. 1960 Döneminde Sivil Toplum Kavramı____________________</description></item><item><title>KİMLİK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kimlik-386154.html</link><description>İnsan ancak bir bütün olarak ele alınabilecek bir varlıktır. Onun herhangi bir özelliği, bütünü meydana getiren unsurlardan ayrıldığı takdirde anlamını yitirmektedir. Kimlik , insanın sahip oldukları ile birlikte zaman içinde değişen veya sabit kalan tüm özelliklerini ifade etmektedir. Kimlik kelimesinin; dini, öğrenci veya bilimsel kimlik gibi farklı anlamlarda kullanılması kişinin toplum içinde çeşitli özellikleri ile ortaya çıkmasını ifade etmektedir. Buna göre her tür sosyal özellik bir başka kimliğe işarettir.  Böylece bir sosyal nitelik vurgulanmaktadır. Dini, seküler, bilimsel, linguistik, siyasi, milli, vs...kimlik gibi.  Dini kimlik inançla, linguistik kimlik lisanla, siyasi kimlik ise politik görüşler, tutum ve davranışlarla ilgili nitelikleri ifade etmektedir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İnsan ilişkilerinin bir fonksiyonu olarak da ifade edebileceğimiz kimlikler başlangıçta duruma özeldir. Zamanla hiyerarşik olarak organize olurlar. En merkezdeki kimlikler kapsamlı, yaygın ve baskındırlar. Kişilerin sahip oldukları kimliklerin bazıları hayatları boyunca değişmez. Örneğin cinsiyet, ırk v.s.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Toplum içerisinde değişmez kimliklerden sonra en önemli kimlik türleri; milli ve kültürel kimliklerdir. Milli kimlik, tarih süreci  içinde milli kültür unsurlarının şekillendirdiği kimlik tipidir. Kültürel kimlik ise daha dar kapsamda ve belli bir unsurun ön plana çıkarılmasıyla yansıtılabilir.  Bir azınlık gurubun kendilerine has bir sosyal adeti yaşatmaları (mesela, dans veya başka herhangi bir gelenek) onların kültürel kimliklerini yansıtır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kısaca, zaman içinde çeşitli sosyal durumlarla karşılaştıkça benlik ve buna bağlı olarak kimlik de değişmektedir. Her bir sosyal durum ayrı bir kimliği karşılamaktadır.  Aynı zaman dilimi içinde değişme olabileceği gibi, farklı zaman dilimleri içinde de olabilir. Mesela, bir ders süresince sergilenen öğrenci kimliği, bir kaç dakika sonra bir maçta sporcu kimliğine dönüşmekte, her ikisi de birlikte olabilmekte, fakat mezun olduktan sonra yerl</description></item><item><title>SOKAK ÇOCUKLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sokak-cocuklari-376450.html</link><description>Sokak çocukları&lt;br/&gt; İstanbul da yarım yüzyıldır devam eden diğer bir çocuk trajedisi ise sokakta çalışan çocuk gerçeğidir. Göç, sosyo ekonomik nedenler ve çocuğun ekonomik değer olarak algılanması çocukları sokağa itmektedir. Sokakta çalışan çocuklarla ilgili İstanbul Valiliği tarafından başlatılan uygulamaya bütün hükümet kuruluşları, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları, sanayii ve ticaret aktörleri ve çocuk dostlarının katılımı ve işbirliği olanakları çerçevesinde çocuk işgücünün sömürülmesinin önlenmesi için çalışılmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Risk altındaki çocuk gruplarında olduğu gibi sokakta çalışan çocuklara verilecek sosyal hizmetlerin bütün aşamalarında çocuk gelişimi uzmanları, psikolog, pedagog, sosyal hizmet uzmanı, hukukçu, sosyologdan oluşan çalışma gruplarının işbirliği ve kurumsal çalışma olanakları sağlanmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     İstanbul Çocuk Acil Eylem Planının Ana Proje Planında yer aldığı biçimde İstanbul da Sokakta Çalışan ve Sokak Çocukları Projesi (SHÇEK) Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından hazırlanmıştır, bu projenin hükümet kuruluşları, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları arasındaki koordinasyonu İstanbul Valiliği bünyesinde kurulmuş bulunan İstanbul Çocukları Vakfı tarafından sağlanmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     İstanbul&quot;un en trajik ve en riskli çocuk grubu sokak çocuklarıdır. İstanbul da sokak çocuğu grubu içinde tanımlanabilecek çocuk sayısı kesin olarak bilinmemektedir. Sokak çocuklarına yönelik ilk adım, rehabilitasyon, aileye geri dönüş sürecini sağlayıcı kurumsal yaklaşıma yönelmek amacı ile çalışmalar yapılmaktadır. Kurumsal destek yanında sokak çocuklarının durumuna ilişkin ayrıntılı araştırmalar yapılmakta, Sokak çocukları kozası kurularak bu çocukların eğitim, sağlık, beslenme ve hukuk sorunlarının çözülmesinde hükümet kuruluşları, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları arasında koordinasyon sağlanmaya çalışılmaktadır. İstanbul Çocuk Acil Eylem Planının Projeler Ana Planında birinci önceliği olduğu kabul edilen İstanbul&quot;da Sokakta Çalışan Sokak Çocukları Projesi İstanbul Çocukları Vakfı ve SHÇEK tarafından hazırlanarak Hükümet Kuruluşları, Yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ile koordineli olarak yürütülmektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     1-) İstanbul Çocukları Vakfı, 1.İstanbul Çocuk Kurultayı&quot;nda Çocuklara söz verdiği &quot;İSTANBUL ÇOCUK EVİ&quot; , Vakfımızın 29 yıl süre ile kullanımında bulunan Beyoğlu İlçesi Tepebaşı Çatma Mesçit mahallesi Akarca Sokak N0: 39 sayılı adreste bulunan Palas Apartmanı Bağışçı 2420. Bölge Rotary Klüpleri ile Vakfımız ve (SHÇEK) Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ile birlikte yapılan protokol gereği yıktırılmış ve yerine bağışçı 2420. Bölge Rotary Klüpleri tarafından olası İstanbul depremine dayanıklı (10) katlı bina yaptırılıp Vakfımıza teslim edilmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Binanın yapımı karşılığında ise Merkeze &quot;ROTARY ÇOCUK EVİ&quot; adı verilmiştir. Binadaki tüm katlar İstanbul Çocukları Vakfı tarafından tefriş edilmiş ve ALO 183 ÇOCUK ve KADIN SOSYAL HİZMET HATTI , Sağlık Merkezi, Çocuk Aşevi, Eğitim Hizmetleri, Yatılı Misafirhane hizmetleri,Sokakta çalışan çocukların kardeşlerinin eğitildiği Çocuk Yuvası ile Anne - Babalarına yönelik Ana -Baba okulu ve çeşitli kursların verildiği bir kültür merkezi haline getirilmiştir. Bu hizmetleri devamlılığı için gerekli maddi destek İstanbul İl Sosyal yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı ile İstanbul Çocukları Vakfı tarafından karşılanmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     İstanbul, Türkiye geneli açısından çalışan çocuk oranı yüksek bir kenttir. Hizmet sektöründe çalışan çocukların sorunlarının göz ardı edilmesi nedeni ile bu alandaki sorunları çözebilecek projelerin uygulanması zorunludur. İstanbul da kayıt dışı ekonomi de çocukların durumunu etkilemektedir. Ebeveynlerin çalışma imkanları artırılmadıkça çocuk işçiliği oranı düşmeyecektir. Çocuk emeği ile üretilen malların iç ve uluslararası pazarda boykot edilmesi için çalışmalar başlatılmalıdır. Çalışan çocuk ve çocuk emeğinin sömürülmemesi konusunda toplumun duyarlı duruma getirilmesi yönünde etkinlikler düzenlenecektir. Çocuklar aile içinde ve işyerlerinde fiziksel, cinsel ve duygusal istismara maruz kalmaktadır. Çocuk istismarı ve ihtimalini önleyici eğitim çalışmalarına öncülük edilecektir. Uyuşturucu ve uçucu maddelerin kötüye kullanılmasına karşı yapılan mücadelede sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimlerin işbirliği gerekmektedir. İstanbul da büyük çoğunluğu çalıştığı için okula gidemeyen ve okula gönderilmeyen çocukların takibi yapılmamaktadır. Risk altındaki kız ve erkek çocukların sığınab</description></item><item><title>GIDDENS VE DÖNÜŞÜMCÜ SOSYOLOJİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?giddens-ve-donusumcu-sosyoloji-353698.html</link><description>GIDDENS ve DÖNÜŞÜMCÜ SOSYOLOJİ &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Günümüz Britanya&quot;lı sosyologlarından Antony Giddens,bir çözümleme biçimi olarak sosyolojinin ve bir anlama&amp;açıklama çabası olarak da sosyal teorinin temel sorunlarını eleştirel bir yaklaşımla ve usta bir dille özetleyen çağdaş sosyal teorinin önde gelen isimlerinden biridir.Giddensın ünü daha çok,kökeni çok eskilere dayanan ve sosyoloji tarihinde ciddi tartışmalara neden olan yapı-eylem ikiciliğini(yapılaşma teorisiyle) aşma çabasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi sosyal bilimlerdeki önemli tartışmalardan  biri birey ve toplum arasındaki ilişkilerin niteliğidir. Sosyal yapıyı, ontolojik olarak kendisini oluşturan unsurlardan  önce tutan yapısal-işlevselci,toplum merkezli makro sosyoloji ve eylemde bulunan bir varlık olarak bireyi ön plana çıkaran ama yapı,çatışma ve güç konularını ihmal eden, aktör merkezli mikro sosyoloji adeta iki kutba bölünmüş,sosyoloji tarihi boyunca sonu gelmeyen tartışmalarla Gouldnerin deyimiyle batı sosyolojisinde bir kriz patlak vermiştir. &lt;br/&gt;Giddens,yapılaşma teorisi ve kavramlarını oluştururken birçok sosyologtan etkilenmiştir. Bir yandan Kıta Avrupasından,kapitalizm ve sanayi toplumu analizlerinde Marx; modernlik ve modernleşme eksenli analizlerinde Weber, Giddensın esin kaynağı olurken,  bir çözümleme biçimi olarak Amerikan sosyolojisinin yeniden-kurucu babalarından, sosyolojik tasarımı ile ünlenmiş Charles Wright Mills, Giddensı etkileyen sosyologlar arasına girmiştir.Ayrıca  Being and Time adlı eseriyle Martin Heidegger,Giddensın  zaman ve mekan konusundaki fikirlerinin; İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure de yapı kavramındaki fikirlerinin kaynağı olmuştur.Giddens,sosyal teorisini, eleştirel bir yaklaşımla oluşturan ve sosyolojiyi yenibaştan tanımlayarak yapılandıran bir sosyolog olması nedeniyle Jürgen Habermasa benzetilmektedir. &lt;br/&gt;Bununla birlikte Giddens, genel anlamda, Marxın: &lt;br/&gt;insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar ama diledikleri gibi yapmazlar; insanlar tarihi kendileri tarafından seçilmiş şartlar altında değil,doğrudan içinde bulundukları,verili ve geçmişten aktarılmış şartlar altında yaparlar. &lt;br/&gt;vecizesinden etkilendiğini belirtmektedir.(1) &lt;br/&gt;Parsonsun geliştirdiği,insan aktörünü dışlayan sosyal sistem yaklaşımı 1950li yıllarda sosyoloji araştırmalarının temel çerçevesini oluşturmuş,buna karşılık aktörün önemi vurgulayan anlayış da 1960lı yıllarda sosyolojiye egemen olmaya başlamıştır.Bunun sonucu olarak da insan aktörünü sosyal teorinin merkezine yerleştiren etnometodoloji ve sembolik etkileşimcilik gibi yorumsamacı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.Bu yaklaşımlar Parsonsun yaklaşımının aksine mikro aktörlere aşırı bir vurgu yaparken makro aktörleri geri plana itmiştir. &lt;br/&gt;Giddens,Parsonsun yapısal-işlevselci kuramına yönelttiği eleştirisinde, yapının insan davranışı üzerindeki etkisinin onu sınırladığı ve bireylerin hareketleri şu veya bu şekilde toplumsal güçlerin ürünüdür şeklindeki görüşünü şiddetle eleştirmiş ve bu yaklaşımın, aktörü kültürel bir kukla olarak görüp onun kendisinin düşünümsel (reflexive) davranabileceğini gözardı etmekle suçlamıştır.Giddens Central Problems in Social Theory de bu toplumsal sistem anlayışını sistemlerin kendilerini meydana getiren toplumsal aktörlerin üstünde olan özelliklerin ortaya çıkmasıyla karakterize edilmediği, bilakis, yapılaşmış ve rutinleşmiş toplumsal pratiklerle üretildiği ve yeniden üretildiği gerekçesiyle eleştirilmiştir. Ona göre, toplumsal sistemlerin sistematik özellikleri, sistemin kendisinden çok toplumsal eylemin doğasından doğar. &lt;br/&gt;Ayrıca Giddens,Durkheimın Sosyolojik Metodun Kuralları adlı eserindeki,sosyolojinin mümkün olduğunca doğa bilimlerini kendine örnek alarak sosyal gerçekleri çözümlemesi gerektiği düşüncesini ve Comteun, bu düşüncenin doğuşuna neden olan görüşlerini eleştirmiştir: Comte,bilim maddi dünyada olayları kontrol altına almamızı nasıl sağlıyorsa, bizim de aynı şekilde kendi kaderimizi biçimlendirebileceğimize inanıyordu. Ünlü ilkesi &quot;Prevoir pour pouvoir&quot; (geleceği</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - VİZYON NEDİR?</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-vizyon-nedir-430340.html</link><description>vizyon nedir?</description></item><item><title>BİR POPÜLER KÜLTÜR ÖRNEĞİ OLARAK ARABESK VE ORHAN GENCEBAY ARABESKİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bir-populer-kultur-ornegi-olarak-arabesk-ve-orhan-gencebay-arabeski-344826.html</link><description>Orhan Gencebay&quot;a Saygılarımızla&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Türkiyede arabeskin kaderci ya da yoz olduğu, uyumsuzluğun, yabancılaşmanın müziği olduğuna dair geniş bir mutabakat vardır. Bu mutabakatı sağlayan bakış açısı anti arabeskçi bir bakış açısıdır. Anti arabeskçi bakış açısı; sistemin, Türkiye solunun geniş bir kısmının ve 1980 sonrası üst sınıfı oluşturan aydınların bir kısmının tanımlamalarını içerir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sistem kendi arabesk tanımlamalarını yaparken çıkış noktası olarak Modernleşme Kuramını alır. Modernleşme Kuramı, kapitalizme kendi başına geçemeyen batı dışı toplumların değişme süreçlerini açıklayan, II. Dünya savaşı sonrasında geliştirilmiş bir toplumsal değişme kuramıdır. Bu kurama göre batılı olmayan toplumların, batılı toplumlara geçişi üç aşamada olur: Geleneksel toplum / geçiş toplumu / modern toplum. İlerleme sadece ekonomik temelde ele alınarak bir toplumun ilerledikçe modern toplum halini alacağı öngörülür. Modern toplumun tanımlaması ise şöyle yapılır : Endüstrileşmiş, adil gelir dağılımı olan, düşünce ifade ve örgütlenme özgürlüğü olan toplumlar modern toplumlardır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Geçi&amp;#355; sürecinde modern ile geleneksel olanın arasında bulunan ilişki bir yerine geçme ilişkisidir ve geleneksel olan geri, yoz olan olarak ele alınır. İlerlendikçe geri olan yerini moderne bırakacaktır. Bu tanımlamada gözden kaçan şudur ki; geleneksel toplum durağan değildir, yerini modern olana bırakacak olduğu iddia edilse bile kendisinin de bir yandan ilerliyor olduğu gözden kaçmamalıdır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sistemin arabeski tanımlarken kendisine çıkış noktası olarak modernleşme kuramını aldığını söylemiştik. Modernleşme kuramına göre arabeski tanımlarsak şunları söyleyebiliriz: Kente göçen kır kökenli nüfusun kültürü olan arabesk, kentsel yani modern olana uyamamanın bir ürünü olarak geleneksel ile modern arasında bir marjinalliği yansıtır. Yani geçiş toplumunun ürünüdür ve toplum modern toplum halini aldığında arabesk de ortadan kalkacaktır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anti arabeskçi bakış açısından sıyrılarak bir arabesk tanımı yapmak istersek kültürel ve müzikal iki tanımlama getirebiliriz. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kültürel tanımlamaya dair söylanebilecek olanlar şöyle özetlenebilir: Türkiye Cumhuriyetinde uygulanan modernleşmeci denetime direnen alt sınıflar arasında doğmuş radikal bir popüler kültürdür. Türk kültürel kimliği konusunda kabul görmüş kavramları kendiliğinden eleştirmiş ve sorgulamıştır. Modernleşme kuramından yola çıkan sistem tanımının iddia ettiği üzere göç eden kitlelerin uyumsuzluğunun müziği değildir. Aksine bir uyum çabasının ürünü olarak doğmuştur. Bir arada duran geleneksel ile modern arasında bir uyum çabasıdır. Göç eden kitleler modernleşmeye bir yandan evet derken bir yandan direnmektedirler. Arabesk işte tamda böyle bir çelişkinin içinden bir uyum çabası olarak çıkmıştır ve kişinin kendini ifade ediş tarzlarından bir tanesidir. Çelişkiyi yaşayan birey müzikle kendini sunar. Martin Stoks bu durumu Türkiyede Arabesk Olayı adlı kitabında şu ifadeyle özetlemektedir: &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Teybe bir kaset koymak basit bir tüketiciliğin kof bir hareketi değildir. Bilakis yapısal olarak bireyin birlikte olduğu grubu ve bu birlikteliğin yer aldığı mekanı tanımlayan bir davranıştır.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Müzikal tanımlama ise şöyle yapılabilir: Türk klasik müziği ve halk müziği formlarının, batı ve Mısır unsurlarıyla içiçe geçtiği yeni bir karma tarzdır. Orhan Gencebaya göre Türk müziğinin özgür icrasıdır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Arabeskin karşı cephesinde duran mutabakatın içinde farklı uçlar bulunmakta. Bütün bu tanımlamaların yanında Türkiye solunun da arabeske bir bakış açısının olduğu ve bu bakış açısının genelde anti-arabeskçi bakıştan sıyrılamayan bir bakış açısı olduğu söylenebilir; Arabesk 60lı yıllarda kültürel bir hareketliliğin yaşandığı dönemde ortaya çıkıyor ve aslında çıkışı itibariyle içinde politik bir potansiyeli barındırıyor. Orhan Gencebayın Bir Teselli Ver ve Hatasız Kul Olmaz adlı şarkıları ezilenlere, göç edenlere hitap ediyor fakat şarkılarda ezilmenin ve göç etmenin ifadesi iş, ekmek, özgürlük gibi kavramlarla kendini göstermiyor. Sevgili</description></item><item><title>EMPERALİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?emperalizm-450292.html</link><description>Emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele&lt;br/&gt;*        Emperyalizm nedir?&lt;br/&gt;Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Lenin, kapitalizmin serbest rekabet dönemi ile emperyalizm dönemini birbirinden ayırır. Öne çıkardığı hususlar; sanayi sermayesi ile banka sermayesinin kaynaşarak mali-sermayeyi oluşturması ve dev tekellerin ekonomi üzerinde belirleyici bir role ulaşması; ulusal sınırlara artık sığmayan mali-sermayenin sermaye ihracı yoluyla dış pazarlara yani tüm dünyaya yayılması; büyük emperyalist devletlerin dış ticaretinde meta ihracına nazaran sermaye ihracının belirleyici önem kazanması; serbest rekabetin dev tekeller arasındaki rekabete dönüşmesi; dünyanın toprak bakımından paylaşımının tamamlanmış olması ve nüfuz alanları temelinde yeniden-paylaşımın gündemde olması. Tüm bu saptamaların bugün ne ölçüde gerçekliği yansıttığını görmek zor değildir. Emperyalizm aşamasında, kapitalist üretim tarzının bağrındaki tüm çelişkiler en olgun biçime bürünür ve bu çelişkiler kendilerini çok keskin biçimlerde dışa vurmaya başlar. Bu durum emperyalizm çağını, savaşlar, devrimler ve karşı-devrimlerle yüklü bir çağ haline getirir. Emperyalizm, tek kelimeyle, mali-sermayenin egemenlik sistemidir. Demek ki, emperyalizm kapitalist dünya sisteminin bugünkü gelişmişlik düzeyini ifade eder. Bu sistem, tepesinde en güçlü emperyalist devletler olmak üzere, eşitsiz bir temelde karşılıklı bağımlılık içerisinde bulunan ulus-devletlerin oluşturduğu hiyerarşik bir yapıdır. Okuma Listesi&lt;br/&gt;*        Emperyalizm sömürgecilik midir?&lt;br/&gt;Hayır! Emperyalizm kavramı güçlü devletlerin sömürgeci dış politikası anlamına gelmeyip, bir bütün olarak kapitalist sistemin 20. yüzyılın başından itibaren girdiği evreyi anlatır. Kapitalizmin geçmişteki sömürgecilik dönemine özgü yayılmacılık eğilimi ile, günümüzde mali sermaye egemenliğine dayanan emperyalist tarzda yayılma eğilimini birbirinden ayırt etmek gerekir. Sömürge, bir ülkenin siyasal ve hukuksal olarak bir başka ülkenin eklentisi haline getirilmesi demektir. Bu durum yalnızca bir sömürü ilişkisini değil, esas ve ayırt edici özelliği bakımından hukuksal-siyasal bir statüyü anlatır. Sömürgecilik, siyasal bağımsızlıktan yoksun kılınmış sömürgelerden oluşan bir sömürge imparatorluğu kurmak anlamına gelir. Kapitalizmin emperyalizm çağı ise en güçlü mali-sermaye gruplarının dünya ölçeğinde oluşturdukları nüfuz alanlarına dayanır. Bu mali-sermaye gruplarının tüm dünyayı sömürmeleri için, çağımızda artık geri ülkeleri mutlaka sömürge statüsünde tutmaları gerekmiyor. Geri ülkeler siyasal bağımsızlıklarını kazanmakla sömürge statüsünden çıkıyorlar. Ama emperyalizm kıskacından çıkmaları yine de mümkün olmuyor, çünkü emperyalizm esas olarak bir siyasal bağımlılık biçimini değil, ekonomik ve mali bağımlılığı anlatır. Okuma Listesi&lt;br/&gt;*        &quot;Emperyalizme göbekten bağımlı olmak&quot; ne demektir?&lt;br/&gt;Emperyalizm çağında hiçbir ulus-devlet ekonomik ilişkiler bağlamında diğer ulus-devletlerden yalıtık ve bağımsız değildir. Dünya kapitalist sistemine entegre olmayan bir kapitalist ülke yaşayamaz. Bu nedenle siyasal bağımsızlığını kazanmış bir ülkenin, emperyalist metropollerden ekonomik ve mali bakımdan da bağımsızlaşması son tahlilde mümkün değildir. Emperyalizmden tam bağımsızlık diye bir şey, ancak kapitalist ilişkilerin tasfiyesiyle mümkündür. Aslında en güçlü emperyalist ekonomiler bile dünya pazarından ve diğer ülkelerden bağımsız durumda değildirler. Tüm &quot;ulusal&quot; ekonomiler birbirleriyle tek yanlı değil, karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içerisindedirler. Fakat şüphesiz bu bağımlılığın derecesi eşit değildir, çeşitli ülkeler için farklılıklar barındırır. Bu bakımdan, ekonomisi zayıf olan ve ancak emperyalist ülkelere devasa miktarlarda borçlanarak yaşayan kapitalist ülkelerin durumuyla, güçlü kapitalist ülkelerin durumu ayırdedilebilir; birincilerin ikinciler karşısındaki eşitsiz konumu bazı sıfatlar aracılığıyla da vurgulanabilir. Ancak emperyalist-kapitalist sistem her zaman bu tür bir eşitsizliği üretir ve bu sistemin dışında eşitlik ya da bağımsızlık temelinde işleyen bir kapitalizm olamaz. Okuma Listesi&lt;br/&gt;*        Türkiye yarı-sömürge ya da yeni-sömürge bir ülke mi?&lt;br/&gt;Emperyalizm çağında siyasal bağımsızlığa sahip, yani kendi ulus-devletini kurmuş az ve orta derecede gelişmiş kapitalist ülkeleri sömürge ya da yarı-sömürge kavramlarıyla ifade etmenin hiçbir Marksist gerekçesi yoktur. Sömürge kavramı, siyasal bağımsızlıktan yoksun olan ve siyasi-hukuksal statüsü bakımından metropol ülkeye bağlı ülkeleri anlatır. Ke</description></item><item><title>KAVRAM OLARAK ORYANTALİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kavram-olarak-oryantalizm-368413.html</link><description>KAVRAM OLARAK ORYANTALİZM&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Doğu başlı başına bir meslek dalıdır&quot;&lt;br/&gt;Benjamin Disraeli, Tanced*&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Doğu eski çağlardan beri insanlarda hülyalar uyandıran, garip izlenimler yaratan, kendine has yaratıkları ve manzaraları ile fevkalade deneyimlere yol açan bir yerdir. Avrupalı içinse mühim olan, Doğu&quot;nun ve olaylarının &quot;Avrupa gözü&quot; ile resmedilmesidir.1 &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Medeniyet ve kültür çatışması içimizdeki dünyayı en çok meşgul eden konudur. Özellikle Doğu medeniyeti ile Batı medeniyetinin mücadelesidir. Çünkü asırlardır, dünyanın ve insanlığın büyük ekseriyetinin akıbetini bu iki medeniyet mücadelesi belirlemektedir. Oryantalizm bu mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır, bu mücadelenin gerisindeki Hıristiyan sömürgeci fikir ve zihniyeti temsil etmektedir.2 Oryantalizm, &quot;Doğu ile varılmış olan bir uzlaşmadır&quot;. Doğu sadece Avrupa&quot;ya bitişik değildir, o, ayrıca Avrupa&quot;nın en büyük, en zengin ve en eski sömürgelerinin bulunduğu yerdir, kurduğu medeniyetlerin ve konuştuğu dillerin membaıdır, kültürel uzanımıdır ve onun en derin ve en ziyade tekerrür eden öteki (benden başkası) imgelerinden biridir. İlaveten Doğu, Avrupa&quot;nın &quot;karşıt imgesi&quot; (methumu, şahsiyeti, tecrübesi) olarak onun kendi kendini tesisine de yardımcı olmuştur; ama bu Doğu&quot;nun, hiçbir yanı hayal mahsulü değildir. Şark, Batı&quot;nın maddi medeniyet ve kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. İşte Oryantalizm, kültürel ve hatta ideolojik bir açıdan arkasında müesseseler, kelimeler (ilim, tasvirler, öğreti), kavramları olan bir muhakeme biçimini ifade ve temsil eder. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Oryantalizmin en kolay kabul gören manası akademik manasıdır ve bu isim birtakım ilim kurumlarında hala işe yaramaktadır. (Antropolog, Sosyolog, tarihçi yahut dil bilimci olsun) özel hayat genel bir açıdan Şark&quot;ı öğreten yazıya döken yahut araştıran kimse Şarkiyatçı&quot;dır (Oryantalist) ve yaptığı şey Şarkiyat&quot;tır (Oryantalizm). Oryantalizm, Şark ve Şark&quot;a ait olan şeyler hakkındaki doktrin ve tezleri ile bilim çevrelerinde hayatiyetini sürdürmektedir.3 XVII. asrın başlarından itibaren gelişmeye başlayan sömürgeciliğin temsilcileri İngiltere, İspanya, Portekiz, Avusturya, Hollanda, İtalya, Almanya, Fransa&quot;nın belli başlı yüksek öğretim kurumlarında geçmişi yıllar öncesine uzanan birer şarkiyat bölümü vardır. Ayrıca bu devletlerin istisnasız hepsinde dışişleri bakanlığına veya sömürge işleri yürüten kuruluşa bağlı bir Doğu ülkeleri dairesi mevcuttur. Bunlardan çalışanların büyük çoğunluğu oryantalistlerden seçile gelmiştir. Batı idare sistemi içerisinde böyle kuruluşların olması elbette tesadüflerin ortaya çıkardığı bir sonuç değildir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Doğu araştırmaları manasına gelen oryantalizm ve oryantalistler konusu, günümüze gelinceye kadar üzerinde ciddiyetle durulmamış bir konudur. Gerçekten hiç bir yazar ve araştırmacı henüz şarkiyatçılığın tarihini, hedef ve gayelerini, faydalı ve zararlı yönlerini etraflı bir şekilde incelemiş, oryantalistlerin çevrelerini, çalışmalarını, araştırmalarını ve eserlerinde haklı olduklarını yahut yanıldıklar</description></item><item><title>ÇOCUK RESMİNİN GELİŞİM AŞAMALARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cocuk-resminin-gelisim-asamalari-384228.html</link><description>ÇOCUK RESMİNİN GELİŞİM AŞAMALARI&lt;br/&gt;Çocuklar büyüyüp,olgunlaştıkça resimleri daha ayrıntılı oranlı ve gerçekçi olur. Her yaş dönemi resimlerinin belirgin özellikleri vardır. Kısaca onlara değinelim.&lt;br/&gt;1-KARALAMA DÖNEMİ (1-4)YAŞ ARASI&lt;br/&gt;Çocuklar bu yaşlar arasında gelişi güzel çizimler yaparlar. Resimler daha çok oyun amaçlıdır. Çizgiler,tren rayı vb. dir.&lt;br/&gt;Karalama Örneklerinden bazıları şunlardır.&lt;br/&gt;2-ŞEMA ÖNCESİ DÖNEM (4-7) YAŞ ARASI&lt;br/&gt;Üç yaş çocuğu tipik yuvarlak kafa çizebilir. İnsan çiz değince baş ve ayakları olan insan çizebilirler. Yüz hatlarını belirleyebilir. Dört yaş çocuğu kolları ve bacakları olan çöp adam çizebilirler. Beş yaşındaki çocuğunun yaptığı insan ve evler daha belirgin olmaktadır. Altı yaş çocuğunun yaptığı resimler de artık yavaş yavaş konuda vardır. Resimlerde yer zemini çizgisi mevcuttur. Resimlerde saydamlık da vardır. Örneğin ev çizimlerinde evin içindeki eşyalarında çiziliyor olması gibi.&lt;br/&gt;RENKLERİN ANLAMLARI (4-7) YAŞ ARASI&lt;br/&gt;Dört beş yaşlarındaki çocuklar genelde renk ayrımı yapmadan resmi boyarlar. Bu yaşlarda ana ve ara renkleri öğrenebilirler. Mutlu resimlerde genelde sarı renk, üzüntülü resimlerde genelde kahverengi renk daha ağırlıktadır. Unutulmamalıdır ki çocuk hangi rengi seviyorsa ,resimlerde ağırlık o renge doğrudur. Resimlerde ağırlık kırmızı renkse iddiacılığı ve saldırganlığı temsil eder. Pembe,sarı,turuncu......gibi sıcak renkleri seçen çocuklar sevecen,uyumlu,işbirlikçi......dir. Siyah,mavi,yeşil,kahverengi gibi soğuk renkleri seçen çocuklar, baskıcı aile ortamında yetişen iddiacı,çekingen,güçlükle kontrol edilen,uyumsuz,gerçek duygularını bastıran .... çocukları temsil edebilir.&lt;br/&gt;3-ŞEMATİK DÖNEM (7-9) YAŞLAR ARASI&lt;br/&gt;Resimler daha belirgin ve ayrıntılıdır. İlk bakışta resmin ne olduğu kolaylıkla anlaşıla bilinir . Resimler daha gerçekçidir. Resimde mekansal ilişki vardır. Çocuklar yer çizgisi kullanırlar. Yer çizgisi çocuğun kendisi ve çevresiyle olan ilişkinin boyutunu temsil eder. Bu dönemde kuşbakışı resim çizimleri ağırlıktadır.&lt;br/&gt;4-GERÇEKÇİLİK DÖNEMİ (9-12)YAŞLAR ARASI&lt;br/&gt;Bu dönemde resimlerde daha ayrıntılı çizimler ve gerçekçi bir yaklaşım görülür. Resim konularında kızlar ve erkekler arasında farklılıklar gözlemlenir. Kız çocukları daha çok bebek resmi,portreler,elbiseler...erkek çocukları ise araba,gemi,uçak...çizerler. Resimleri beğenmeme , aşırı hassasiyet ve kendini ifade güçlüğü görülür.&lt;br/&gt;5-DOĞALCILIK DÖNEMİ(12-14)YAŞLAR ARASI&lt;br/&gt;Nesneler orantılıdır. Resimler perspektiftir. Yakın çevrede gördüğü objelerin orantılarını,boyutlarını ve derinliklerini çizgileriyle yansıtmaya çalışır. Renkleri ise en iyi şekilde kullanırlar.&lt;br/&gt;ZİHİNSEL YETERSİZLİĞİ OLAN ÇOCUKLARIN RESİMLERİ &lt;br/&gt;Resimlerde belirgin herhangi bir konu yoktur. Plansızdır. Yaşıtlarının resim özelliklerinden oldukça gerilik gösterir. Resim cılız ve ilkeldir. Çoğunlukla kağıda resim yerine çeşitli karamalar yaparlar. Ayrıntılar bulunmaz .Örneğin insan resmi çiz dediğimizde sadece sınır belirten bir çizgi çizilir.Gözler,ağız,burun vs. çizilmez.Ev ç</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - SOSYAL ETKİ VE UYMA DAVRANIŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-sosyal-etki-ve-uyma-davranisi-430157.html</link><description>sosyal etki ve uyma davranışı</description></item><item><title>GÖÇ OLGUSU, KENTLEŞME VE TÜRKİYEDE GÖÇ HAREKETLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?goc-olgusu,-kentlesme-ve-turkiyede-goc-hareketleri-382941.html</link><description>GİRİŞ:&lt;br/&gt;Göç olgusu, temelinde sosyal bir hareket olmasına karşın, ekonomik yaşamdan  kültüre kadar hayatın her yönünü etkileyen temel bir değişim aracıdır. Ülkemizde 1950li yıllardan sonra belli sosyo - ekonomik şartlar neticesinde kırsal alanlardan şehirlere doğru gerçekleşen iç göç hareketi, bugün kentlerimizin içinde bulunduğu sorunlar yumağının en büyük sebebidir.&lt;br/&gt;İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer bir çok büyük kentimiz, hızlı ve düzensiz göç hareketi ve yoğun nüfus artışı sebebiyle bugün sayıları milyonları aşan bir nüfus kütlesini barındırmak zorunda kalmıştır. Her gün nüfusu daha da artan bu şehirler, sınırlı kaynakları ile vatandaşlara modern bir kente yaraşır bir kamu hizmeti sunma çabası içindedirler. Artan nüfustan etkilenen sadece yerel ve merkezi yönetim olmamış, göç edilen yerde daha önce yaşayan halk ve göç eden kişilerde hızlı ve düzensiz göçün getirdiği sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmışlardır.&lt;br/&gt;Göçler toplumdaki pek çok değer gibi aile yapılarını da etkilemektedir. Göç gerçeği ile yüzyüze gelen aileler, gidilen bölgelerde farklı bir kültürel ortam içine girmektedir. Girilen bu yeni ortama adaptasyon süreci aileler üzerinde değişik şekillerde etkilere yol açmaktadır. Geleneksel geniş ailemiz gittikçe çekirdek aileye doğru dönüşmektedir. Ülkemizin yeni aile tipi haline gelmeye başlayan çekirdek aileye kırsal alanlardan büyük şehirlere doğru gerçekleştirilen göçler önemli katkılarda bulunmuştur.&lt;br/&gt;Bu araştırmanın konusu kırsal alanlardan büyük şehirlere doğru gerçekleşen göçlerin geleneksel aile yapımız üzerinde meydana getirdiği değişimleri tespit edebilmektir. Ülkemizdeki içgöçlerin en büyük çekim noktası olan İstanbul kenti, tez çalışmasında inceleme yapılacak örnek kent olarak seçilmiştir.&lt;br/&gt;Çalışmanın birinci kısmında göç kavramı, tipleri, göçlerin tarihsel süreci ile ülkemizde kırsal kesimlerden şehirlere doğru olan göçün tarihsel gelişimi, sebepleri, ve meydana getirdiği sonuçlar tahlil edilmeye çalışılmıştır.&lt;br/&gt;Çalışmanın ikinci kısmında ise aile kavramı ve büyük şehre örnek olarak tahlil edilmeye çalışılmıştır. Bu kısımda aile tipleri ve Türkiyedeki aileler ile içgöçlerin büyük kısmını kendine çeken İstanbul tahlil edilmeye çalışılmıştır. Çalışmada İstanbul kentinin örnek alınmasının sebebi ülkenin her bölgesinden bu bölgeye yoğun oranda göç edilmesidir.&lt;br/&gt;Çalışmanın üçüncü kısmı ise konuyla ilgili olarak anket uygulamasına ayrılmıştır. Anket çalışması Çayırbaşı mahallesinde gerçekleştirilmiş olup, bu bölgenin seçim sebebi; son 30 yıl öncesinde birkaç yüz kişilik nüfusundan bugün 30.000 yakın insanı barındıran bir mahalle haline gelişinde yatmaktadır. Çayırbaşı mahallesi Türkiyenin hemen hemen her bölgesinden 30 yıl içersinde yüksek oranda göç almıştır. Anket çalışmasının hipotezleri olarak; göçle beraber ailenin tutumları ve kararları üzerinde demokratik eğilimlerin arttığı, gençlerin aile büyüklerinin etkilerinden kurtulmaya başladıkları ve özellikle evlilik gibi çok önemli konularda bile otonom kararlar almaya başladıkl</description></item><item><title>TÜRKİYE&quot;DE SINIF AYRICALIKLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turkiye-de-sinif-ayricaliklari-380235.html</link><description>TÜRKİYE&quot;DE SINIF AYRICALIKLARI&lt;br/&gt;İŞÇİ SINIFI&lt;br/&gt;1963den sonra hızlı bir gelişme eğrisi gösteren montaj sanayii Türkiyenin demokratik yapısında da değişime yol açtı. Hızlanan köyden kente göç, kentin çevresinde gecekondu bölgelerini oluşturdu. Ve tabii bu kadar emek gücünü emme kapasitesi olmayan sanayi, sonuçta kentte geniş bir lümpen proleter kesim ve gizli işsizler ordusu yarattı. Kendi iç dinamiğiyle gelişmeyen sanayinin istihdam ettiği işçi sınıfı, çoğunlukla köylülükle bağlarını koparmamıştı. Gecekondu bölgeleri de yarı-köy, yarı-kent görünümüyle, barındırdığı insanların sosyal durumunu yansıtıyordu. İşçi sınıfı saflarındaki yarı-işçi, yarı-köylü özellik onun bilinç ve örgütlülüğünü olumsuz yönde etkiliyordu. Geniş bir yedek sanayi ordusunun yarattığı işsizlik korkusu ve hak istemlerinin çok ağır baskılarla bastırılmasının pasifliği içindeki işçiler, çok küçük ücretlerle yetiniyordu. Henüz kendisi için sınıf olamamış işçi sınıfı, en küçük demokratik-ekonomik istemleri karşısında devletin zoru ve şiddetini görerek siniyordu. Köylü özelliklerinden kurtulamaması da bunu pekiştirdi. &lt;br/&gt;Ağır sanayinin gelişmemiş olması proletaryanın sağlam bir çekirdekten yoksunluğu demekti. Dünya devrimleri örneğinin ispatladığı üzere, proletaryanın en örgütlü, disiplinli ve mücadeleci kesimini oluşturan ağır sanayi işçileri yerine, yarı-işçi, yarı-köylü olan bir sınıf yapısının olumsuzlukları mücadeleye yansımış, ülkenin sosyal, kültürel, tarihsel özelliklerinin beslediği bu olumsuzluklar sonuçta geri bir işçi sınıfı mücadele tarihi yaratmıştır. &lt;br/&gt;İşçi sınıfımızın içinde bulunduğu nesnel ve öznel koşullar, onun kendiliğindenci çıkışlarının kısır ve sınırlı oluşunu da açıklar. Ancak bu, hiç kendiliğindenci çıkışlar yapmadığı, yapamayacağı şeklinde anlaşılamaz;15-16 Haziran, Tariş, Ant-Birlik benzeri örnekler bunun ispatıdır. Buna rağmen, işçi sınıfının kendiliğindenci çıkışlarına bel bağlanamaz. Olmasını istediğimiz şeylere dayalı subjektif değerlendirmelerle büyük yanılgılara düşmemek için zorunludur bu. Ülkemiz sanayiinin yapısı ve işçi sınıfının çeşitli sektörler arasındaki dağılımı incelendiğinde sosyal, siyasal durumu daha bir açıklığa kavuşacaktır. &lt;br/&gt;İşçi sınıfını tarım, montaj sanayii, madencilik ve altyapı hizmetler sektöründe çalışanlar şeklinde dört bölümde inceleyebiliriz. &lt;br/&gt;1986 yılında tarım, sanayi, madencilik sektörlerinde 3.1 milyona yakın işçi istihdam edildiği saptanmıştır. Ancak, ulaştırma, inşaat gibi hizmetler alt sektöründe işgücü potansiyelini kesin olarak saptamak mümkün olmamıştır. Bunun nedeni dağınık olması, çoğunlukla geçici, sigortasız çalıştırılması vb.dir. &lt;br/&gt;Şimdi belli başlı işkollarında işçi sınıfının nicel ve nitel durumuna kısaca değinelim (tarım proletaryasını sonraki bölümde ele alacağız): &lt;br/&gt;Maden İşçileri:&lt;br/&gt;50 bini Zonguldakta olmak üzere,130 bin kişiyi istihdam eden maden işkolunda çalışan işçilerimiz, diğer birçok ülke maden işçilerinin aksine, köylülükle oldukça yoğun ilişki içindedirler. Kentten uzak bölgelerde açılan maden ocaklarına özellikle o çevredeki köylüler arasından işçi alınmasının yarattığı bu durum, ücretlerin düşük olmasını da getirmiştir. Çünkü toprakla bağlarını kopartmayan maden işçisinin, zorunlu yaşam gereksinmelerinin bir kısmını ek tarımsal çalışmadan karşılaması sözkonusudur. Ücretleri düşürücü etkisi olan bu durum, aynı zamanda maden işçilerinin bilincini ve mücadelesini olumsuz yönde etkilemektedir. Dünya genelinde madenciler, yaşam ve çalışma koşullarının zorluğu dolayısıyla en kararlı, en mücadeleci işçi kesimini oluştururken, ülkemiz maden işçilerinin bu özgül durumu, işçi sınıfı mücadelesi açısından bir olumsuzluktur. Ek olarak, 12 Eylül sonrası uygulamaya konulan Sözleşmeli Personel uygulaması da, (Türkiye Kömür İşletmelerinde 33 bin işçinin 6500ü sözleşmeli personeldir) diğer sektörlerde olduğu gibi madencilik sektöründe de, işçi sınıfı örgütlülüğünü tehdit etmektedir. Çünkü sözleşmeli personel sendikalaşamamaktadır. Üstelik maden işkolu grev yasağı olan 12 işkolundan biri haline getirilerek, madencilerin gücüne önemli bir darbe vurulmuştur. &lt;br/&gt;İş kazalarının en yoğun olduğu maden işkolunun bir özelliği, işyeri başına çalışan işçi ortalamasının yüksekliğidir. 1978 yılında kamuya ait 101 madencilik işletmesinin her biriminde ortalama 732 işçi çalışmaktadır; bu oran 531 özel işletme başına 39 işçidir. Türkiye genelindeki 632 maden işletmesinde işyeri başına 150 işçi düşmektedir. Bu yoğunluk çok yüksek olmasa da, örgütlülük ve güç açısından bir avantajdır.</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - WİLHELM NİETZSCHE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-wilhelm-nietzsche-430164.html</link><description>wilhelm nietzsche</description></item><item><title>KÜLTÜRÜ ŞEKİLLENDİREN UNSURLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kulturu-sekillendiren-unsurlar-378078.html</link><description>KÜLTÜRÜ ŞEKİLLENDİREN UNSURLAR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kültürün pek çok tanımı olduğu herkesçe bilinir. Üstelik, bu tanımların çokluğu, kültürün tanımlayamayacağına kanıt olarak da ileri sürülür zaman zaman. Oysa kültürü tanımlamak hiç de zor değildir. Zor olan, bir tanım üzerinde düşünce birliğini sağlamaktır. Tanım üzerinde birlik sağlanması ise aslında tanımın nesnelliğine ve genişliğine bağlı bir olaydır. En genel ve en nesnel tanımı ile kültür, insanın yarattıklarının tümüdür. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ÖRGÜT KÜLTÜRÜNÜN OLUŞUMU VE SONUÇLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Organizasyonların üyelerini etkilemesi ve yönlendirmesi başlıca biçimsel yapısı ve kültürü ile sağlanır. Yapısal özellikler örgütsel faaliyetlerden doğar; yetki ve sorumluluk ilişkilerine, bölümlere ve görevlere yansır. Örgüt kültürü ise toplumdan, organizasyonun faaliyetlerinden ve üyelerinden kaynaklanır; organizasyonun bütününde uyulan kural, gelenek, değer, alışkanlık ve tutumlar biçiminde ortaya çıkar. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Şekilden de görüldüğü gibi organizasyonların kendine özgü kültürel özelliklerin oluşmasında temel etken, toplumsal değerler yani ulusal kültürdür. Bu nedenle, oluşan örgütsel kültürün pek çok özelliği ulusal kültür ile benzerdir. Örneğin, toplumdaki otoriter aile yapısı, organizasyonlarda çoğu kez otoriter yöneticiler ortaya çıkarır. Toplumsal gelenek ve alışkanlıklar organizasyonlarda etkisini gösterir. Bizim toplumumuzda gelenekselleşmiş olan bayramlar organizasyonlara yasal izin süresi olarak yansır. İngiliz geleneği olan beş çayının çalışma ortamlarında titizlikle sürdürüldüğünü biliyoruz. &lt;br/&gt;Organizasyonun çok az yada hiç kontrol altına alamadığı dış çevre elemanları da, örgüt kültürünün oluşumunda rol oynar. Doğal çevre, tarihi olaylar, bazen ekonomik koşullar ve sosyo kültürel güçler organizasyonların uzun dönemde etkileyebildiği fakat daha çok etkilendiği çevre elemanlarıdır. &lt;br/&gt;İç çevre elemanlarından örgütsel kültür oluşumunda en etkili olanlar, teknoloji ve organizasyonun geçmişidir. Üretim konusu ve kullanılan teknoloji, organizasyonlarda iş</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - SOSYOLOJİ VE KENT SOSYOLOJİSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-sosyoloji-ve-kent-sosyolojisi-430168.html</link><description>sosyoloji ve kent sosyolojisi</description></item><item><title>BİR ÖRGÜTSEL DEĞİŞME ARACI OLARAK ETKİLİLİK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bir-orgutsel-degisme-araci-olarak-etkililik-342158.html</link><description>BİR ÖRGÜTSEL DEĞİŞME ARACI OLARAK ETKİLİLİK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. ETKİLİLİK NEDİR?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Etkilik kavramının yönetim bilimlerinde kullanımı, İkinci Dünya Savaşı&quot;ndan sonra başlamıştır ve bu terim ekonomi biliminden alınmıştır. Ülkelerin yatırımlarına, özellikle de eğitime ayırdıkları kaynakların azalması, buna karşılık eğitilecek nüfusun sayıca artması ve gittikçe daha yüksek düzeyde eğitime gereksinim duyması, eğitimin ekonomi kurallarına göre yönetimini zorunlu kılmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, ekonomik ve sosyal kalkınmanın anahtarı olan eğitim sektöründe, kıt olan mali ve insan kaynaklarının etkili kullanımı kaçınılmaz bir zorunluluktur. Literatürde etkililik, etkinlik ve verimlilik kavramları konusunda bir kargaşa yaşanmaktadır. Pek çok bilim adamı etkinlik ve etkililik kavramını eşanlamlı olarak kullanmaktadır, bazı araştırmacılar ise, iki kavramın farklı anlamları olduğunu vurgulamaktadırlar. Mal üreten örgütlerde, örgütün etkinlik durumunu belirtmek üzere verimlilik kavramı kullanıldığına da rastlanmaktadır. Verimlilik, edinilen kaynaklardan optimum çıktının sağlanması, etkililik ise, kaynakları en iyi şekilde değerlendirerek mümkün olan en iyi sonucun alınmasıdır. Chester Barnard, konuya değişik bir yorum getirmektedir ve örgütteki bireylerin örgütün etkinliği ve amaçları doğrultusunda harcadığı çabanın derecesini etkililik olarak tanımlamaktadır (Aydın, 1998:223). Ancak, genel olarak üzerinde anlaşılan nokta, etkililik kavramının daha çok örgütün istediği sonuçlara ulaşma düzeyi ve derecesini anlattığıdır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ancak bir örgütün ya da bir okulun etkili olup olmadığı sorusuna cevap vermek oldukça zordur. Çünkü etkililik tek bir koşula bağlı değildir, bu nedenle tek boyutlu bir tanım yapmak yetersiz kalır. Bir okul, kullanılan ölçütlere göre etkili ya da etkisiz olarak tanımlanabilir. Kuramsal bir model kullanmadan etkililik belirlenemez. Bu nedenle bu kısımda etkililiği değişik açılardan ele alan bilim adamlarının görüşlerine yer vermek istiyorum:&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;a.Değişik Bakış Açıları&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İbrahim Ethem Başaran&quot;a göre, &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Etkilik kavramı hem örgütsel hem de yönetsel açıdan kullanılır. Örgütsel etkilik, bir örgütün elindeki kaynaklarla amaçlarını en üst düzeyde gerçekleştirmesidir. Yönetsel etkilik ise, bir örgütün yönetiminin, örgütsel etkiliği gerçekleştirecek biçimde yapılması ve sürdürülmesidir. (Başaran, 1996, s.162) &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Örgütlerin etkililik düzeyi, amaçlarını gerçekleştirme düzeyiyle orantılıysa, eğitim örgütlerinin etkililiği de, örgütsel, yönetsel ve eğitimsel amaçlarını planlanan düzeyde gerçekleştirmesine bağlıdır:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Bir eğitim örgütünün örgütsel amacı, eğitim sisteminin o basamağına hangi yaşlardaki öğrencilerin alınacağı, kaç yıl süre ile eğitim sürecinden geçirileceği, bu eğitim sürecinin hangi düzeyde başarı göstermesi gerektiğini gösterir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Eğitim örgütünün yönetsel amacı örgütsel amaçların gösterdiği nicelik ve nitelikte öğrenciyi gereken süre içinde yetiştirmeyi ve nicelik ve niteliği arttırmayı kapsar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Eğitsel amaçlar, belli bir öğretim basamağındaki öğrencilere kazandırılacak davranışların niteliğini gösterir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Eğitim sistemini yönetenler sistemin yaşamasını, büyümesini sürdürmek için eğitim örgütlerini verimli kılmak, dirikleştirmek, örgütlerin sağlığını korumak ve eğitim iş görenlerinin işten doyumunu sağlamakla yükümlüdürler. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Başaran&quot;a göre eğitimin etkililiğinin ölçütleri bu dört etkendir: verimlilik, sağlık, diriklik ve yararlık (1996:163).&lt;br/&gt; &lt;br/&gt; Eğitim ve ekonomi ilişkisini incelediği kitabında Deniz Gülbeden, eğitimde etkililiğe ekonomi açısında bakıyor ve eğitimde etkililiği, &quot;eldeki eğitim kaynaklarının, kişilerin ve toplumun eğitsel amaçlarına ulaşmada ve düzeyini yükseltmede en iyi biçimde kullanılması&quot; olarak tanımlıyor (1991:12). Gülbeden&quot;in çalışmasında etkililik kavramı eğitim kurumlarında girdiler ve çıktılar arasındaki ilişkide yoğunlaşmaktadır. Ona göre eğitimde etkililiği, içsel, dışsal, teknik ve ekonomik etkililik olarak ayırabiliriz.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;a. İçsel Etkililik: Eğitimin parasal olmayan çıktısının p</description></item><item><title>İNSANLARIN SOSYAL GERÇEKLİK OLUŞTURMASINDA TELEVİZYONUN ÖNEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?insanlarin-sosyal-gerceklik-olusturmasinda-televizyonun-onemi-381283.html</link><description>İNSANLARIN SOSYAL GERÇEKLİK OLUŞTURMASINDA TELEVİZYONUN ÖNEMİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PROJE &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HAZIRLAYAN&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Gökhan ŞAHİN&lt;br/&gt;004389152&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DANIŞMAN&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Prof. Dr. Orhan GÖKÇE&lt;br/&gt;Arş. Gör. Ali ŞAHİN&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KONYA - 2002&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1- Çalışmanın Konusu: &lt;br/&gt;İnsanların sosyal gerçeklik oluşturmasında televizyonun önemi.&lt;br/&gt;2- Çalışmanın Amacı: &lt;br/&gt;a) Sosyal gerçeklik oluşumunda televizyonun toplum üzerindeki etkisi.&lt;br/&gt;b) Televizyonun toplum yaşamında ortaya çıkardığı yararlı ve zararlı etkileri tanımlamak.&lt;br/&gt;c) İletişim araçlarından, hem göze hem kulağa hitap eden televizyonun önemi.&lt;br/&gt;3- Çalışmanın Kapsamı: &lt;br/&gt;Bu çalışmam televizyonun toplum üzerindeki etkisi konusunda bir fikir verebilmek amacını taşımaktadır.&lt;br/&gt;Birinci bölümde; iletişim kavramının tanımı, toplumsal önemi ve bireyler arasındaki etkileşimi sağlayan iletişim kaynakları incelenmiştir.&lt;br/&gt;İkinci bölümde; &quot;Televizyonun toplum üzerindeki etkileri&quot; adı altında toplum yaşamı sürecinde meydana getirdiği yararlı ve zararlı etkileri detaylı bir biçimde incelenmiştir.&lt;br/&gt;Üçüncü bölümde; İnsanların sosyal gerçeklik oluşturmasında televizyonun ne gibi etkileri olduğu ele alınmıştır. (Dini hayat, ahlaki anlayış, hukuki alan, ekonomi, mesleki tercih, tüketim alışkanlıkları, zaman değerlendirme, eğitim, aile fertleri, kültür ve bilgi nakli, siyasi görüşlere etkileri).&lt;br/&gt;Dördüncü ve son bölümde; Yaptığım çalışma ile ilgili hazırlanan anket formunun sonuçları doğrultusunda örnek grubun, yaş cinsiyet eğitim, doğum yeri medeni hali ve meslek durumları incelenmiş, boş zamanlarını değerlendirme şekilleri, televizyon seyretme sıklıkları, en çok hangi programları tercih ettikleri, reklamların etki dereceleri, televizyonu kendi açılarından değerlendirmeleri, televizyonun bireysel ilişkilere etkiler, televizyondaki cinsellik ve şiddeti değerlendirmeleri ve bu örnek grubun siyasi yapısı değerlendirilmeye çalışılmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;4- Çalışma Yöntemi:&lt;br/&gt;Bu çalışmamda literatür tarama tekniği ile birlikte uygulamalı araştırma yöntemi kullanılmıştır. Bu uygu</description></item><item><title>ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİNİN KURULUŞ NEDENLERİ, KURULUŞ VE GELİŞİMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ataturkcu-dusunce-derneginin-kurulus-nedenleri,-kurulus-ve-gelisimi-376987.html</link><description>ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİNİN KURULUŞ NEDENLERİ, KURULUŞ VE GELİŞİMİ&lt;br/&gt;Yalnızca Türk Ulusu için değil, emperyalizmin boyunduruğundan kurtularak bağımsızlık savaşımı veren tüm uluslar için de örnek ve önder kabul edilen Mustafa Kemal ATATÜRK muzaffer bir kumandan, çağdaş ve demokrat bir devlet adamı niteliğiyle 20. yüzyıla damgasını vurmuştur. &lt;br/&gt;&quot;Yurtta Barış, Dünyada Barış&quot; tümcesi ile somutlaşan bu nitelikleri göz önünde tutularak Mustafa Kemal ATATÜRK için, doğumunun 100. Yıldönümünde Birleşmiş Milletler (UNESCO) Genel Kurulunda alınan, 156 ülkenin imzaladığı 1979 tarihli karar aşağıdadır. &lt;br/&gt;&quot;Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, emperyalizme karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında hiç bir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu&quot; olarak evrensel nitelikleri, değerleri tüm insanlık ailesince tanınan insanlığa mal olan &quot;Yüce bir kişiliktir.&quot;&lt;br/&gt;Dünya uluslarınca da kabul edilip takdir edilen bu gerçekler ortada iken, Türk Devrimi ve Atatürk İlkelerinin ışığında çağdaş uygarlığa yürüyen ulusumuzun devingenliğini, gelişmesini, gönencini engellemek, durdurmak isteyen devrim karşıtları da her zaman olagelmiştir. Daha da vahim olarak bunlar, Türkiyeyi bölmek, uluslararası sermayenin Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek isteyen dış güçler ile işbirliğinden de çekinmemişlerdir. Bu güçler amaçlarına ulaşabilmenin vazgeçilmez koşulunun Atatürkü karalamaktan ve Onun ilkelerini yozlaştırıp, yok etmekten geçtiğinin ayırdında olarak sistemli ve bilinçli bir saldırı planını daima gündemde tutmuş, günü geldiğinde eyleme koymuştur. Yakın tarihimiz Atatürk ve devrim karşıtı güçlerin giriştiği ancak daima başarısızlıkla sonuçlanan nice başkaldırı olayları ile doludur. Siyasal çıkarlar ve yalpalamalar sonucunda verilen ödünler, insan haklarını ve demokrasiyi kötüye kullananlar, kayırmalar ve aymazlıklar sonucunda Türkiye özellikle son yirmi yılda bir ihanet çemberi ile kuşatılmıştır. Siyasal beklenti ve çıkarları uğruna görevini savsaklayan kimi siyasetçiler yanında, kimi sözde aydınlar ise, karşı devrimcileri örgütleyen ve siyasi arenaya sürükleyen gerici kadroların, ulusal bütünlüğü parçalamaya çalışan örgütlerin dışında kalmış olsalar bile haksız, ölçüsüz ve yanıltıcı eleştiriler ile, Türk Devrimi ve Atatürk İlkeleriyle Cumhuriyetin halkımızca önemsenmediğini ileri sürmekten, kavram kargaşası yaratmaktan çekinmemişlerdir. &lt;br/&gt;İşte bu durum ve koşullar karşısında bir araya gelen elli yurtsever Türk Aydınları 19 Mayıs 1989 yılında kaçınılmaz bir görev kabul ederek ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİni kurdular. &lt;br/&gt;Onursal Genel Başkanlığını Prof. Dr. Hıfzı Veldet VELİDEDEOĞLU, Kurucu Genel Başkanlığını Prof. Dr. Muammer AKSOYun yaptığı Derneğimiz, çalışmalarına M. AKSOYun hukuk bürosunda başladı. Yalnızca seçkin ve saygın bilim adamı olarak değil, 1961 Anayasasının hazırlık aşamasındaki büyük katkıları ile de simgeleşen bu iki aydınımız ve kendi alanlarında her biri değer olan diğer kurucuların özverili, yürekli görev anlayışı sonucu ADD, toplum katmanlarında hızla ilgi odağı konumuna geldi. &lt;br/&gt;Gelişmelerden rahatsız olan karanlık güç odakları gecikmediler! Muammer AKSOY, kutsal saydığı düşünce ve inançlarını savunup, eyleme geçirmeye çalıştığı aşamada 31 Ocak 1990 günü akşam saatlerinde sıkılan kurşunlarla uğradığı suikast sonucu yaşamını yitirdi. &lt;br/&gt;Suikastın aydınlatılması için yapılan soruşturmalar sonuçsuz kaldı, aydınlatılmamış cinayetler dosyası arasında yer aldı. &lt;br/&gt;Genel Başkan Muammer AKSOYun ardından , kurucu üyelerimizden Doç. Dr. Bahriye ÜÇOK 06 Ekim 1990 günü bombalı suikastla, Atatürkçü yazın ve düşün adamı, demokrasi aşığı, gazeteci yazar, Derneğimizin Onur Üyesi, Atatürk Ödülü sahibi Uğur MUMCU, 24 Ocak 1993 günü ,yine arabasına konan bir bomba ile parçalanarak öldürüldüler. &lt;br/&gt;Son olarak Kemalist aydınlanmanın ödünsüz savunucusu, Derneğimiz Yönetim Kurulu Üyesi, Kültür Eski Bakanı ve Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Prof. Dr. Ahmet Taner KIŞLALIyı evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu 21 Ekim 1999 günü yitirdik.&lt;br/&gt;Karanlık güç ve şer odaklarının işlediği ve işlettiği bu cinayetler de bugüne değin aydınlatılamadı. &lt;br/&gt;Muammer AKSOYun ölümünden sonra Genel Başkanlığa emekli Tümgeneral Celil GÜRKAN seçilmiş, sonraki yıllarda sırası ile Prof. Dr. Nejat KAYMAZ, Avukat Arif ÇAVDAR, Prof. Dr. Özer OZANKAYA, Avukat, İdareci Süreyya ŞEHİDOĞLU, eski Milli Birlik Komitesi üy</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - SOSYAL SİGORTALAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-sosyal-sigortalar-430210.html</link><description>sosyal sigortalar</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - MİSYON</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-misyon-430293.html</link><description>misyon</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - DAVRANIŞLARDA MOTİVASYON</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-davranislarda-motivasyon-430310.html</link><description>davranışlarda motivasyon</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - GELECEĞİ YÖNETMEK - KEN BLANCHARD VE TERRY WAGHORN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-gelecegi-yonetmek-ken-blanchard-ve-terry-waghorn-430319.html</link><description>geleceği yönetmek - ken blanchard ve terry waghorn</description></item><item><title>İNSAN VE KÜLTÜR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?insan-ve-kultur-381718.html</link><description>Dünyamızın en muhteşem, en karmaşık ve en önemli varlığı olan insanın, &quot;mutluluk ve refah içinde daha uzun yaşaması&quot; dünyadaki bütün kuruluşların, devletlerin, uluslar arası örgütlerinin temel hedefidir.&lt;br/&gt;İnsan yaşamında her yeni doğan bebek yeni umuttur, gelecektir. Bu umudun sağlıklı olarak doğması için annenin; sağlıklı olması, gebeliğini bilinçli olarak planlamış olması, kendisinin ve bebeğinin sağlığı konusunda yeterli bilgiye sahip olması gerekir.&lt;br/&gt;Bu geleceğin sağlıklı olarak şekillenmesi ve gelişme kapasitesinin en üst düzeye ulaşabilmesi için; uygun çevre ve barınma koşullarında, yeterli ve kaliteli bakım alarak büyümesi, uygun eğitim alarak, yaşamını sürdürebileceği çalışma ve ekonomik değerlere sahip olması gereklidir.&lt;br/&gt;Yirmi birinci yüzyılın başlangıcında, bütün dünyada her yıl 200 milyona yakın kadının gebe kaldığını, yılda yaklaşık 120 milyon umudun doğduğunu, ancak bunlardan 10 milyona yakının daha 5 yaşına gelmeden söndüğünü görüyoruz. Yine her yıl bu umudu yeşertmek için didinen yaklaşık 585.000 anneyi kaybediyoruz.&lt;br/&gt;Bu bulgular bize; yirmi birinci yüzyılın başında da kadın ve çocukların Dünya gündemini uzun süre meşgul etmeye devam edeceğini göstermektedir.&lt;br/&gt;Bu nedenle ana ve çocuk sağlığı sadece gelişmekte olan ülkelerde değil, gelişmiş ülkelerde de rutin sağlık hizmetlerinin yanında özel programlarla desteklenmektedir.&lt;br/&gt;Ülkemizde de her yıl 2 milyona yakın (1.958.501) kadının gebe kaldığını, yılda 1.481.000 umudun canlı olarak doğduğunu, ancak bunlardan 48.280&quot;in 1 yaşına bile gelmeden söndüğünü görüyoruz. Yine her yıl bu umudu yeşertmek için didinen 700&quot;den fazla anneyi kaybediyoruz.&lt;br/&gt;Bu nedenle biz de ana ve çocuk sağlığını rutin sağlık hizmetlerinin yanında özel programlarla desteklemekteyiz ve desteklemeye de devam edeceğiz.&lt;br/&gt;Ana ve çocuk sağlığı hizmetlerinin önemli bir göstergesi sağlık kuruluşlarında verilmekte olan hizmetlerden yararlanma düzeyidir.&lt;br/&gt;Hem anne hem de doğacak bebeğin sağlığının geliştirilmesinde doğum öncesi bakım, doğum ve doğum sonrası bakım temel hizmetlerdir. Annelerin, bu hizmetlerden yararlanmalarında birçok unsur rol oymamaktadır. Bunların hem bebek ölümlerine, hem de annenin genel sağlık düzeyine etkilerinin incelenmesi, gerçekleştirilen başarıların yanı sıra başarısızlıklar, hizmet ihtiyacı olan risk gruplarının belirlenmesi ve öncelikli konuların vurgulanması, uygulanabilir eylem planı geliştirmek ve başarılı sağlık yönetimi için gereklidir.&lt;br/&gt;Türkiye&quot;de yılda 1.958.501 gebeliğin olduğu ve bunlardan yaklaşık 284.000&quot;inin  isteyerek olmak üzere 454.373&quot;ünün düşük ile sonlandığı, 29.378&quot;inin ölü doğum olduğu, 465.000&quot;inin gebelikleri süresince hiç doğum öncesi bakım almadığı, 436.526 kadının tek, 156.324 kadının ise birden fazla gebelik ile ilgili risk faktörü taşıdığı 1998 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmasında tespit edilmiştir. Ayrıca, 1998 TNSA sonuçlarına göre son beş yılda gerçekleşen doğumların % 26.7&quot;sinin evde yapıldığı, % 19.4&quot;ünün sağlık personeli yardımı olmadan olduğu belirlenmiştir. Anne ölümlerinin nedenlerine yönelik yaptırdığımız son araştırma da 53 ilin 615 hastanesinde tespit edilen anne ölümü 323 olup, 656.446 canlı doğuma göre; anne ölüm hızı yüz bin canlı doğumda 49.20 orantılı anne ölüm hızı % 5.06&quot;dır. Obstetrik olmayan anne ölümleri hesaplama dışında bırakılır ise araştırma kapsamındaki hastanelerde anne ölüm hızı yüz bin canlı doğumda 46.7&quot;dir. Anne ölümlerinin kadın ölümleri içindeki payı ise yüzde 4.8&quot;dir. Kadının üreme çağı boyunca toplam gebe kalma ihtimali ile gebe kaldığında gebeliğe bağlı nedenler ile ölüm ihtimallerinin toplamını ifade eden &quot;yaşam boyu risk&quot; hesaplanmaktadır. Yaşam boyu ana ölüm riski, Avrupa&quot;da 2000 gebelikte bir iken, Türkiye&quot;de 570 gebelikte birdir.&lt;br/&gt;Anne ölümlerinin nedenlerine baktığımızda % 30.3 ile kanamaların ilk sırayı aldığı bunu % 15.5 ile toksemilerin, % 9.6 ile enfeksiyonların, % 4 ile düşük komplikasyonlarının takip ettiği görülmektedir.&lt;br/&gt;Bebek ve çocuk izlemleri de yeterli değildir. Bebeklerin ancak % 59.2&quot;si, çocukların ise % 70.2&quot;si izlenebilmektedir.&lt;br/&gt;Türkiye&quot;de bebek ölümleri de yüksektir. Doğan 1000 bebekten yaklaşık 33&quot;ü 1 yaşını tamamlamadan ölmektedir. Buna göre, ülkemizde her yıl 1.481.000 bebek dünyaya gelmekte, 1 yaşın altında 48.280 bebek ölmektedir. Bu bebeklerin 19119&quot;u post-neonatal dönemde 29.161&quot;i neonatal dönemde kaybedilmektedir. Bebek ölüm ne</description></item><item><title>TÜRKİYEDE KENTLEŞME SORUNU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turkiyede-kentlesme-sorunu-380148.html</link><description>TÜRKİYEDE KENTLEŞME SORUNU&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cumhuriyet tarihinin kentleşme ve kentleşmeye bağlı sorunları 50li yıllarda başlar. 50li yıllar, Türkiyenin kapitalist türde ilişkilerle yoğun etkileşime geçtiği döneme tekabül eder. 1948 yılında aralarında Türkiyenin de bulunduğu bazı ülkeler Marshall yardımı almıştır. Amerikanın Marshall yardımının sebebi, 2. Dünya Savaşı sonrası aşırı biçimde genişleyen üretim hacmini, konjonktürel nedenlerle, kısamaması; kısamadığı bu kapasite fazlalığı sorununu üçüncü dünyaya ihraç ederek çözmek istemesidir. Amerikanın birikim krizi, içeride, alt kentleşmenin teşvik edilmesi, ucuz ve uzun vadeli ev kredileri verilmesi (Bahçe kentler bu dönemin ürünüdür) dışarıda da, kapitalist türde ilişkilere uygun altyapıların hazırlanmasına yarayacak biçimde işlev görmüştür. Marshall yardımı uyarınca Türkiye, çok sayıda traktör, karayolu yapım aracı almıştır. Bu ikisinin yaygın olarak kullanıma girmesi, kırsal yapısının dönüşümünde ve kentleşmenin ivme kazanmasında hayati öneme sahip olmuştur.&lt;br/&gt;Kentbilim literatüründe yer alan başlıca dört kentleşme nedeni vardır:&lt;br/&gt; Bunlar itici nedenler, çekici nedenler, iletici nedenler ve teknolojik nedenlerdir. İtici nedenler, kırsal alanın mahrumiyetliklerinden kaynaklanan nedenlerdir. Örneğin, bir yerde okul, hastane veya kültürel imkanların bulunmaması gibi. Bu neden, dönemin Türkiye kırsalı için ve hatta küçük ölçekli kentleri için bile söz konusu edilebilir. Ancak, tek başına itici nedenlerden kaynaklanan bir göç ve ona bağlı bir kentleşme olgusundan bahsetmek güçtür.&lt;br/&gt;Kentleşme nedenleri arasında gösterilen bir ikincisi, çekici nedenlerdir. Buna göre kentin sağladığı çeşitli servislerden dolayı kırsal nüfusu kendisine çektiği, bir cazibe merkezi olduğu söylenmektedir. Öteden beri, kırsal alandaki nüfuzlu ailelerin çocuklarını okutmak ve sair gerekçelerle büyük kentlere göç ettikleri bilinmektedir. Ancak bu etken de Türk kentleşmesi için sınırlı bir etkiye sahip olabilir. Çünkü, bu tarz bir mobilite belli bir varsıllık düzeyini gerekli kılmaktadır. İlgili dönemin kırsal ekonomisi göz önüne alındığında, bunun ne denli güç olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.&lt;br/&gt;Kentleşme nedenleri arasında gösterilen iletici nedenler, kırla kenti birbirine bağlayan yolların gelişmesidir. Nitekim 50li yıllardan sonra, Marshall yardımının da etkisiyle, makineli karayolu yapımına girişilmiş, öncesiyle kıyaslandığında muazzam uzunlukta bir karayolu ağına sahip olunmuştur. Bu dönemde, kırın kendi içine kapanık yapısı kırılarak, kırdan kente olan süreli veya daimi amaçlı göçler hızlanmıştır. &lt;br/&gt;Son olarak, teknolojik nedenler, kırdan kopmayı hazırlayan teknolojik bir yeniliğin kullanıma girmesi bağlamında bir tür itici neden olarak da görülebilir. Marshall yardımından sonra, kırsal alana traktörün girmesi, aile içinde massedilen gizli işsizliğin açık işsizlik haline gelmesine neden olmuştur. Zira, traktörün kullanıldığı durumlarda ortalama dört kişilik emek gerektiren bir işin tek kişiyle yapılması mümkün olmaktadır. Zat</description></item><item><title>SOKAK ÇOCUKLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sokak-cocuklari-378556.html</link><description>SOKAK ÇOCUKLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ekonomik, sosyal, politik ya da teknolojik gelişmelerin, Savaşların veya göçlerin toplum üzerinde bıraktığı etkiler dolaylı ya da direk bir şekilde toplumların geleceği olan çocukları etkilemektedir. Güç koşullar altında yaşayan çocuklar, toplumların gelişim sürecinde yaşadığı çarpıklıkların sonucu olarak ortaya çıkmış ve yeni sorunların nedeni olmuşlardır. Güç koşullar altında yaşayan çocuklar kategorisi içersinde, giderek artan sayıları ve toplum içinde kolayca görünebilmeleri nedeniyle dikkatleri çeken sokak çocukları tüm dünyada çözüm aranan bir sorun halini almıştır .&lt;br/&gt;Çocukların sokakta bulunmalarının nedenleri ve çeşitli kültürel, coğrafi, ekonomik ve sosyal şartlara göre farklılık gösterdiği için tüm dünyada geçerli olabilecek bir sokak çocuğu tanımı yapmakta güçlük çekilmektedir. Ancak üzerinde genel hatları ile uzlaşılmış tanımlara bir çok kaynaklarda rastlamak mümkündür .&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SOKAK ÇOCUĞU KİMDİR ?  &lt;br/&gt;Ailesi veya aile yerine geçen kurumlarla ilişkisini kısmen veya tamamen kesmiş, günün önemli bir kısmını sokaklarda geçiren, madde ile ilişkisi yaygın ve suçlu ilişkisi yoğun olan 18 yaşın dan küçük bireylerdir .&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sokakta Yaşayan  Çocukların Genel Özellikleri&lt;br/&gt;-Sokakta yaşayan veya sokakta çalışan çocukların başta BM Çocuk  Haklarına Dair Sözleşme olmak üzere uluslar arası düzenlemeler ile ulusal düzenlemelerden en az yararlanan veya hiç yararlanamayan gruplardır. Başta yaşam, gelişim, sağlık ve eğitim hakkı olmak üzere tanımlanmış hiçbir haktan yararlanamamaktadır.&lt;br/&gt;-Aile veya aile yerine geçe bilecek kurumlarla ilişkileri sınırlı veya tamamen kopmuş konumdadır. Ailenin sunması gereken güvenlik, psikolojik doyum, yardımlaşma gibi bazı gereksinimlerini çevreden veya akran gruplarından sağlamaktadır.&lt;br/&gt;-Eğitim sürecine girmemiş veya eğitim sürecinden erken ayrılmış çocuklardır.&lt;br/&gt;-Sokakta bulunmaları nedeniyle Fiziksel, duygusal, sosyal ve bilişsel gelişmeleri risk ve tehlike altındadır.&lt;br/&gt;-Uçucu ve uyarıcı madde kullanım alışkanlığı yüksektir. Madde kullanımı; fiziksel, psikolojik ve soysak bir bağımlılık sağlamaktadır. Madde kullanımı, çocuklar açısından sosyal ve grupsal kabul için gerekli görülebilmektedir.&lt;br/&gt;-Sokakta örnek aldıkları ve özdeşim kurdukları kişilerin suçla ilişkilerinin yoğunluğu nedeni ile bu çocukların da suç işleme alışkanlıkları veya suça maruz kalma olasılıkları yüksektir .&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sokakta Çalışan Çocuklardan Farkı Nedir ?&lt;br/&gt;Sokakta çalışan çocuklar ailesinin geçimine katkıda bulunmak yada kendi masraflarını karşılamak için günün bir bölümünde sokakta çalışan, gecenin erken yada geç bir saatinde evine dönen çocuklardır . Mendil - sakız - su - kart satanlar, ayakkabı boyacılığı yapanlar, kırmızı ışıkta araba camı silenler, sabit noktalarda dilencilik yapanlar v.s buna örnektir. Genelde tiner, bali ve benzeri madde bağımlılıkları yoktur. Bu çocukların aile ilişkileri bir şekilde sürmektedir. Ancak aile ilişkileri zamanla bozulabilir. Bu çocuklar için evi oyun, kültür ve günlük hayat merkezi olma</description></item><item><title>ÖRGÜTSEL DEĞİŞİM VE TÜRLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?orgutsel-degisim-ve-turleri-450733.html</link><description>GİRİŞ&lt;br/&gt;Evrenin bir bütün olarak sürekli bir oluş ve değişim içinde olduğu birçok düşünür ve filozof tarafından çok eski çağlardan beri bile dile getirilmiştir. Nitekim Heraklitetos (M.Ö. 540-480) &quot;aynı nehirde iki kere yıkanamazsın&quot; sözü ile bunu vecizeleştirmiştir(2). Doğanın en belirgin özelliği değişimdir.(1)&lt;br/&gt;Günümüzün hızlı değişim ortamı, değişimi ve değişim yönetimi ile ilgili yaklaşım ve çabaları sürekli hale getirmiştir. Değişimin temel noktası, değişim gereğinin hissedilebilmesidir. Yani türü ne olursa olsun, değişimin benimsenmesi ve başarısı, beyinlerde başlayacak düşünsel gerilimin gücüyle orantılı olacaktır. Günün artan değişim ihtiyacın karşılayacak yaklaşım ise, süreklilik arz eden değişim çabalarıdır. Sürekli bir değişim refleksi varlığı, işletmeler için temel yaklaşım haline gelmiştir. Güçlü olmaktan öte, hayatta kalmak için dahi işletmeler bu eğilimi yakalamak zorundadır. Yaşanan değişimlerin amacı ne olursa olsun, değişim dönemleri gerçekten zor ve sorunlu dönemlerdir. Değişim dönemlerinde dikkate alınacak temel değişken ise insandır. Çalışanlar, yönetenler, iş ve hisse sahipleri, müşteriler, iş ortakları vb. herkes değişim üzerinde etkiye sahiptir. Bunun haricinde örgütle çevre arasındaki karşılıklı etkileşim ve bağımlılık nedeniyle dışarıda meydana gelen değişiklikler de , örgütleri değişmeye zorlamaktadır.(2)&lt;br/&gt;Ekonomi, sosyal kurumlar, kültürel yapı, siyasi mekanizmalar, dış çevremiz, rakiplerimiz, müşterilerimiz sürekli değişmektedir. 21. yy da değişim daha da hızlanmaktadır. Öyle ki , bazı bilim adamları bu değişimin yarattığı sancıları, yeni ekonomik-kültürel ve sosyal oluşumları haber veren sıkıntılar olduğuna dikkat çekmektedir. Geçen on yıla bakıldığında, önümüze çıkan tablolar gerçekten şaşırtıcıdır. Bir döneme adını veren rejimler çöküyor, duvarlar ortadan kalkıyor, ülkeler parçalanıyor ve &quot;Küreselleşme&quot; olgusunu yaratan dev işletmeler bir iletişi ağı gibi dünya üzerinde güç odakları oluşturmaya çalışıyor(3).Kısacası çevremiz ve dünyamız sürekli bir değişim içindedir. Örgütlerde içinde bulundukları çevrenin bir ürünü olduklarından, her örgüt ayakta kalabilmek için değişmek ve değişime ayak uydurmak zorundadır. Dolayısıyla değişim yönündeki içsel ve dışsal baskılara bir tepki vermek zorundadırlar.(4)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kavramsal Çerçeve&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Değişim nedir?  Değişim ;  Herhangi bir nedenle bir sistemin olağan halinin dışına çıkarak yeniliklere ayak uydurması olarak tanımlayabiliriz. (5)&lt;br/&gt;Yine değişimi, &quot;İster planlı,ister plansız olsun, herhangi bir sistemin ( organizma,kişi veya örgüt ), bir süreç veya ortamın belli bir durumdan başka bir duruma dönüşmesidir.&quot;(6)&lt;br/&gt;Değişim Türleri nelerdir?&lt;br/&gt;Değişim türleri oldukça fazladır. Basit bir ayrımla değişimi toplumsal, teknolojik ve ekonomik olarak ayırabiliriz.&lt;br/&gt;a)Toplumsal Değişim:&lt;br/&gt;Toplumsal ilişkilerin kalıplaşmış biçimi olan örgütlerde ve toplumsal yapıdaki başkalaşma ya da farklılaşmadır.&lt;br/&gt;b)Teknolojik Değişim:&lt;br/&gt;Teknolojiye ilişkin bilginin artmasıdır.Bu artış genellikle,mevcut yönetim teknikleri, pazarlama, örgütlenme ve üretim yöntemlerinde olmaktadır.&lt;br/&gt;c)Ekonomik Değişim:&lt;br/&gt;Ekonomik eğilim, baskılar, egemen olan ekonomik sistem, ekonomik büyüme ve uluslar arası ekonomi örgütlerinde yaşana değişimi ifade eder.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Örgütsel Değişim nedir?  Önce &quot;örgüt&quot;ü tanımlayacak olursak;&lt;br/&gt;Örgüt, iki veya daha fazla kişinin bilinçli olarak düzenleştirilmiş eylemleri ya da güçlerinden oluşan sistemdir.(7)&lt;br/&gt;Örgütsel değişim ise, örgütün elemanlarında, alt sistemlerinde, bunlar arasındaki ilişki kalıplarında, bunlarla örgüt arasındaki ilişkilerde ve örgütle çevre arasındaki etkileşimde meydana gelebilecek her türlü değişme olarak tanımlanabilir. Bu anlamda örgütsel değişim; yaratıcılık, yenilik getirme, örgüt geliştirme, eylem araştırması, örgütsel esneklik gibi kavramların tümünü içine alabilecek derecede geniş kapsamlı bir kavramdır.&lt;br/&gt;Değişim Alanları ?&lt;br/&gt;Örgütlerin değişmesi veya değişim girdilerine hedef olması söz konusu olabilecek alanlar aşağıdaki gibi sıralanabilir;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Örgütün değişme ve gelişme boyutları,&lt;br/&gt;*Örgütün alt sistemleri,&lt;br/&gt;*Örgütün unsurları, alt sistemleri ve örgüt ile çevresi arasındaki ilişkiler,&lt;br/&gt;*Bunların herhangi bir kombinasyonu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Örgütün değişme ve gelişme boyutlarını açacak olursak;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;a)Örgütün İnsan Boyutu:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1-) bireyin tutum ve davranışları &lt;br/&gt;2-) grupların tutum ve davranışları&lt;br/&gt;3-) yönetim felsefesi&lt;br/&gt;4-) örgüt üyelerinin değer yargıları&lt;br/&gt;5-) örgütün kültürüdür.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;b)Örgütün Yapısal Boyutu:&lt;br/&gt;1-)çeşitli biçimsel ve do</description></item><item><title>AZERBACAN VE SOSYAL YAPI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?azerbacan-ve-sosyal-yapi-348791.html</link><description>T.C&lt;br/&gt;SAKARYA ÜNİVERSİTESİ&lt;br/&gt;FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ&lt;br/&gt;SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Dersin Adı:&lt;br/&gt;Nüfus Ve Toplum&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Dersin Konusu:&lt;br/&gt;Azerbaycan&quot;ın Sosyal Yapısı&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ödevi Hazırlayan:&lt;br/&gt;0002-10045 Hüseyin Vermez&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Öğretim Görevlisi:&lt;br/&gt;Yrd. Doç. Dr. Kazım YILDIRIM&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SAKARYA-2003&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;COĞRAFİ KONUMU&lt;br/&gt;Azerbaycan kuzeyde Dağıstan Muhtar Cumhuriyeti , kuzeybatıda Gürcistan, güneybatıda Ermenistan,güneyde İran Azerbaycanı (Güney Azerbaycan 618 km) ve Türkiye (11 km) sınırları arasında bulunan zengin bir tarım ve sanayi ülkesidir. Doğusunda boydan boya uzanan Hazar Denizi (825 km) Azerbaycana eşsiz bir güzellik ve zenginlik bahşetmiştir. Ülkenin sınırlarının toplam uzunluğu 3660 km dir . Bugün 86.000 km2 olan ülke yüzölçümü 1918-1920 yılları arasında kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti zamanında 94137 km2 idi.&lt;br/&gt;AZERBAYCAN TARİHİ&lt;br/&gt;Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti (1918-1920):&lt;br/&gt;1905 ihtilali Azerbaycan kültür ve edebiyatında yeni gelişmelere yol açmıştır. 1917 deki ihtilal başlamadan evvel, Azerbaycan Türkleri 15 Nisanda Baküde bir Kafkasya Kurultayı toplamıştır ve uzun münakaşalardan sonra Mahalli Federasyon esasını kabul etmişlerdir. İstiklal fikri Gencenin Ademi Merkeziyet Partisi  ile Bakünün Müsavat Partisini birleştirmiştir. İki milliyetçi ve Türkçü Nesib Bey Usupbeyli ile Mehmed Emin Resulzade biraraya gelerek Azerbaycan ın istiklaline karar vermişlerdir. 28 Mayıs 1918 de Milli Azerbaycan Cumhuriyeti ilan edildi ve Türkiye tarafından derhal tanındı.&lt;br/&gt;Bu yeni hükümet iki yıl süre ile birçok ekonomik ve politik problemlerle uğraşmıştır. Ancak bu sırada Anadoluda da bir bağımsızlık mücadelesinin var olması, Rusların bu petrol ve endüstri merkezini kendi nüfus alanına dahil etmeye çalışması ve batılı ülkelerin Rus tehdini görememesi yüzünden,Azerbaycan 27 Nisan 28 Nisana bağlayan gece Ruslar tarafından işgal edilmiştir. &lt;br/&gt;Sovyetler Birliği Döneminde Azerbaycan:&lt;br/&gt;Azerbaycan , 1922 de Kafkasya Ötesi Sosyalist Federal Sovyet Cumhuriyetine katılmış, 1936 dan sonra ise Azerbaycan SSCB adını almıştır.&lt;br/&gt;Bugün 86600 km2 yüzölçümüne sahip olan Azerbaycan, Sovyetler Birliğine katıldıktan sonra devamlı toprak kaybetmiştir. Stalin zamanında yapılan düzenlemeler ile Ermenistan; Türkiye, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ve Azerbaycan arasına doğru uzatılmış ve böylece Anadolu Türkleriyle, Türkistan Türkleri arasında irtibat kesilmeye çalışılmıştır.&lt;br/&gt;Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti:&lt;br/&gt;Bu hadiseler Halk Cephesi Hareketlerinin daha da hızlanmasına ve ülkede yayılmasına sebep olmuştur. 30 Eylül 1991 de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan bunu yeterli görmemiş, 7 Haziran 1992 de düzenlenen Cumhurbaşkanlığı seçimiyle eski Komunist Partisi Lideri Ayaz Muttalibovu başkanlıktan uzaklaştırarak, Ebulfez Elçibeyi Azerbaycan Cumhuriyetinin başına geçirmiştir.&lt;br/&gt;25 Aralık 1991 tarihinde Kiril alfabesini bırakarak Latin alfabesini seçen Azerbaycan Cumhuriyeti, 1992 de alfabenin uygulanmasına geçmiştir. 1992 yılı içinde Azerbaycan Cumhuriyeti , bugün birçok ülke tarafından tanınmış , BM ve AGİK gibi milletlerarası kuruluşlara, üye, kalkınmakta olan bir Türk devletidir.&lt;br/&gt;Ekonomik ve Sosyal Yapı:&lt;br/&gt;1991 de bağımsızlığını aldıktan sonra, özellikle geçiş döneminin ilk yıllarında ekonomik alanda düşüşler olmıış ve para birimi olarak manata bağlı kalmıştır. Ancak, Azerbaycan verimli tarım arazileri, doğalgaz, petrol ve demir cevheri bakıırnndan zengin kaynaklara sahip bulunmaktadır. Ham petrol üretimi 1991 de 12 milyon tona yaklaşmıştır.&lt;br/&gt;Doğal gaz üretimi ise 1991 de 11 milyon m3 dur. Toplam doğalgaz rezervi 118.65 milyar metreküp, petrol rezervlerin de 8 milyar varil olduğu savunulmaktadır. Ayrıca, petrokimya, yiyecek, giyim gibi hafif sanayide vardır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tarım ve Hayvancılık:&lt;br/&gt;Azerbaycanın yüzde 7si tarıma elverişli topraklara sahiptir. Bu tarım topraklarının büyük bölümü de Kura ve Aras nehirleri etrafındadır ve ülkede, tarım büyük ölçüde sulamaya dayanmaktadır. Yetiştirilen başlıca ürünler tahıl, meyve, pamuk, çay, tütün, üzümdür. Ayrıca, dut ağacından yılda 5000 ton ipek kozası elde edilmektedir.&lt;br/&gt;Azerba</description></item><item><title>BİR ÇİFT YÜREK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bir-cift-yurek-345843.html</link><description>SOSYOLOJİ&lt;br/&gt;SEMİNER ÖDEVİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;BİR ÇİFT YÜREK&lt;br/&gt;Marlo MORGAN&lt;br/&gt;(Çev: Eren CENDEY)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DANIŞMAN&lt;br/&gt;Yrd. Doç. Dr. Nazmi AVCI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HAZIRLAYAN&lt;br/&gt;Nicel KARADAĞ&lt;br/&gt;0011307033&lt;br/&gt;2. Sınıf&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;YAZARDAN OKURA1&lt;br/&gt;   Onur Konuğu1&lt;br/&gt;Oy kutusunun dolduruluşu2&lt;br/&gt;Doğal ayakkabılar3&lt;br/&gt;Ziyafet4&lt;br/&gt;Sosyal Güvence5&lt;br/&gt;Telleri Olmayan Telefon6&lt;br/&gt;Çöl İçin Şapka6&lt;br/&gt;Mücevherler7&lt;br/&gt;Et Sosu7&lt;br/&gt;Diri Diri Gömülmek7&lt;br/&gt;Şifa8&lt;br/&gt;Totemler8&lt;br/&gt;Dikiş Dersleri8&lt;br/&gt;Müzik Şifası8&lt;br/&gt;Rüya Yakalayıcısı8&lt;br/&gt;Akşam Yemeğinde Bir Sürpriz9&lt;br/&gt;Ballı Karıncalar9&lt;br/&gt;Kabilenin Önünde10&lt;br/&gt;Yeminim11&lt;br/&gt;Rüya Zamanı Açıklanıyor11&lt;br/&gt;Arşivler12&lt;br/&gt;Görev12&lt;br/&gt;Bir Kutlama Şöleni12&lt;br/&gt;Sel13&lt;br/&gt;Vedalaşma13&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;YAZARDAN OKURA&lt;br/&gt;Bu kitap yaşanmış bir deneyimin meyvesidir. Ve olaylardan hemen sonra yazılmıştır az sonra sizinde göreceğiniz gibi elimde not tutabileceğim bir defter yoktu. Halk kütüphanesine kadar gitmenize gerek kalmaması için metinde en önemli tarihsel bilgiler eyer verdim. Ve sizlerin Avustralya&quot;ya dek yolculuk yapmanıza da gerek olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü Aborjinlerin sergiledikleri özel durumlar her Amerikan kentinde rastlanabilecek türdendir: gözleriniz işsizlik oranının yüzde ellinin üstünde olduğu geri mahallelerinde yaşayan kara derili insanlara çevirmeniz yeterli olacaktır. Bu insanların, çalışanlarıysa en katlanılmaz işleri yüklenmişlerdir ve onları köklerine bağlayan kültürle her türlü ilintiyi yitirmiş durumdadırlar. Amerikan Kızılderilileri gibi olanlar da belli bölgelere sınırlanmış durumdalar ve kuşaklardan beri kutsal dinlerini uygulamaya özgürlüğüne  sahip değiller.&lt;br/&gt;Ne var ki sizlerden gizleyemeyeceğim bir şey varsa o da, &quot;Mutant&quot;a Mesajdır!&quot;&lt;br/&gt;Sevgili Okur, Şunu söylemek istiyorum: Öyle görünüyor ki, bu yeryüzünde kendine amaç olarak sadece eğlenmeyi seçen insanlar var. Kendinin de bu insanlardan biri olduğunu düşünüyorsan, kitabı oku, eğlen, hoş bir gösteri seyretmişçesine yoluma devam et. az sonra dile getireceklerim sana kurgusal bir roman gibi gelebilir. Ama gene de hayal kırıklığına uğramayacaksın, paranın karşılığını alacaksın. Oysa, eğer mesajın işitebilme yeteneğine sahip kişilerden bireysel onun güçlü ve yüksek sesini duyacaksın. Mesajı içinden, yüreğinde, aklında ve ta iliklerinde hissedeceksin.&lt;br/&gt;Biliyor musun, bu uzun yürüyüş için çekilen kişi sen de olabilirdin ve inan bana pek çok keşke yerimde bir başkası olsaydı diye geçirdim aklımdan.&lt;br/&gt;Onur Konuğu&lt;br/&gt;Boğucu bir Ekim sabahaydı v eben Avustralya&quot;nın beş yıldızlı bir otelinin önündeki avluda durmuş tanımadığım bir rehberi beklemekteydim. Uyarıları sezmekten uzak mı uzak yüreğim sevinçle cıvıldıyordu. Kendimi alabildiğine iyi hissediyordum ve bir o kadar da heyecanlıydım. İçten içe mutlak olarak emin olduğum bir şey vardı: Bu benim şanslı günümdü.&lt;br/&gt;Derken üstü açık bir jip dairevi giriş yoluna saptı. Kızgın parke taşlı yolun üzerinde kulakları tırmalayan otomobil lastiklerinin sesini işittiğimi anımsıyorum. Yolu sınırlayan erguvan renkli yapraklardan sıçrayan su, paslı metale sıçradı. Jip durdu ve otuz yaşlarında bir Aborijin olan şoför, bana doğru baktı ve bir el işaretiyle &quot;gelin&quot; dedi. &lt;br/&gt;Yüksek topuklu ayakkabılarımın araca binmemi güçleştirmesinden önce de fazlasıyla şık bir tarzda giyinmiş olduğumu anlamıştım.&lt;br/&gt;Sağımda oturan genç şoför, şort ve rengi solmuş bir tişörtle çorapsız olarak bez ayakkabılar giyinmişti. Benim toplantı yerine götürülmem ayarlanırken, bu işlemin normal bir otomobille gerçekleştirileceğini, hatta Avustralya otomobil sanayiinin gururu olan bir  Holden ile alınacağımı hayal etmiştim. Yarı açık bi araçla yolculuk etmek zorunda kalacağım, bir an için bile aklımdan geçmemişti. Her ne ise, bu karşılaşma için özensiz ve bakımsız değil, tam tersine olabildiğince şık giyinmeyi yeğlemiştim: ne de olsa benim onuruma bir şölen verilmekteydi! Çevirmenim bana dönerek toplantıya katılabilecek hale gelebilmek için temizlenmem gerektiğini bildirdi. Adamın bana uzattığı kumaş parçasını açınca bunun gövdeye sarılan peştamallerden biri olduğunu anladım. Bana aktardığına göre soyunmalı ve  buna sarınmalıydım. &lt;br/&gt;Kendimi bu soluk</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - TELEVİZYONDA ŞİDDET</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-televizyonda-siddet-430203.html</link><description>televizyonda şiddet</description></item><item><title>SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sivil-toplum-orgutleri-383787.html</link><description>GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;    Bilindiği gibi önünde herhangi bir engel olmayan devlet iktidarı, toplumun tümünü kontrol altına alarak despotlaştırabilir. İşte bugün demokratik rejimlerin tümünde seçimle gelen devlet iktidarının nasıl sınırlanabileceği tartışılmış ve iktidarın karşısına dengeleyici unsur olarak örgütlenmiş toplumun kendisi çıkartılmıştır.&lt;br/&gt;    Bu toplumun devlet karşısında dengeleyici güç olması için devletin dışında ondan bağımsız bir şekilde örgütlenmesi gerekir. İşte sivil toplum olarak adlandırılan bu örgütler ilk olarak Batı toplumlarında ortaya çıkmıştır.&lt;br/&gt;    Doğu toplumlarına özgün olmayan sivil toplum kavramı ülkemizde 1980 ihtilalinden sonra sık sık tartışma konusu yapılmış ve Türkiye&quot;de demokrasinin yerleşebilmesi için sivil toplumun tesisi şart olarak görülmüştür.&lt;br/&gt;    &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SİVİL TOPLUM KAVRAMININ DOĞUŞU&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;    Tarihsel olarak bakıldığında, günümüzdeki anlamıyla &quot;birey&quot; kavramı çok eskilere dayanmaz. Yakın zamana kadar insanlar için başkalarının boyunduruğu altında, ben bilincinden yoksun olarak yaşamak çok doğal bir süreçti. İnsanlarda ben olma, birey olma, kendi yaşamını belirleyen kararlar verme bilinci, ekonomik ve toplumsal bazı gelişmelere bağlı oldu.&lt;br/&gt;    Parçalanmış Roma İmparatorluğu&quot;nda cereyan etmekte olan eski Cermenlerde ve Slavlarda meydana gelen süreçlerin sentezi, Batı Avrupada feodal ilişkilerin şekillenmesinin esasını meydana getirir .Eski Cermenlerde ve Slavlarda kölelerin ve savaş esirlerinin durumu, Roma kolonlarınınkine yaklaşıyordu.Bir parça toprak alabiliyorlar ve kendi işletmelerini , beye ayni olarak yani mal ile hayvan, buğday vb. ile rantı ödeyerek kendileri yönetiyordu. Bu sistem insanları daha fazla sömürerek, tarihten gün almış ve insanlar onca yılını papalara ve dine uşaklık ederek geçirmişlerdir. Kişiler kendilerine bir anlam verememiş, sadece senyörlerin emek gücü olarak kalmışlardır. Feodalitenin temellerinin atılımında bazı toprak sahipler, özellikle büyük toprak sahipleri 5. ve 6. yy.da topraklarının bir kısmını k</description></item><item><title>DISSERTATION</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?dissertation-342315.html</link><description>CONTENTS&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PART ONE&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.INTRODUCTION&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PART TWO&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2.METHODOLOGY&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PART THREE&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3.LITERATURE REVİEW&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3.1. Gender Identity and Gender Roles&lt;br/&gt;3.2. Gender Stereotypes and Effects of Gender Roles.&lt;br/&gt;3.3. Matter of Gender Inequality in different approaches&lt;br/&gt;       3.3.1. Islamic Approach&lt;br/&gt;       3.3.2. Feminist Approach&lt;br/&gt;       3.3.3  Conservative Approach&lt;br/&gt;       3.3.4. Liberal Approach&lt;br/&gt;       3.3.5. Marxist Approach  &lt;br/&gt;3.4. Women Managers and Entrepreneurs&lt;br/&gt;       3.4.1. Women Managers and Management &lt;br/&gt;       3.4.2. Behaviours towards Women Managers&lt;br/&gt;       3.4.3. Women Entrepreneurs and Entrepreneurship&lt;br/&gt;       3.4.4. Problems and Supports for Women Entrepreneurs&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PART FOUR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;WOMEN IN MANAGEMENT&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;4.1. Effective Factors for Women Participation in Labour Force&lt;br/&gt;       4.1.1. Economical Structure&lt;br/&gt;       4.1.2. Communal and Cultural Structure&lt;br/&gt;       4.1.3. Education Factor&lt;br/&gt;       4.1.4. Women Activity Improvements &lt;br/&gt;       4.1.5. Technology and Change&lt;br/&gt;4.2. Structure of Women Workforce.&lt;br/&gt;       4.2.1. Women Participation in Labour Force.&lt;br/&gt;       4.2.2. Differences in Women and Men Labour Force&lt;br/&gt;4.3. Education Factor in Women Participation&lt;br/&gt;       4.3.1. Literacy Rate in Labour Force&lt;br/&gt;       4.3.2. Educational Status of Women in Labour force&lt;br/&gt;4.4. Women Labour Force by Occupation&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  PART FIVE&lt;br/&gt;RESULTS AND INTERPRETATION OF INTERVIEW.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  PART SIX&lt;br/&gt;CONCLUSION&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; INTERVIEW QUESTIONS&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; BIBLIOGRAPHY &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TABLES AND FIGURES&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Figures&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Figure 4.2.1. Economically active population rate (%)&lt;br/&gt;Figure 4.2.2. Labour Force Indicators (Women) (%) &lt;br/&gt;Figure 4.2.3. Labour Force Indicators (Men) (%)&lt;br/&gt;Figure 4.3.1. Literacy Rate in Labour force           &lt;br/&gt;Figure 4.3.2. Educational status of Women in Labour Force&lt;br/&gt;Figure 4.4.1. Percentage of employed population by occupation (Women)&lt;br/&gt;Figure 4.4.2. Percentage of employed population by occupation (Men)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Tables&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Table 1.   Commodity Composition of Exports in Textile (Mil. $)           &lt;br/&gt;Table 2.   Production Index of Manufacturing Industry (1997=100)&lt;br/&gt;Table 3.   Index of Production Workers in Manufacturing Industry&lt;br/&gt;Table 4.   Education Level&lt;br/&gt;Table 5.   Qualifications of an Ideal Job&lt;br/&gt;Table 6.   Promotion as a manager (Yes)&lt;br/&gt;Table 7.   Promotion as a manager (No)&lt;br/&gt;Table 8.   Qualifications for Promotion&lt;br/&gt;Table 9.   Reasons to leave work&lt;br/&gt;Table 10. Behaviours and Prejudices Towards Women Managers&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          1&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;INTRODUCTION&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;This dissertation focuses on women&quot;s participation in labour market. This participation may vary in different forms. Firstly, as an unpaid, that either can be titled as invisible worker or worker paid in an informal way. In addition, women contribute as paid workers, mainly in lowest paid and least-powerful positions, however recently this has been ensured with women taking more responsibilities in managerial positions.&lt;br/&gt;The aim of this study is to outline the development of women managerial life in textile industry, through history; opposing a dominant patriarchal culture; and strong communal structure, in Turkey. The main reason why Turkey is chosen for this study is that, because it is a unique country to perceive the correlation of culture and gender. In Turkey, Islamic culture is preserved with a democratic system aiming to equal women and men in social, cultural and political life.&lt;br/&gt;Addition to this goal, the dissertation will try to examine how demand-supply trends have changed for the last 20 years economically, how these changes have formed latest statistics, and where they brought women management in textile status today. Textile sector is decided to be focused on, for the reason that textile is one of the leading industries in Turkey. In addition, in this industry women participate with a very high proportion and as it is a broad commerce, it is observed that women&quot;s promotion scale increases by time, related to their education mainly derived from textile schools and managerial degrees. &lt;br/&gt;According to official statistics released in 1998 (SIS, 1998), every 3 women out</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - SUÇUN DEREBEYLERİ - ALİ CEVAT AKKOYUNLU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-sucun-derebeyleri-ali-cevat-akkoyunlu-430247.html</link><description>suçun derebeyleri - ali cevat akkoyunlu</description></item><item><title>KÜLTÜREL SAVAŞ VE SAVAŞ KÜLTÜRÜ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kulturel-savas-ve-savas-kulturu-374805.html</link><description>Kültürel Savaş ve Savaş Kültürü&lt;br/&gt;1991 savaşla başladı. Bu savaş süren bir savaşın kendini resmileştirmesiydi aslında. Silahlar sustuğunda savaş sona ermişti. Resmen barış yapıldığında da sona ermeyeceği kesindir.&lt;br/&gt;Batı medeniyeti, savaşsız var olamaz, hayatiyetini sürdüremez. Bu yarışmacı, yayılımcı ve madden büyümeci medeniyet, savaşı bıraktığı an, mesela insaniliğe, ahlaka ve güzelliğe yenik düşer. &lt;br/&gt;Teknolojiyi tanrılaştıran, üretim ve tüketimi tapınmaya dönüştüren ve bütün değerleri maddeye yükleyen bu medeniyet tabiatıyla, ilahi kanunları çiğnerken bütün insanlığa yaşanmaz bir dünya hazırlıyor.&lt;br/&gt;Batı medeniyetinin mülevves pençesini attığı her toprak parçasında insanlar insanlıktan çıkıyor, hayvanlar, bitkiler ve hatta taş ve toprak bile kendileri olmak imkanından yoksun hale geliyor.&lt;br/&gt;Batı&quot;da insanlığın geleceği üzerine kafa yoranlar şu soruyu sormaktan kendilerini alamıyorlar : Bu ekonomik ve teknolojik davranış tarzı ile nereye kadar gidebilir? Yada bu şekilde devam edilirse insanlık önümüzdeki yüzyıllarda da hala var olmaya devam edebilecek mi?&lt;br/&gt;Bu dünya açlık sınırlarını aşamayan insan topluluklarıyla, zenginliği elinde tutan azınlığın tahakkümünü bir arada yaşıyor. İki kesim arasındaki açık büyüyor: Gelişmişler daha fazla gelişiyor, gelişmemişler ise hala gelişmeye çabalıyor.&lt;br/&gt;Hammadde kaynakları hızla tükeniyor. Kimyasal atıklar, egzoz gazları, fabrika dumanları, zehirli böcek ve bitki ilaçları, moloz ve çöp yangınları dünyanın ekolojik dengesini alt - üst ediyor. &quot;Gelişmiş ülkeler&quot; zehirli atıklarını boşaltacak ülke arıyor. Kömür ve petrol benzeri fosil yakıtlar atmosferdeki karbondioksit oranını canlılar için öldürücü etki uyandıracak kerteye doğru yükseltiyor. Şu söyleniyor artık : Teknik ilerleme öyle şartlar meydana getirdi ki, bundan sonraki her ilerleme insanlığın varlığına yönelik bir tehdittir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kültür ve İktidar&lt;br/&gt;Değer hükümleri üzerinde tereddütler uyandırılmış, hatta yalnız bununla kalınmamış, değer hükümlerine savaş açılmış bir toplumun kimlik bunalımı, kültür bunalımı içine düşmesi kaçınılmazdır. Türkiye&quot;de kültür ve kimlik bunalımını müzminleştiren, devletin insanımızı zorla değiştirme yönündeki sürekli politikalarıdır. Türkiye&quot;de bir taraftan halk idaresi, halk hakimiyeti, demokrasi hatta liberalleşme sözleri edilirken, öte yandan halkın idaresinden, hakimiyetinden hatta etkisinden uzak tutulan alanlar vardır. Bu alanlar tahsisen kültürle ilgili kurumları ve kültür oluşturucu yapıları içine almaktadır.&lt;br/&gt;İNSAN - KÜLTÜR VE TÜRKİYE&quot;DE KÜLTÜR MESELESİ&lt;br/&gt;XX. asrın sonlarına yaklaşırken Türkiye&quot;nin içinde bulunduğu maddi ve manevi şartları doğru ve yapıcı olarak değerlendirmek icap etmektedir. İki asırlık &quot;yenileşme&quot; çabalarının damgasını taşıyan bugünkü Türkiye&quot;nin her sahada yaygınlaşan ve derinleşen sancılarını hem bu perspektiften, hem de tarihimizin daha önceki devirleri açısından tahlil etmek ilmi bir zarurettir. Toplum yapısının birinci derecede nazımlarından kültür varlığını bütünden ayırmadan ele alarak bazı değerlendirmeler yapmak doğru, gerçekçi bir bakışın icaplarındandır. Sayısız &quot;kültür&quot; tarifinin muhassalası olarak şöyle bir tarifi benimsemek eğilimindeyiz : Kültür, bir milletin fertlerinin sahip olduğu, olayları karşılayan duyuş ve davranış şekilleri ile bütün tarihi içinde meydana getirdiği değer hükümleridir. &lt;br/&gt;Kültürün temelinde inanç, bu inanca dayalı bilgi ve değer yatar. İnsan bu doğrultuda ve çerçevede münasebetlerini manalandırır. Bu manalandırma bağı doğru, düzenli ve sağlam işlediği müddetçe insan meselesinin vahim ölçülere varması durumuyla karşılaşılmaz. Çünkü insanlar meselelerini sahip oldukları kültür yapısı içinde sıhhatli şekilde çözebilmektedirler. &lt;br/&gt;Türkiye&quot;de devletin kültür siyasetinin tutarsızlığı ve yanlışları, millet varlığının zedelenmesi ile neticelenmiştir. Yabancı kültür sızmalarını düzenli olarak gerçekleştiren devlet kuruluşlarının durumudur ki, bünyemizi sarsan yabancı kültürlere karşı koymaya da  güçleştirmektedir. Bu müesseselerin yabancı kültür aktarımcılığı, tesirli kitle haberleşme vasıtalarını kullanarak yaygınlaştırmaları meseleye büyük bir genişlik kazandırmaktadır. Böylece, insan varlığımıza yönelen dış saldırı bizzat-bazı ahvalde-resmi kuruluşlardan beslenmiş olmaktadır.&lt;br/&gt;İNSAN DAVRANIŞLARININ TEMELİ OLARAK KÜLTÜR&lt;br/&gt;Hem her defasında yeni bir davranış tarzı icat ederek anarşiye yol açmamak, hem de toplum içinde düzenli hareket etmek için insanlar bu normlara uymak zorundadırlar. İnsanlarla hayvanları birbirinden ayırmada normlar bir krit</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - HAYEK  VE  LİBERALİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-hayek-ve-liberalizm-430152.html</link><description>hayek  ve  liberalizm&lt;br/&gt;</description></item><item><title>KÜLTÜREL EMPERYALİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kulturel-emperyalizm-360793.html</link><description>I.BÖLÜM&lt;br/&gt;A-KÜLTÜRÜN TANIMI VE TARİHÇESİ&lt;br/&gt;      Kültürün  etimolojik açıdan kökenine indiğimizde karşımıza Latince de tarım anlamına gelen &quot;&quot;cultura&quot;&quot; sözcüğü çıkmaktadır.&lt;br/&gt;      Kültür terimine 18.yüzyıldan beri rastlanmaktadır.ama öncesinde kültür farklı kavramlarla birlikte kullanılmış daha sonraları özerk bir anlatım niteliğine kavuşabilmiştir.19.y.y sonunda İngiliz antropologları,etnografya tarafından incelenen toplumlara özgü olan düşünce,eylem biçimleri,inançlar,değer sistemleri,simgeler ve tekniklerin tümünü anlatmak üzere kullanılmıştır.&quot;&quot;kültürün özerk bir terim olarak oluşumu,kuşkusuz yeni bir kavramın anlatımı gereğinden doğmuştur...yeni bir kavramın gerekliliği,orta çağ ile modern çağın birleşme noktasındaki toplumsal olguyu etkileyen doğal ve dolaysız toplumsal çevresiyle yüz yüze olan insanın davranışını derinlemesine değiştiren temel değişimler sonucunda ortaya çıkmıştır.&quot;&quot;(Mejuyev,1998:30)&lt;br/&gt;     Kültür kavramına yönelik oldukça fazla tanımlamalar yapılmıştır.Bunun nedeni ise;somut bilim dallarında bile fazlasıyla kullanılması ile açıklamak mümkün.En genel anlamda kültür bir yaşam biçimidir.&quot;&quot;Doğal çevre ve toplumsal ilişkilerden üretilmiş olan bilgi,nesne alışkanlıkların tarh içinde yoğrularak aktarılan bir yaşam biçimidir.Kültür;töre,örf,gelenek,adetlerle insanların birbirine perçinlenmesini ve toplumun yazılı olmayan törel sözleşme ile birbirine bağlılığını anlatan bir yapıdır.&quot;&quot;(Bobaroğlu,2003:32)&lt;br/&gt;    Yine UNESCO uzmanlarının 1969 da yaptığı kültür tanımı ise;bir insan topluluğunun kendi tarihi takamulu hususunda sahip olduğu şuur demektir.&lt;br/&gt;    Teknoloji,mimari eserler,doğa ile başa çıkma yapıtlarını içine alan maddi kültür öğeleri,toplumun konuştuğu dili,eğitim,din,tutumlar,değerler,inançlar,sosyal kurum ve organizasyonlar,politik yaşam,estetik,ahlak kültürü meydana getirmektedir.&lt;br/&gt;   Bazı sosyologlar ve yazarlar kültürü maddi ve manevi kültür olarak ayırırlar ve maddi maddi kültüre medeniyet ismini vererek kullanmaktadırlar.Maddi kültür,bireyin kullanım alanındaki teknolojik araçlar(makine ve aletler) içermekte,manevi kültürü ise;örf,adet,kolektif davranış ve tutumlar oluşturmaktadır.Bu tür kültür ayrımlarını çoğaltabiliriz.Kimi sosyologlar,yazarlar da kültür çeşitlemelerini,genel kültür,alt kültür,kent kültürü,köy kültürü,zengin-fakir kültürü,hayat-ölüm kültürü şeklinde yapmışlardır.&lt;br/&gt;  Özetle kültür insanları bulundukları zamana,mekana yükledikleri anlamlar,doğanın verdiğinin dışında insanın içinde yaşadığı çevrede ve dönemde yarattığı,her şeydir.Ortak dil,benzer giyim,benzer hisler,benzer yeme alışkanlıkları,benzer dünya görüşü ile bütünleşen,diğer topluluklardan bu ortak yanları ile ayrılıp özgün bir yapı oluşturan insanların uzun zaman bir aradalığının,emeklerinin sonucudur kültür.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;B-KÜLTÜR VE KİMLİK İLİŞKİSİ&lt;br/&gt;     &quot;&quot;Kimlik bir kimsenin insanlığına özel içeriğini veren ve onu sadece herhangi bir insan değil,ama belli bir kişi yapan şeydir.Bir kişinin özel anlamı,tanımı veya farklılığıdır.(Thiebaut,1997:96) &quot;&quot;kişi,onun evrensel kalıtsal insani kapasitelerinin gerçek varlığına dönüşmesiyle mevcudiyet kazanır.&quot;&quot;(Geertz,1973:52)&lt;br/&gt;   Nafiz Tok,kimliğin bu dönüşüm sürecinde oluştuğunu dile getirir.Mosh Halbertale ise,kimliğin öznel olarak, bir kişinin,kendi varlığını en anlamlı ve en önemli rolü olarak gördüğü şey diye tanımlar.O zaman kişiyi özerkleştiren,anlamlı kılan,tanımlayan,önemli hale getiren haysiyeti,aklı,saygı görme,kendini değerli hissetme isteği,kısacası kimliğidir.&lt;br/&gt;   &quot;&quot;Kant&quot;tan beri,insanlığımızı oluşturanın yaşamımızı ilkeler ile yönetme kabiliyetine sahip,rasyonel özerk organlar olma statümüz olduğu yaygın kabul görür. ....insanlığımızı neyin oluşturduğu,bu suretle de haysiyetimizi neyin verdiği,bizi saygıya neyin değer yaptığına ilişkin sezgimizin temeli,kendi başına değerli olan (rasyonel varlıklar,özerk varlıklar olarak)yaradılıştan gelen doğamız olagelmiştir.&quot;&quot;(Tok,N.2003;134)Ama bu evrensel insani potansiyel kişiliğimizi tanımlama ve tamamlamada yeterli değildir.İnsan sevilmek,saygı görmek,de</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - KÜRESELLEŞME</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-kuresellesme-430186.html</link><description>küreselleşme</description></item><item><title>THE JEWS AND CHRISTIANS OF IMPERIAL ASIA MINOR, THE LITERAR AND MATERIAL EVIDENCE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?the-jews-and-christians-of-imperial-asia-minor,-the-literar-and-material-evidence-438953.html</link><description>The Jews and Christians of Imperial Asia Minor, The Literary and Material Evidence&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Table of Contents&lt;br/&gt;Abstractâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.ii&lt;br/&gt;Özetâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..iii&lt;br/&gt;Table of Contentsâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.iv&lt;br/&gt;List of Platesâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦vi&lt;br/&gt;List of Figuresâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.viii&lt;br/&gt;List of Mapsâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..x&lt;br/&gt;Introductionâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..1&lt;br/&gt;Part I: The Jewsâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦6&lt;br/&gt;I.1 The Arrival of the Jews in Asia Minorâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦6&lt;br/&gt;I.2 The Development of the Diaspora and Roman Attitude towards Jewsâ€¦â€¦â€¦.14&lt;br/&gt;I.3 Evidence of Jews in Graeco-Roman Society in Asia Minorâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..34&lt;br/&gt;I.3.1 Public Lifeâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦...34&lt;br/&gt;Citizenshipâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦...34&lt;br/&gt;Public Officesâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.34&lt;br/&gt;Civic Lifeâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦36&lt;br/&gt;I.3.2 Religious Lifeâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.37&lt;br/&gt;The Synagogue: Definition and Functionâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦38&lt;br/&gt;The Temple and the Synagogueâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..39&lt;br/&gt;Synagogue Officialsâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦41&lt;br/&gt;Women and the Synagogueâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.41&lt;br/&gt;The Synagogue Buildingâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.43&lt;br/&gt;Influence of Palestineâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..50&lt;br/&gt;Apostasyâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..54&lt;br/&gt;I.3.3 Social and Economic Lifeâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..54&lt;br/&gt;v&lt;br/&gt;Educationâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦55&lt;br/&gt;Entertainmentâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.56&lt;br/&gt;Trade and Trade Guildsâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.57&lt;br/&gt;Professionsâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.58&lt;br/&gt;Bathingâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..59&lt;br/&gt;Intermarriageâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.60&lt;br/&gt;Social Structure with the Jewish Communityâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦60&lt;br/&gt;Interaction with Local Traditionsâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..61&lt;br/&gt;Funerary Customsâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.62&lt;br/&gt;Godfearersâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.65&lt;br/&gt;Part II: The Christiansâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..67&lt;br/&gt;Part II.1 The Emergence and Spread of Christianity in Asia Minorâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦67&lt;br/&gt;Part II.2 The Spread of Christianity and Roman, Jewish and Individual Responses..78&lt;br/&gt;Part II.3 The Physical Evidence for Christianity in Asia Minorâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.98&lt;br/&gt;Conclusionâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..108&lt;br/&gt;Appendix 1 The Epigraphic Evidenceâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦114&lt;br/&gt;Jewishâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..114&lt;br/&gt;Christianâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦..127&lt;br/&gt;Appendix 2 Antiochâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦131&lt;br/&gt;Appendix 3 Dura Europosâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.â€¦..138&lt;br/&gt;Bibliographyâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦.142&lt;br/&gt;Ancient Sourcesâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦142&lt;br/&gt;Modern Sourcesâ€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦â€¦143&lt;br/&gt;Plates, Figures and Maps&lt;br/&gt;vi&lt;br/&gt;LIST OF PLATES&lt;br/&gt;PLATE 1 -Priene, ashlar chancel screen (2) with menorah flanked by two peacocks. Fine,&lt;br/&gt;S., 1996, 72, XII.&lt;br/&gt;PLATE 2 -Sardis, looking into the Main Hall of the synagogue from the atrium. Cimok,&lt;br/&gt;F., 1998, 83.&lt;br/&gt;PLATE 3 -a- Sardis, Eagle altar table. Hachlili, R., 1998, Plate II-4&lt;br/&gt;b- Sardis, limestone screen with menorah, lulav, Torah scrolls and ethrog.&lt;br/&gt;Hachlili, R., 1998, Plate II-3.&lt;br/&gt;PLATE 4 -a- Aphrodisias, architectural fragment with carved menorah, possibly from the&lt;br/&gt;synagogue. Reynolds, J &amp; R. Tannenbaum, 1987, 142, no.10.&lt;br/&gt;b- Akmonia, column capital with menorah and Torah scrolls, possibly from&lt;br/&gt;the synagogue. MAMA VI, 347.&lt;br/&gt;PLATE 5 -Miletus, row of seats with the inscription &quot;Place of the Jews and Godfearers&quot;&lt;br/&gt;from the theatre. Cimok, F., 1999, 95.&lt;br/&gt;PLATE 6 -a - Sardis, Hebrew inscription with the word &quot;Hebrew&quot;. Cimok, F., 2000, 101.&lt;br/&gt;b- Sardis, incised menorah on brick. Cimok, F., 2000, 110.&lt;br/&gt;c- Ephesus, oil lamp with the depiction of menorah. Hachlili, R., 1998, Plate&lt;br/&gt;VII e.&lt;br/&gt;PLATE 7 -Hierapolis, tomb identified as Jewish by incised menorah. Cimok, F., 1999,&lt;br/&gt;80.&lt;br/&gt;PLATE 8 - a- Aphrodisias, dedicatory inscription, face b. Reynolds, J. &amp; R.&lt;br/&gt;Tannenbaum, 1987, 17, no.4.&lt;br/&gt;b- Aphrodisias, face b, upper list. Reynolds, J. &amp; R. Tannenbaum, 1987, 18,&lt;br/&gt;no.5.&lt;br/&gt;vii&lt;br/&gt;c- Aphrodisias, face b, lower list. Reynolds, J. &amp; R. Tannenbaum, 1987, 18,&lt;br/&gt;no.6.&lt;br/&gt;PLATE 9 - Tembris Valley, tomb number 3. Gibson, E., 1978, Plate V, no.3.&lt;br/&gt;PLATE 10 - Tembris Valley, tomb number 8. Gibson, E., 1978, Plate IX, no.8.&lt;br/&gt;PLATE 11 - Tembris Valley, tomb number 9. Gibson, E., 1978, Plate X, no.9.&lt;br/&gt;PLATE 12 - Tembris Valley, tomb number 10.</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - BEKLEME HATTI MODELLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-bekleme-hatti-modelleri-430300.html</link><description>bekleme hattı modelleri</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - İŞLETMELERDE PLANLAMANIN ÖNEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-isletmelerde-planlamanin-onemi-430255.html</link><description>işletmelerde planlamanın önemi</description></item><item><title>EVLİLİK VE BOŞANMA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?evlilik-ve-bosanma-371171.html</link><description>EVLİLİK VE BOŞANMA&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Hazırlayan&lt;br/&gt;HANDAN SARAL 9701316&lt;br/&gt;NEVİN KARLI          9701424&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PDR 4. sınıf   I. Öğretim&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PROF. DR. KURTMAN ERSANLI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SAMSUN&lt;br/&gt;2001&lt;br/&gt;KAYNAKÇA&lt;br/&gt;Cüceloğlu Doğan, İnsan ve Davranışı, &lt;br/&gt;Cüceloğlu Doğan, İçimizdeki Çocuk&lt;br/&gt;Geçtan Engin, Çağdaş Yaşam ve Normal dışı  Davranışlar, &lt;br/&gt;Özgüven Ethem İbrahim, Evlilik ve Aile Terapisi&lt;br/&gt;Yavuzer Haluk, Çocuk Eğitimi El Kitabı,&lt;br/&gt;Yörükoğlu Atalay, Çocuk Ruh Sağlığı (Çocuğun Kişilik Gelişimi, Yetiştirilmesi ve Ruhsal Sorunları&lt;br/&gt;Yörükoğlu Atalay, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk. &lt;br/&gt;EVLİLİK KAVRAMI&lt;br/&gt;Evlilik, bireylerin cinsel ilişkilerini meşrulaştıran ve toplumca onaylayan bir sözleşmedir. Başka bir deyimle, çiftlerin çocuk yapma ve yetiştirmek için karşılıklı olarak yaptıkları toplumca onaylanan bir sözleşmedir.&lt;br/&gt;Evlilik, toplumsal kurallar ve yasaların öngördüğü biçimde karşı cinsten en az iki kişinin yaşantılarını birleştirdikleri, kendine özgü ilişkiler bütünüdür. &lt;br/&gt;Evlenme, tam ve sürekli bir hayat ortaklığı yaratmak üzere bir kadınla bir erkeğin hukuken geçerli bir biçimde birleşmesidir. Evlilik anlaşmasına göre karı koca bazı hak ve görevleri kabul ederek bir arada yaşar ve çocuklarını birlikte yetiştirirler. &lt;br/&gt;Bireyler evlilik yolu ile birbirlerine akraba olur ve yeni ilişkiler içersine girer. Her aile akrabalık ilişkileri içerisinde yaşamını sürdürür. Akrabalık bireylerin sosyal ilişkilerinin gerçekleştiği evlilik, kanbağı veya soy sop ilişkilerinedayalı bir sistemdir. Aile çevresi çeşitli birimlerde ilişkide bulunduğumuz, amca, dayı, teyze, hala, enişte, baldız, bacanak gibi akrabalık ve hısımlık sistemiyle sarılıdır. Geleneksel tarım toplumlarında bu ilişkiler daha yoğun iken, kentsel yapıda gittikçe zayıflamaktadır. Bireyler birbirlerini ölüm, evlilik gibi belirli günlerde görebilme ve hatta tanışma olanağı bulmaktadırlar. Çağdaş endüstriyel yaşam bu tür ilişkileri kısıtlayıcı bir rol oynamaktadır.&lt;br/&gt;Evlilik Türleri&lt;br/&gt;Evlilikler tek eşli olabileceği gibi çok eşli de olabilir. Erkeğin veya kadının bir tek eşle evliliğine monogami; kadının veya erkeğin birden fazla eşi olmasına ise çok eşli evlilik veya poligami denir. Erkeğin birden fazla kadınla evli olması polijini, kadının bir çok erkekle evliliği ise poliandri&quot;dir. Çağımıza geçerli olan evlilik biçimi monogami yani tek eşli evliliktir. Poliandri&quot;ye ancak Hindistan&quot;da Toda kabilesinde rastlanılmaktadır. Çünkü burada erkek nüfusu çoktur, herkese yetecek kadar kadın olmaması, kadını birden fazla erkekle evliliğe götürmektedir.&lt;br/&gt;Hiçbir toplumda cinsel ilişkiler tümüyle serbest değildir. Bazı ilkel topluluklarda, topluluk üyelerinin o topluluk içinden kimselerle evlenmeleri yasaklanmıştır. Bu evlilik düzenine dıştan evlenme (egzogami) denmektedir. Bazı topluluklarda ise grup içinden evlilik uygulanmıştır. Buna içten evlenme (endogami) denmektedir. Mısır firavunlarının kız kardeşleriyle evlenmelerinde veya evli bir kadın öldüğünde,  kocanın ölen karısının kız kardeşiyle evlenmesi gibi. Amerika&quot;da siyahlar ve Yahudiler arasında endogamiye sıklıkla rastlanır.&lt;br/&gt;Çiftlerin baba tarafı veya onun yanına yerleşmesine patrilokalite kadının tarafı veya kadının ebeveynleri ile oturmasına ise matrilokalite denir. Modern toplumlarda yeni evlenen çiftler her iki tarafı da reddederek, onlardan ayrı kendi başlarına yaşamayı tercih etmektedirler. Buna da neolokalite veya ev açma denir.&lt;br/&gt;Genelde bütün toplumlarda koca otoritesinin üstünlüğü görülür, buna patriyarki denir. Matriyarki yani kadının otoritesinin üstünlüğüne çok az rastlanır. Son ortaya çıkan bir ilişki otoritedir. Burada karı ve kocanın eşit söz hakkı vardır. &lt;br/&gt;Evlenmemizin nedenleri arasında, birlikte uyumlu bir cinsel yaşam kurup bunu git gide geliştirme isteği vardır. Çoğumuzun aldığı terbiye gereğince, cinselliğimizi tatmin edebilmemiz için en ideal ortam evliliktir. &lt;br/&gt;Eşler arasında ortak nitelikler çoğaldıkça evlilik ilişkilerinde mutluluk oranı artmaktadır. Ama karşı cinsten birine tam anlamıyla benzeyen iki kişi bulmak ve bunları her yönüyle mutlu ilişkiler içinde yaşamalarını beklemek zordur. &lt;br/&gt;Hepimiz evliliğin bize şunları sunmasını isteriz: Sevgi, benimsenmek, yalana dolana sapmadan, ne isek o olabilmek, başarılı olmak ve değer verildiğimizi hissetmek. Birbirine ait olmaktan doğan yakınlık, can yoldaşlığı. Beğenilmek, istenmek ve anlaşılmak. Bunlar vazgeçilmez duygusal öğelerdir. Bunlar cinselliği yalnız fiziki yönden değil ruhsal yönden de tamamlar. Evlilikte sevgi bir gayret gerektirir, hem verme hem alma açısından sarf</description></item><item><title>SAVAŞ, DEVRİM VE FAŞİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?savas,-devrim-ve-fasizm-448037.html</link><description>Savaş, Devrim ve Faşizm Üzerine&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Eger Komünist Partisi devrimci umudun partisi ise, bir yigin olarak fasizm de karsi-devrimci umutsuzlugun partisidir.&lt;br/&gt;Troçki&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tarih sahnesine çikisindan itibaren kapitalizm, gezegenimiz üzerinde sik sik yikim ve felaketler meydana getirdi. Kapitalizm yasadigi krizleri yikimlar örgütleyerek ve bu yikimlari yeniden üreterek asmaya çalisti. Ancak bu sarmal yerini kendiliginden bir baska ekonomik formasyona birakamayacagindan dolayi da, aslinda sorun oldugu gibi devam ediyor: ekonomik yükselisler ve çöküsler. Aslinda tüm bu yikim ve felaket süreçlerinin anasi kapitalist mülkiyet tarzindan baskasi degildir. &lt;br/&gt;Üretimin devasa düzeylerde toplumsallasmasina karsin üretim araçlarinin özel mülkiyeti, insanliga giydirilmis bir deli gömlegidir. Sermayenin yogunlasarak ve merkezileserek tekelleri olusturmasi kapitalizmin çeliski ve çatismalarinin daha yogun ve üst düzeylerde yasanmasina neden oluyor. Kapitalizmin en üst asamasindan baska bir sey olmayan ve dünya çapinda kendi iliskilerini egemen kilan emperyalizm, söz konusu çeliskileri daha üst düzeylere tasiyarak yeni ve devasa yikimlari örgütlemenin yolunu dösemekten ileri gidemedi. Kapitalist rekabet, tekeller düzeyine yükselerek siddetli ve kiran kirana bir mücadeleyle karakterize oldu. Finans kapital, kapitalist üretim tarzinin çeliskilerini 1914&quot;te dünya üzerinde korkunç bir savasi örgütleyerek ve böylece dünya pazarlarini yeniden paylasarak çözmeye çalisti. Fakat milyonlarca insanin ölümü ve üretici güçlerin tahrip olmasina karsin çeliskiler çözülememis, katlanarak ve büyük yikimlari örgütleyerek sistem yoluna devam etmistir. &lt;br/&gt;Çeliskilerin üst boyutlara çikmasi ve katlanilmaz hale gelmesi tekelci kapitalizme korkunç bir saldirganlik özelligi verir. 1914-1918 savasinda çözülemeyen çeliskiler, 1939-1945&quot;teki Ikinci Emperyalist Savasla çözülmeye çalisilmistir. Ama bu çözüm, dünyanin bir kez daha emperyalistlerce yeniden paylasilmasindan ileri gidememistir. Bugün dünya kapitalizminin içine yuvarlandigi kriz bir kez daha gösteriyor ki, kapitalizm kendi çeliskilerini asmaya çalisirken, bu çeliskileri daha derin ve daha genis bir ölçekte yeniden üretmekten ve felaketlerin yolunu dösemekten baska bir sey yapamadi ve yapamaz. &lt;br/&gt;Savasin yarattigi devrimci buhran ve fasizmin toplumsal temelleri &lt;br/&gt;20. yüzyilin ilk çeyreginde dünya siyasal arenasinda yasananlar, daha sonraki tüm tarihsel süreci belirlemistir. Emperyalist sistemin baslattigi kanli savas, büyük kapitalist güçlerin dünya pazarlarini ve nüfuz alanlarini güçleri oraninda yeniden paylasmalari amacini gütmüstür. Oysa savas barut, ölüm ve kan oldugu kadar, ayni zamanda toplumsal bir harekettir de. O güne kadarki tüm devinimsiz yapilari, varliklari harekete geçiren ve olaylarin içine katan bir devdir savas. Savasin toplumsal yani kadar önemli bir yani da, sinifsal olusudur. Savas kapitalistler için korkunç karlar ise, emekçiler için yikim ve felakettir. Demek ki, savasin gidisati bu siniflar için farkli anlamlar tasimaktadir ve savas bu siniflarin etkisinin, müdahalesinin disinda kalamaz. Kitlelerin savasla birlikte kaosun içine çekilmeleri ataletten ve biteviye yasamlarindan kurtulmalari, eski &quot;kör&quot; toplumsal iliskilerden siyrilip çikmalari demektir. Bu çikis, emekçiler açisindan savasa bambaska bir yön verir. Savasin toplumsal yönü iste tam da bu noktada kendini açiga vurur. Savas devrim-karsidevrim anaforuna dönüsür. &lt;br/&gt;1917 Ekim Devrimiyle Rus proleterleri silahlarini kendi burjuvalarina dogrultup siyasal iktidari fethettiklerinde, savas tüm dünyada bir devrimci buhranlar sürecini baslatmisti. Rus Çarinin kellesinin düsmesi, Almanya&quot;da Hohenzollern&quot;in akibetinin de müjdecisiydi. Rus proleter devriminin ardindan, Avrupa&quot;da da finans kapitalin çikarlari için kan ve baruta bulanmis emekçi yiginlar yepyeni bir dünyayi kurmanin umudu ve heyecaniyla silahlarini kendi burjuvalarina dogrulttular. Avrupa&quot;da pes pese devrimci ayaklanmalar yasanirken, sömürge ülkelerdeki &quot;köle&quot; halklar da silah elde savas cephesin</description></item><item><title>İNANÇLA İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?inancla-ilgili-temel-kavramlar-455270.html</link><description>İNANÇLA İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR&lt;br/&gt;Yazar: Yrd.Doç.Dr.H.Mehmet SOYSALDI&lt;br/&gt;KİTABIN KONUSU:&lt;br/&gt;Kelimelerin zaman içerisindeki mana değişiklikleri yani semantik ilminin verilerinden de istifade edilerek Kurandaki inançla ilgili temel kavramların incelenmesi ve açıklığa kavuşturulmasıdır. Kuran-ı Kerimi doğru biçimde anlayabilmek için, yüce Kuranın edebi incelikler taşıyan metnindeki kelimeleri, onların tarihi seyrini ve onlarda, zaman içinde meydana gelen değişiklikleri tam bir şekilde göz önünde bulundurmamız gerekir. Aksi taktirde, Kuran metnini yorumlarken hataya düşebiliriz.&lt;br/&gt;Bu kitap yazarının araştırmaları neticesinde doktora tezi olarak hazırlanmış ve 1994 yılında kabul edilmiştir.&lt;br/&gt;Araştırmanın asıl amacı, yüce Kuranın doğru bir şekilde anlaşılmasına yardımcı olmaktır. Kuran-ı Kerimin Arapça indirilmiş olması, onun için Arapçanın anlaşılmasıyla İslami kavramların ne anlamlara geldiklerinin bütün yönleriyle bilinmesiyle mümkündür. Bu çalışmada Kuran-ı Kerimdeki inançla ilgili temel kavramları ele alarak, onların Kuran konteksi içerisinde kazandıkları manaları tesbit edip, böylece Kuranın Arapların inanç sistemlerinde ne gibi köklü değişmeler ve düzenlemeler yaptığını ortaya koymaya çalışılmıştır.&lt;br/&gt;1. ARAŞTIRANIN METODU:&lt;br/&gt;Önce semantik tahlilini yaparak Kuran-ı Kerimdeki inançla ilgili temel kavramları seçerek başlıyor. Semantik tahlil için birinci bölümde dört temel kavram seçilmiş. Bunlar sırasıyla İman, Küfür, Şirk ve Nifaktır. İkinci bölümde ise iman esaslarını göz önünde bulundurarak inancın konusu olan, Allah, Melek, Kitap, Nebi, Resul, Ahiret, Kaza ve Kader gibi temel kavramları ele almıştır.&lt;br/&gt;Kelimelerin Kuran öncesi anlamları açığa çıkarıldıktan sonra, bu kavramları Kuranın edebi metni içinde araştırıp nerelerde ve hangi anlamlarda kullanıldığı tesbit edilmiştir. Kuranın kendi düşünce sistemi ve semantik alanı içerisinde bu kavramlara yüklediği yeni anlamları da belirtilmiştir.&lt;br/&gt;Semantiğin Tanımı ve Tarihi: Yunanca, semantikostan gelen ve &quot;manalı, manidar, gizli anlamı olan&quot;bir kelimedir.&lt;br/&gt;Anlambilim, anlam öğretisi ise, şu manada tanımlamaktadır: &quot;Göstergelerle yada sözcükler ve önermelerle, onların dile getirdiği anlam arasındaki bağıntıyı inceleyen bilgi dalı&quot;na semantik denmiştir.&lt;br/&gt;Kelimelerin Semantik Yapısı Nasıl Oluşuyor? Tanımlar bazen soyut olarak ortaya atılırlar. Bu gibi tanımları anlamak oldukça zordur. Modern dilciler dilin yaşayan bir canlı gibi yenilendiğini kabul ederek yeni manalar kazandığını ve bir kelimenin manasında değişiklikler meydana geldiğini ileri sürerler. İşte kelimelerin yeni manalar kazanmaları ve manaların değişmesi semantik ilmine girer. Semantik kuralının gereği olan mananın zamanla değişmesiyle dilde eşanlamlı kelime çoğalmaktadır.&lt;br/&gt;Anlam Değişmeleri: Mantık açısından anlam değişmeleri başlıca şu üç türde toplanabilir.&lt;br/&gt;a) Anlam daralması;&lt;br/&gt;b) Anlam genişleme ve genelleşmesi,&lt;br/&gt;c) Başka anlama geçiş (yada anlam kayması),&lt;br/&gt;Netice olarak diyebiliriz ki semantik; bir dilin anahtar terimleri üzerindeki analitik çalışmadır. Yani kelimelerin tarihi seyir içerisinde kazandığı manalar bakımından yapılan bir incelemedir. Daha sonra bu kelimelerden hareket ederek kavrama, kavram çekirdeğine ulaşmağa, anlam değişikliklerini ve bunların nedenlerini belli etmeye çalışmışlardır.&lt;br/&gt;BİRİNCİ BÖLÜM&lt;br/&gt;İnançla ilgili temel kavramlar:&lt;br/&gt;A- İman; Arapça lügatte mutlak olarak &quot;tasdik etmek&quot;anlamındadır. Çünkü tasdik eden, tasdik ettiğini yalanlamaktan emin kılmış veya kendisi yalandan emin olmuş olur.&lt;br/&gt;Kuran-ı Kerimde İman en çok kullanılan kavramlardan biridir. Kuranda geçen iman kelimelerini teker teker incelediğimiz zaman, bu kelimenin Kuranda &quot;tasdik etmek, inanmak&quot; anlamında kullanıldığını görürüz.&lt;br/&gt;Şeriat dilinde iman: &quot;Hz. Muhammed (sav)in Allahtan getirip haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğunu kabul ve itiraf etmektir&quot;.&lt;br/&gt;Istılahi anlamıyla İslam, Allahın emirlerine tam teslimiyet ve itaattir. Yani ne yapılacağı ve ne yapılamayacağı konusunda Allahın hükümleri ile hoşnut olmak, tam kabul ile hiçbir itiraz olmaksızın Allahın görev dediğini görev ve yasak dediğini yasak kabul etmektir. Bu yüzden, bir lisan meselesi olarak iman ve islam arasında fark vardır. Çünkü iman, lügatte &quot;tasdik&quot; demektir. Oysa islam, &quot;tam teslimiyet&quot; anlamındadır. Tasdikin özel bir mahalli vardır ve dil onun tercümanından başka bir şey değildir. Bunun tersine teslimiyet belli bir mahal ile sınırlı değildir, kalbi, dili, vücut azalarını içine alır.&lt;br/&gt;B-Küfür; Lügatte &quot;bir şeyi örtmek&quot;</description></item><item><title>KARL MARX HAYATI VE ŞİİRLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?karl-marx-hayati-ve-siirleri-449100.html</link><description>KARL MARX hayatı ve şiirleri &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1818 yılında sonradan hristiyanlığa geçmiş yahudi bir ailenin üçüncü çocuğu olarak Almanya- Trier de doğmuştur. Liseyi bitirdikten sonra önce Bonn da hukuk öğrenimine başlamış, bir yıl sonra Berline geçerek filozofi öğrenimine başlamıştır.1842-1843 yılları arasında Köln de yayınlanan Rheinischen Zeitung gazetesinde yayın müdürlüğü yapmış ve 1843 yılında bu gazetenin yasaklanıp kapatılmasıyla aynı yıl Jenny von Westphalen le evlenip beraber Fransa ya yerleşmişlerdir.1843-1845 yılları arasında Fransada, daha sonra ömür boyu dost olacakları Arnold Ruge , Heinrich Heine ve Friedrich Engels le tanışmıştır.&lt;br/&gt;1845 de politik nedenlerden Fransada yurtdışı edilmiş ve 1848 e kadar yaşadığı Brüksel e yerleşmiştir. 1848 de Engels le yazdığı Komunist Manifesto nedeniyle Belçikadanda sınırdışı edilir. 1849 yılından itibaren Londra da yaşamaya başlar.1864 yılında ilk İnternasyonale yi kurmuştur. Yaşamında birçok eserler vermiş, en önemli eseri Das Kapital 1867 yılında yayınlanmıştır.&lt;br/&gt;Karl Marx 14. Mart 1883 de Londra da Ölmüştür. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;MATEMATİK BİLGELİĞİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                        I&lt;br/&gt;Herşeyi özetleyip indirgedik imlere,&lt;br/&gt;Kesin matematik imlerle artık Uslamlama.&lt;br/&gt;Tanrı bir noktaysa eğer, silindir sayılamaz,&lt;br/&gt;İnsan - üstü otururken, kafa üstü duramaz.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                        II&lt;br/&gt;a Sevilense eğer ve b de Seven,&lt;br/&gt;Öç tutarım gömleğimin on keresiylen&lt;br/&gt;Ki a ile b toplandığında&lt;br/&gt;Sevişen bir Çift çıkar ortaya.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                        III&lt;br/&gt;Ölç çizgilerle Dünyanın dört yanını,&lt;br/&gt;Yine de boşaltmazsın onun Canını.&lt;br/&gt;ayla byle kavgalar yatışsaydı eğer,&lt;br/&gt;Ne işe yarardı Mahkemeler.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;________________________________________&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;JENNYYE&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;I&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Jenny! Gülerek sorarsın&lt;br/&gt;        Neden şarkılarım Jennyye,&lt;br/&gt;Yalnız senin için yüreğim hızla çarparken&lt;br/&gt;Şarkılarım yalnız senin için ağlarken&lt;br/&gt;Yürekleri yalnızca senden esinlenirken&lt;br/&gt;        Her hece söylerken yalnız senin adını&lt;br/&gt;        Alırken her ses yalnız senden tınılarını&lt;br/&gt;        Soluklarım Tanrıçadan atmazken adımını.&lt;br/&gt;Çünkü sevgili adın öyle tatlı çınlıyor,&lt;br/&gt;        Bana neler söylüyor onun uyacıkları,&lt;br/&gt;Dopdolu, çeşit çeşit sesler yankılanıyor,&lt;br/&gt;Uzaklarda titreşen Ruhlara gider sanki,&lt;br/&gt;        Altın telli Siternin dalgalanan uyumu,&lt;br/&gt;Bilinmeyen, güpgüzel, tılsımlı birşey gibi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;II&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İşte! Binlerce cilt doldurabilirim,&lt;br/&gt;        Jenny yazarak yalnız her satırına,&lt;br/&gt;Gizleniverir yine düşünceler, duygular,&lt;br/&gt;Sonsuz yapı, mutlak İstenç, dizeler arasına,&lt;br/&gt;Taptatlı dizeler ki yumuşacık özlerler,&lt;br/&gt;        Bütün ışımaları Esir pırıltısını,&lt;br/&gt;        Kutsal sevinci, korkunç kederin acısını,&lt;br/&gt;        Benim olan tüm Yaşam ve Bilginin tadını.&lt;br/&gt;Yukarlardaki yıldızlarda okuyabilirim,&lt;br/&gt;        Zefirden yankılanıp geri gelir o bana,&lt;br/&gt;Kuduran dalgaların uğultusundan gelir.&lt;br/&gt;Evet, nakarat gibi yazabilirim onu,&lt;br/&gt;        Görebilsinler diye gelecek yüzyıllara -&lt;br/&gt;AŞK JENNYDİR, JENNY DE AŞKIN ADI.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Karl Marxın Paul Lafarguea Mektubu / Karl Marx&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Azizim Lafargue,&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Aşağıdaki gözlemleri yapmama izin vereceğinizi umuyorum:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. Eğer kızımla olan ilişkilerinizi sürdürmek istiyorsanız, kur yapma yönteminizi yeniden gözden geçirmeniz gerekir. Gayet iyi biliyorsunuz ki, henüz verilmiş bir söz yoktur ve hiçbir şey de kesinleşmemiştir. Hatta Laura, sizin usulüne uygun şekilde nişanlınız olmuş olsaydı, yine de söz konusu işin uzun vadeli olduğunu unutmamanız gerekirdi. Çok fazla bir samimiyetin alışkanlıkları iki sevgilinin çetin tecrübeler ve ıstırap anlarıyla dolu olarak geçirecekleri ve zorunlu olarak da uzun bir süre aynı yerde oturacakları oranda yön değiştireceklerdir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yalnızca bir haftanın jeolojik devresi içinde, bir günden diğerine değişen davranış değişikliklerinizi dehşetle izledim. Fikrimce, gerçek aşk, ihtiyat, tevazu ve hatta aşığın putuna karşı olan çekingenliğinde ortaya çıkar; fakat asla ihtiras içinde kendini kapıp koyvermeyle ve vaktinden önce gelişen bu samimiyetin gösterileriyle değil...&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Eğer melez mizacınızı müdafa edecekseniz, kızımla davranışlarınız arasına aklımı koymak da benim görevimdir.Eğer onun yanındayken, Londra meridyeniyl</description></item><item><title>NİHİLİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?nihilizm-368519.html</link><description>Nihilizm&lt;br/&gt;Nihilizm metafizik,ahlaki güç ve kuvvetleri yok sayan mevcut olan güçlere,degerlere ve düzene karsi çikan, hiç bir iradeye boyun egmeyi ilke olarak kabul etmeyen görüslerin genel adıdır.&lt;br/&gt;Her seyi her gerçegi ve degeri inkar seklinde ortaya çıkan nihilizm, bilgi felsefesi,varlık açıklaması,ahlak ve siyaset alanında kabul görmüs ve yayılma imkanı bulmustur. Bu görüs varlıgı her sekliyle süpheyle karsılar; hatta yok sayar; buna baglı olarakta her çesit bilgi imkanını inkar ederek hiçbir dogru, genel,geçer bilginin olamayacagını ileri sürer. &lt;br/&gt;Bu görüsün kökleri antik çag yunan felsefesini,özellikle gorgias ın inkarcılığına kadar geri gider. Gorgias ,varlık ve bilgi ile nihilizmi su 3 önermede ortaya koyar &lt;br/&gt;1- Hiçbir sey yoktur &lt;br/&gt;2- Olsaydi da bilemezdik &lt;br/&gt;3- Bilseydikte baskalarına iletemezdik. &lt;br/&gt;Bu görüsüyle Gorgias hem varlıgı, hemde bilgi elde etme imkanini inkar eder. Ayrica sofistler ve septikler, tenkit edilemeyen ve kendisinden süphe edilemeyen hiçbir seyin olmadigini ileri sürerek tenkitçi ve süpheci bir nihilizm ortaya koymuslardir. &lt;br/&gt;Ahlakda Nihilizm ise, hiçbir ahlaki değeri ve kuralı tanımayan, sosyal baskı ve kontrolü kabul etmeyen, ahlak tanımaz bir doktrindir. Bu doktrin, aydınlanma haraketlerinin (M.Ö. V. Yüzyıl ve M.S. XVIII. Yüzyıl) temel fikirlerinden birini oluşturmuş ve bu ahlak tanımazlık,  ateizmi savunan (Tanrı tanımazlık) Nietzsehe (NiGe) ile sistemleştirilmiş, Guyeau (1854-1886) ile &quot;Yükümsüz ve Yaptırımsız Ahlak&quot;a dönüştürülmüştür. Dostoyevski, Turgenief gibi romancılar tarafından bu ahlak tanımazlık romanlara konu olmuş ve işlenmiş, o çağın gençlerince arzulanan, kabul gören bir anlayış haline gelmiştir. Nihilist romanlarda menfi düşüncenin geliştirdiği mantık sonucu ise inançsız, karamsar, otorite tanımaz bir gençlik ortaya çıkmıştır. İşte inkarcı, her türlü otoriteyi reddeden, kanun, kural tanımayan ve bunalımlı insanların ruh halini yansıtan bu ideoloji sonunda başsızlığa, anarşizme, salt ferdiyetçiliğe dönüşmüştür.&lt;br/&gt;Siyasi alanda Nihilizm, özellikle XlX. Yüzyılda Rusyada tutunmuş bir akımdır. Önceleri yeni bir toplum düzeni kurmak isteği ile eski, yerleşik düzeni tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bir hareket iken; daha sonra her türlü düzeni reddeden, toplumun, hiçbir sosyal kurumun ve kuruluşun ferd üzerinde hiçbir baskısını, otoritesini kabul etmeyen bir görüş halini almıştır. Bu Nihilist anlayış, başta devlet olmak üzere, bütün baskıcı kurumların ortadan kalkması gerektiğini savunur. &lt;br/&gt;Bu başsızcılık ve otorite tanımazcılığı önce Fransız düşünürü Joseph Proudhon ütopyacı toplumculukla; Rus Nihilisti Bakunin de Neçayevin nihilist doktriniyle kaynaştırmıştır. Bu sistem, daha doğrusu sistemsizlik, &quot;Düzen yokluğu ve Baskı yokluğu&quot; olarak özetlenebilir. Nihilizme göre, devletle birlikte her türlü baskıcı kurum yok edilmelidir. İnsan; bir üretici olarak anamalın otoritesinden, bir Nihilizm&lt;br/&gt;Nihilizm metafizik,ahlaki güç ve kuvvetleri yok sayan mevcut olan güçlere,degerlere ve düzene karsi çikan, hiç bir iradeye boyun egmeyi ilke olarak kabul etmeyen görüslerin genel adıdır.&lt;br/&gt;Her seyi her gerçegi ve degeri inkar seklinde ortaya çıkan nihilizm, bilgi felsefesi,varlık açıklaması,ahlak ve siyaset alanında kabul görmüs ve yayılma imkanı bulmustur. Bu görüs varlıgı her sekliyle süpheyle karsılar; hatta yok sayar; buna baglı olarakta her çesit bilgi imkanını inkar ederek hiçbir dogru, genel,geçer bilginin olamayacagını ileri sürer. &lt;br/&gt;Bu görüsün kökleri antik çag yunan felsefesini,özellikle gorgias ın inkarcılığına kadar geri gider. Gorgias ,varlık ve bilgi ile nihilizmi su 3 önermede ortaya koyar &lt;br/&gt;1- Hiçbir sey yoktur &lt;br/&gt;2- Olsaydi da bilemezdik &lt;br/&gt;3- Bilseydikte baskalarına iletemezdik. &lt;br/&gt;Bu görüsüyle Gorgias hem varlıgı, hemde bilgi elde etme imkanini inkar eder. Ayrica sofistler ve septikler, tenkit edilemeyen ve kendisinden süphe edilemeyen hiçbir seyin olmadigini ileri sürerek tenkitçi ve süpheci bir nihilizm ortaya koymuslardir. &lt;br/&gt;Ahlakda Nihilizm ise, hiçbir ahlaki değeri ve kuralı tanımayan, sosyal baskı ve kontrolü kabul etmeyen, ahlak tanımaz bir doktrindir. Bu doktrin, aydınlanma haraketlerinin (M.Ö. V. Yüzyıl ve M.S. XVIII. Yüzyıl) temel fikirlerinden birini oluşturmuş ve bu ahlak tanımazlık,  ateizmi savunan (Tanrı tanımazlık) Nietzsehe (NiGe) ile sistemleştirilmiş, Guyeau (1854-1886) ile &quot;Yükümsüz ve Yaptırımsız Ahlak&quot;a dönüştürülmüştür. Dostoyevski, Turgenief gibi romancılar tarafından bu ahlak tanımazlık romanlara konu olmuş ve işlenmiş, o çağın gençlerince arzulanan, k</description></item><item><title>COMMUNİCATİON</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?communication-419591.html</link><description>money is şe biggest power in all societies. ıf we are living in a &quot;modern&quot; society money must be şe basic need of our lives more şan water.(you have to pay ...</description></item><item><title>ARMENİAN HİSTORY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?armenian-history-417075.html</link><description>a brief outline of armenian history&lt;br/&gt;-turkish-armenian relations&lt;br/&gt;-şe situation of şe armenians living under şe ottoman empire&lt;br/&gt;-şe beginning and şe ...</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - ÖRGÜT KÜLTÜRÜ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-orgut-kulturu-430290.html</link><description>örgüt kültürü</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - SOSYOLOJİK BOYUTUYLA TELEVİZYON</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-sosyolojik-boyutuyla-televizyon-430315.html</link><description>sosyolojik boyutuyla televizyon</description></item><item><title>DEPRESYON</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?depresyon-418304.html</link><description></description></item><item><title>SOSYOLOJİ - İNSAN-TEKNOLOJİ İLİŞKİSİ ÇEVRESİNDE GELİŞEN KRİTİK TEORİK KONULAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-insanteknoloji-iliskisi-cevresinde-gelisen-kritik-teorik-konular-430299.html</link><description>insan-teknoloji ilişkisi çevresinde gelişen kritik teorik konular</description></item><item><title>SYSTEM OF ETHİCAL LİFE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?system-of-ethical-life-382148.html</link><description>System of Ethical Life&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Source: G.W.F. Hegel, System of Ethical Life (1802/3) and First Philosophy of Spirit (Part III of the System of Speculative Philosophy 1803/4) Edited and translated by T.M. Knox;&lt;br/&gt;Published: by State University of New York Press, Albany 1979;&lt;br/&gt;Transcribed: by Andy Blunden.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Table of Contents&lt;br/&gt;Introduction&lt;br/&gt;1. Absolute Ethical Life on the Basis of Reason&lt;br/&gt;A. First Level: Feeling as Subsumption of Concept under Intuition&lt;br/&gt;B. Second Level: of Infinity and Ideality in Form or in Relation&lt;br/&gt;a) The subsumption of the Concept under Intuition&lt;br/&gt;b) The subsumption of Intuition under the Concept&lt;br/&gt;c) The Level of the Indifference of (a) and (b)&lt;br/&gt;2. The Negative of Freedom or Transgression&lt;br/&gt;3. Ethical Life&lt;br/&gt;First Section: The Constitution of the State&lt;br/&gt;I. Ethical Life as System, at rest&lt;br/&gt;II. Government&lt;br/&gt;A. The Absolute Government&lt;br/&gt;B. Universal Government&lt;br/&gt;a) The first system of Government: System of need&lt;br/&gt;b) The second system of Government: System of justice&lt;br/&gt;c) The third system of Government: System of Discipline&lt;br/&gt;C. Free Government&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;A Note on the Translation&lt;br/&gt;Of all Hegel&quot;s posthumously published manuscripts, the System der Sittlichkeit is perhaps the most enigmatic. Even German scholars who have studied all of the posthumous publications closely do not seem to dissent from this verdict. For example Haering, who made the most comprehensive study of Hegel&quot;s early writings, says: &quot;It is true that the difficulties of understanding it are quite extraordinary&quot; (Hegel, sein Wollen und sein Werk, ii, 338). For this reason we have not always found it entirely possible to render into clear and intelligible English what is scarcely intelligible in German. It has, nevertheless, seemed to us that the effort was worth making because this essay is the earliest of Hegel&quot;s systematic manuscripts that survives intact, and it represents his mature social thought in embryonic form. Its importance, long recognised by German scholars, has now been made clear to Anglo-Saxon students by Shlomo Avineri (Hegel&quot;s Theory of the Modern State, Cambridge, 1972).&lt;br/&gt;The translation is based on the edition of Georg Lasson (originally published by F. Meiner Verlag in 1913). We have used the second edition, of 1923, and have indicated the pagination of this edition in square brackets in the margin of our text. The original draft for the translation was made by T. M. Knox and it is in essence his work. But we have both gone over it thoroughly, and we now share responsibility for whatever errors and imperfections may still be found in it.&lt;br/&gt;T. M. Knox&lt;br/&gt;H. S. Harris&lt;br/&gt;September 1977&lt;br/&gt;Introduction&lt;br/&gt;Knowledge of the Idea of the absolute ethical order[1] depends entirely on the establishment of perfect adequacy between intuition and concept,[2] because the Idea itself is nothing other than the identity of the two. But if this identity is to be actually known, it must be thought as a made adequacy. But because they are then held apart from one another in an equation as</description></item><item><title>TÜRK EVİNİN TARİHİ GELİŞİMİ , TANIMA VE YAYILMA ALANLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turk-evinin-tarihi-gelisimi-,-tanima-ve-yayilma-alanlari-418334.html</link><description></description></item><item><title>TELEVİZONUN ETKİLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?televizonun-etkileri-437886.html</link><description>TELEVİZYON&lt;br/&gt;Araştırma İstanbul, Afyon ve Sinop illerinde 509 ailede 1293 yetişkin ve 5 yaş ile 15 yaş arası 705 çocuk olmak üzere toplam 1998 kişi ile görüşülmek suretiyle yapılmıştır. &lt;br/&gt;Araştırmanın konusu televizyonun Türk ailesine yaptığı genel ve bütünsel etkinin ne olduğunu saptamaktır. En önemli kültürel etki araçlarından olan televizyonun Türk aile yapısı içinde kullanım ve izlenme envanterinin (izlenme sıklığı, zamanı, ortamı, çocuk ve ebeveynlerin izleme farklılıkları gibi) saptanması, bu çalışmanın en önemli amacını oluşturmaktadır. &lt;br/&gt;Araştırmanın bulgularına bakıldığında televizyonun, Türk ailesinin temel referans noktalarından birisi haline geldiği görülmektedir. Ailelerin % 98inde en az bir adet renkli televizyon, büyük bir çoğunlukla oturma odalarında bulunmakta ve ortalama 8 kanal ile aile hayatının içine girmektedir. Televizyonun aileye girişi olgusunun geçmişi en az on seneliktir, zira ilk televizyonu on yıldan önce aldım diyenlerin toplam televizyon sahiplerine oranı %68i bulmaktadır. &lt;br/&gt;Gündelik televizyon tüketiminin çokluğuna karşılık, gündelik radyo tüketimi 1-2 saat ile sınırlı kalmakta ve radyo dinleyenlerin oranı %77de kalmaktadır. Gündelik gazete okuyanların toplama oranı radyo dinleyen ve televizyon izleyenlerin oranına göre daha da düşüktür (%75.4). Bu sonuçlara göre, aileye ilişkin politikaların iletişimine yönelik kamusal iletişim kampanyalarında televizyonun en etkili iletişim aracı olduğu görülmektedir. &lt;br/&gt;Televizyon, haberleri, drama programları, belgeselleri ve eğitici programları ile ailelerin kültürel şekillenme sürecinde belirleyici rol oynamaktadır. Sadece kırdan kente göçen aile fertleri için değil, bütün aileler için değişik düzeylerde örnek alacakları, nefret duyacakları, bilgi kaynağı olarak kullanacakları bir odak olarak işlev görmektedir. Göç nedeniyle tutumlarında ve dünyaya bakışında büyük sarsıntılar geçiren aile, televizyon dünyasında hem kendi bıraktığı dünyasından hem de parçası olmak istediği dünyalardan referanslar bulmaktadır. &lt;br/&gt;Televizyonda yer alan drama programlarının %17si konu olarak kendisine Doğu Anadolu bölgesi ailesini seçerken, %20si ABD ailesini ekrana getirmektedir. Drama programlarının %4.5inde karı ve koca ayrı yaşarken, %4.7sinde aile yakın akrabalarının yanında gösterilmektedir. Buna karşılık, yine drama programlarının aile ile ilgili olanlarının %14.2sinde bekar anne ve çocuk teması ve %18.9unda bekar baba ve çocuk gösterilirken, %6sında kalabalık aile olgusu ekrana getirilmektedir. Kısacası, televizyonun mesajları incelendiğinde ortaya melez bir dünyanın çıktığı görülmektedir. Aile ile ilgili drama programlarında bir taraftan ideal ailenin çocuksuz olduğu teması %4 oranındayken, çocuk erkek olmalı teması çocuk kız olmalıya göre yüzde dağılım olarak çok daha yüksek çıkmaktadır. Boş zamanlarında ailelerin zamanlarını nasıl geçirdiği gibi bir temaya bakıldığında, aile ilgili drama programlarının %12ye yakınında karı ve kocanın ayrı yerlerde vaktini geçirdiği gösterilmekte; buna karşılık, ailelerde karar sürecinde kimin baskın olduğu temasına bakıldığında ise, büyük bir çoğunlukla erkek hakim pozisyonda gösterilmektedir. Bu iki karşılaştırma, modern ve geleneksel değerleri nasıl televizyon dünyasında yan yana olduğunu göstermektedir. Kadınların %50.1 i 4 saat ve üstü oranlarda televizyon izlediklerini söylerken, erkeklerin %33.6sı aynı şeyi söylemektedir. Erkeklerin %58i 2-3 saat televizyon izlerim derken, kadınların %43ü bu yanıtı vermektedir. Eğitim düzeyi yükseldikçe günde televizyon izleme miktarı düşmektedir. Kadınların önemli bir kısmının ev işi yaptığı ve dolayısıyla vaktinin büyük bir kısmını evde geçirdiği düşünülürse, televizyon dünyasının kadınlar üzerinde daha fazla rol oynayacağı ortaya çıkmaktadır. Nitekim, televizyon izleme miktarına göre kadın ve erkek grupları arasında tutum farklılıklarına bakıldığında, kadının çok televizyon izlemekle birlikte tutumunu daha sert bir şekilde değiştirdiği görülmektedir. Yani, televizyonun ekinlenme etkisi kadınlarda da</description></item><item><title>KÜRESELLEŞME</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kuresellesme-447390.html</link><description>K Ü R E S E L L E Ş M E&lt;br/&gt;Kavram, Gelişim ve Yaklaşımlar&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Küreselleşme, ekonomiden siyasete, sosyal politikadan kültüre, hemen hemen yeryüzünün  her alanındaki değişimi ifade etmek için  kullanılan &quot;sihirli&quot; bir sözcük haline gelmiş; ünlü sosyolog Peter Burger&quot;ın (s.23) deyimiyle,  Alman kömür endüstrisindeki gerilemeden, Japon gençlerinin cinsel alışkanlıklarını açıklamaya kadar geniş bir alanda kullanılan  &quot;klişe&quot;ye dönüşmüştür. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Berger&quot;ın görüşlerine paralel bir biçimde,  adeta geçmiş ve geleceğin kapılarını açacak  anahtar bir kavram olarak görülen küreselleşmeyi Bauman (s.7) da,  &quot;parolaya dönüşmüş moda bir deyim&quot;  olarak değerlendirmektedir. Küreselleşmenin &quot;moda&quot; haline gelmesi konusunda benzer bir değerlendirme de, Hist ve Thompsson (s.26) tarafından yapılmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sosyoloji teorisinde elde ettiği büyük itibar kadar,  ünlü &quot;üçüncü yol&quot; çalışmasıyla İngiliz siyaseti üzerinde de etkili olan Anthony Giddens (2000, s.20) yukarıda belirtilen görüşlerin aksine, bugün &quot;küreselleşmeye değinmeyen hiçbir siyasal konuşmanın tam olmadığı&quot;nı ifade etmektedir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Giddens&quot;a göre (2000, s.13) şu anda köklü bir tarihsel değişim döneminden geçtiğimize inanmamızı sağlayacak kadar geçerli ve nesnel nedenler vardır.  Bugün bizi etkileyen değişiklikler, yeryüzünün herhangi bir bölgesiyle sınırlı olmayıp, daha şimdiden hemen hemen her yeri kapsamaktadır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kavram olarak &quot;küresel&quot; (global) sözcüğünün kökeni, 400 yıl öncesine gitse bile, &quot;küreselleşme&quot; (globalization), oldukça yenidir. İlk olarak 1960&quot;larda ortaya çıkan küreselleşme kavramı, 1980&quot;lerde ise sıkça kullanılmaya başlanmıştır. 1990&quot;lara gelindiğinde de, bilim adamlarının önemini kabul ettiği anahtar bir sözcük haline gelmiştir (Lubers). &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Günümüzde küreselleşme konusunda  çok geniş bir literatür oluşmuştur; ancak sosyal bilimlerin bir çok alanında görüldüğü şekilde, küreselleşmeye ilişkin birbirinden tümüyle farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.  Bir diğer ifade ile küreselleşme konusunda, gerek teorisyenler, gerekse uygulamacılar arasında uzlaşmadan bahsetmek mümkün değildir.  Küreselleşmenin siyasal, kültürel ve ekonomik sonuçları yaygınlık kazandıkça, taraftarları kadar (özellikle entelektüel düzeyde) karşı çıkanların sayılarında da artışa tanık olunmaktadır. Çünkü küreselleşmeden kazananlar olduğu kadar, kaybedenler de mevcuttur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Küreselleşmeye yaklaşımlar&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Günümüzde küreselleşmeye yönelik yaklaşımları Held, McGrew, Goldblatt ve Perraton&quot;ı izleyerek (s.3-10), &quot;aşırı küreselleşmeciler&quot; (hyperglobalist), &quot;kuşkucular&quot; (skeptical) ve &quot;dönüşümcüler&quot; (transformationalist) şeklinde üçlü bir sınıflamaya tabi tutabiliriz. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Aşırı küreselleşmeciler: Bunlar radikaller diye de anılmaktadırlar. Bunlara göre endüstri uygarlığının bir ürünü olan ulus devlet, küreselleşme sürecine paralel olarak önemini yitirmiştir. Artık küresel piyasa, politikanın yerini almaktadır; çünkü piyasa mekanizması hükümetlerden daha rasyonel çalışmaktadır. Küresel piyasanın gelişimi, toplum içinde daha yüksek rasyonaliteye işaret etmektedir. Günümüzde politikacılarla daha az ilgileniyoruz; çünkü hayatımızdaki önemlerini ve etkilerini kaybetmişlerdir. Politikalar yerel ya da ulusal ölçekte hala etkili olsalar bile, küresel ekonominin hareketlerini etkileyebilecek güce sahip değillerdir. Bu anlamda dünya ülkelerinin çoğunda, vatandaşların politikayla daha az ilgilenmeleri ya da politikacıların vatandaşlar üzerinde daha çok hayal kırıklığı yaratıyor olmaları küreselleşme sürecinin bir sonucudur (Giddens, 1999, s.56).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bir diğer ifadeyle aşırı küreselleşmecilere göre, piyasalar artık devletlerden daha güçlüdür.  Devletlerin otoritesindeki bu gerileme ise, diğer kurumlar ile birliklerin ve yerel/bölgesel otoritelerin artarak yaygınlaşması şeklinde görülebilir. Radikal/aşırı küreselleşmeciler, dünya toplumunun, geleneksel ulus devletlerin yerini almakta olduğunu (ya da alacağı) ve yeni toplumsal örgütlenme şekillerinin   belirmeye başladığı düşüncesindedirler. Ancak bu grup içinde yer alanlar, homojen bir görünüm arz et</description></item><item><title>IRKÇILIK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?irkcilik-419537.html</link><description>ırk nedir?, ırksal farklılıkların kökeni, ırkçılık, ırklar konusunda önyargılı görüşler, ırkçılığın gelişimi, günümüzde ırkçılık,</description></item><item><title>CIVIL SOCIET, SOCIAL CAPITAL AND DEMOCRAC</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?civil-societ,-social-capital-and-democrac-365547.html</link><description>&quot;Civil Society,&lt;br/&gt;Social Capital&lt;br/&gt;and&lt;br/&gt;Democracy&quot;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Civil society is a distinct realm of modern human experience: family, friends, neighbours &lt;br/&gt;and citizens. It is the social glue that holds a country together and includes the strength of &lt;br/&gt;families, community voluntarism, interest groups, philanthropic associations, friendships, &lt;br/&gt;selflessness, public and civic spirit - the moral elements of society &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Intellectual capital must be combined with social capital in effective education for engagement in political and civic life. Social capital consists of participatory skills and civic virtues or character traits necessary for the constructive engagement of citizens with their civil society and government. Examples of civic virtues are civility, honesty, self-restraint, tolerance, compassion, patriotism, respect for the worth and dignity of each person, concern for the public good, and social trust. &lt;br/&gt;A key element of social capital is trust among the citizens of a community. People who trust one another can cooperate to achieve common objectives. Conversely, alienated, atomized, or cynical people are likely to stay outside civil society in a marginalized domain of inefficacy. Political scientist Robert Putnam explains, &quot;By analogy with notions of physical capital and human capital--tools and training that enhance individual productivity--social capital refers to features of social organizations such as networks, norms, and social trust that facilitate coordination and cooperation for mutual benefit&quot; (1995, 67). &lt;br/&gt;Development of social capital can be achieved through experiential learning in concert with academic, cognitive-based learning activities. For example, civic virtues and participatory skills can be developed through methods of cooperative learning and service learning. Cooperative learning experiences involve students working together in small groups to achieve common goals. And service learning involves students participating together in projects that serve the public good in the school or the community outside the school. &lt;br/&gt;Learning experiences that involve cooperation and community service provide opportunities for students to practice skills and behavior that in time become habits of responsible citizenship. Development of these elements of social capital for the engaged citizen is likely to be enhanced when cooperative and service learning experiences are connected systematically to the development of intellectual capital through lessons about academic subject matter. For example, principles of democracy that students learn through formal academic activities in the classroom should deliberately be applied to service learning experiences in the community outside the school. And students should be required to reflect upon the connections of core academic concepts and service learning experiences &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;While social capital has been given a number of different definitions, many of them refer to manifestations of social capital rather than to social capital itself. The definition I will use in this paper is: social capital is an instantiated informal norm that promotes cooperation between two or more individuals. The norms that constitute social capital can range from a norm of reciprocity between two friends, all the way up to complex and elaborately articulated doctrines like Christianity or Confucianism. They must be instantiated in an actual human relationship: the norm of reciprocity exists in potentia in my dealings with all people, but is actualized only in my dealings with my friends. By this definition, trust, networks, civil society, and the like which have been associated with social capital are all epiphenominal, arising as a result of social capital but not constituting social capital itself.&lt;br/&gt;Not just any set of instantiated norms constitutes social capital; they must lead to cooperation in groups and therefore are related to traditional virtues like honesty, the keeping</description></item><item><title>SOSYAL FOBİ = SOSYAL YALNIZLIK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyal-fobi--sosyal-yalnizlik-450374.html</link><description>SOSYAL FOBİ = SOSYAL YALNIZLIK&lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;      Sosyal ortamda bulunmaya karşı duyulan gerçek dışı korkularımız vardır.Hani.. Utanç verici bir duruma düşmekten onaylanmayacak bir davranışta bulunmaktan,reddebilmekten,beğenilmemekten,eleştirilmekten,dahası toplumsal gözaltından korkarız. Zaten &quot; çirkinim, güçsüzüm, sevilmeye layık değilim, kusursuz olmalıyım &quot; yaftalarına sığınıveririz hemen. &quot;Elalem ne der  &quot; sendromuna kaptırırız kendimizi  hiç yoktan. &lt;br/&gt;      Bildiği soruya cevap veremeyen, parmak kaldırıp söz isteyemeyen bir öğrenci..yapacağı sunumdan ötürü paniğe kapılıp &quot;keşke hastalansam, bir kaza geçirsem de o toplantıya gitmesem&quot; diye düşünen bir yetişkin gerçekte sosyal fobiden yakınmaktadır. &lt;br/&gt;      Sosyal fobi günümüzde hayli sık karşılaşılan bir kavram. Bu konuyu Psikiyatri Uzmanı Dr Bahadır Bakım ile enine boyuna görüştük.    &lt;br/&gt;Pınar Çekirge &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;-PINAR ÇEKİRGE-Öncelikle Sosyal Fobi&quot;nin en yoğun olarak yaşandığı durumlar desem.. &lt;br/&gt;-BAHADIR BAKIM-Topluluk önümde konuşmak, başkalarının yanında yazı yazmak, yemek yemek, telefonda konuşmak, misafir kabul etmek, ilgi odağı olmak.. &lt;br/&gt; P.Ç.-Peki ya fizyolojik belirtileri.. &lt;br/&gt;B.B.-Titreme , çarpıntı , başta ağırlık hissi, yüz kızarması,  gerginlik, ağız kuruması , ishal, nefes darlığı, mide bulantısı, sıcak ve soğuk basması terleme şeklinde belli başlı fizyolojik belirtilerini sıralayabilirim. &lt;br/&gt; P.Ç.-Sosyal Fobisi olanların ayırt edici davranış biçimleri nasıldır.. &lt;br/&gt;B.B.-Kesinlikle &quot;korkulan ortama girememe, o ortamdan derhal çekilme, insanlarla doğrudan göz temasından kaçınmak, hayallere dalmak&quot; şeklinde özetleyebilirim. Bu kişiler ayrıca , bulundukları ve yetiştikleri çevreyi değiştirmekte de zorlanırlar. İnsanlar arası ilişkileri hayli sınırlıdır ve giderek sosyal yalnızlıktan yakınmaya başlarlar..Dahası kendi haklarını savunmada çok yetersizdirler ve bunu bir başkasının yada başkalarının kendi adlarına yapmasını beklerler.. Kendilerini sürekli olarak hafife alır, yeterince önemsemezler , benlik saygıları hayli düşük olup bu durum halk arasında  &quot;aşağılık duygusu&quot; olarak da tanımlanır, Bildiğiniz gibi sürekli olarak değerlendirilecekleri endişesiyle sınanmaktan yanlış anlaşılmaktan korkarlar.. Otorite konumundaki biriyle konuşmak ,grup etkinliklerin katılmak , çok iyi tanımadıkları biriyle telefonda biriyle yüz yüze görüşmek, yabancı biriyle tanışmak, bir salona herkes yerine oturduktan sonra ayriyeten girip oturmak onları hayli kaygılandırır.    &lt;br/&gt; P.Ç-Lider olmaktan kaçınırlar anladığım kadarıyla  sorumluluk üstlenmekten de.. &lt;br/&gt;B.B-Dediğim gibi karşılarındaki insanlarla göz göze gelmemeye , ön sıralarda yer almamaya özen gösterirler.Öğrenciyse konuyu bildiği halde parmak kaldırıp derse katılmaz , sözlü sınavlarda başarısız olur , her türlü eğitsel etkinliğe katılmaktan kaçınır. Yetişkinlerde de durum çok farklı değildir aslında.çalıştıkları görev pozisyonlarının gerektirdiği yükümlülükleri taşıyamaz, kendilerini ortaya koymaktan kesinlikle çekinir, mesleklerinde ilerleyemez, hep silik ve edilgen kalmayı tercih ederler. İş kayıpları, okul başarısızlıkları ve kısıtlı akademik gelişim sosyal fobi&quot; nin kaçınılmaz sonuçları olarak bu bağlamda karşımıza çıkacaktır..Karşı cinsle iletişim kurmakta zorlanmak, sağlam ve güçlü dostlukla kuramamakta sosyal fobisi olan insanlarda en sık rastlanan davranış özellikleri arasındadır. &lt;br/&gt; P.Ç-Sosyal Fobinin ilk tohumlar aile ortamında mı atılıyor.. &lt;br/&gt;B.B-Kuşkusuz anne babanın kişilik özellikleri kadar, çocuklarına yansıttığı sosyal korkuları da  sosyal fobinin gelişmesine yol açacaktır. Aşırı koruyucu ve kollayıcı aile ortamlarında yetişen çocuk ister istemez pasif, çekingen bir insan olamaya adaydır. Güvensizdir ve çevresine hep kuşkuyla bakar. Fiziksel ve duygusal şiddetin bir eğitim aracı olarak kullandığı, reddedici ailelerdeyse çocuk&quot; sevilmeye layık olmadığını&quot; düşünmeye başlar..kendini ifade etmekten kaçınır.. &lt;br/&gt; P.Ç-Biraz daha açsak mı bu konuyu.. &lt;br/&gt;B.B-Şöyle anlatabilirim; çocuklar genelde yabancı oldukları ortamlarda ürkek, sesiz, utangaç bir tavır sergilemeyi yeğlerler.Bazen de Böyle bir durumda ağlama anne-babaya adeta yapışırcasına sarılma,  onlara dokunma, yanlarından ayrılmama, huysuzca davranışlar içine girebilirler. Toplu oyunlara kesinlikle katılmaz, uzaktan izlemeyi tercih ederler. Sesiz film piyanisti gibidirler sanki.. Oyunlara girseler bile siliktirler, hep başka çocukların yörüngesi olarak hareket ederler geri planda kalırlar...Okula gitmek onlar için başlı başına endişe kaynağıdır, evde kalmak , evden dış</description></item><item><title>DÜNYA ÇAPINDA YOLSUZLUK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?dunya-capinda-yolsuzluk-388022.html</link><description>DÜNYA ÇAPINDA YOLSUZLUK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Nedenleri, Sonuçları, Boyutları, Çözüm Yolları&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;VITO TANZI*&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;        Çev. Gamze KÖSEKAHYA**&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;       Yolsuzluk, dünya çapında çok fazla ilgi çekmektedir. Bu çalışma, yolsuzluğun nedenleri, sonuçları ve boyutları ile tedavisi için mümkün olabilecek önlemleri ele almakta ve tartışmaktadır. Ekonomik büyüme bakımından yolsuzluğun maliyetini vurgulamaktadır. Ayrıca, yolsuzlukla mücadelenin maliyetinin düşük olmayacağını ve devlet reformundan bağımsız olarak gerçekleştirilemeyeceğini savunmaktadır. Yolsuzluğu doğrudan azaltmayı hedefleyen faaliyetlere rağmen, belirli reformlar hayata geçirilmediği takdirde yolsuzluk muhtemelen devam edecektir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;I.Yolsuzluktaki Artış&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;             Son yıllarda ve özellikle 1990&quot;lı yıllarda, yaygın bir şekilde yolsuzluk olarak adlandırılan olgu büyük ilgi çekmiş ve çekmeye devam etmektedir. Gelişmiş veya gelişmekte olan büyük veya küçük ülkelerde, piyasa ekonomisini benimsemiş ya da benimsememiş durumdaki hükümetler, yolsuzlukla itham edildikleri için düşmüşler, devlet başkanları ve başbakanlar dahil olmak üzere önemli siyasetçiler mevkilerini kaybetmişler ve hatta bazı durumlarda tüm siyasi tabakalar yer değiştirmiştir. Örnekler için bkz. Johnson (1997)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;       Yolsuzluk yeni bir olgu değildir. İki bin yıl önce Hint Kralı Kautilya bu konuyu ele alan &quot;Arthashastra&quot; adlı bir kitap yazmıştır. Yedi yüzyıl önce, Dante rüşvetçileri cehennemin en derinlerine koyarak, Ortaçağ&quot;da yolsuz davranışlara duyulan nefreti yansıtmıştır. Shakespeare, bazı oyunlarında yolsuzluğa önemli yer vermiştir. Amerikan Anayasası&quot;nda da ABD Başkanı&quot;nın yargılanarak görevden uzaklaştırılması hususunda rüşvet ve vatan hainliği suçları açıkça ifade edilmiştir.[1] Bununla birlikte, son yıllarda, yolsuzluğa benzeri görülmemiş bir önem verilmektedir. Örneğin The Financial Times, 31 Aralık 1995 tarihli yıl sonu başmakalesinde, 1995&quot;i yolsuzluğun en çok tartışıldığı yıl olarak tanımlamıştır. Sonraki 3 yıl da aynı tanımlamayı hak edebilirdi</description></item><item><title>KABİLİYET VE KARAKTERLERİN SINIFLANDIRILMASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kabiliyet-ve-karakterlerin-siniflandirilmasi-455248.html</link><description>Kabiliyet ve Karakterlerin Sınıflandırılması&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ruhlar, fıtratlar ve tefekkür tarzları kişiden kişiye farklılıklar arzeder. Eğitim ve öğretimde bu farklar göz önünde tutulmadığı takdirde istenen verimlilik elde edilemez. Bunun yanı sıra, kendi mizaç, karakter ve düşünme tarzına uymayan öğrencilerin, kabiliyet ve başarısını takdir edemeyerek onlara hak ettikleri notu vermeyen öğretmenler ise büyük bir hata işlemektedirler. Zira her bir fert, kendi fıtratı dahilinde ele alınıp keşfedilmeye çalışılmalı ve kendini aşma eğilimi gösterdikçe de teşvik edilmelidir. Bu sayede kişiler, kabiliyetleri istikametinde eğitilmiş olacak ve boşa enerji kaybedilmeyecektir.&lt;br/&gt;Yale Üniversitesinde Psikoloji ve Eğitim Profesörü olan Robert J. Sternberge göre insanlar, düşünme açısından beş farklı şekilde gruplandırılabilirler. Bu grupları şu şekilde sıralayabiliriz:&lt;br/&gt;1. DÜŞÜNME STİLLERİNE GÖRE İNSAN TİPLERİ&lt;br/&gt;a) Mucit tipler: Her şeyi kendi tarzına göre yapmayı, icat ve dizayn etmeyi sever, belli bir yapıya pek bağlı kalmazlar; bu tiptekiler ilmi projeler üretmekten, şiir veya hikaye yazmaktan, beste yapmaktan, orijinal sanat eserleri vermekten hoşlanırlar.&lt;br/&gt;b) Kaideci tipler: Talimatlara uymayı sever, kendisine söylenilenleri yaparlar. Problem çözmekten, belli konularda yazı hazırlamaktan, modeller yardımıyla sanat eseri vermekten hoşlanırlar.&lt;br/&gt;c) Yargılayıcı tipler: İnsanları ve nesneleri değerlendirmeyi ve onlar hakkında hüküm vermeyi severler. Başkalarının eserlerini tenkit etmekten, eleştirel makaleler yazmaktan, tepki ve tekliflerde bulunmaktan hoşlanırlar.&lt;br/&gt;2. DÜŞÜNME ŞEKİLLERİNE GÖRE İNSAN TİPLERİ&lt;br/&gt;a) Monarşik tipler: Bütün enerji ve kaynaklarını sarf ederek bir anda bir şeyi yapmayı sever; sanat, bilim, tarih, ticaret vs. sahalarda tek bir projede fani olmaktan hoşlanırlar.&lt;br/&gt;b) Hiyerarşik tipler: Bir anda birçok iş yapmayı sever; her biri için zaman ve enerji harcarken, öncelikleri kendileri tespit ederler. Bunlar daha önemli araştırmalara vakit ve enerji ayırmak için ev ödevlerini olabildiğince kısa sürede bitirirler.&lt;br/&gt;c) Oligarşik tipler: Bir anda bir çok iş yapmayı sever, ancak öncelikleri belirlemede güçlük çekerler. Okuduğunu anlama alıştırmalarına yeteri kadar vakit ayırırlar. Bu yüzden standart sözel testleri bitirmeye zamanları kalmayabilir.&lt;br/&gt;d) Anarşik tipler: Problemleri rastgele bir yaklaşımla ele almayı sever; sistemlerden, yönlendirmelerden ve sınırlamalardan hoşlanmazlar. &quot;Şuur akımı&quot; formunda makale yazarlar. Karşılıklı konuşmalarda konudan konuya atlar, başladığı işleri bitirmezler.&lt;br/&gt;3. DÜŞÜNME SEVİYELERİNE GÖRE İNSAN TİPLERİ&lt;br/&gt;a) Global (bütüncül) düşünen tipler: Büyük resimler, genellemeler ve soyutlamalarla uğraşmayı severler. Eser ve olayların global mesaj ve anlamları üzerine makaleler yazarlar.&lt;br/&gt;b) Kısmi düşünen tipler: Detaylarla, hususi ve somut örneklerle uğraşmayı severler. Eser ve olayların detaylarını tasvir eden ve bunların insan ve tabiatla olan münasebetlerini anlatan makaleler yazarlar.&lt;br/&gt;4. DÜŞÜNMENİN FAALİYET SAHASINA GÖRE İNSAN TİPLERİ&lt;br/&gt;a) Dahili tipler: Yalnız çalışmayı sever, içe doğru odaklaşırlar. Fen bilimleri veya sosyal bilimlerde ferdi projeler yapmayı tercih ederler.&lt;br/&gt;b) Harici tipler: Başkalarıyla çalışmayı sever, dışa doğru odaklaşırlar ve karşılıklı bağımlılıktan yanadırlar. Birlikte projeler yapmayı tercih ederler.&lt;br/&gt;5. DÜŞÜNME EĞİLİMLERİNE GÖRE İNSAN TİPLERİ&lt;br/&gt;a) Liberal tipler: İşleri yeni yollarla yapmayı sever, adetlere karşı çıkarlar. Tavsiye edilmese bile yeni bir aletin nasıl çalıştığını anlamaya çalışır, açık sınıf ortamlarını tercih ederler.&lt;br/&gt;b) Muhafazakar tipler: İşlerini, denenmiş ve doğru yollarla yapmayı sever, geleneklere bağlı kalırlar. Yeni bir aleti, alışılagelmiş şekilde kullanmayı tercih eder, geleneksel sınıf ortamlarından hoşlanırlar.&lt;br/&gt;Öğrencilerinin düşünme stillerini keşfeden bir öğretmen, onlara fıtratlarına uygun ödevler verebilir. Mesela Kaideci stil sahibi öğrencilere &quot;Kim demiş?&quot;, &quot;Özetle&quot;, &quot;Kim yapmış&quot;, &quot;Ne zaman&quot;, &quot;Ne yapılmış&quot;, &quot;Nasıl yapılmış&quot;, &quot;Tekrarla&quot;, &quot;Tarif et&quot; gibi;&lt;br/&gt;Yargılayıcı stil sahibi öğrencilere &quot;Karşılaştır&quot;, &quot;Analiz et&quot;, &quot;Değerlendir&quot;, &quot;Sence...&quot;, &quot;Niçin?&quot;, &quot;Hangi sebeple?&quot;, &quot;Hangi maksatla?&quot;, &quot;Kritik et.&quot; gibi;&lt;br/&gt;Mucit stil sahibi öğrencilere de &quot;Oluştur&quot;, &quot;İcat et&quot;, &quot;Sen olsaydın...&quot;, &quot;Hayal et&quot;, &quot;Dizayn et&quot;, &quot;Ne yapardın?&quot;, &quot;Farzet ki...&quot;, &quot;İdeal olarak ne yapılabilir?&quot; gibi sorular sorabilir ve talimatlar verebilir. Böylelikle her bir öğrenci, kerhen değil şevkle çalışabilir. Ancak bu arada, bu stillerin tek bir kişide karışık olarak,</description></item><item><title>DANIŞMANLIK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?danismanlik-381943.html</link><description>DANIŞMANLIK&lt;br/&gt;Danışmanlık yüz yüze konuşma sırasında bir kişinin diğerine yardımcı olmasıdır.  Aile planlaması hizmetleri veren bir kişi için danışmanlık, en önemli görevlerden biridir. Bu görev her gün, neredeyse her konuşmada yapılmalıdır. Danışmanlık hizmeti ile, kişilerin kendilerine en uygun aile planlaması yöntemini seçmelerine ve bunu doğru ve sürekli kullanmalarına yardımcı olunur.&lt;br/&gt;AİLE PLANLAMASI DANIŞMANLIĞININ ÖNEMİ&lt;br/&gt;Kabulün artması: Doğru bilgi verme dinleme ve sessiz iletişimle yaratılan rahat bir karşılıklı konuşma ortamı kişilerin aile planlamasını kabul etmesine yardımcı olur.&lt;br/&gt;Uygun yöntem seçimi : Danışmanlık hizmet verenlerin ve başvuran kişilerin kullanılacak yöntemi her kullanıcının sağlık gereksinimine ve kişisel özelliklerine uygun olarak seçmesini sağlar.&lt;br/&gt;Yöntemin etkili kullanımı : Kişilerin yöntemi doğru olarak nasıl kullanacaklarını anlamaları ve yöntem konusunda yanlış bilgi veya söylentilerin üstesinden gelebilmeleri için etkili danışmanlık gereklidir.&lt;br/&gt;Daha uzun kullanım süresi: Bir kişi yöntemin seçimine katkıda bulunursa nasıl uygulandığını anlarsa ve yan etkilerle baş etmeyi öğrenirse yöntemi sürekli kullanma olasılığı artar. Kişinin herhangi bir sorunu olduğunda yine gelebileceğini bilmesi de sürekli kullanımı arttırır. Bazı durumlarda yalnızca malzeme alımı için ne zaman gelebileceğini bilmesi yeterli olur.&lt;br/&gt;Personelin zamanını etkili ve verimli kullanma : Kaliteli danışmanlık personelin zamanını almakla birlikte hizmetten ve yöntemden memnun kullanıcıların sayısında ve sürekli kullanım oranlarındaki artış ve karşılaşılabilecek risklerdeki azalma nedeniyle verimi çok yüksek bir hizmet alanıdır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;AİLE PLANLAMASI DANIŞMANLIĞINI UYGULAMA ALANLARI &lt;br/&gt;Karşılayarak selamlayın: Kendinizi başvuran kişiye adınızla tanıtınız. Dostça bir ortam yaratarak ziyaretine özel ilgi gösterin. Ziyareti ve alacağı hizmetin gizliliği ve benzeri konularla ilgili kurallarınızı açıklayın. Başvuran kişiye aile planlaması konusundaki düşüncelerini ve v</description></item><item><title>PUBLIC RELATIONS ACTIVITIES IN TURKEY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?public-relations-activities-in-turkey-367298.html</link><description>What is PR?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     PR can be defined as easy as a smile on the face of a room clerk or as complex as a bride master&quot;s tournament. But PR is just targeted communications.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PR can be defines as; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Activities of persons or organizations intended to promote understanding of and good will toward themselves or their products or services&lt;br/&gt;*The degree to which such entities have obtained understanding and good will from their publics&lt;br/&gt;*A management staff function that seeks to assess and favorably influence public opinion of a person, good or organization by delivering messages to such publics without incurring direct media costs.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The development of PR around the world&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     The leaders of PR, which began to appear in the U.S. In the beginning of the century are Ivy Lee, Edward Bernays, George Creel, Paul Garrett, Amos Kendall and T.T. Frankenberg.&lt;br/&gt;     PR as an expression was used firstly at 1897 by the U.S. Railway association.&lt;br/&gt;     The growth of PR, which began to develop in Europe after the World War II, gained speed in the UK at 1948, in the Belgium at 1952, in Italia and Holland at 1954, in the France at 1935 and in the Germany at 1958 with the foundation of the PR associations. &lt;br/&gt;     PR coming from the history, developed with the impact of the shock formed by the deformation of the equilibrium in the publics and the economies after the two world wars so PR was an adult in the beginning of the 1960s.&lt;br/&gt;     In the 1980s, PR was used as a marketing tool as a need of unrestricted competition market. PR was utilized as a communication counselor, which controls the topics such as advertising, services after sale, sponsorship, customer services, and market researches toward 1990s all around the world.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Public relations in the public institutions &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     &quot;&quot;The government planning institution (GPI)&quot;&quot; is the first Turkish institution that contains a department in foundation law, which is aimed to make public relations implementations.  The most important step and point of the formation of the public relations in Turkey is the fact that the foreigner experts emphasized the necessity of the public relations.  Public relations in Turkey had been seen in 2 other governmental institutions before GPI: &lt;br/&gt;1-The Information Section of the Ministry of the Foreign Affairs  &lt;br/&gt;2-The press and public relations section of the ministry of the national defense. &lt;br/&gt;     The population planning institution implemented public relation studies as well.         There were 2 negative opinions in 60s about the population. The rightists thought that the efforts of controlling the increase of the population was a trick of the communists while the leftists thought that it was a trick of the American and European drugs producers.&lt;br/&gt;     The experts talked to politicians and translated the foreign newspapers and magazines in order to tell public the importance of the control.&lt;br/&gt;     Besides the positive effects of the control of increase of population were mentioned to public even in the most unknown countryside places. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PR in the private sector in Turkey&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     In Turkey, the private sector followed the public sector in the field of PR and at 1969 a PR counselor was found in the Koç Holding Company. This function performed by the foreign companies such as Mobil and Shell which was named &quot;external relations&quot; and which constituted the relations with the firms abroad and with the press and the government institutions, gained its own characteristics by this foundation by KOÇ H.C. with the aim to perform its internal relations. &lt;br/&gt;     The PR activities performed in the center of such a Holding company formed by Arcelik, Tofaş, Beko, Simtel, Aygaz, Kav, Otosan, Türk Demir Döküm, Bozkurt, Türkay, which realize activities such as sponsorship. Relations with press, employee-employer problems, ceremony or presentation of a new product nearly every month, were good example for the Turkish private sector.&lt;br/&gt;     Koc Holding Co. was followed by Eczacıbası, Sabancı, Yasar Holdings, Hürriyet, Milliyet and by some big banks and companies. The tendency to constitute the PR department in the institutions continued from the 1970 to the 1980 with acceleration. There were no big holdings and banks or firms without the department of PR at the middle of 1980.&lt;br/&gt;     The first professional firm in the field of PR counselor A&amp;B PR was founded at 1974 by Alaaddin Asna who separated from the manager position at the Koc H.C.Imar Bankası, Transtürk Holding and Koc</description></item><item><title>BİLGİ ÇAĞINDA KİTLE İLETİŞİMİ VE ETKİLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bilgi-caginda-kitle-iletisimi-ve-etkileri-373297.html</link><description>BİLGİ ÇAĞINDA KİTLE İLETİŞİMİ VE ETKİLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bilgi çağında kitle iletişime geçmeden önce bilgi nedir? Neden bilgi çağı? Sorularına cevap vermemiz faydalı olacaktır. Francis Bacon &quot;bilgi güçtür&quot; demiştir. Aldim Toffler&quot;a göre üç çeşit önemli güç unsuru vardır: şiddet, servet ve bilgi. Bu üç unsurun içinde de bilgi aynı zamanda en demokratik olanıdır. Çünkü bilginin en devrimsel özelliği zayıfların ve yoksulların da sahip olacağı bir şey olmasıdır. &lt;br/&gt;Bir zamanlar servet basit bir şeydi. Ya ona sahipsiniz ya da değilsiniz. Somuttu, maddeydi. Servetin insana güç verdiğini gücün de sermaye getirdiğini anlamak kolaydı. Çünkü her ikisi de toprağa dayalıydı. Toprak tüm sermayeler içinde en önemlisiydi.&lt;br/&gt;Fabrika bacaları gökyüzünü delmeye başlayınca servet değişti. Artık en çok ihtiyaç duyulan sermaye türü toprak değil üretimde kullanılacak makine ve malzemedir. Sanayi sermaye de sınırlıydı. &lt;br/&gt;Günümüzün bilgi çağında durum değişmiştir. Hizmet ve enformasyon sektörleri büyümüş imalatın kendisi bilgisayarlaşırken servetin niteliği de ister istemez değişmiştir. &lt;br/&gt;Apple bilgisayarların ya da IBM&quot;in hisselerini hiç kimse o şirketin maddesel mevcutlarından ötürü almaz. Asıl önemli olan şirketin binaları ya da makineleri değil pazarlama ve satış gücü ile ilgili anlaşmaları ve nüfusu, yönetim, organizasyon kapasitesi ve çalışanların kafalarında içinde duran kıvılcımdır. &lt;br/&gt;Bilgi çağında kitle iletişimde de baş döndürücü gelişmeler olmuştur. İnsanoğlu artık dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir olayı, gelişmeyi anında takip edebiliyor. Mesela CNN Enver Sedat&quot;ın suikastına canlı olarak veriyor, Amerika uzay mekiğinin infilakını anında dünya takip edebiliyor.&lt;br/&gt;Televizyon sayesinde dünya bu gelişmeleri yaşarken gazetelerde de artık dakikada 57 kelime yazabilen daktilolar, dakikada 12.000 kelime geçen ajansların hızına karşı koyamaz hale gelmiştir.&lt;br/&gt;Bu arada TV, gazete, sinema vb. kitle iletişim araçları beraberinde önemli problemlerde getirmişlerdir. Kültürel sınırlar aşılırken, elektronik ortamlarda kültür savaşları bir başka deyişle kültür emperyalizmi kitle iletişim araçları eliyle yürütülmeye başlanmıştır. Sosyal hayat üzerinde olumlu ve olumsuz etkileri oluştu. Günümüzde kitle iletişim araçları adeta dünyamızı avuçlarının içine almıştır.dünyanın dört bir köşesinde büyük medya şirketlerinin kurdukları haber ağları adeta dünyanın nabzını tutmakta ve bunu tüm dünyanın  yakından takip etmesini sağlamaktadırlar.İnternet aracılığıyla herhangi bir konu hakkında  bilgisayarın tuşuna basmakla  bilgi edinme imkanı sağlanmaktadır.Bunlar bilgi çağının insana sunduğu nimetlerdir.Bu nimetlerin yanında önemli sorunlar olmuştur.Bunlar kişiden başlayıp aileye, yapısına, topluma, toplumun kültürüne, yaşam biçimine, kitlelerin siyasi ideolojik  yapılanmasına kadar bir çok konuyu etkisi altına almıştır.&lt;br/&gt;Evet, günümüz insanı artık medyanın hem eseri hem de esiridir.Erik Fromm kararlarımızın bir çoğunu aslında biz vermiyoruz,bunlar bize dışarıdan telkin ediliyor.kararı bizim verdiğimize kendi kendimizi ,ikna etmeyi başarıyoruz.Oysa gerçekte  yalnızlık korkusu ve doğrudan doğruya hayatımızı, hürriyetimizi ve rahatımızı ilgilendiren tehlikeler yüzünden başkalarının bizden beklediği şeylerle hareket ediyoruz. &lt;br/&gt;Modern insan medyanın kendisinden beklediği gibi davranarak daha uygar bir toplumsal rızayı kazanmaya çalışırken medyanın ağırlığını hep üzerinde hisseder. Bu nedenle günümüz insanı bir türlü kendisi olamaz. Günümüz insan modeli medyanın kendisinden beklediğini gerçekleştiren modeldir. Medyanın elindeki imkanları düşünecek olursak günümüz insanın işi çok zordur, çünkü gittiği her yerde o vardır. Hayatının her alanında medyanın yönlendirilmesiyle karşı karşıyadır. &lt;br/&gt;Kişiyi kedi istediği gibi yönlendiren medya bunu yaparken TV aracılığıyla onu tembelleştirmektedir ve TV&quot;nin bir düğmesine basıp karşına geçen kitleleri uyuştururken gazete ve kitap okuma gibi okuma kültürlerini darbe indirmektedir. Zaten TV&quot;nin görsel, işitsel bir kitle iletişim aracı olması onun daha kolay tüketilmesine sebep olmasındadır. TV ile basılı bir sözün bir arada yaşayabileceği hayali insanın kendi kendini kandırması olur. Çünkü bir arada yaşamak için eşit olmak gerekir. Oysa burada eşitlik söz konusu değildir. Basılı söz şimdi yalnızca kalıntı durumundaki bir epistemolojidir ve bir ölçüde TV ekranlarına benzer bir şekilde üretilen bilgisayarlar sayesinde hep bu durumda kalacaktır. Zaten okuma kültüründen uzak bir toplumu yönlendirme onu istediği gibi parmaklarında oy</description></item><item><title>GÖÇ KAVRAMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?goc-kavrami-354416.html</link><description>GÖÇ KAVRAMI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Göç, kişinin, yeni koşullara daha iyi uyum sağlayabilmek amacıyla ya da doğal, ekonomik, siyasal v.b. zorunluluklar sonucunda, yaşadığı toplumu değiştirmesi olayına verilen genel addır Göç olayının temelinde bulunan ana faktör, insanların geçimlerini sağlamak için daha uygun yerlere gitmek  ve burada iş bulmak, çeşitli imkanlardan faydalanmak ve yerleşmektir. Bir başka ifadeyle göç, bir idari sınırı geçerek oturma yerini devamlı ya da uzun süreli olarak değiştirme olayını ifade etmektedir. Ya da göç kişilerin gelecek yaşantılarının ya bir bölümünü yada tamamını geçirmek üzere bir yerleşim biriminden diğerine yerleşmek amacıyla yapmış oldukları coğrafi nitelikli yer değiştirme olayıdır [4]. Veya, göç, insanın içinde yaşadığı bir coğrafi ve sosyo-kültürel çevreden ayrılarak başka bir coğrafi ve sosyo-kültürel çevreye girmesidir. &lt;br/&gt;Göç olgusunu incelerken karşılaşılan en önemli güçlüklerden birisi de türlerini ayırt etmektir. Göçler, mesafeye, olayın gerçekleştiği yerlere ve sürekliliğine göre ele alınabileceği gibi , göç olayına yol açan nedenlere göre de ayırt edilebilirler. Ayrıca, göçler arasında önemli bir ayırım da göçlerin isteğe bağlı ve zoraki göçlerdir (Afrikalıların köle olarak Amerika&quot;ya götürülmesi). Diğer taraftan, göçleri, insanların  başka taşınma ya da yer değiştirme hareketlerinden ayırt etmek için , devamlı veya geçici olarak yapılan ayırıma da rastlanmaktadır. Geçici olarak yapılan göçe en iyi örnekler; göçebeler, mevsimlik tarımsal işçiler veya yazlık evlere giden yazlıkçılar verilebilir. &lt;br/&gt;Yukarıdaki açıklamalardan sonra sosyo-ekonomik açıdan iç ve dış göç olmak üzere, göçü ikiye ayırabiliriz:&lt;br/&gt;1.İç göç: Bir ülke sınırları içersinde, bireyin, bir yıldan az olmamak kaydıyla, yaşadığı ortamı değiştirmesine iç göç denilmektedir.&lt;br/&gt;2.Dış Göç: birey ülke sınırlarının dışında her hangi bir ülkeye yaşadığı ortamı değiştirmek amacıyla gidiyorsa, bu durumda dış göç söz konusu olmaktadır.&lt;br/&gt;Göçün Nedenleri&lt;br/&gt;İnsanların doğdukları toprakları bırakıp yeni yerlere göç etmesinin temelinde yatan çok sayıda neden vardır. Genellikle bu nedenleri; Nüfus Problemleri, Ekonomik Problemler, Çevre Şartlarındaki Bozulmalar, Siyasi Problemler ve Savaşlar olarak sıralaya biliriz. Bu nedenlerin en önemlileri ekonomik ve siyasi problemlerdir. Gelir dağılımındaki dengesizlikler, işsizlik ve yoksulluk gibi ekonomik nedenlerle çok sayıda kişi yaşadığı alanları devamlı olarak terk etmektedir. Keza siyasi problemlerde insanların göç etmesinde önemli olmuştur. 1989 yılında, Bulgaristan&quot;dan göç etmek durumunda kalan Türkler bunun yakın tarihimizdeki en iyi örneğidir. Yada 1947 yılında ayrılan Pakistan ve Hindistan devletleri arasında karşılıklı  kitlesel göç de Türkiye dışından bir örnek olarak verilebilir. Bu göçle Müslümanlar  Pakistan&quot;a Hindular ise Hindistan&quot;a göç ederek çok büyük nüfus hareketlerine neden olmuşlardır. Askeri çatışma ve savaşlar kitlesel göçlerin oluşmasına neden olmuştur. 1980 yılında Rusya&quot;nın Afganistan&quot;ı işgal etmesi ve 1992 yılında Yugoslavya&quot;da ortaya çıkan çatışmalar çok sayıda insanın göç etmesine neden olmuştur. Çevre şartlarındaki bozulmalar da göçün nedenlerindendir. İklim değişmeleri, erozyon, su baskınları, deprem ve volkanik patlamalar gibi doğal olaylar insanların göç etmelerine neden olmuştur. 17 Ağustos 1999 Marmara depreminden sonra çok sayıda kişi bölgeyi devamlı olarak terk etmiştir. Yada 1986&quot;da meydana gelen Çernobil Nükleer faciasından sonra bölgeden çok sayıda insan göç etmiştir. &lt;br/&gt;Savaşlar, insan hakları ihlalleri, kötü ekonomi politikaları ve yönetimler, hızlı nüfus artışı ve doğal kaynakların yok edilmesi göçe neden olan şartları meydana getirmektedir. Yani göçün aslında, Dünya sorunlarıdır [8]. Göçle birlikte kültür, gelenek, görenek ve yaşam biçimleri de hareket etmektedir. Böylece göç edilen yerdeki sosyo-kültürel yapı getirilen sosyo-kültürel yapıyla genişlemektedir. &lt;br/&gt;Bireylerin göç kararlarının temelinde, göçün nedenlerini içeren, itici ve çekici faktörler vardır. Bireylerin doğdukları</description></item><item><title>KAPİTALİZMİN EVRİMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kapitalizmin-evrimi-417960.html</link><description>ortaçağın sonlarına doğru denizaşırı ülkelerdeki keşiflerle ticaret genişlemişti. bunu izleyerek avrupa&quot; ya akan altınlar ticari kapitali büyütüyor ve tüccarlara kârlı yeni iş alanları açıyordu. ıkinci olarak tarımda üretim tekniği değişmesi, tarımsal üretimi piyasaya yöneltmiş, piyasa kanunlarıyla beraber ticari kapitale bağlı hale gelmişti. ticari sermaye toptan ticarette ve dış ticarette de tekele sahipti. dış ticarette tüccarlara devlet eliyle tekel verilmesinin bazı nedenleri vardı: yeni ulusal devletler için ticaret bir gelir kaynağıydı. denizaşırı ülkelerde ticaretin yüksek rizikosu ise tekeli gerekli kılıyordu. diğer yandan rizikoyu azaltmak için sömürgeleştirme de önemli bir araç haline geldi ve ilksel kapital birikiminin kaynağı oldu...</description></item><item><title>DİN VE İDEOLOJİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?din-ve-ideoloji-436162.html</link><description>I. BÖLÜM   &lt;br/&gt;       &lt;br/&gt;   DİN VE İDEOLOJİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İşe ideolojileri sert vekatı olarak sınıflandırarak başlamak sanırım pek yanlış olmaz. Şerif Mardine göre sert ideoloji , sistematik bir şekilde işlenmiş , teorik eserlere dayanan , şeçkinlerin kültürleriyle sınırlandırılmış , muhtevası kuvvetli bir yapıdır. Yumuşak ideoloji ise , kitlelerin çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel sistemlerine verdiği addır. Gerek sert gerekse yumuşak ideoloji daha çok idare edilenlerin arasında yaygın , yönlü , fakat sınırlı , belirsiz fikir kümelerinden meydana gelir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Siyasal bilim , uzun zaman , Platonun baştan itibaren ortaya koyduğu şekilde insanlar arasında güzel ve iyiyi anlamanın ve hakim kılmanın bilimi olarak temayüz etmiştir. Diğer taraftan , siyasal bilimlerin bugün bile kabul edebileceği bir yaklaşımla , devlet içindeki kuvvetlerin muvazenesinin sırrını aramış olanlar , bu işleri tam olarak başaramamışlar , siyasal kuvvetlerin tahlilini bu kuvvetlerin en iyi dengesini bulma amacından ayıramamışlardır. Siyasal bilimciler , ideolojileri , daha çok Locke ,Rousseau veya Marx gibi kimselerin fikirlerinin melezleşmiş , yozlaşmış şekilleri olarak yorumlamışlardır. Modern siyasal bilimlerin analitik araçları klasik siyasal bilimin analitik araçlarına oranla çok daha esnektir ve muhtelif devirlerde fikirlerini ifade etmiş kimselerin hala geçerli olan görüşlerini bir bütün haline koyma yolundadır. İdeoloji olayının anlatımında bu esneklik modern siyasal bilimlere önemli faydalar sağlamıştır. Hiçbir siyaset kuramcısının fikri yapıtının bütününe olduğu gibi sığamayan ideolojik olayları , davranışsal siyasal bilimlerin çok taraflı , esnek çerçevesi içinde anlaşılmaya başlamaktadır. Davranışsal siyasal bilimlerin ideolojileri kapsamasının son fakat belki de önemli bir nedeni vardır :Siyasal bilim bir toplum olayını inceler. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İdeoloji , bir anlam kümesi olarak toplumun stratejik fonksiyonlarının birinin baş köşesini tutmaktadır. İdeolojileri bu açıdan ele aldığımız zaman onları , insanlara istikamet vermeye yarayan birer harita olarak görürüz. Bu şekillenmenin ortaya çıktığı son yıllarda dört tür ideoloji incelemesi ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri , başlangıçta yapılan sert ideoloji tarifinin içine giren hadiseleri inceleyen eserlerdir. Burada aranan , oldukça mütecanis bir fikri yönelimin bir sosyal yapı unsuru olarak ne gibi bir fonksiyon gördüğüdür. Friedrichin , bir örneğini daha 1930larda verdiği bu yaklaşım , bize Faşizm ve Komünizmi tahlil eden önemli araştırmalar sağlamıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İkinci bir yaklaşım Adam Smith gibi kimselerin fikirlerinin bazı yönlerinin yeni bir sosyal yapı içinde nasıl bazı tortu fonksiyonlar ifa etmeye devam ettiğini göstermeye çalışmıştır. Üçüncü bir yaklaşım , ideolojiyi bir sosyal tenasüt fonksiyonu icra eden bir unsur olarak ele almıştır. Burada üzerinde durulan , ideolojilerin nasıl bir grubun dağılmasına mani olduğu , ideallerini tazeleyen bir faktör olarak nasıl çalıştığıdır. Dördüncü bir yaklaşım , ideolojiyi bir sosyal tenasüt fonksiyonu icra eden bir çerçeve olmaktan çok kişilerin dengesini sağlayan psikolojik bir destek olarak kıymetlendirmeye çalışmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu çalışmanın merkezini teşkil ettiği için üzerinde bilhassa durulan konu da din ve ona verilen önemdir. Din , bir dünyayı anlama ve kendini o dünyada belirli bir yere yerleştirme modeli olarak olarak fonksiyon görmektedir. Dinin insanların siyasal inançları içinde merkezi bir yeri olduğu yeni bir bulgu değildir. Son yıllarda yapılan oy verme araştırmaları , dinsel görüşlerin çapraz baskıların tesiriyle azalıp çoğalmasına rağmen oy verme analizinin önemli bir tortu kategorisini teşkil ettiğini göstermiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yazarın bu esredeki amacı , bu tortu kategorisinin , Türkiyede nasıl çalıştığını anlatmaya çalışmaktır. Hedefi , Türkiyede dinin ideolojik - siyasal fonksiyonlarını belirtip siyasi alanda ne gibi bir rol oynadığını anlatacak başlangıç analitik kategorilerini ortaya çıkarmaktır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kendi toplumbiliminde ideoloji teorisine o kadar önemli bir yer veren Ma</description></item><item><title>STREET CHILDREN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?street-children-343804.html</link><description>STREET CHILDREN IN TURKEY&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The  Identification Of Street Children&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Millions of children are forced to spend their own lives on the streets of cities. Day by day, their numbers increase constantly. Children who are living without their families are called street children. Street children who are at small ages, are exposed to big mistakes, when they take a shelter in society for saving their lives, nobody opens his or her arms to help them. Street children have only one way to save their lives; that is foundation for street children. Most street children hope that their lives will change, but street life causes children to be homeless. Street children do not want to be street children, but life standards are obligate them to live in the streets.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Reasons  Of Being Street Children&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; There are some basic reasons of being street children, but only two of them are very important. First one is economic reasons, the other one is regarding the family reasons. When we explain economic reasons, we can see that economic reasons and family reasons depend on each other. Generally, in Turkey, families who are from the East, immigrate to İstanbul and they do not keep in step with İstanbul because in İstanbul, life conditions are very heavy and everything is more expensive than villages. So, poverty rates are high. Families who are from the East part of the Turkey, have a lot of children. A big amount of children have no birth certificate. Bad relationship between family members and violence are some factors that include family reasons also children who are left their sweety beds, are forced to make and earn money by their parents, they earn money to sell selpak, sweet or something like that and then when they earn money, they should give money to their fathers. If they earn less money, money beating is waiting for them at home, so children see escape from home and living in the streets are the only solution to save themselves for beating. When they escape from their homes, street and especially life do not behave them good, because out of their homes, there are a lot of people; some of them are optimistic and helpful but some of them are not and lots of dangerous things like thinner and adhesive are waiting for them. When they escape from their homes, their new homes are the streets, their family members are the strangers and other children who are living in the street like them. Their life styles are change, when they escape. At first, they lose their childhood at their homes and they become an adult in the streets, maybe they imagine that physically they become an adult, but their heart always stay like children for a long period of time. Generally, life does not feel sorry to children, it behaves bad and much more children are not lucky, because they do not find anybody who opens his or her arms, to help them and to give children his or her hot love. they live with their responsibilities, they abandon themselves and they are living with crowd, violence, defencelessness, hunger, sexual abuse and sometimes they wake up with sun, rain and snow but finding a daily food and a shelter are not sufficient for them.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Life In The Streets&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;According to street children, most important thing to escape from home is freedom and prove themselves, because most of them are get bored with beating and they see escape from home is the only solution. They know that if they escape from their homes, they will not have a  home to live, some foods to eat and a hot mother lap to sleep, on the other hand, they will keep their freedoms. Maybe they can find a bed to sleep, they can find or steal some foods to eat, but they can not find a hot mother lap, but being free comes more attractive than living with their families. &quot; According to indefinite numbers, there are 4000 street children in İstanbul and 10000 street children in Turkey. Most of them are males because girls are generally kidnapped to work as a prostitutes&quot;( Ersöz 8). So females are unlucky than boys. Chi</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - İŞ HAYATINDA LİDERLİK VE STRATEJİ - MUSTAFA ÖZEL</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-is-hayatinda-liderlik-ve-strateji-mustafa-ozel-430232.html</link><description>iş hayatında liderlik ve strateji - mustafa özel</description></item><item><title>İNSAN HAKLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?insan-haklari-389039.html</link><description>1- GİRİŞ&lt;br/&gt;&quot;İnsan Hakları&quot;, kelime anlamı olarak, insanın, sırf insan olması nedeniyle sahip olduğu haklar demektir. Günümüzde, bir bütün halinde toplumsal yaşamı düzenleyen siyasal rejimlerin ve hukuki düzenlerin meşruluk kaynağı olarak algılanan insan hakları, temelde, insanlığın tarihsel süreç içerisinde meydana getirmiş olduğu kültürel değerlerin bir birikimini yansıtır. Bu kavramın tarihsel kökenini hakkında yapılacak bir araştırma, bizi; düşüncelerinin merkezine insanı (bireyi) alan ve Protogaros&quot;un &quot;İnsan bütün şeylerin ölçüsüdür. Var olanların varlıklarının, var olmayanların var olmayışlarının&quot; öğretisini şiar edinen Sofistlere, itidal, iyilik, doğrululuk, adalet ve ahlak gibi değerleri düşüncesine temel yapan ve insanın amacının mutluluk olduğunu belirten Sokrates&quot;e ve tarihte ilk kez insanlar arasında eşitlik esasını savunup köleliğe karşı çıkan ve tek Doğal Hukuk ile yönetilen insanlara tek evrensel devlet altında birleşmelerini salık vererek tarihte ilk kez &quot;Birleşmiş Milletler&quot; fikrini ortaya atan Stoiklere kadar götürür. &lt;br/&gt;Ama, birey haklarının tarihsel kökenleri bir yana bırakılacak olursa, bugün anladığımız manada bir insan hakları formülasyonun yapılması modern bir olaydır, bir bütün olarak Aydınlanma Çağı&quot;nın ve özellikle bu çağa damgasını vuran John Locke düşüncesinin bir ürünüdür. Locke, sadece yaşadığı dönemde değil kendisinden sonraki dönemlerde de etkin olmuş, tabii haklar ve halkın egemenliği gibi konular üzerinde çalışan bütün düşünürler Locke&quot;dan esinlenmiş ve etkilenmişlerdir. Locke&quot;un böylesine etkili bir düşünür olmasının ve liberalizmin kurucusu sıfatını kazanmasının nedenini Adnan Güriz şöyle ifade etmektedir : &quot;Locke, insanın vazgeçilmez tabii haklara sahip olduğunu ve siyasal düzenin amacının hürriyeti güvence altına almaktan başka bir şey olmadığını savunmuştur. Böylece Locke&quot;un sisteminde otorite değil, fakat hürriyet başlıca yere sahip olmuştur.&quot; Gerçektende, siyaset felsefesi yapanlar arasında, özgürlük ilkelerini Locke kadar açık</description></item><item><title>SÖMÜRGECİLİĞİN TANIMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?somurgeciligin-tanimi-438508.html</link><description>SÖMÜRGECİLİĞİN TANIMI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                Sömürgecilik ansiklopedilerlerde; daha çok ekonomik, ticari, &lt;br/&gt;      siyasi ve  dini amaçlarla güçlü bir devletin diğer devlet veya toplumlar üzerinde &lt;br/&gt;      maddi, manevi bir kontrol ve nüfuz kurmasi veya üstünlük sağlaması &lt;br/&gt;      hareketi; olarak geçiyor. Osmanlıca da müstemlekecilik, Bati dillerinde ise &lt;br/&gt;      koloniyalizm terimi ile karsilanmistir. Bir ülke vatandaşlarının başka bir &lt;br/&gt;      ülkede kurdukları yerleşme birimlerine de koloni denmiştir. İnsan &lt;br/&gt;      topluluklarının devlet seklinde de örgütlendikleri eski çağdan bu yana &lt;br/&gt;      çesitli sömürgecilik uygulamalarina rastlamamiza ragmen, sömürgecilik &lt;br/&gt;      haraketinin baslangiç tarihini belirlemede bir hayli zorlanıyoruz. &lt;br/&gt;      Ihsan Süreyya Sirma; ya göre, kelime olarak olmasa  bile vakıa olarak &lt;br/&gt;      sömürü sistemi Adem (as.) oğlu Habil&quot;in kardeşi Kabil tarafından &lt;br/&gt;      öldürülmesinden buyana mevcuttur. Sirma&quot;ya göre Kabil, kendisine ait &lt;br/&gt;      olmayan bir hakki (kendi kız kardeşini), gasbetmek için kardeşi Habil&quot;i &lt;br/&gt;      sömürmek istedi, Habil de karşı durunca onu öldürdü. İşte bu katl &lt;br/&gt;      olayından beri, sömürü, yada sömürü düzenleri varolagelmiş ve de rakip &lt;br/&gt;      tanımadıkları için rakip olabilecekleri ihtimal dahilinde olanlarda hemen &lt;br/&gt;      elimine edilerek bu tehlike bertaraf edilmiştir.&lt;br/&gt;      Fenikeliler, Persler, Roma İmparatorluğu gibi devletler, yaşadıkları &lt;br/&gt;      dönemde Akdeniz bölgesine ve Avrupa&quot;ya koloniler kurarak sömürmüşler. &lt;br/&gt;      Bunlardan en kapsamlı faaliyeti Roma İmparatorluğu yapmış ve gerek &lt;br/&gt;      Avrupa&quot;da gerekse Avrupa dışında egemenlikler kurmaya çalışmışlar. Nitekim &lt;br/&gt;      Roma İmparatorluğu&quot;nun yıkılmasıyla birlikte Avrupa&quot;da değişik prenslikler &lt;br/&gt;      ortaya çıkmış ve sömürgecilik hareketi başlatılmış.&lt;br/&gt;          &lt;br/&gt;                15. yy sonlarına doğru Asya&quot;dan Avrupa&quot;ya ulaşan kara yollarına &lt;br/&gt;      müslümanlar, Akdeniz&quot;de ise Cenevizler hakim olmuşlar. Avrupa&quot;daki &lt;br/&gt;      İmparatorluklar bundan rahatsızlık duyunca, Afrika ve Asya&quot;ya ulaşmak &lt;br/&gt;      isteyen maceraperest denizcilere büyük destekler vermeye başlamışlar. &lt;br/&gt;      Keşifler çağı olarak adlandırılan bu dönem sömürgecilik hareketinde yeni &lt;br/&gt;      bir asama ortaya koymuş. Portekiz ve İspanya kraliyetinin desteğiyle &lt;br/&gt;      denizlerde ve karalarda terör estiren bu seyyahlar, bir yandan Afrika &lt;br/&gt;      kıyılarına, oradan güney Asya&quot;ya ve kısa zaman sonra da Amerika&quot;ya &lt;br/&gt;      ulaşarak, deniz kıyılarında koloniler kurdular. &lt;br/&gt;                Geride bıraktığımız 20. yüzyıl, belaların, acıların, katliamların, &lt;br/&gt;      sefaletin, büyük yıkımlar getiren savaş ve çatışmaların yüzyılıydı. Milyon-&lt;br/&gt;      larca insan bir hiç uğruna, sapkın ideolojilere hizmet adına öldürüldü, kat-&lt;br/&gt;      ledildi, açlığa ve ölüme terk edildi, bakımsız, evsiz barksız, korumasız &lt;br/&gt;      bırakıldı. Milyonlarcası, hayvanlara bile reva görülmeyecek,insanlık &lt;br/&gt;      dışı muamelelere maruz kaldı. Tüm bu acıların ve belaların altında ise&lt;br/&gt;      hemen her zaman despotların ve diktatörlerin imzası oldu: Stalin, Lenin,&lt;br/&gt;      Trotsky, Mao, Pol Pot, Hitler, Mussolini, Francoâ€¦ Bu isimlerden kimi aynı &lt;br/&gt;      ideolojiyi paylaşırken, kimi de birbirine ölümüne düşmandı.İdeolojilerinin &lt;br/&gt;      birbirlerine karşı olması nedeniyle kitleleri çatışmaya sürüklediler,&lt;br/&gt;      kardeşi kardeşe düşman ettiler, savaşlar çıkarttılar, bombalar attırdılar, &lt;br/&gt;      arabaları, evleri,dükkanları yakıp yıktırdılar, mitingler düzenlettiler, &lt;br/&gt;      ellerine silah vererek hiç acımadan gençleri, yaşlıları, kadınları, ço-&lt;br/&gt;      cukları, erkekleri öldüresiye dövdürttüler,kurşuna dizdirdilerâ€¦,&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sırf başka bir fikri savunuyor diye bir insanın yüzüne silah doğrultup,&lt;br/&gt;gözlerinin içine bakarak öldürebildiler, başını ayakları ile ezebilecek kadar,&lt;br/&gt;acımasızlaşabildiler, kadın, çocuk, yaşlı demeden insanları evlerinden,&lt;br/&gt;yurtlarından sürdüler....&lt;br/&gt;          Geçtiğimiz yüzyılın belalar tablosu özetle böyledir. Karşıt fikirleri&lt;br/&gt;savunan birkaç ideoloji ve bu ideolojilerini savunmak uğruna insanlığı&lt;br/&gt;acıya ve kana boğan insanlarâ€¦. İnsa</description></item><item><title>YERLEŞİK YAŞAMA GEÇİŞİN ETKİLERİ VE GETİRDİĞİ DEĞİŞİKLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?yerlesik-yasama-gecisin-etkileri-ve-getirdigi-degisikler-418158.html</link><description>a)nedenler&lt;br/&gt;a)yoksulluk insanlığı vurmuştu.herkes aç,susuz veyoksuldu.&lt;br/&gt;b)doğal olaylardan korunmak için.&lt;br/&gt;c)orta asya&quot;dan güneye inen topluluklar,inka&quot;yı kurdular.(199)&lt;br/&gt;d)kuraklıktan yiyecekleri azalıp,birleşip,paylaşıp ancak yaşamlarını sürdürebilirler.&lt;br/&gt;e)aileler oluşup geliştğinde ,dünyada 2.000.000 insan olmuştu.bunlarda birleşip köyler kurdu.</description></item><item><title>KAVRAMSAL VE KURAMSAL TEMEL</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kavramsal-ve-kuramsal-temel-374783.html</link><description>KAVRAMSAL VE KURAMSAL TEMEL&lt;br/&gt;2.1. KAVRAMSAL TEMEL&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; KENT&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Toplum olmanın başat koşullarından olan birlikte yaşamın belki de en üst seviyesini anlatan kent ve kentlilik kavramı günümüz şartlarına ulaşıncaya kadar belirli aşamalardan geçerek şu anki konumuna ulaşmıştır. Kavramsal açıdan bakıldığında kent olgusu toplumsal koşullar ve zamansal devinime göre farklılıklar arz etmiştir. Başka bir ifadeyle, &quot;kentler büyük bir toplumun ayrılmaz parçasıdır. Bir toplumda kentlerin sayısı, yayılımı ve işlevleri, kültürünün karmaşıklığına ve kültürel değişiklerden etkilenme derecesine göre farklılık gösterir. Kentin gördüğü işlevlerin, bir ölçüde kültürünün yapısına, karmaşıklığına ve bu yüzdende içinde bulunulan tarihsel döneme göre değiştiği biliniyor.&quot;  Kavramsal açıdan bakıldığında, kentsel mekan, farklı argümanlar tarafından değerlendirildiği içindir ki ortak bir tanım üzerinde yoğunlaşılamamıştır. Bununla beraber üzerinde birçok düşünürün uzlaştığı noktaların olduğu da görülmektedir. &lt;br/&gt;Her şeyden önce kent kavramına etimolojik açıdan bakılması gerekliliği üzerinde durmaktayız. &quot;Birçok dilde kent sözcüğü ile uygarlık sözcüğü arasında köken ilişkisi görülmektedir. Türkçe&quot;mizde &quot;uygar&quot; sözcüğü yerleşik bir toplum hayatı süren Uygurlardan türetilmiştir. Arapça&quot;da uygar anlamına gelen &quot;medeni&quot; kelimesi kent anlamındaki &quot;Medine&quot; kelimesinden köken alır. Medeni kelimesi dilimizde de &quot;kentlileşmiş, kırsallıktan kurtulmuş ve uygar&quot; manasında kullanılır. Benzer şekilde uygarlık karşılığı olarak Fransızca &quot;civilisation&quot; ve İngilizce &quot;civilization&quot; ile İngilizce &quot;city&quot; kelimeleri Latince de yurttaşların oluşturduğu birlik anlamına gelen &quot;civitas&quot; kelimesinden türemiştir. Kent kavramı belli bir olgunluk seviyesini ifade etmektedir. Kalkınmayı, medenileşmeyi ve gelişmişliği yansıtır.&quot;  Etimolojik açıdan bakıldığında ortak bir bakış açısının ortaya çıktığı görülen kent kavramının betimleme noktasında ise bu kavramı tanımlayan düşünürlerin bakış açıları tanımlamalara yön vermiştir. Kimi düşünürlere göre, kent bir soy ve birliktelik mekanı olmaktan farklı bir olgudur. Bu bakış açısını savunanlar kenti, biyolojik soy ve belirli bir akrabalık grubu içinde doğma olguların yerine, ikamet ve ekonomik çıkar gibi toplumsal olguları öne çıkaran,  insanların kendi toplumsal durumlarını seçebilme ve değiştirebilme imkanlarının olduğu yeni bir insani birliktelik&quot;  olarak tanımlamışlardır. Bununla birlikte &quot;kentsel mekanın kendi başına bir anlamı yoktur. Ona anlam veren kentsel toplumdur. Kentsel mekan kentin görünen dış yüzü ise kentte yaşayan toplum ona biçim veren dinamik, yaratıcı özüdür.&quot;  Kentsel mekanda söz konusu olan bu dinamiğe Maunier&quot;de dikkati çekerek kenti; &quot;nüfusuna oranla coğrafi temeli dar olan ve aileler, meslek grupları, sosyal sınıflar, mezhepler v.s. çeşitli heterojen grupları içine alan karmaşık bir yerleşme grubu olarak tanımlamıştır.  Gerçekte kent, &quot;karmaşık bir toplum yapısının bireysel düzeyde çözülemeyecek sorunların üstesinden gelmesine olanak sağ</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - GELENEK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-gelenek-430354.html</link><description>gelenek</description></item><item><title>IRKÇILIK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?irkcilik-385623.html</link><description>IRKÇILIK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          Irk nedir?&lt;br/&gt;           İnsanlar deri ve saç rengi,boy uzunluğu, vücut biçimi gibi fiziksel özelliklerine ve ge-&lt;br/&gt;netik olarak incelenebilen kan grubu gibi biyolojik öğelere göre belli gruplara ya da ırklara ayrılır.Günümüzde biyologlar fiziksel farklılıklardan çok ırklar arasındaki genetik farklılıkların incelenmesiyle ilgilenirler.Irk incelemeleri biyoloji biliminin yeni bir dalı olan nüfus genetiği alanına girer.&lt;br/&gt;           Irklara ilişkin ilk sınıflandırmalardan birini,Alman anatomi ve fizyoloji bilgini Johann Friedrich Blumenbach (1752-1840) yaptı.Kafatası ölçümlerine dayanarak insan türünü beş gruba ayırdı: Kafkasyalı(beyaz ırk) , Moğol, Etiyopyalı,Amerika Yerlisi ve Malayalı.Daha sonra bütün canlıları sınıflandıran İsveçli biyolog Carolus Linnaeus (1707-78) deri rengine göre ayırt ettiği dört değişik ırk tanımladı.Onu izleyen biyologlar da fiziksel özellikleri temel alan ırk grupları üstünde çalıştılar.Ne var ki,bu tür sınıflandırmaların bilimsel ve kesin olmadığı daha sonra anlaşıldı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          Irksal Farklılıkların Kökeni&lt;br/&gt;             Bilim adamları ilk insanların 350-500 milyon yıl önce Afrikada yaşadığı , buna kar- şılık ırksal farklılıkların ancak 100 bin yıl önce ortaya çıktığı konusunda birleşiyorlar.Böylece insanların aynı kökten türediği ,önce Eskidünyaya ardından da Yenidünyaya yayıldığı öne sürülmektedir.Asıl yurtlarından uzaklara göç edince insanlar arasında farklılaşmalar doğdu.Değişik fiziksel özellikleri olan halklar ya da ırklar oluştu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;         Irkçılık&lt;br/&gt;              Irklar arasındaki fiziksel farklılıkların insanların yeteneklerinde farklılıklar yarattığını ve bazı ırkların ötekilerden üstün olduğunu savunan görüş ya da ön yargıdır.Bu görüşler insanları derilerinin rengine göre beyaz, siyah, sarı,esmer ve kızıl olarak ayıran sınıflandırma- ları temel almıştır.&lt;br/&gt;             Fransız etnoloji uzmanı Joseph-Arthur Gobineau (1816-82)ve sonradan Alman uyru- ğuna geçen İngiliz siyaset bilimcisi H.S. Chamberlain (1855-1927) ırklar arasında bir sınıflandırma yaparak ,bunu beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlayacak bir kurama dönüştürmek istediler.&quot;Ari ırk&quot; kavramını ortaya atarak , bu ırkın insanlığın gerçekleştirdiği tüm uygarlık- ların tek yaratıcısı olduğunu savundular.Bu tezler Batı Avrupada ırkçılığın körüklenmesine yol açtı.Bugün artık önemini yitirmiş olan bu savlar arasında beyaz ırkın ,başka ırklarla karışmadığı sürece gelişeceği de vardı.&lt;br/&gt;             Bu türden değerlendirmelere dayanan ırkçılara göre ,beyaz ırktan olmayan insanlar geri zekalı ,yeteneksiz ve ahlaksızdır.Irkçılar kendilerinden aşağı gördükleri insanlara karşı ayrımcılık uygular, onlara hak ve fırsat eşitliği tanımazlar.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          Irklar Konusunda Önyargılı Görüşler&lt;br/&gt;             Irklar konusunda en yaygın önyargılardan biri &quot;saf&quot; ırkların olduğu ve bunların aşağı ya da saf olmadığı düşünülen ırktan insanlarla karışması durumunda zayıflayacağı ve yok olacağı düşüncesidir.Nazi Almanyasında Ari ırkın üstünlüğüne ve saflığına, bütün Almanların da bu ırktan olduklarına inanıldı. Naziler ,Almanların Yahudiler ve Çingeneler le evlenmeleri durumunda kendi ırklarının bozulacağını öne sürdü.Bu anlayış bütünüyle bilim dışıdır.İlk olarak, Yahudiler ve Çingeneler ırk değildir.İkincisi, hiçbir ırk öbürlerinden daha iyi ya da daha saf olarak tanımlanamaz. Bütün ırklar birbiriyle karışmıştır ve yavaş yavaş değişmektedir.Bu değişim bir yanda çevresel etkenlerden öte yandan genlerde birdenbire ortaya çıkan değişikliklerden(mutasyon) ileri gelir.Saf ve üstün ırk olmadığına göre ,farklı ırk gruplarının birbirleriyle karışmasının bozucu bir etkisi de yoktur.&lt;br/&gt;              Bir ırk grubunun bütün üyelerinin birbirine benzediği ,aynı zihinsel oluşumu paylaştığı ve bir ırkın üyelerinden daha zeki olduğu gerçek değildir.Örneğin ,bazı kimseler Avrupalıların teknolojik gelişmesini Afrikalıların görece geri teknolojileriyle karşılaştırarak Avrupalıların genetik olarak Afrikalılar dan üstün olduğunu ileri sürmüştür.Bu yanlış bir varsayım ya da önyargıdır.Aralarındaki temel ekonomik farklılıklar,Avrupalıların yüzyıllarca Afrikayı sömürmesi sürecinde yaratılmıştıar.Herhangi  bir ırkın bir başkasına göre zeka üstünlüğünü gösteren hiçbir genetik bulguda yoktur.&lt;br/&gt;              Irk olarak tanımlanan bazı grupların ırk sayılamayacaklarını belirtmek gerekir. Ör- neğin ,Yahudiler bir ırk değil,dinsel bir topluluktur.Almanlar da ırk değil bir ulustur.Nazilerce Alman halkının ır</description></item><item><title>ANTİK ÇAG RASONALİZMİ TEMSİLCİLERİ VE TEMEL BİLGİLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?antik-cag-rasonalizmi-temsilcileri-ve-temel-bilgileri-344295.html</link><description>Rasyonalizm                                   &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          Rasyonalizm;felsefede dogmatik bir akılcılık olarak tanımlanırken;günlük dilde,önyargılardan ve duygusal saplantılardan arınmış bir akıl yürütme olarak tanımlanır.    Rasyonalizme göre;&quot; genel-geçer bir bilgi vardır ve kaynağı akıl ve düşünmedir.Akıl doğuştandır.&quot; İlkçağdaki  başlıca Rasyonalistler şunlardır, Platon,Aristoteles, &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                                                               Platon:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          Platon&quot;a göre İdealar ve görünenler(fenomenler) evreni olmak üzere iki türlü evren vardır. İdealar evreni;doğmadan önce içinde bulunduğumuz ve her şeyin gerçeğinin bulunduğu evrendir.Ancak akılla  kavra6nır. Görünenler (f6enomenl6er) evreni;halen içinde yaşadığımız nesneler evrenidir. Görünenler evreni  idealar evreninin bir kopyası,gölgesi (yansımasıdır.).Görünüşler dünyası olan bu evrenin bilgisi duyu   organları ile elde edildiği için doxa (sanı) dır, aldatıcıdır.Çünkü duyu verileri kişiden kişiye değişen aldatıcı,göreceli bilgilerdir.Bu nedenle doğru bilginin kaynağı duyular olamaz.İdealar evreninin bilgisi akılla elde edildiği için doğru genel-geçer bilgidir.Akılla idealar evreni hakkında kesin bilgi elde    edilebilir.Bu nedenle doğru bilginin kaynağı akıldır.Platon&quot;a göre bilmek ideaları hatırlamaktır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                                                            Aristoteles                                         &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Hocası Platon&quot;un birbirinden ayırdığı,biri duyularla diğeri akılla(düşünceyle)kavranan iki evreni bir araya getirmek ister.O&quot;na göre idealar nesnelerden bağımsız değildir,İdealar tek tek nesnelerin özünde tümel kavramlar olarak vardır.Bilginin amacı tekil yani bireysel olanı bilmektir.Ancak tekilin bilgisine genelin(tümel)in bilgisinden hareketle ulaşılır.Gerçek bilgi ise,tümel yargılara dayanan önermelerdir. Aristoteles&quot;e göre gerçekte var olanlar tek tek şeylerdir.Şu anda görmediğimiz idealar değildir.Tümel önermeler içinde tekiller(tek tek nesne ve olaylar) olduğundan,yapılacak iş tekilleri tümellerden üretmektir. Örneğin:Bütün insanlar ölümlüdür&lt;br/&gt;        Aristo&quot;da insandır. O halde Aristo&quot;da ölümlüdür.  Sokrates&quot;e göre bilgi edinme yetisi (meleke)akıldır. Akıl;edilgin (pasif)akıl ve etkin (aktif)akıl olmak üzere ikiye ayrılır.Etkin akıl duyularımızı saptayarak bilgimizin içeriğini sağlar.Aktif akıl ise pasif aklın sağladığı bu duyuları işleyerek,biçimlendirerek akli hakikatleri sağlar. &lt;br/&gt;       Aristoteles bir rasyonalist olmasına rağmen O&quot;nu kendisinden önceki rasyonalistlerden ayıran en önemli özellik bilgilerimizin doğuştan olmadığını savunmasıdır.O&quot;na göre bilgilerimiz duyu organlarınca elde edilir (pasif akıl)ve işlenerek (aktif akıl)tümel kavramlar oluşturulur.Akıl bilgi üretme gücüne sahiptir. &lt;br/&gt;Örneğin:Bir armut tohumu armudu çekirdeğin içinde güç halinde bulundurmaktadır.Buğday tanesi unu,ekmeği güç halinde taşımaktadır.İşte bu güç tecrübeyle temas haline gelince fiile dönüşür ve buğday ekmek haline gelir     &lt;br/&gt;BAŞKA BİR KAYNAKTAN;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;RASYONALİZM (AKILCILIK) &lt;br/&gt;Bilgide ana etken olarak akıl yürütme ve düşünce üzerinde duran görüşe akılcılık diyoruz. Filozofların bilginin kaynağının ne olduğu konusunda ortaya koydukları farklı görüşlerden biridir akılcılık. &lt;br/&gt;Soruyu şöyle sorarsak: Acaba zihin, deney ortaya çıkmadan önce, herhangi bir biçimde bazı yetilerle donatılmış mıdır? &lt;br/&gt;Bilginin kaynağının akıl olduğunu veya gerçek bilginin ancak akılla elde edilebileceğini öne süren akılcıların bu soruya olumlu yanıt verecekleri açıktır. &lt;br/&gt;  Akılcı Gerekçeler&lt;br/&gt;*En eski zamanlardan bu yana duyularımızın bizi aldatıyor olmasını bilmemiz, bu konuda bizi daha güvenilir bir bilgi kaynağı arayışına götürür ki bu akıldır. &lt;br/&gt;*Duyularımız bize ancak bireysel varlıklar ve olayların bilgisini verirler. Üstelik bu bireysel varlıklar da sürekli bir değişme halindedirler. Gerçek bilgi ise her zaman ve her yerde geçerli olanın bilgisidir. Duyularımız bize hiçbir zaman &quot;bütün taşlar düşer&quot; türünden bir bilgi vermez. &lt;br/&gt;*Matematiğin önermeleri bize kesin ve değişme</description></item><item><title>SANAT VE TOPLUM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ve-toplum-453891.html</link><description>Sanat Ve Toplum&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Öncelikle sanat ve toplumu araştırırken bir ikilemle yüz yüze olmamalıyız. Buradaki &quot;ve&quot; sözcüğü yanlış yola götürebilir. Sanatı toplumla tam bir özdeşlikten çıkaracak herhangi bir neden yoktur. Gerçekte sanat toplumun bir parçasıdır : o yalnız insan ilişkilerinin dayandığı iletişimlerin olanaklı kılmaya yardım etmekle kalmaz, üstelik bu ilişkilerin niteliğinin bir parçasıdır da. &lt;br/&gt;Son iki yüz yıldır her çeşit toplumsal olgunun yorumu, Newton&quot; cu bilimden alınan fiziksel benzetmelerin kullanılmasından zarar görmüştür. Toplumda ayrı &quot;neden&quot; ve &quot;etki&quot; mekanizması bulunduğu yolundaki görüş, bir karışıklık kaynağıdır. Bu terimlerle düşünmek bizi şöyle sorular sormaya yöneltir. &quot;Kültürü insanlar mı yapar, yoksa insanları kültür mü? Biz mi çevreyi biçimlendiririz, yoksa o mu bizi?&quot; Artık düşünmenin daha ekolojiyle ilişkili bir yolunu aramaya başlayabiliriz. &quot;İnsan  kültürü&quot; ün kesinlikle bir sistem olduğunu, çünkü çevresiz hiçbir şeyin olmayacağını bilmemiz gereklidir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*BAYNES Ken, Toplumda Sanat, Çev : Yusuf Atılgan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Haziran 2002, Sayfa 39. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Günümüzde Sosyal Bilimler Ve Sanat&lt;br/&gt;Sosyal bilimler ve doğa bilimler arasında ki ayrımlar Gülbenkian Komisyonu tarafından sorunsallaştırılırken 1980&quot; li ve 1990&quot; lı yıllarda başka bir bileşim ortaya çıkmaktadır : Sanat ve sosyoloji veya felsefe arasındaki ilişkilerin belirlenmesi. Bu durumun en önemli örnekleri arasında Yapısalcılık ile başlayan bir hareketin yapısalcılık sonrasında ivme kazanmasıdır. Bir yandan Braudel&quot; in &quot;Kapitalizm ve Maddi Uygarlık&quot; adlı 3 ciltlik çalışmasında dönemin tablolarından yola çıkarak &quot;Medenileşme Sürecini&quot; incelemesi; diğer yandan Claude-LÃ¨vi Sterauss&quot; un yabanların el sanatları ve masklarıyla toplumsal ve mitolojik konumlarının kıyaslaması.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Levi-Strauss,&quot;Asya ve Amerika Sanatlarında Temsiliyetin İkililiği&quot; Renaissance,Revue Trimestrielle,New York ,1994,s.168-186.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Claude Levi-Strauss,Yapısal Antropoloji kitabında Sanat adlı bölümünde Çin,Sibirya ve kuzey Batı ve Güney Amerika ve Yeni Zelenda yerlilerin  sanatları arasındaki  benzerliklerle &quot;psikolojik&quot; ve &quot;yapısal&quot; benzerlikler bulurken,sanatların toplumsal organizasyona tekabül ettiğini belirtmektedir.&quot;Motifler ve statüsel farkları,asillik ayrıcalıklarını ve prestij derecelerini ifade etmeye çalışmaktadır&quot;.Sözkonusu toplumlar hiyerarşikleşmiştirler ve dekoratif sanatları hiyerarşinin derecelerini tercüme etmekte ve olumlamaktadır.Benzerlik Kanada ve Amerika&quot;daki büyük heykeller  ile Caduveo  yerlileri arasında kurulmaktadır.&lt;br/&gt;Caduveoların dövmeye olan tutkularından yola çıkan Levi-Strauss,sanatçının yüze çizdiğini kağıt üzerine çizmesiyle temsiliyetin ikili olması arasındaki benzerliğe değinerek;ikiliğin sadece sanatsal bir değer olmayıp,aynı zamanda aptal bir biyolojik birey ile o bireyin toplumsal alandaki kişiliğini  belirleyen sosyal-sembolik bir resim olduğunun altını çizmiştir.&lt;br/&gt;Maorilerin dövmelerinde de benzer bir yaklaşım söz konusudur.Claude Lev</description></item><item><title>TASARIMSAL (ANLAMSAL) UYGUNLUK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tasarimsal-(anlamsal)-uygunluk-419548.html</link><description>günlük hayatta karşılaştığımız işaretler  anlamsal nitelikler taşırlar.tuvaletlerdeki kadın-erkek simgeleri, trafik lambaları, sigara içilmez  anlamına gelen şekil, trafik levhaları vb.  örnek gösterilebilir. kullandığımız her türlü eşyanın tasarlanmasında rahatlık faktörü göz önüne alınmalıdır.bir takım ergonomi kriterlerine uyulması gerekir...</description></item><item><title>KÜRESELLEŞME</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kuresellesme-453513.html</link><description>KÜRESELLEŞME&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Küreselleşme son yılların en popüler kavramlarından ve tartışma konularından biri. Küreselleşme (diğer adıyla globalleşme) üzerine birçok kitap, binlerce makale yazıldı, sayısız konferans, seminer vb. düzenlendi. Küreselleşmenin lehinde, aleyhinde birçok görüş, tez ileri sürüldü. Dünyanın heryerinde başta sendikalar olmak üzere sivil toplum örgütleri ve özellikle sol partiler konuyu tartıştılar ve bu konuda izleyecekleri stratejiyi belirlemeye çalıştılar. Tüm bu çabalara karşın, küreselleşmenin nedenleri, etkileri ve sonuçları hakkında yoğun tartışmalar sürdüğü gibi, küreselleşmenin anlamı ve tanımı hakkında bile tam görüş birliği oluşmadı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Küreselleşme hakkında söylenmesi gereken ilk özellik, konunun çok boyutlu ve karmaşık oluşudur. Küreselleşme bir süreçtir ve kuşkusuz yalnızca ekonomik bir süreç değildir. Bu sürecin sosyal, kültürel ve politik yönleri de önem taşımaktadır. Bu sürecin akışında teknolojik gelişmenin güçlü bir etkisi vardır. Öte yandan küreselleşme hukuk sistemlerini, tüketim davranışlarını, hatta kriminal aktiviteleri dahi etkilemektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Küreselleşme ile ilgili olarak vurgulanması gereken ikinci nokta, küreselleşme sürecinin (dinamiğinin) belirlenişidir. Bu konuda iki karşıt görüşten birincisi, küreselleşmeyi adeta doğal bir olay gibi ele alan görüştür. Örneğin küreselleşme yağmur ya da doluya, küreselleşme karşısında alınacak önlem de şemsiyeye benzetilmektedir. Bu benzetmede küreselleşmenin kendiliğinden yürüyen bir süreç olduğu, yalnızca etkilerinin ve sonuçlarının bir ölçüde belirlenebileceği, denetlenebileceği söylenmiş olmaktadır. Bu, abartılı bir yaklaşımdır, çünkü aşağıda ele alınacağı gibi küreselleşme tümüyle kendiliğinden akan, bağımsız bir süreç değildir ; belirli devletlerin, belirli uluslararası kuruluşların ve ulusötesi şirketlerin bu süreci bir dereceye kadar etkilemeleri ve yönlendirmeleri söz konusudur. Tam karşı uçtaki görüş de, küreselleşmeyi tümüyle bir yönlendirme ve manipülasyon konusu olarak ele alan yaklaşımdır. Bu görüşe göre küreselleşme esas olarak belirli devletler, uluslararası  kuruluşlar ve ulusötesi şirketler tarafından adeta planlanmakta ve uygulanmaktadır. Bu yaklaşıma göre küreselleşme mutlaka gelişmiş ülkelerin yararına, az gelişmiş ülkelerin de zararınadır. Bu yaklaşımın konuyu çok mekanik biçimde gören ve basite indirgeyen bir bakış olduğu vurgulanmalıdır. Aşağıda da ele alınacağı gibi küreselleşme ne gelişmiş ülkelerin tümünü,  ne de gelişmekte olan ülkelerin tümünü aynı yönde ve aynı ölçüde etkiler. Her iki grup içinde hem ülkelere göre, hem de etkilenen sektörlere ve toplumsal kesimlere göre farklılaşmalar görülür.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ülkelerin etkilenişi bakımından en önemli nokta, bazı ülkelerin (birçok Afrika ülkesi, Afganistan, Bangladeş vb. gibi) küreselleşme sürecinin dışında olmalarıdır. Bu açıdan, yaşanan sürecin tam da bir küreselleşme olmadığı ileri sürülebilir. Daha doğru bir tanı ise şudur : Küreselleşme bir süreç olarak henüz tüm küreye yayılmamıştır, ayrıca tüm bölgelerde aynı hızla yayılmamaktadır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Küreselleşme ile ilgili olarak tartışılan noktalardan biri de ne ölçüde yeni bir gelişme olduğudur. Bu soruya yanıt ararken küreselleşmeye verilecek anlam önem taşır. Ekonomik açıdan küreselleşme kapitalist sermaye birikim tarzının yeryüzüne yayılmasıdır. Daha somut olarak, uluslararası mal ve hizmet ticaretinin göreli payının ve öneminin artması, üretim etkinliğinin yeryüzüne yayılması, uluslararası doğrudan yatırımların ve finansal hareketlerin giderek daha önemli düzeylere yükselmesidir. Bu süreçle tüketim kalıpları benzeşmekte, birçok üründe bir dünya pazarı gelişmekte, öte yandan dünya çapında rekabet yoğunlaşmakta, ancak artan rekabet çoğu kez firma birleşmelerine ve firma sayısının azalmasına yol açmaktadır. Sayılanların hiçbirinin yeni olmadığı, tümünün uzun süre önce başladığı ve (belirli dönemlerde görülen duraklama ya da gerilemelere karşın) bugüne kadar devam ettiği sürülebilir. Bu görüş önemli ölçüde doğrudur. Küreselleşme kavramı yeni olmakla birlikte küreselleşme süreci yeni değildir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ticari kapitalizm dönemi ülkeler ve kıtalar arası ticaret ilişkilerinin geliştiği, güçlendiği bir dönemdi. Asya, Afrika ve Amerika&quot;da kolonilerin oluşması, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında demiryolunun yayılması, 1869&quot;da Süveyş Kanalı&quot;nın, 1914&quot;te Panama Kanalı&quot;nın açılması küreselleşmenin somut adımlarıdır. Özellikle ülkelerarası ticaret açısından bakılacak olursa, bu ticaretin 19. yüzyıl sonlarında görece önemli bir düzey</description></item><item><title>DEVLET</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?devlet-383400.html</link><description>DEVLET&lt;br/&gt;Toplum halinde yaşayan kişilerin iç ve dış etkenler nedeniyle siyasal bir birliğe ihtiyaçları vardır.  Bu birlik devlettir. Devlet iç ve dış etkenlere karşı insanları korumak ve ulusun egemenlik hakkını sağlamak için ortaya çıkar. &lt;br/&gt;Devlet insanların toplum yaşamında başvurdukları bir örgütlenme biçimidir. Sosyal bir gerçekliktir ve her sosyal gerçeklik gibi tarihsel bir gerçekliği  vardır.  &lt;br/&gt;Devleti diğer kurumlardan ayıran en önemli özelliği örgütün hacmidir. Devletten daha geniş ve kapsamlı başka bir kurum yoktur. Bu kurumda çok ileriye vardırılmış bir işi bölümü vardır. Kanunları koyanlar  topluma uygulanacak hukuk kurallarını saptarlar.  İdareciler bu kuralları halka uygularlar. Hakimler, halk arasında bu kuralların uygulanmasından doğan uyuşmazlıkları çözer.  &lt;br/&gt;Genel tanımına göre de  devlet olma kavramı üstün baskın gücün kararlı, değişmez, kalıcı bir biçimde ve belirli bir alan içinde tek bir otoritenin elinde bulunmasıdır.  Çağdaş anlamıyla devlet deyimi genelde egemenlik,  hükümdarlık kavramına eşlik eder.  Hep egemenlik kavramıyla birliktedir. Devlet düşüncesiyle egemenlik düşüncesi birbirine sıkıca bağıntılıdır. İki kavramda tarihsel açıdan birlikte doğarlar ve gerçek anlamlarını birlikte bulurlar.  Siyaset felsefesi kavrayışlarının tamamı değilse de çoğu egemenliğin devletin ayırt edici niteliği göstergesi olduğunda birleşir.  &lt;br/&gt;Devleti 3 unsur meydana getirir. Vatan, millet, egemenlik. &lt;br/&gt;Devlet otoritesini kişi ve toplum menfaatleri  doğrultusunda kullanır. Bu amaçla 3 önemli görevi yerine getirir.  &lt;br/&gt;1)Yasama görevi &lt;br/&gt;2)Yürütme görevi &lt;br/&gt;3)Yargı görevi&lt;br/&gt;DEVLET ÇEŞİTLERİ&lt;br/&gt;Hakimiyet kaynağına göre değişik devlet şekilleri bulunmaktadır. Bunlar; monarşik devlet, teokratik devlet, oligarşik devlet ve demokratik devlettir. &lt;br/&gt;a) Monarşik Devlet: Siyasal otoritenin genellikle miras yoluyla bir kişinin (kral, imparator) üstünde toplandığı yönetim biçimidir. Devletin bütün memur ve yöneticileri uygulamaları, hakimiyeti elinde bulunduran kişi adına yaparlar.  Monarşi kendi dışında yerleşmiş, yasal ya da geleneksel bazı kuralları dikkate almak zorunda olmasından   dolayı tiranlıktan ya da diktatörlükten ayrılır. &lt;br/&gt;Tarihlerinin belirli bir döneminde bütün halklar monarşi yönetimini tanımışlar ve bu yönetim biçimi her zaman  kutsal bir nitelik vermişlerdir. &lt;br/&gt;Monarşik devlet, hakimiyet şekline göre ikiye ayrılır;  mutlak monarşi, meşruti monarşi. &lt;br/&gt;Mutlak Monarşi: Eğer hükümdar devleti kayıtsız şartsız kendi karaları doğrultusunda yönetirse buna mutlak monarşi denir. Mutlak monarşide kral ev hükümdar her şeydir. Yetkileri sınırsızdır. Kral yasama gücünü, yargı gücünü, vergi toplama hakkını, barış ve savaşa karar verme hakkına sahiptir.   Uygulamalarında, kendisini denetleyene ve sınırlayan bir kurum yoktur. Irak Devleti Mutlak monarşi ile yönetilmektedir. &lt;br/&gt;Meşruti Monarşi: Mutlak monarşiden farklı olan bu tür monarşide kral, Tanrı tarafından değil, ulus tarafından seçilir. Kral ile ulus arasındaki ilişkiler bir metinde anayasayla</description></item><item><title>AYDINLANMA ÇAĞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?aydinlanma-cagi-354679.html</link><description>AYDINLANMA ÇAĞI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &quot;Ortaçağ karanlığının çöküşüdür. Keşifler ve icatlarla beraber içine girilen 15. yy&quot;den sonra insanlık bu karanlık dönemden kurtulmuş ve daha sonra da Rönesans ile reforma giden yol açılmıştır. Dinde ortaya çıkan yenileşme hareketi bir protesto hareketi olarak gelişmiş ve daha sonra ortaya çıkan Protestanlık akımı dinde yenileşmeyi gündeme getirmiştir. Dinsel baskının azalması ile beraber Rönesans çağına girilmiş ve bu dönemde verilen eserler ile insanın yalnızca manevi bir varlık değil ama aynı zamanda maddi bir varlık olduğu da ortaçağın maneviyatçı görüşüne karşı ortaya konulmuştur. 15. yy&quot;dan sonra ortaya çıkan bu gibi gelişmeler insanlığın karanlıktan aydınlığa yönelen yolunu hazırlamışlardı.&quot;(1)&lt;br/&gt;             &quot;Modern devlet, aslında Rönesans ve reformla başlayan ve aydınlanma hareketi ile mantıksal sonuçlara ulaşan köklü bir zihin değişikliğinin ürünü olmuştur. Modernizmin ürünü olan modern devletin belirginlik kazanmasında, Avrupanın endüstri devrimi ve kapitalist gelişme önemli roller oynamıştır. İnsanların kutsallık ve dinsellik anlayışlarını aşmasının modern devletin ortaya çıkmasında önemli rolü olmuştur. 17.yy&quot;nin başlarına kadar süren inanç temelli düşünce, aklın ve bilimin ortaya çıkması ile gerilemiştir. Ortaçağda egemen olan dinsel düzen giderek etkisini yitirince aydınlanma hareketi gelişmiş ve bunun sonucunda da modern toplum ve bunun uzantısı olarak da modern devlet anlayışı gündeme gelmiştir. Feodal beyler giderek güçlerini yitirirken, gelişen ekonomik yaşam daha geniş pazarları gündeme getirmiştir. Geniş Pazar olgusu gelişince, pazarda kullanılan ortakdil, geniş pazarın egemen olduğu alanlarda uluslaşma olgusunu gündeme getirmiştir. Pazar ekonomisi feodal beylerin üstünlüğüne son verirken, giderek genişleyen pazarların kontrolü ve denetlenmesi bir gereksinme olarak belirmiş ve bunun sonucunda da daha geniş alanlara hükmeden merkezi bir otorite arayışı gelmiştir. Toprağa bağlı tarım ekonomisinden, pazarlara açık piyasa ekonomisine geçildiğinde değiş tokuşa dayanan trampa sisteminin yerini alım satıma dayanan para sistemi almıştır. Para bastırma ve pazarda geçerli kılma gereksinmesi de, merkezi devlete geçişi sağlayan bir başka faktördür. Pazar ve piyasa ekonomisinin gelişmesi ile beraber bugün anladığımız anlamda modern devlet olgusu insanlık tarihi içindeki yerini almıştır.&quot;(2)&lt;br/&gt;           &quot;Rönesans 16.yy&quot;da İtalyada ortaya çıkmış ve zamanla bütün Avrupada etkinlik sağlamıştır. Dinsel düşüncenin terk edilerek, insanın ve doğanın yeniden dindışı biçimde algılanması hareketi olarak Rönesans modern Avrupanın yaratıcısı olmuştur. Kilisenin toplum içindeki yeri sarsılınca, Rönesans ve reform öne geçmiş ve çağdaş topluma giden gelişme süreci başlamıştır. Dindışı eğitim ile laik kuşaklar yetiştirilmiş ve dinin ötesinde laik toplumlar oluşturulmuştur. Bu gelişmenin sonucunda da yepyeni bir devlet anlayışı gündeme gelmiştir. Doğa karşısında başarı sağlayan insan aklı modern toplumun ve devletin yaratılmasında da etkili olmuştur. Fransız aydınlanmacılarının öncülüğünde gelişen aydınlanma hareketi önce Fransa devrimini gerçekleştirmiş ve daha sonra bu devrimin ışığını bütün Avrupaya yaymıştır. Fransız aydınlanması Fransız devriminin ana nedenidir. Fransız devrimi aydınlanmacı yönü ile önce Avrupa ülkelerine daha sonra da bütün dünyaya öncülük etmiştir. Dinin etkisinden kurtulmak ve modern bir toplum yapısı oluşturmak isteyen bütün ülkeler Fransız devrimini örnek almışlardır. Avrupanın dışında kalan ülkelerden Türkiye Cumhuriyeti de devlet olarak ortaya çıkarken aydınlanmanın öncüsü olan Fransız devriminin bazı özelliklerini örnek almıştır.&quot; (3)&lt;br/&gt;        &quot;Aydınlanmanın karakteristik özelliği olan bilginin topluma yayılması süreci ve halkın bilgilendirilmesi olgusu tüm modern çağlar süresince devam etmiştir. Bilgilenen ve bilinçlenen halk kitlelerinin toplumun yönetiminde söz sahibi olmak istemeleri ile modern devlet olgusu kendiliğinden gündeme gelmiştir. Aydınlanma düşüncesi tarihin insanoğlunu özgürl</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - ÜLKÜCÜLÜĞÜN TEMEL KAVRAMLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-ulkuculugun-temel-kavramlari-430194.html</link><description>ülkücülüğün temel kavramları</description></item><item><title>ERKEK VE KADINLAR ÜZERİNE ÇEŞİTLİ KONULARDA ARAŞTIRMA RAPORU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?erkek-ve-kadinlar-uzerine-cesitli-konularda-arastirma-raporu-418493.html</link><description>erkekler&lt;br/&gt;•erkekler ev dışında çoğunlukla arkadaşları ile beraber café, bar, çay bahçesi gibi mekanlarda zaman geçiriyorlar. yaz aylarında sahil ve havuzlara gitme, spor (futbol, basketbol) yapma sıklığı artıyor. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;•formula erkeklerin doğrudan ilgi alanında yer almakta. formula hakkındaki haberleri kısa zamanda ediniyorlar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;•erkekler alışverişe tek başlarına ya da arkadaşları ile gidiyorlar. aile ile gitme nedeni alışverişte onlara yardımcı olmak. kozmetik ihtiyacı büyük alışveriş merkezlerinden karşılanıyor. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;bayanlar&lt;br/&gt;•bayanların her iki grubunda arkadaşlarla beraber olma davranışı yüksek. a-b ses bayanlar dışarıda, cses bayanlar evde arkadaşlarıyla daha fazla zaman geçiriyorlar. c&quot;leri evde yakalamak daha kolay. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;•bayanlar grubunda sınıflar arası kısmen de olsa bir farklılık görülüyor. a-b ses bayanların burçlara, magazine ilgileri, c ses&quot;lerden daha yüksek.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;•bayanlarda spora, futbol karşılaşmalarına olan ilgi yüksek. spor a-b bayanda daha fazla ilgi görüyor. gazetelerde spor sayfaları takip edilse de, tv&quot;de spor programı izleme davranışı düşük. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;•bayanlar arasında yeni bir şeyi anında paylaşma davranışı yüksek. bu anlamda yeni bir mecra yada klasik mecralarda yenilik yaratmak önemli. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;•bayanlar harçlıklarını çoğunlukla sigara, kıyafet, yiyecek (çikolata, hamburger, cips, kola,…), takı, kitap için harcıyorlar. kozmetik ihtiyacı genel olarak aile tarafından karşılanıyor. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;•bayanlarda alışverişe grup olarak gitme davranışı yüksek. profilo, akmerkez tercih edilen mekanlar. önceden liste yapma davranışı düşük. satın almada aileye danışma durumu görülüyor. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;•çay bahçeleri ve sahil tüm gruplarca yazın gidilen mekanlar arasında gösterildi. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;•telefonla pazarlamaya olumsuz bakılıyor.</description></item><item><title>AHLAK PSİKOLOJİSİ VE SOSYAL YAŞAM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ahlak-psikolojisi-ve-sosyal-yasam-418635.html</link><description>ahlaki davranışta etkili bir faktör olan benliğin oluşumunda  toplumun etki-&lt;br/&gt;    si vardır.çünkü başka insanlarla ilişkiye girmeden davranış olmaz.davranış   olma-&lt;br/&gt;     yınca  sosyal davranış şeklinde insanın aklında bir yargı belirmekte insanların ahla-   &lt;br/&gt;    ki bir davranış hakkında yargıda bulnabilmeleri için belli zeka kapisitesine sahip ol-&lt;br/&gt;    ması gerektiği çoğu ilim adamlarınca ileri sürülmekte.zeka yaşına göre insanların &lt;br/&gt;    ahlaki davranışlar hakkındaki yargılarında da değişiklik olduğu iddia edilmektedir .&lt;br/&gt;    çocukla  yetişkinin  bir davranış sonucundaki değerlendirmerleri buna örnektir .</description></item><item><title>İLKEL TOPLUMLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ilkel-toplumlar-418617.html</link><description>ilkel toplumlardaki ekonomik sürecte üretim düzeyi son derece düşüktür. hiçbir şekilde tüketim fazlası yaratabilecek üretim düzeyine ulaşamamıştır. mö 800-600 bininci yılları başlangıç kabul eden ilkel dönem kendi içinde doğma(alt dönem) gelişme ve sona erme olarak üç bölüme ayrılmaktadır. </description></item><item><title>YEREL KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARININ KAMUOYU OLUŞUMUNA ETKİSİ (ISPARTA ÖRNEĞİ)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?yerel-kitle-iletisim-araclarinin-kamuoyu-olusumuna-etkisi-(isparta-ornegi)-352913.html</link><description>YEREL KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARININ KAMUOYU OLUŞUMUNA ETKİSİ (Isparta Örneği)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;TABLOLAR LİSTESİ................................................................................................ i&lt;br/&gt;KISALTMALAR........................................................................................................ iii&lt;br/&gt;ABSTRACT............................................................................................................... iv&lt;br/&gt;ÖNSÖZ....................................................................................................................... vi&lt;br/&gt;GİRİŞ.......................................................................................................................... 1&lt;br/&gt;BİRİNCİ BÖLÜM&lt;br/&gt;I. ARAŞTIRMANIN METODOLOJİSİ.................................................................... 4&lt;br/&gt;A. Araştırmanın Amacı.................................................................................... 4&lt;br/&gt;B. Problem Cümlesi......................................................................................... 5&lt;br/&gt;C. Araştırmanın Sınırları.................................................................................. 6&lt;br/&gt;D. Hipotezler.................................................................................................... 7&lt;br/&gt;D.1. Temel Hipotez.................................................................................... 7&lt;br/&gt;D.2. Alt Hipotezler..................................................................................... 7&lt;br/&gt;E. Araştırma Evren ve Örneklemi................................................................... 8&lt;br/&gt;F. Verilerin Toplanması ve Analizi.................................................................. 10&lt;br/&gt;G. Tanımlar ..................................................................................................... 12&lt;br/&gt;İKİNCİ BÖLÜM&lt;br/&gt;KAMUOYU - KİTLE İLETİŞİM İLİŞKİSİ&lt;br/&gt;1. KAMUOYU KAVRAMI....................................................................................... 14&lt;br/&gt;A- KAMU UNSURU....................................................................................... 14&lt;br/&gt;B- OY UNSURU.............................................................................................. 15&lt;br/&gt;C- KAMUOYU SÜRECİ................................................................................. 16&lt;br/&gt;2. KAMUOYUNU OLUŞTURAN UNSURLAR...................................................... 16&lt;br/&gt;A- STATÜKO.................................................................................................. 16&lt;br/&gt;B- ÇATIŞMA................................................................................................... 17&lt;br/&gt;C- ETKİNLİK.................................................................................................. 17&lt;br/&gt;D- KANAATLER............................................................................................ 18&lt;br/&gt;E- TUTUMLAR............................................................................................... 19&lt;br/&gt;F- GRUPLAR................................................................................................... 20&lt;br/&gt;G- KÜLTÜREL YAPI..................................................................................... 21&lt;br/&gt;H- HUKUKİ YAPI ve SİYASİ ORTAM........................................................ 24&lt;br/&gt;I- SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ................................................................... 27&lt;br/&gt;J- KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI (MEDYA)................................................. 28&lt;br/&gt;3. KAMUOYUNUN TANIMLANMASI.................................................................. 34&lt;br/&gt;4. KAMU TOPLUMU - KİTLE TOPLUMU............................................................ 38&lt;br/&gt;ÜÇÜNCÜ BÖLÜM&lt;br/&gt;KİTLE İLETİŞİMİ ve KAMUOYU&lt;br/&gt;1- KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARININ KAMUOYU OLUŞTURMA ETKİLERİ... 43&lt;br/&gt;A- ALGILAMA ETKİSİ.................................................................................. 43&lt;br/&gt;B- GÜNDEM OLUŞTURMA ETKİSİ............................................................ 48&lt;br/&gt;C- YANSIMA (AYNA) ETKİSİ..................................................................... 51&lt;br/&gt;D- TUTUM ve</description></item><item><title>KİTLE İLETİŞİMİ KAVRAMI VE KAPSAMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kitle-iletisimi-kavrami-ve-kapsami-378865.html</link><description>KİTLE İLETİŞİMİ KAVRAMI VE KAPSAMI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kitle iletişimi, iletilen gönderen birey , kurum, kuruluş, örgüt veya grup ile iletiyi alanı okuyucu ya da izleyiciler arasında süre giden bir sürer, ya da, içinde hedef kitlece algılanan anlamların yaratıldığı olaylar dizisinin bir akışıdır. Bir başka tanımla kitle iletişimi bilgilerin veya sembollerin insan, grup, kurum veya kuruluş tarafından üretilmesi, kitleye aktarılması ve onlar tarafından yorumlanması sürecidir. İletiler. kitle iletişim aracının türüne göre kodlanır; neyi nasıl söylediklerine göre tanımlanır; nasıl açımlandığına göre de algılanır. İletişim fiziksel ya da top1 bir bağlamda sürdürülür.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kitle iletişim araçları, genelde, çağdaş toplumda toplumsal düzenlemeleri değiştiren, eni kültürel biçimler getiren önemli güçlerdir. Bilgi ve yenilikler kitleye kitle iletişim araçları aracılığıyla yayılır. Kitle iletişiminin geleneksel toplulukların modermleşmesinde önemli etkileri vardır. Kamuoyu gündeminin oluşturulmasını etkilerler. Kitle iletişimi aynı zamanda popüler kültürün akışını sağlar. Kütle iletişim araçları toplulukların paylaştıkları değerleri, siyasaları, teknikleri saptayabilir; bilgi akışıyla, toplumsal değişimi gerçekleştirebilirler.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kitle  Kavramı&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kentleşme ve sanayileşmenin getirdiği toplumsal koşullar, kitle iletişiminin ortaya çıkmasını zorunlu kılmıştır. Teknolojik gelişmeyle birlikte iletişim medyası güçlü bir sektörünün toplumlar  ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kitle iletişimin toplumlar üzerindeki en önemli etkisi, kitlenin ortaya çıkmasında olmuştur. Kitle toplumlarında bireyler birbirlerinin benzeri, farklılaşmamış, biteviye ve monoton özellikler gösterir. Bu toplumlarda birer selleşme tercihlerinde bulunulmaz. İnsanlar bireysel özellikler göstermezler.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kitle toplumlarında iş hayatı r-etir,eş:irici ve yabancılaştırıcıdır. Normatif değerlerin düzenleyici vasfı zayıftır. Bireyler arası ilişkiler zayıf ve ikincildir. Kitleler yönlendirmez :yönlendirilir, etkilemez etkilenir. Kitlenin özel ve kendine has gündemi yoktur. Kitlenin gündemi başkaları tarafından oluşturulur. Kitle siyasal açıdan coşkusuz ve tepkisizdir.Kitle yönetilmez, yönlendirilir. Kitle toplumu kavramı sürekli olumsuz anlamda kullanılır. Toplumların çözülüp kitleye (yığına) dönüşmesinde, modernliğin dönüştürücü ve buyurucu yaşam tarzının etkisi vardır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kitle konusunda son dönemdeki olumlu görüşlerde ise, çağdaş toplumların birbirinden kopuk bireylerden değil, yarışan gruplardan oluştuğu, seçkinlerce sınıfların kolayca güdülemeyeceği, onların kulis faaliyetleri ile yönetimi etkileyeceği varsayılmaktadır. Ayrıca aile ve alt grup bağlarının, modern toplumlarda tümüyle çözülmeyeceği, bunların geleneksel bağlarını koruyacağı düşünülmektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kitle kavramı, klasik kullanış biçimiyle; toplumsal bakımdan farksız, heterojen, birbiriyle bağlantısız, sınıf cinsiyet ve ırk bakımından kesin farklardan yoksun, geni.ş bir nüfusu ifade etmektedir. 18. yüzyılda Avrupa&quot;daki gelişmeler, toplumsal yapıda de neden</description></item><item><title>GLOBALIZATION</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?globalization-365127.html</link><description>The world globalization can mean many things. But as we have heard it usually refers to the growing interdependence between the nations of world as they are drawn into a global economy. The main agents of this are transnational corporations. But as well as those with very well known brand names like Coca Cola and McDonald&quot;s, many of these corporations are in media, communications and information technologies. For this reason globalization has also come to mean, for many people who are member of undeveloped and developing countries, the threat of cultural homogenization&lt;br/&gt;      &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;         The question then is whether regional, national and local cultures are strong enough to resist the forces that appear to be moving us towards globalization. Professor Tony Milner, Dean of The Faculty of Asian Studies at the Australian National University, believes it is necessary to take an historical perspective in order to understand these fears about globalization. He says that one must see globalization is in many ways a continuation of an earlier colonial process and therefore the response to globalization today links up a bit with the response to colonialism in the past. Globalization does bring back memories, community memories of the colonial period, nervousness about being brought into a global situation on sacrificing values which are local.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;         In our speech we are going to emphasize some effects of globalization on local cultures. We are going to tell the bad and good effects of globalization on local economies, on cultural life and on vernacular languages. I am going to tell the effects of globalization on cultural life, one of my friends is going to tell the effects on local economies and at last the other friend is going to tell the effects of vernacular languages and he is going to make the summary of our speech. After we have given you effects of globalization on local cultures, we are going to ask you all to think about these and to decide that is globalization a cultural imperialism?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;      In our daily lives we can see the effect of globalization clearly. Likewise, when we watch TV you see an artificial life. There is a composite pop culture, pop music culture; there are discotheques all over the towns, now the sort of apeing , these sorts of trying to come out of your cultural mould and getting into some other mould it is certainly there. It doesn&quot;t have much of a deleterious effect on the urban households, but the rural household in which even necessities of life are being denied, that breeds discontent. Discontent brings about break down of a law and order, mafia groups and gun toting - all these things are the products of these things. And these we see a lot more of unrest particularly in the youth. It brings a problem that what type of society we will be developing over time.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;       However, it is also increasing traditional trade in cultural products and services, such as movies, music and publications. Many countries don&quot;t have the needed technologies therefore they don&quot;t have the opportunity to make a movie like the movies which are made in developed countries. By the help of globalization we can easily attain these. Although historically, global media flows have been dominated by American movies and TV programs, and indeed for the most part still are today, certain regions of the world have their own vibrant cultural industries. India for example has become famous for &quot;Bollywood&quot; -its film. Industry based in what use to be called &quot;Bombay&quot;. Bollywood actually produces more films each year than Hollywood. And the case of Indian TV is remarkable in the way that globalization has actually stimulated local cultural production.</description></item><item><title>BOŞ ZAMANI DEĞERLENDİRME VE GENÇLİK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bos-zamani-degerlendirme-ve-genclik-345854.html</link><description>BOŞ ZAMANI DEĞERLENDİRME  VE&lt;br/&gt; GENÇLİK&lt;br/&gt;1. GİRİŞ:&lt;br/&gt;            Boş zamanların değerlendirilmesi konusu günümüzde hem sanayileşmiş hem de sanayileşmekte olan toplumların ortak bir sorunu durumuna gelmiştir. Çünkü her iki tür toplumda da çalışma saatleri giderek azalmakta ve insanların boş zamanları artmaktadır. Üstelik gelişmekte olan ülkelerin ayrıca çalışmadan yani işsiz olarak geçirdikleri geniş bir boş zaman var. İşte sorun,  giderek artan boş zamanda insanların ne yapacakları konusunda düğümlenmektedir. &lt;br/&gt;           Kentleşme ve sanayileşme sonucunda değişen toplumsal yapı,  toplumdaki geleneksel rol ve işlevleri de değişmekte, toplum yaşamında yeni toplumsal örgütlerin girmesini sağlamaktadır. Gelişen toplumda ailenin ve okulun, çocuk ve gencin yetişmesindeki rolü ve işlevinin yanı sıra boş zamanı değerlendirme örgütlerininde yaşama geçirilmesinin önemi artmaktadır. &lt;br/&gt;           Toplumsal değişmenin kendiliğinden olumlu yönde gelişmediği kalkınmakta olan ülkelerde, planlı bir toplumsal değiştirme politikası güdülerek, ekonomik ve kültürel bu türleşmenin ulusal birliği güçlendirmesi sağlanabilir. &lt;br/&gt;           Kişilerde özgüveni sarsıp,   eski uyumunu alt üst ederek bunalıma yol açan hızlı toplumsal değişim olgusu karşısında,  boş zamanı değerlendirme çalışmaları,  sağlayacağı deneyimleri ile çocuk ve gençlerin toplumda karşılaştıkları sorunları çözmelerine en büyük fırsatı sağlayacaktır. &lt;br/&gt;           Tüm bu nedenler,  artık boş zamanın dinlenme ve eğlenmenin yanı sıra öğrenme araçları içinde kullanılmasını sağlamıştır.   &lt;br/&gt;2.  BOŞ ZAMAN KAVRAMI VE BOŞ ZAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ&lt;br/&gt;          Boş zaman,  bireyin hem kendisi hem de başkaları için bu tür sorumluluk yada bağlantılardan kurtulduğu ve kendi  isteğiyle seçeceği bir etkinlikle uğraşacağı zamandır.   Başka bir tanıma göre boş zaman,  kişinin çalışmadığı,  yaşam zorunluluklarının ve biçimsel görevlerinin dışında kalan ve kişinin kendi isteği yönünde harcayabileceği zamandır.   Boş zamanı değerlendirme ise,  boş zamanda yapılan etkinliklerle ilgilidir. &lt;br/&gt;          İnsanın özbenliğine uygun ve yapmaktan zevk aldığı toplumsal,  kültürel ve sportif etkinliklere katılacak,  günlük yaşamın sıkıcılığından kurtulması ve başka insanlarla etkileşecek toplumsal bir kişilik kazanması olarak açıklanan boş zamanı değerlendirme,  ayrıca özüne ödül niteliği taşıyan ancak kazanç amacı gütmeyen,  doğası gereği anti sosyal de olmayacak etkinlikler olarak tanımlanmaktadır.  &lt;br/&gt;           Sanayileşme süreci ile insanların azalan iş saatlerine karşılık,  boş zamanlarının ve ortalama insan ömrünün artması,  nasıl dinlenmeleri,  eğlenmeleri gerektiği konusu bile bir toplumsal sorun haline gelmiştir. Ayrıca bugünkü sosyologlar, boş zamanları ve değerlendirilmesini sağlıklı kişiler yaratılması bakımından dinleme,  eğlenme gereksinimini karşılayan bir toplumsal kurum olarak ele almaktadır. &lt;br/&gt;           Bertrand Russell,  boş zamanın akıllıca kullanılmasının bile uygarlık ve eğitim sonucu olduğunu belirtir Russell,  kent insanlarının zevklerinin nitelik bakımından çoğunlukla edilgin duruma geldiğine de değiniyor. Bunun nedeni,  kentlilerin bu tür enerjilerini çalışmada tüketmeleridir. Eğer daha çok boş zamanları olsaydı,  bizzat kendilerinin etken olarak rol aldıkları eğlencelere katılırdı. Russell şöyle devam eder:Bizim uygarlık dediğimiz şeyin hemen hemen tümünü aylaklar yaratmıştır. Sanatı geliştiren,  bilimleri bulan,  kitaplar yazan felsefeler ortaya koyan,  toplumsal ilişkileri inceleyen bu sınıftır. Aylak sınıfı olmasa,  insanlık barbarlıktan kurtulamazdı.   &lt;br/&gt;           İnsanlar,  boş zamanlarında mutlu yaşama fırsatı elde edeceklerinden daha şefkatli olacaklar,  kendi görüşlerine uymayanlara daha hoşgörüyle ve az kuşkuyla bakacaklardır. Hatta insanların savaş isteğinin ortadan kalkması bile olanaklı olabilecektir. &lt;br/&gt;           Boş zamanlar sosyolojisi,  ilk kez farklı siyasal ve ekonomik sistemlerle çalışan sınıf kültürü arasındaki uygulamalı karşılaştırmaları olanaklı kılmıştır. 1956 yılında Avrupa&quot;da</description></item><item><title>AİLEDE SORUMLULUKLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ailede-sorumluluklar-450678.html</link><description>AİLEDE SORUMLULUKLAR &lt;br/&gt;Yusuf Özcan &lt;br/&gt;Semerkand dergisinden alınmıştır. &lt;br/&gt;Evli Erkekler İçin Önemli  Konular &lt;br/&gt;Nafaka: Evli erkek, imkanları nisbetinde eşinin ve çocuklarının maddi ihtiyaçlarını karşılamakla, helal nafaka sağlamakla mükelleftir. Nafaka, yeme-içme, mesken, giyim gibi zaruri ihtiyaçlardır. &lt;br/&gt;İyi geçinme: Erkek, hanımına karşı güler yüzlü, tatlı sözlü, iyi huylu olmalıdır. Kadını incitecek yersiz davranışlardan, kaba tavırlardan sakınmalıdır. &lt;br/&gt;Sevgi ve bağlılık: Erkek, eşine karşı olan sevgisinde cömert olmalıdır. Ona karşı öyle samimi olmalı ki, kadın herkesten daha çok sevildiğini hissetsin. Ancak bu, her isteğini yerine getirmek anlamında değildir. Bazı istekler elbette gerçekleşmeyebilir. &lt;br/&gt;Sohbet: Şartlar elverdikçe hanımıyla sohbet ve şakalar yapıp neşeli vakitler geçirmeyi sağlamak evliliğin tabii ihtiyaçlarındandır. &lt;br/&gt;Nezaket: Kadın, eşi tarafından beğenilmeyi ister. Şaka dahi olsa kadın kötülenmemeli. Lüzumu yokken tenkit edilmemeli. Kadına değer verilmeli. Sık sık yaptıklarını takdir etmeli. &lt;br/&gt;Sabır: Erkek, eşinin bazı hatalı sözleri ve davranışlarına karşı hemen öfkelenmemeli. Sinirlenip bağırmamalı. Kadın sinirlenmişse de, erkek sükunetini korumalı. &lt;br/&gt;Tedbir: Erkek, ailede kavga çıkarmaktan ve kadını dövmekten sakınmalı. Evlilik hayatının selameti için herkes çeşitli tedbirler alır. Fakat, basit kusurlar için kadını azarlamak yersizdir. &lt;br/&gt;Hoşgörü: Eşinin bazı kusurlarını görmezden gelmeli. Olağan bir kusurdan dolayı da bir-iki günden fazla dargın durmamalı. Erkek, bazen de kusuru kendinde aramalı. &lt;br/&gt;Yardım: Dışarıya dönük işler erkek tarafından görülmeli. Ev işlerinde de kadına yardımcı olmalı. Evdeki düzen ve temizliğe dikkat etmeli. &lt;br/&gt;Eve bağlılık: Kadının hoşlandığı erkek, evine bağlı olan erkektir. Erkek, geceleri ihtiyaçtan fazla dışarıda kalmayıp evine dönmeli. İnsan aradığı saadeti, ancak evinde bulabilir. &lt;br/&gt;Evli Kadınlar İçin Önemli Konular &lt;br/&gt;Güleryüz: Kadın, erkeğine karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmaya çalışmalı. Kocasının iyiliklerine karşı teşekkür etmek de, güzel bir nezaket halidir.İtaat: Kadın, eşinin meşru isteklerine itaat etmeli, sözlerini dinlemeli. Ancak haram işlemeye ve farzın terkine yönelik yersiz bir istek karşısında kimseye itaat gerekmez. &lt;br/&gt;Ev idaresi: Ev idaresinde kadın lüks ve israftan kaçınmalı. Evdeki eşyaları temiz ve idareli kullanmalı. Ev masraflarında kadının savurganlığı iyi değildir. Tutumlu olması gerekir. Buna dikkat etmeyen aileler sıkıntıya düşerler. &lt;br/&gt;İzin almak: Eşinden izinsiz ve lüzumsuz dışarılarda gezmekten kaçınmalıdır. Ancak ana-baba ve yakın akrabalar, lüzum ve ihtiyaç halinde izinsiz de olsa ziyaret edilebilir. &lt;br/&gt;Süslenme: Kadın, evindeki süs ve giyimiyle erkeğine cazip görünebilmeli. Bu süslenme faydalı ve lüzumludur. Fakat kadın, sadece eşi için süslenmeli, dışarıya karşı değil! &lt;br/&gt;Tenkitten çekinmek: Kadın, erkeğine karşı olur olmaz şeyler için tenkitte bulunmaktan ve ona emir verir gibi tavır almaktan sakınmalı. Hiç bir erkek, eşinin ona emir vermesinden hoşlanmaz. &lt;br/&gt;Dedikodu: Bağırıp çağırmaktan, gevezelik etmekten, başkalarının dedikodusunu yapmaktan kadınlar titizlikle sakınmalı. Huzursuzlukların baş sebebi dildir, bunu unutmamalı. &lt;br/&gt;Alaydan sakınmak: Kadın, şaka dahi olsa eşi ile alay etmemeli. Ona hakarette bulunmamalı. Hele bunu başkalarının yanında asla yapmamalı. Ayrıca ikide bir kendini ve sülalesini övmekten sakınmalı. &lt;br/&gt;Şikayetçi olmamak: Erkek eve döndüğü zaman kadın, bir takım sıkıntı ve şikayetleri öne sürerek huzur bozmaktan sakınmalı. Ailedeki kaynana kayınbaba ile de iyi geçinmelidir. &lt;br/&gt;Engel çıkarmamak: Kadın, eşinin ilmi ve fikri çalışmalarına engel olmaktan sakınmalı. İlim ve fikir mesleğinde hizmet görenler, bunları evlilik hayatına feda edemezler. &lt;br/&gt;Ailede Çocuk Terbiyesi &lt;br/&gt;Yemek adabı: Çocuklar yemekten önce ve sonra ellerini yıkamalıdır. Tabii bu büyükler için de geçerli. Yeme-içmeye Bismillah ile başlayıp, sonunda Elhamdülillah deme alışkanlığı kazanmalı. Sağ elle yemeli. Büyüklerden önce yemeye başlanmamalıdır. &lt;br/&gt;Konuşma adabı: Çocukları kaba söz</description></item><item><title>SINIF ÇATIŞMASI VE ANLAŞMA MARXİLE TOCQUEVİLLE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sinif-catismasi-ve-anlasma-marxile-tocqueville-346204.html</link><description>SINIF ÇATIŞMASI VE ANLAŞMA: MARX İLE TOCQUEVİLLE&lt;br/&gt;Anlaşmaya karşı çatışma sorunlarının yüzeye çıktığı çağ, FranÂ¬sız Devriminin sonrasıydı. Devrimciler doğal olarak, daha çok, çaÂ¬tışmayı arttırmaya, tutucular da sosyal istikrarı korumaya bakıÂ¬yorlardı. Fakat, çatışma ile anlaşmanın dengede olduğu ya da olaÂ¬bileceği koşullan çözümlemek için, uzun yıllar boyunca pek az kimÂ¬se çaba gösterdi.&lt;br/&gt;Siyasetin incelenmesinde çatışmayı ana sorun olarak görenleÂ¬rin en ileri geleni Kari Marxtı. Bu kitapta daha ilerideki çözümÂ¬lemelerin belirteceği gibi, Marxın çatışmanın nedenleri üstüne bir çok verimli-sezgisi vardı. Öte yandan, Alexis de Tocgueville. demokÂ¬rasinin çatışma ve anlaşma güçleri arasında bir dengeye dayandığı fikrinin ilk büyük temsilcisi olmuştu.&lt;br/&gt;Marxa göre, karmaşık bir toplumu ya (bastırılsa bile sürekli çatışma ya da anlaşma niteliklendirebilirdi; ama ikisinin bileşimi olmazdı. O. çatışma ile anlaşmayı, dengelendirilebilecek farklı yöÂ¬nelimler olmaktan çok, biri ötekini kapayan ayrı yollar olarak görüyordu. Marx, bir yanda anlaşma, uyum ve birleşmeyi komünist geleceğe bir dereceye kadar da. komünist geçmişe) doğru yansıttı; öte_yanda çatışma ve mutlaklılığı, eski ilkel komünizm ile gelecek başarılı proletarya, devrimi arasındaki devrenin büyük tarih olayı saydı.&lt;br/&gt;Maraın geleceğin uyum halindeki toplumu kavramı ile sosyoÂ¬lojisi arasında anlamlı bir bağ vardır. Marxaın gelecekte umduğu siyaset sistemi, kurumsallaşmış demokrasi değil, anarşiydi. Bu, özellikle iş bölümünün kalkması demektir; çünkü Marxa göre, ekonomik hayatta rollerin farklılaşmasına son vermek, toplumdaki çatışmanın ana .kaynağım kaldırır:&lt;br/&gt;Hiç kimsenin ayrı bir etkinlik alanının olmayacağı, herkesin dilediği dala katılabileceği komünist toplumda, toplum genci üreÂ¬timi düzenler ve avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak gerekmeden, islediğim gibi, sabah ava çıkmamı, öğleden sonra balık tutmamı, akşamüstü sığır bakmamı, yemekten sonra eleşÂ¬tirme yapmamı olanaklı kılar. Bu söz, Marxın yalnızca ütopik bir gelecek üstüne hayali deÂ¬ğildir. Komünist toplumun temel koşullarından birini anlatmakÂ¬ladır; çünkü, komünizm Â«insanın doğayla (ve) insanın insanla karşıtlığının gerçek çözümüdür...Â&#187; Başkalıkların bütün sosyal kayÂ¬naklarının, hatta şehirle köy -farkının kaldırılmasıdır.&lt;br/&gt;Anlaşma, sömüren bir sınıfın egemen olduğu tabakalanmış bir toplumda olanaksız olduğu için, Marx komünist toplumun önceÂ¬sinde dayanışma kaynaklan bulunabileceğini kabul edemiyordu. Onun başlıca ilgisi, yarışma halindeki güçleri kuvvetlendiren, öğeÂ¬leri çözümlemekti. Ama hiçbir zaman, sınıf kuvvetini arttırmak için bile olsa, bireyin çıkarlarını disipline eden psikolojik düzenleri gerÂ¬çekten anlamaya çalışmadı. Gençken yazdığı ilgi çekici bir parçaÂ¬da, Marx bu sorunu Hegelci terimlerle ele almıştı:&lt;br/&gt;Nasıl oluyor da, kişisel çıkarlar, kişinin kendisine rağmen, durmadan sınıf çıkarına dönüyor, bireylerin karşısında bağımsız bir varlık kazanan ortaklaşa çıkarlar oluyorlar; sonra bu bağımÂ¬sızlıkla genel çıkar şekline girerek gerçek bireylere karşı duruÂ¬yorlar ve içinde genel çıkarlar olarak tanımlandıkları bu karşıtÂ¬lıkla, bilinç onları ideal, hatta dinsel, kutsal çıkarlar diye göÂ¬rebiliyor. Fakat Marx, bu soruyu yanıtlamaya hiç kalkmadı. Çünkü aslında, toplumun istikrar ve birliğini kolaylaştıran kurumlarla deÂ¬ğerleri korumak gereğine karşı ilgi duymuyordu. Ona göre, sosyal sınırlamalar, sosyal açıdan gerekli görevleri yerine getirmekten çok, sınıf egemenliğini desteklemeye yararlar.&lt;br/&gt;Marxın teorisi, komünizmde demokrasiye yer vermez. Bu teoÂ¬rinin biri olunca ötekinin olamayacağı iki toplum tipi vardır: çatışma toplumuyla uyum toplumu. Birinci tip, Marxa göre, insan haysiyetine özünden karşıdır, dolayısıyla yok edilmelidir, ikincide ise, çatışmanın kaynakları kurutulmuş, dolayısıyla devlet gücüne karşı garantiler, kuvvetler ayrımı, yargı güvencesinin korunması, anayasa ya da Â«haklar belgesiÂ&#187; gibi demokratik kurumlara gerek kalmamıştır. Rus Devriminin tarihi, yalnızca varolmayan ideal tipÂ¬leri -yani, ta</description></item><item><title>NÜFUS SAYIMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?nufus-sayimi-355153.html</link><description>NÜFUS SAYIMI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Nüfus Çalışmalarının Amacı: Kemal H. Karpat nüfus çalışmalarının Osmanlı Devleti&quot;nin siyasal, sosyal ve ekonomik değişimlerini anlamakta çok verimli bir saha olduğunu kabul eder. Ona göre nüfus hareketleri sosyal yapı değişimlerinin sebepleri ve sonuçlarıdır . Ayrıca araştırmacı Osmanlı nüfus rakamlarının, doğum ve ölüm tespitlerinin ne kadar güvenilir olduklarını ortaya çıkarmak istemektedir. Özellikle nüfus oranları ve istatistikleri üzerinden politik oyunlar oynanması ve doğru olup olmadıklarına bakılmaksızın siyasi amaçlar için kullanılmaları Karpat&quot;ı  bu meseleye daha fazla önem vermeye itmiştir. 1878-1914 arası dönemde Osmanlı ve İngiliz kaynakları Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Ermeni sayısını 1.250.000- 1.400.000 olarak verirken, bu sayıyı Marcel Leart isimli İstanbul Ermenisi Fransızca yayınladığı kitabında - La Qustion Armenienne ala Lumiere des Documents- 2.500.000 civarında olduğunu iddia eder. Böyle bir durum bizi Osmanlı nüfusunu veren istatistiklerin güvenililirliğini  saptamanın en zorunlu bir amaç olduğu gerçeğine götürür. &lt;br/&gt; Osmanlı İmparatorluğunda Nüfus Sayımlarının Kökeni: Osmanlı devleti Halil İnalcık, M. Fuad Köprülü gibi bir çok tarihçinin üzerinde ortak fikre vardıkları gibi kurumsal yapılarını eski Türk-İslam devletlerinden almış ve bunları bazı küçük değişimler olsa da devam ettirmiştir. Araştırma konusu olarak seçtiğim Osmanlı da 1831 sayımı ve bu bağlamada ek alacağım nüfus ve arazi sayımları işlemleri Osmanlıdan önce Araplar, Selçuklular ve Hintliler tarafından yapılmış ve devam eden bir gelenek halini almıştır. Örnek olarak ifade edecek olursak Anadolu Selçukluları sayım dışında hiç kimse kalmayacak derece titizlikle tahrir işlerini yürütmüşlerdir. Ömer L. Barkan Osmanlılardan farklı olarak Selçukluların defterini Farsça tuttuklarını ifade ederken Osmanlıların Türkçe kullandığını söyler fakat, bu durum her ne kadar farklılık arz etmesine rağmen Osmanlıların Farisi formüller ve divani denilen rakam sistemi kullanmış olmaları Barkan&quot;ı menşe olarak tahrir sistemini diğer sistemler gibi köken olarak Bizans&quot;tan değil önceki Türk-İslam devletlerinden geldiği tezini ispata götürür .&lt;br/&gt; Barkan&quot;ın tezini desteklerken Zeki Velidi Togan&quot;ın verdiği bilgileri de kullandığı görülüyor. Zeki Velidi Togan Kanun-u Se&quot;ade bir eseri tetkik ederek İlhanlıların maliye dairelerinde çalışacak memurları nasıl eğittiğine dair bilgilere ulaşmıştır. Barkan için daha çok önem taşıyan nokta ise Togan&quot;ın incelenmiş olduğu bu eserin Konya Yusuf Ağa Kütüphanesinde 1756 numarasıyla, 1412 yılında Bursa da kopya edilmiş bir nüshasının var olmasıdır. Barkan bu mesele hakkında İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Halil Yinanç gibi tarihçilerinde bilgilerine başvurur. İsimlerini zikrettiğimiz bu araştırmacılar yapmış oldukları tetkikler neticesinde Osmanlı da mevcut olan emlak, arazi ve gelir defterinin aynı şekilde Selçuklu ve İlhanlılarda bulunduğu sonucuna ulaşmışlardır. Örneğin İlhanlıların Defatir-i Divan-ı İkta ve Selçukluların Defatir-i Divan-ı Ala adlı defterleri Osmanlılardaki Arazi Tahriri defteriyle aynı bilgileri ihtiva etmektedir . &lt;br/&gt;Osmanlı Döneminde İlk Sayımlar: Buraya kadar kökenlerini tespit etmeye çalıştığımız Osmanlı sayımlarının şimdide her zaman dan beri yapıldığını bulmaya çalışmaktadır. Barkan bu mesele hakkında yazmadan önce birkaç metodolojik sorunsaldan söz eder. Özetle söyleyecek olursa tahrir neticelerinin yer aldığı Hakan&quot;a Mahsus defterler dini denilecek bir sebepten dolayı hem yerel tarihçiler hem de yabancılar ulaşamamıştır.Bu defterler çoğunlulukla bir tarikat mensubu memurlar tarafından devlete sırlarını içeren gizli belgeler diye kimseye gösterilmemiştir. Bu yüzden bir çok Osmanlı vak&quot;anüvisti defterlerine ulaşılamadığından dolayı eksik ve yanlış bilgiler verir. Örneğin Barkan Netayic-ül Vuku&quot;at isimli eserlerinde Mustafa Nuri Paşanın Osmanlı da yüz senede bir tahrir yapıldığını ve II. selim zamanında yapılan sayımlardan sonra da hiç tahrir yapılmadığını yazdığını söyler .   &lt;br/&gt;Ondokuzuncu Yüz</description></item><item><title>SOSYO-KÜLTÜREL AÇIDAN BİR SÖYLEM ANALİZİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyokulturel-acidan-bir-soylem-analizi-455881.html</link><description>Sosyo-Kültürel Açıdan Bir Söylem Analizi&lt;br/&gt;İKTİBAS DERGİSİ &lt;br/&gt;(1992-1995)&lt;br/&gt;DANIŞMAN&lt;br/&gt;DOÇ.DR.  M. SAFFET SARIKAYA&lt;br/&gt;HAZIRLAYAN&lt;br/&gt;FARUK ZERDALİ&lt;br/&gt;9711501052&lt;br/&gt;HASAN KARANFİL&lt;br/&gt;9711501017&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ISPARTA - 2002&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER:&lt;br/&gt;ÖNSÖZ3&lt;br/&gt;GİRİŞ5&lt;br/&gt;DİNİ VE TASAVVUFİ ANLAYIŞLARI8&lt;br/&gt;1)  KURAN ANLAYIŞI8&lt;br/&gt;2)  SÜNNET ANLAYIŞLARI10&lt;br/&gt;3)  TASAVVUF ANLAYIŞI12&lt;br/&gt;4) BAZI ÖNEMLİ KAVRAMLARA YÜKLEDİKLERİ ANLAMLAR16&lt;br/&gt;II.  B Ö L Ü M22&lt;br/&gt;SOSYO-KÜLTÜREL ANLAYIŞLARI22&lt;br/&gt;1) BATIYA BAKIŞLARI22&lt;br/&gt;2) MODERNİZME KARŞI TAVIRLARI23&lt;br/&gt;3) FUNDAMENTALİST VE RADİKAL YÖNLERİ23&lt;br/&gt;FUNDAMENTALİZM23&lt;br/&gt;RADİKALİZM25&lt;br/&gt;4) DİĞER İSLAMİ HAREKETLERE BAKIŞ AÇILARI26&lt;br/&gt;5) HALK İSLAMINA BAKIŞLARI32&lt;br/&gt;İSRA-MİRAÇ32&lt;br/&gt;HIZIR MESELESİ33&lt;br/&gt;NAMAZDAN SONRAKİ TESBİHAT33&lt;br/&gt;RECM MESELESİ33&lt;br/&gt;6)  KADIN MESELESİ34&lt;br/&gt;SONUÇ42&lt;br/&gt;KAYNAKÇA43&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ÖNSÖZ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1960 sonrası Türkiye için İslami fikir hareketleri bakımından canlanma dönemidir. Bu canlanma özellikle İslam&quot;ın siyasal yönüne vurgu yapan son dönem eserlerin Türkçe&quot;ye aktarılmasıyla hız kazanmıştır. Tercüme edilen bu eserlerdeki yeni fikirler Türkiye&quot;de bir taraftar kitlesi bulmuştur. Her fikir hareketi kendi düşüncelerini topluma aktarabilmek için çeşitli iletişim vasıtalarına başvurur. Araştırmamıza konu olan İktibas dergisi de sahiplerince düşünce aktarımında bir iletişim vasıtası olarak kullanılmaktadır. &lt;br/&gt;Sosyo-kültürel açıdan bir söylemin analizi; İktibas dergisi isimli çalışmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında İktibas dergisinin tarihçesi, editör Ercümend Özkan&quot;ın hayatı, derginin teknik analizi ve işlenen konuların genel özellikleri üzerinde durduk. &lt;br/&gt;Birinci bölümde dini ve tasavvufi anlayışları ana başlığı altında, Kur&quot;an, Sünnet, Tasavvuf anlayışları ve Kavramlar konuları ele alınmıştır. &lt;br/&gt;İkinci bölümde ise, sosyo-kültürel anlayışları ana başlığı altında  Batı&quot;ya bakış açıları, modernizme karşı tavırları fundemantalist ve radikal yönleri, diğer İslami hareketlere bakış açıları, halk İslam&quot;ına karşı tavırları ve kadın meselesi</description></item><item><title>HÜMANİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?humanizm-454636.html</link><description>HÜMANİZM                                                                                          &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Hümanizm, insana ve insan değerlerine en büyük ağırlığı veren düşünsel yaklaşımdır.&quot; &lt;br/&gt;Hümanizm terimi ilk kez XIX. yüzyılda Alman araştırmacılar tarafından kullanılmıştır ancak kökeni çok daha eskilere dayanmaktadır. Humanismus sözcüğü XV. Yüzyılda İtalyanlar tarafından beşeri bilimleri anlatmak (studias humanitatis) ve ilk çağ yazını üzerinden uzmanlaşmış öğrenciler için  kullanılmıştır. &lt;br/&gt;Hümanizmin köklerini Yunanistan&quot;da bulduğunu söylemek bir anlamda yanlış olmayacaktır. Yunan filozof Protagoras &quot;Her şeyin ölçüsü insandır.&quot; demiştir ki bu cümle hümanizmin temel ilkelerini özetlemekte yeterlidir.  Zaten hümanizmin esin kaynağı Eski Yunan ve Latin edebiyatları ile felsefesidir. Hümanizm akımı Rönesans devriyle birlikte Avrupa&quot;da gelişmiş, başlarda din karşıtı bir akım olarak taraftar toplamıştır. Bunun sebebi hümanizm öğretisinin Hıristiyanlıkla çelişen Eskiçağ&quot;ın din dışı değerleriyle yoğrulmuş Yunan ve Latin edebiyatı ve felsefesi olmasıdır. Sonralar da Rönesans hümanist akım mensupları dinlerine oldukça bağlı Hıristiyanlar olarak kendilerini gösterseler de bahsi geçen Yunan ve Latin edebiyatı ve felsefesi metinlerine karşı duydukları saygıyı yitirmemişlerdir. Hatta XIV. yüzyıl sonralarında hümanizm öğretisinin tamamıyla bu metinlerin temel alındığı gramer, şiir, tarih ve ahlak felsefesi içeren bir öğreti haline geldiği söylenebilir.&lt;br/&gt;Hümanizmin temellerini XIV. yüzyıl edebiyatçısı Francesco Petrarca atmıştır. Petrarca, klasik kültüre ulaşmanın temel aracının dil öğrenimi olduğunu söylemiştir. Kendisi, Sokrates&quot;in &quot;Kendini bil&quot; komutunu benimsemiş, bunu başarmaya çabalamıştır. Petrarca&quot;nın &lt;br/&gt;eski metinlere olan bu ilgisi bu metinlere genel bir ilgi uyandırdı. İnsanlar bu metinleri okuyup taşıdıkları ruhu canlandırmaya çalıştılar ve bu da temel hatlarıyla hümanizm akımını oluşturdu.&lt;br/&gt;Hümanizmin insani değerlere odaklanması ise Aydınlanma Çağı&quot;nda gerçekleşti. Bu çağın düşünürleri, evrenin bazı temel kurallara bağlı kalarak yaşadığını, insanın akıl yoluyla bu kuralları kavrayabileceğini ve bunun sonucunda da bilgiye, özgürlüğe ve mutluluğa ulaşacağına inanmaktaydılar.  Tabi düşünürlerin buna inanmasında bilimin rolü büyüktü. Descartes, Galileo Galilei, Kopernik, Sir Isaac Newton Aydınlanma Çağı bilim adamlarının önde gelenlerindendir. Newton&quot;un yerçekimi kanunu bulması, zaten evrenin basit yasalarla işlediğine inanan hümanist düşünürleri insanların hayatına mutluluk ve zevk getirecek yeni temel yasalar aramaya itti. Locke, Rousseau, Hume, Hobbes, Beccaria dönemin ünlü düşünürleriydi.&lt;br/&gt;Hümanizmin birçok temel prensibi vardır. Hümanist düşünürler realisttirler. Hayatın her yönünü keşfetmeye çalışır, hiçbir düşünceden kaçmazlar. Yine bu bağlamda insanı olduğu gibi, bütün yönleriyle onaylar, kavramaya çalışırlar. Hümanizm, insanı bu denli gerçekçi bir biçimde kabul etmesi ve incelemesinin sonucunda onun en karanlık yönlerini, derinlerde yatan çe</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - SOSYOLOJİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-sosyoloji-430245.html</link><description>sosyoloji</description></item><item><title>TÜRKİYE&quot;DE  TOPLUM  VE  SİYASET</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turkiyede-toplum-ve-siyaset-417397.html</link><description></description></item><item><title>ÜLKEMİZ İNSANINDAKİ İTHAL MAL TUTKUSU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ulkemiz-insanindaki-ithal-mal-tutkusu-394399.html</link><description>ÜLKEMİZ İNSANINDAKİ İTHAL MAL TUTKUSU&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İthalat Kavramı&lt;br/&gt;Türk Halkının İthal Malları Tercih Etme Nedenleri ve Sonuçları&lt;br/&gt;İthal Mallara Karşı Alınabilecek Önlemler&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SONUÇ&lt;br/&gt;KAYNAKÇA&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt; İthal mallar, yerli mallara oranla daha çok tercih edilen, piyasada daha çok bulunan mallar konumuna gelmiştir. Bu tüketicilerde neredeyse bir tutku durumundadır. Bu çalışmada ülkemiz insanındaki ithal mal tutkusu ele alınarak, bunun neden ve sonuçlarını açıklamak amaçlanmıştır. &quot;Ülkemiz İnsanındaki İthal Mal Tutkusu&quot; başlığında ele alınan çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde ithalat kavramı açıklanmaya çalışılmıştır. İkinci bölüm, Türk Halkının İthal Malları Tercih Etme Nedenleri ve Sonuçları başlığında ele alınarak konu detaylı şekilde incelenmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise; ithal mallara karşı ne gibi tedbirler alınabileceği, diğer ülkelerin aldıkları tedbirler örnek gösterilerek açıklanmaya çalışılmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;I.ÜLKEMİZ İNSANINDAKİ İTHAL MAL TUTKUSU &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A.İthalat Kavramı &lt;br/&gt; Bir ülkeye başka bir ülkeden mal getirme veya satın alma işlemi ithalat olarak adlandırılır &lt;br/&gt;Ülkeler başka ülkelere muhtaç olmayıp, egemenliklerini sürdürmek için ekonomik anlamda güçlü olmak zorundadır. Her ülkenin coğrafyasının kendisine sunduğu özel koşullar mevcuttur. Örneğin; güneyde yetişen meyveler muz, portakal vs. gibi meyveler kuzeyde bulunan ülkelerde yetişmez. Ülkelerin birçoğunun ekonomisi coğrafi koşullara bağlı tarım ürünlerine dayalıyken, son yıllarda gelişmiş ülkelerin ekonomileri endüstrilerine bağlıdır. &lt;br/&gt;Ülke ihtiyaçlarını kendi ekonomik koşulları ve kaynaklarından sağlayamayan ülkeler ihtiyaç duyulan ürünleri dışarıda üretimi yapılan ülkelerden ithal etmek durumundadırlar. &lt;br/&gt;Bazen de ülke koşullarında üretimi yapılan bir ürün, daha düşük maliyetlerle ülke dışından getirilebilmektedir. Bu durum tüketicilere fayda sağlarken , ülkede bulunan üretim işletmelerini ekonomik açıdan zora sokmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;B.Türk Halkının İthal Malları Tercih Etme Nedenleri ve Sonu</description></item><item><title>TRADIONS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tradions-380162.html</link><description>TRADİONS&lt;br/&gt;Hospitality&lt;br/&gt;Turks are famous for making one welcome. You will find that the majority of people you meet will be friendly and courteous to strangers, whether theyre foreign or not.&lt;br/&gt;As a tourist youll find yourself offered tea by almost anyone who is trying to sell you something. Its not rude to refuse and in most cases its probably not a pressure sell tactic, a lot of people are more than happy to talk to you about where youre from, what you do, whether youre married ... If youre comfortable in a shop and fancy looking at the stuff thats there then have a tea. This is common sense stuff anyway.&lt;br/&gt;If you find yourself invited to a home, which happens quite a lot, especially if youre out of the main resort areas, then you can probably play it by ear. Its more usual to take pastries, chocolates or flowers than something to drink. In the average Turkish home you will be treated as an honoured guest, as is any visitor, and its an opportunity that shouldnt be turned down. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The Turkish Bath&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;The tradition of the Turkish bath extends far back, to a time before Turks had reached Anatolia. When the Turks arrived in Anatolia, they brought with them one bathing tradition, and were confronted with another, that of Romans and Byzantines, with certain local variants. The traditions merged, and with the addition of the Moslem concern for cleanliness and its concomitant respect for the uses of water, there arose an entirley new concept, that of the Turkish Bath. In time it became an institution, with its system of ineradicable customs.&lt;br/&gt;For the Turkish bath was much more than just a place to cleanse the skin. It was intimately bound up with everyday life, a place where people of every rank and station, young and old, rich an poor, townsman or villager, could come freely. Women as well as men made use of the &quot;hamam&quot;, as the bath is known in Turkish, although of course at separate hours. &lt;br/&gt; From the individuals point of view, the hamam was a familiar place from the earliest weeks of life right up to its very end. Important occasions during a lifespan were, and in some township still are, celebrated with rejoicing at the bath. The newborns fortieth day, the brides bathing complete with food and live music, and the Avowal are instances. The latter requires some explanation, for it involved the custom common in Anatolia of making a promise or vow, contingent on the fulfillment of some important wish. The celebration of this in the hamam was arranged and paid for by the person fulfilling his vow, and was open to one and all. &lt;br/&gt;The hamam ceremony of mourning, on the other hand, was far different, but also widespread. The Hospitality bathing was simply the taking of ones house-guest to the hamam for a wash. Then there were the Circumcision, Grooms, and Off-to-the-Army bathings, and others besides. As we see, the whole culture of a people had the Turkish bath as one of its important nexuses.&lt;br/&gt;Naturally, there was a range of equipment associated with a hamam visit, and until recently one might count from 15 to 20 articles in the bundle which a woman brought along with her :&lt;br/&gt;- The &quot;pestemal&quot; (pesh-te-mahl), a large towel fringed at both ends and wrapped around the torso, from below the armpits to about mid-thigh , as the woman made her way to the &quot;kurna&quot; or marble basin.&lt;br/&gt;- The pestemal would be striped or checked, a colored mixture of silk and cotton, or pure cotton, or even pure silk ;&lt;br/&gt;- A pair of wooden clogs or pattens, in Turkish &quot;nalin&quot;, of which there were many varied types. Carved exquisitely, these pattens kept the wearers feet clear of the wet floor. They would be embellished in a number of ways, most often with mother-of-pearl, or even sheathed in tooled silver. They might have jingles, or a woven straw sheath, or be appliqued with felt or brass.&lt;br/&gt;- The &quot;tas&quot;, or bowl for pouring water over the body, was always of metal. Weather silver, gilt or tinned copper, or of brass, the tas always had grooved and inlaid ornamentation. &lt;br/&gt;- One finds a soap case of metal, usually copper, with a handle on top like a handbag, and perforated at the bottom to allow water to run out. Not only soap goes into such a case, but also a coarse mitt for scouring down the skin, a webbing of date-palm or other fibers for lathering on the soap, and combs both fine and broad-toothed made of horn or ivory.&lt;br/&gt;- Tke &quot;kese&quot; (keh-seh), that rough cloth mitt carried in the soap case, not only scoured the dirt out of the pores, but serv</description></item><item><title>TARİHİ GELİŞİM SÜRECİNDE İNSAN HAKLARI VE OSMANLI MODELİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarihi-gelisim-surecinde-insan-haklari-ve-osmanli-modeli-378008.html</link><description>Tarihi Gelişim Sürecinde İnsan Hakları ve Osmanlı Modeli&lt;br/&gt;                                       &lt;br/&gt;Hatice PALAZ ERDEMİR*&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Osmanlı Devleti&quot;nin insana ve onun en tabii ihtiyacı olan kişisel hak ve özgürlüklere bakış açısını anlayabilmek için, karşılaştırmalı bir incelemenin faydalı olacağı kanaatindeyim[i]. Bu amaçla yapmış olduğum araştırma sonucunda insan hakları konusunda, genel anlamda, şimdiye kadar oldukça detaylı çalışmaların yapıldığını tetkik ettim. Bu arada, Osmanlı devletinde insan hakları konusu ile ilgili bazı çalışmaları da gözden geçirince, bu konunun kapsamına giren meselelerin bir derya olduğunu fark etmemek imkansızdı. Bu nedenle, makalemizi belirli sınırlar içerisinde tutmamızın daha faydalı olacağı anlayışı ile konuyu sadece devletin insana bakış açısı, kişinin özgürlüğü ve kişinin kanun karşısındaki durumu noktasında ele almanın uygun olacağı düşüncesindeyim. Burada, öncelikle, insan hakları kavramının devlet yönetiminde yerleşip kurumlaşması ile ilgili şartları, yani bu durumu belirleyen hukuki ve tarihi modeli sunmak istiyoruz. Bu nedenle, yazımızda bir yandan günümüzde tarihini Roma ve Bizans kültürünün temelleri üzerine oturtan Avrupa&quot;nın, tarihi boyunca insana verdiği değeri incelerken, diğer yandan Osmanlı&quot;nın insan unsuruna verdiği önemi gözler önüne sermeyi amaçladık. Burada, metod olarak, kendimiz konuşmaktan ziyade belgeleri konuşturmayı uygun bulduk. Böyle kısa bir çalışma ile insan hakları ile ilgili bütün belgeleri incelememiz mümkün olmayacağından bu konu ile ilgili olan belgeler içerisinden sadece birkaç çarpıcı örnek üzerinde değerlendirme yapmanın daha doğru olduğu kanaatindeyim.&lt;br/&gt;Bu tarihi gelişim çizgisine geçmeden önce, insan hakları kavramının hukuk dilinde nasıl bir mana taşıdığına bir göz atalım. Milletlerarası metinlerde &quot;insan hakları&quot; olarak geçen kavram, hukuk literatüründe kişinin temel hakları, temel özgürlükleri ve kamu özgürlükleri anlamında kullanılmaktadır.[ii] Ancak, hak ve özgürlük kavramlarının soyut ve herkes için farklı algılanabilen çok yönlü ve değişken terimler olmaları insan hakları ifadesinin tam bir tanımının yapılabilmesini güçleştirmektedir. Fakat burada amacımız insan haklarının teorik açıklamaları olmadığından bu kavramın en azından, genelde ne ifade ettiğini söyleyebilir ve &quot;devletin otoritesi ile kişinin hak ve hürriyetleri arasında kurulması gereken &quot;hassas bir denge&quot; olarak tanımlayabiliriz.[iii] İşte bu dengenin sağlanması ve &quot;iktidar ile özgürlük ihtiyaçlarının karşılanması ancak &quot;hukuka bağlı devletlerde&quot; mümkün olmuştur.[iv] Dönmezer&quot;e göre; bu düzeni sağlayabilecek &quot;hukuk devleti&quot;, idare ve hükümetin bütünüyle hukuk kurallarına bağımlı ve ancak o kurallara göre ve onların izin verdiği tasarruflarda bulunduğu, her yetki sahibinin faaliyet ve tasarruf alanını objektif kurallara göre düzenlediği ve hiçbir iktidar mensubunun ve görevlisinin o sınırlar dışında faaliyette, tasarrufta bulunmasına imkan tanımayan devlettir. Hukuka bağlı bir devlet, bunların temini için yetki sahiplerinin hukuk düzenince kendilerine verilmiş olan yetkilerin sınırları içinde kalmalarını, o sınırları aşmamalarını ve zorlayamamalarını sağlamakla görevli mekanizmaları oluşturmalıdır&quot;.[v]&lt;br/&gt;Tabiatı ve yaratılışı itibariyle sosyal bir varlık olan insanoğlu yüzyıllar boyu, birarada yaşamanın bir gereği olarak barış ve düzeni sağlayabilmek için, hukuki bir düzen ve teşkilat oluşturmuştur. İşte bu gün ulaşmış olduğumuz hukuki olgunluk seviyesi, bu tarihi gelişim sürecinin bizlere bir armağanıdır. Çağlar boyunca devletler kurmuş olan devletlerin hukuk sistemleri ve insanı hangi hukuki platformda değerlendirdiklerine bakarak bugünkü seviyeyi tesbit etmemiz daha kolay olacaktır. Yavuz Atar haklı olarak, &quot;Çin, Hint, Mısır, Sümer, Babil, Asur, İbrani, Eti ve İran medeniyetlerinde hukuki bir takım düzenlemelerin yapılmış olduğundan bahsetmekle birlikte, o çağlarda, siyasi ve hukuki esasların ve insan haklarının bugünkü şekli ve ifadesiyle aranmasının doğru olmadığını&quot;[vi] belirtmektedir.&lt;br/&gt;Eski Yunanistan&quot;da ise; hukuk kuralları ve insan haklarının belli bir kesime hitab ettiği ortadadır. Şehir devletleri (polis) mozayiği halinde teşkilatlanmış olan eski Yunan demokrasisi, aslında bir oligarşidir ve bu sistemde halk hakimiyeti sözde kalmıştır. Ancak, Atina&quot;da oturan belli sayıda insan, vatandaş statüsünde kabul edilmiş, bunlar arasında da, ancak kriterleri idare edenler taraf</description></item><item><title>BİR YAŞAM BİÇİMİ OLARAK İSLAM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bir-yasam-bicimi-olarak-islam-455279.html</link><description>BİR YAŞAM BİÇİMİ OLARAK İSLAM&lt;br/&gt;Yazar : M. Tarık KUREYŞİ&lt;br/&gt;Bu kitap; aranmakta olan çareyi yani İslam&quot;ın aydınlatıcı ışığını sunmaktadır. Birçok çağdaş bilim adamının çalışmalarının yer aldığı günümüz dünyası için faydalı olacağı umulan bu kitap, 15. asırda hala ilk asırda olduğu kadar dinç, güçlü, çözüm verebilen ve yeniden yorumlanabilen bir yapıda olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.&lt;br/&gt;Bu kitapta yer alan her biri ele aldığı konuyu güzel bir şekilde işleyen makaleler, herbiri kendi alanında mütehassıs olan İslam bilginleri tarafından yazıldığından dolayı İslami bilginin kazanılmasında okuyucuyu daha hevesli yapacaktır.&lt;br/&gt;Kitapta ele alınan konular; İslam (Genel olarak), Kur&quot;an, Hz. Muhammed&quot;in (sav) Peygamberliği, İnsanlık, İslam devleti, Refah devleti, İslam&quot;da siyasi haklar, İslamda kadın, İslamda giyim ve İslamda sanattır.&lt;br/&gt;Giriş: (M. Tarık Kureyşi)&lt;br/&gt;İslami hareket: Alın yazısı mı yoksa bir geçiş dönemi mi?&lt;br/&gt;İslami hareketin iç dinamikleri şu Kur&quot;ani kavramlarla sıralanabilir.&lt;br/&gt;Birincisi, Allah (cc) tektir ve O&quot;nun kanunları bütün kainatı idare eder.&lt;br/&gt;İkincisi, herkes kendinden mes&quot;uldür ve ahirette sadece kendi amelleri ona fayda sağlayacaktır.&lt;br/&gt;Üçüncüsü, beşeriyet birdir; peygamberlik de birdir. Çünkü kaynakları birdir.&lt;br/&gt;Dördüncüsü, zulme karşı savaşmak gerekir. Zulüm göz ardı edilemez. Zalimler dost edinilemez.&lt;br/&gt;Bunlar müslümanlık bilincini oluşturan kavramların bir kısmıdır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İslam&quot;ın Manası ve getirdiği mesaj: (Mevdudi)&lt;br/&gt;İslam, Allah&quot;ın en baştan beri insanoğluna vahyettiği tek dindir. Nuh, İbrahim, Musa ve İsa (as.) hep aynı dini yaymak için çalışmışlardır. Onlar dinlerin kurucuları değil, kendinden önce gelen peygamberin dinini tekrarlayan peygamberlerdir. Peygamberimiz son peygamber olması sebebiyle en son ilahi mesajı tebliğ etmiştir. &lt;br/&gt;Peygamberimizin üstlendiği misyon evrenseldir ve bu Kur&quot;an&quot;da açıkça tasdik edilmiştir. Bu, O&quot;nun son peygamber olmasının mantıki bir sonucudur. O bütün insanlar ve çağlar için yol gösterici olmak zorundaydı.&lt;br/&gt;İslam tamamen akla uygun bir dindir. İslam insana her adımında yol gösterecek ahlaki bir düzen sunar. İnsanların manastırlarda aradıkları manevi değerler İslam tarafından hayatın akışı içinde sunulmuştur. Hükümet ve devlet başkanları, yargıçlar, ordu ve polis teşkilatlarının üyeleri, halkın parlamentolardaki temsilcileri, finans, ticaret ve endüstri liderleri, lise ve üniversite hocaları ve öğrenciler hepsi hayatlarını İslam&quot;a göre düzenleyebilmeleri için gerekli rehberliği elde edebilir.&lt;br/&gt;İslam&quot;da özel ve konumsal fiiller diye bir ayrım yoktur. Aynı manevi ve ahlaki değerler kişiler için hem evde hem de insanlar arasındayken geçerlidir. Kurallarda İslam&quot;a uyulmalı, adil olunmalıdır. Kısacası İslam&quot;ın manası budur.&lt;br/&gt;Kur&quot;an&quot;ın Derlenmesi: (M. A. Draz)&lt;br/&gt;Kur&quot;an, basit bir cildin arasında yaklaşık her biri on beş satırdan oluşan beş yüz sayfanın üzerinde bir kitap olup değişik uzunluktaki surelere ayrılmıştır.&lt;br/&gt;Kur&quot;an-ı Kerim, bu halini alıncaya kadar değişik evrelerden geçmiştir.&lt;br/&gt;Hz. Peygamber tarafından alınan ve okunan vahiy ifadeleri anında vahiy katiplerince ağaç yaprakları, odun parçaları, parşömen, deri, düz taşlar, kürek kemiği gibi uygun nesneler üzerine basit tarzda yazılıyordu. Bu yazım işinde 29 kişinin yer aldığı söylenir. Bu sahabeler; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Muaviye ve Zeyd bin Sabit gibi sahabelerdi.&lt;br/&gt;Gelen ayetler Hz. Peygamber (sav)&quot;in surenin devamına bazan da ortasına ekleniyordu. Hz. Peygamber, bu yerleştirmenin kendisine Cebrail tarafından dikte ettirildiğini ifade ediyordu&lt;br/&gt;Sonuçta Efendimiz&quot;in hayatı müddetinde bir kaç yüz sahabe Kur&quot;an&quot;ı bu diziliş tarzına göre ezberlemiş bulunuyordu. Hz. Peygamber&quot;in bildirdiğine göre her yıl Ramazanda, o zamana kadar gelen ayetleri ezberden Cebrail&quot;e dinletirdi.&lt;br/&gt;Efendimiz&quot;in vefatından sonra yapılan Yemame Savaşı&quot;nda Kur&quot;an hafızı yetmiş sahabe şehid olunca, Kur&quot;an&quot;ın toplanmasına dair fikir ortaya atıldı ve buna karar verildi. Vazife Zeyd bin Sabit&quot;e verildi. Hz. Zeyd önce bunu kabul etmedi fakat Hz. Ebubekir&quot;in ısrarı ile kabul etti. Hz. Zeyd Efendimiz&quot;in Kur&quot;an&quot;ı en son ezbere okuması esnasında hazır bulunmuştu.&lt;br/&gt;Hz. Osman devrin de 4 kişilik bir komite kurarak bu mushafı çoğalttı ve önemli İslam şehirlerine gönderdi. Çoğaltma anında imlasında analaşmazlığa düştüğünüz kelimeyi Kureyş lehçesinde yazın, ihtarında bulundu. Çünkü Kur&quot;an, Kureyş lehçesinde inmişti.&lt;br/&gt;On dört asırdır İslam dünyasında bulunan Kur&quot;an Hz. Osman mushafıdır.&lt;br/&gt;İslam&quot;da Dinamizm Kaynakları:  (Fazlur Rahman)&lt;br/&gt;İslam&quot;ı</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - DURUMSALLIK(KOŞUL BAĞIMLILIK)YAKLAŞIMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-durumsallik(kosul-bagimlilik)yaklasimi-430213.html</link><description>durumsallık(koşul bağımlılık)yaklaşımı</description></item><item><title>İLÖREN KÖYÜ MONOGRAFİ ÖRNEĞİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?iloren-koyu-monografi-ornegi-381117.html</link><description>GİRİŞ&lt;br/&gt;Çalışmanın sınırları ve takip edilen metot bu görüşmelerin esasını, köyün sosyo-ekonomik yapısını ve sosyo-kültürel alandaki değişmeleri tespit etmek oluşturmaktadır. &lt;br/&gt;Sivrihisar İlören Köyü monografisine başlamadan önce bu konuda yazılmış olan lisans tezi düzeyindeki çalışmalarla hocalarımdan edindiği bilgiler ve Türkiye de yapılmış olan köy monografisi örneklerini inceledim. Bu örnekler çerçevesinde edindiğim bilgiler doğrultusunda olan araştırmama başladım.&lt;br/&gt;Arkadaşımın köyü olması münasebetiyle bütün bir yazı burada geçirip mülakatlarımı rahatça yapabilme imkanı buldum. Kişilerle yaptığım anketler resmi şartlardan ziyade sohbet şeklinde geçmesi itibariyle daha güvenilir cevaplar aldığıma inanıyorum.&lt;br/&gt;Daha sonra uyguladığımız anket formlarını bilgisayarda SPSS programında değerlendirerek istatistiksel verilere ulaştık. Bu sonuçlar üzerinde çalışma mı şekillendirmeye çalıştım.&lt;br/&gt;Araştırmam iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yaptığımız mülakatlar değerlendirilmiştir. İkinci bölümde ise anketlerimizin istatistiksel verileri yorumlanmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. ESKİŞEHİR HAKKINDA GENEL BİLGİ&lt;br/&gt;Eskişehirin tarihi Hititlere kadar uzanır. Eski ismi Dorylaion olup, Phrygialılar zamanında Eretrialı Doryleos tarafından kurulmuştur.  Eskişehir Phrygialılardan sonra sırası ile  Lidyalılar, M.Ö. 6. yüzyılda Persler, M.Ö. 4. yüzyılda Makedonya İmparatorluğu, Galatya  (Porsuk Çayının güneyi) ve Bitinya (Porsuk Çayının kuzeyi) krallıkları, M.Ö. 1 yüzyılda Roma İmparatorluğu, 708 yılında Emeviler, 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Selçuklular  ve 1289 yılında Osmanlı topraklarına katıldı. 20 Temmuz 1921 - 2 Eylül 1922 tarihleri  arasında Yunan işgalinde kaldı. 1925 yılında sancakların vilayet olması ile il oldu.  &lt;br/&gt;Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında büyük öneme sahip olması nedeniyle şehre &quot;Sultanönü&quot; ismi verilmiş, fakat zamanla ilgiyi kaybeden şehir terk edilmiş görünümü almış ve halk tarafından &quot;Eskişehir&quot; denilmeye başlanmıştır. &lt;br/&gt;İç Anadolu Bölgesinin batıya açılan kapısı Eskişehir son yıllarda hızla gelişen sanayisi (uçak ve lokomotif yapımı, tarıma dayalı sanayi, ...), ticareti, tarıma elverişli toprakları, zengin maden (boraks, manyezit, krom, perlit) yatakları, şifalı sıcak suları, ulaşımı ve yüksek öğretim kurumları ile bölgenin Ankaradan sonra en büyük ikinci şehri olmuştur. &lt;br/&gt;Düz arazi yapısı ve topraklarının bereketli oluşu nedeniyle tarımda ülke genelinde söz sahibidir. &lt;br/&gt;Eskişehir, 29Â°58&quot; ve 32Â°04&quot; doğu boylamları ile 39Â°06&quot; ve 40Â°09&quot; kuzey enlemleri arasında; Ankara, Afyon,  Bilecik, Bolu ve Kütahya illeri ile çevrilidir.  İstanbula 315, Ankaraya 230, Bursaya 150, İzmire 415 ve Antalyaya 450 kilometre uzaklıktadır. Topraklarının yarısı plato, % 22&quot;si dağlar ve % 26&quot;sı ovalardan oluşur.  Eskişehirin sembollerinden Porsuk Çayı Kütahya ili Altıntaş ilçesi yakınlarında Murat Dağından doğar,  Eskişehir il topraklarını ikiye bölerek şehir merkezinden geçer. Ankara ili Polatlı ilçesi Gordion Harabeleri bölgesinde Sakarya Nehr</description></item><item><title>SANAT VE SOSYAL ADANMIŞLIK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ve-sosyal-adanmislik-440845.html</link><description>Sanat ve Sosyal Adanmışlık &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Estetik ve Görsel Kültür Derneği&quot;nin, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektörlüğü işbirliği ile düzenleyeceği, 5. Uluslararası Sempozyum ve Sanat Etkinlikleri, Sanat ve Sosyal Adanmışlık başlığı altında, 1-3 Mayıs 2002 tarihlerinde, Ankara&quot;da gerçekleştirilecektir. Üç gün sürecek olan sempozyum, sosyal ya da ekolojik amaçlara yönelik sanat sergileri, ve sanatçıların, çocuklar, özürlüler, gecekondu sakinleri ve benzeri sosyal gruplarla yapacakları çalışmaları içerecektir. Bu program, sanatın ve sanatçıların toplumdaki sosyal rollerini tanıtmak amacıyla tasarlanmıştır. Ülkemizdeki çeşitli kurum ve yönetimlerin, sanatın toplumdaki önemi hakkında birikim edinmeleri de amaçlanmaktadır. SANART derneğinin, daha önceleri düzenlediği benzeri sempozyumlara zengin bir katılım sağlanmıştır. Haziran 14-15 tarihlerinde, ODTÜ&quot;de, estetik üzerine bir başka uluslararası sempozyum düzenlenmiş, konuşmacılar dışında, doktora ve yüksek lisans öğrencileri de davet edilmiştir. SANART derneğinin düzenlediği etkinliklerin, diğer profesyonel toplantılara kıyasla, disiplinler-arası bir nitelik taşıdığı, sanatçılar kadar bilim adamlarını, düşünürleri ve idarecileri de içerdiği vurgulanmalıdır. Sempozyumlar, uygulayıcıları ve kuramcıları bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. SANART Derneğinin 1992 yılından bu yana düzenlediği bütün etkinlikler, mekansal imkanlar dahilinde, halka açık ve karşılıksız olmuştur. Sempozyum ve sanat etkinlikleri, özellikle öğrencilere, üniversitelere ve Ankara&quot;lı sanatseverlere sunulmaktadır. Kavram Sanatın toplumu yeniden biçimlendireceğine dair Modernist ütopya, Üçüncü Binyıl&quot;da farklı şekillerde yorumlandı: Buna göre, &quot;sanat, artık toplumu biçimleyemiyor; tam tersine, günümüz üretim ve tüketim şekilleri, her şeyin üstünde yeni bir güç oluşturuyordu&quot;. Ancak son yıllarda, bu görüşe tepki gösteren sanatçılar, &quot;toplum ile&quot; ve &quot;toplum için&quot; çalışmanın ve üretmenin yollarını araştırmaya başladılar.&lt;br/&gt;Pazarın her türlü yeniliği sahiplenmesi, tüketici kültürün egemenliği ve dolayısıyla, Avant-Garde&quot;ın çöküşüyle birlikte, bir çok sanatçı, sanatın artık kültür dışında kalamayacağının farkına vardı. 1980&quot;lere doğru gelişen karşı-estetik ise, sanatın artık biçimin ötesinde, &quot;içerik&quot; ve &quot;anlam&quot; için önemli olduğu iddiasını üretti: çünkü, çağdaş sanatta artık önemli olan, ilk bakışta görülebilen bir nitelik değildi. Ancak, sanatın politik adanmışlığının, 20. yüzyıl süresince pek etkili olamayacağı, buna karşın &quot;sosyal adanmışlığın&quot;, daha önemli bir rol üstlenebileceği kısa zamanda anlaşıldı. Böylesi bir açılımda, sanatçıları ilgilendiren yeni sorunlar, ekolojiden jeriatriye kadar farklı alanları kapsıyabiliyordu. Sanat, doğa ve kültür, insan ve insan arasında ilişki kurabilmek maksadıyla önemli bir araç haline dönüştürülüyor ve bu arada, insanın kendisiyle barışıklığının önemi anlaşılıyordu. Ancak tüm bu tartışmaların ışığında, sanatın toplumsal alanda etkin olabilmesinin, salt sanatçıların başlattığı bir eylemin ötesinde şeylere gereksinim duyduğu söylenebilir: dolayısıyla, bir çok günümüz örneğinde, kişilerin, ilgili kurum ve yöneticilerin sanatçılara başvurduklarını görüyoruz. Bu tür kurumlar, hapishaneler, akıl hastahaneleri, ileri derecede hastaların bulunduğu klinikler ve özel durumdaki çocuklar için tasarlanmış mekanlar olabiliyor. Kuşkusuz, eşitlik ve katılım sorunlarının giderek daha da önemsendiği entellektüel ortamlarda, sanatın, sosyal sınırları kaldırıcı ve dışlanmış insanların katılımını sağlıyıcı bir araç olduğu biliniyor. Buna ek olarak, her yaştan ve her ortamdan insanı cezbetmeye çalışan müze yapıları, topluma ulaşabilmek ve halkla daha iyi ilişkiler kurabilmek için, sanata ve sanatçılara başvuruyor. Müze programlarının öncül amacı sokaktaki, az eğitimli kişiye de cevap verebilmek: günümüzde, &quot;katılımcılık&quot;, müzecilik alanında en önemli araştırma konusu. Sonuç olarak, yoğun kriz ve felaket dönemlerinde, &quot;sanat&quot; önemli bir alan değilmiş gibi algılanabilir. Ancak, Türkiye&quot;nin yaşadığı 1999 Depremi, mi</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - EXTERNALİTY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-externality-430207.html</link><description>externality</description></item><item><title>BEYİN GÖÇÜ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?beyin-gocu-365559.html</link><description>BEYİN GÖÇÜ &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;            Beyin göçü iyi eğitim görmüş, yetenekli işgücünün yetiştiği az gelişmiş olan bir ülkeden gelişmiş bir ülkeye akışı olarak tanımlanabilir. Sınırlı kaynakları ile yetiştirdiği değerli beyinleri kaybeden az gelişmiş ülkelerin beyin göçü nedeni ile gelişmeleri daha da yavaşlarken, gelişmiş ülkelerin yetişmiş beyinlere daha yüksek ücret ve daha iyi olanaklar sağlaması ile gelişmeleri daha da hızlanmaktadır. Beyin göçü ülkeler arasındaki gelişmişlik farkının daha da artmasına neden olmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;            Beyin göçü 1960&quot;lı yıllarda başlamış olup, önce doktorlar, mühendisler ve sonra bilim adamları arasında yaygınlaşmıştır. Beyin göçü iç ve dış beyin göçü olarak ikiye ayrılabilir. Ülke içindeki beyin göçüne iç ve ülke dışına olan beyin göçüne ise dış beyin göçü adı verilir. Ülkemizde iç beyin göçü çoğunlukla devlet sektöründen özel sektöre olmaktadır. Örneğin devlet üniversitelerinden vakıf üniversitelerine öğretim üyesi göçü veya devlet dairelerinde yetişen elemanların özel sektöre geçişi iç beyin göçü olarak adlandırılabilir. İç beyin göçünün ülke açısından pek fazla zararı yoktur. Dış beyin göçü ise iyi yetişmiş yetenekli işgücünün gelişmiş ülkelere akışı şeklinde algılanabilir ve ülkeye zararı çok büyüktür.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;            Türkiye beyin göçü en fazla olan 34 ülke içinde 24. sırada yer almakta olup, maalesef iyi eğitim gören 100 kişiden 59&quot;unu elinden kaybetmektedir. Beyin göçü dünyada da önemli bir sorundur. Beyin göçünün fazla olduğu ülkeler arasında Hindistan, Pakistan, Çin, Filipinler, Cezayir, Fas, Tunus, İran, Mısır, Nijerya vs. de vardır. Önemli ölçüde beyin göçü alan ülkeler ise ABD, Kanada, Avustralya, G. Afrika, Almanya, Fransa vs gibi ülkelerdir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;            Gelişmiş ülkeler arasında bile beyin göçü söz konusudur. Örneğin Kanada ve İngiltere&quot;den ABD&quot;ye beyin göçü söz konusudur. Kanadalılar daha iyi iş olanakları, yüksek ücret ve daha düşük vergi nedeniyle ABD&quot;de çalışmayı tercih etmektedirler. Kanada&quot;dan dışarıya olan beyin göçü kadar da Kanada kendisi dışarıdan beyin göçü aldığından gidenler ve gelenler birbirini dengelemektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;BEYİN GÖÇÜNÜN NEDENLERİ&lt;br/&gt;                                                                                                                             Beyin göçünün nedenleri 6 grupta toplanabilir: &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. Ekonomik Nedenler&lt;br/&gt;Düşük ücret politikası varlığı, &lt;br/&gt;Vergi oranlarının yüksek olması, &lt;br/&gt;Ekonomik istikrarsızlık varlığı, &lt;br/&gt;Gelecek endişesi olması. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2. Politik/Siyasal Nedenler&lt;br/&gt;Etnik köken farklılığı oluşumu, &lt;br/&gt;Siyasal istikrarsızlık oluşumu, &lt;br/&gt;Siyasetin iş hayatına girip, onu kontrol etmesi. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3. Bilim ve Teknoloji Politikalarındaki Yanlışlıklar&lt;br/&gt;Ar-Ge&quot;ye önem vermeme, &lt;br/&gt;Bilim ve teknolojiye değer vermeme, &lt;br/&gt;Fikir üretiminin ve buluşun para etmemesi ve desteklenmemesi, &lt;br/&gt;Ar-Ge alt yapı ve teşvik eksikliği, &lt;br/&gt;Ar-Ge yatırım yardımı ve vergi indirimi azlığı, &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;4. Eğitim Sistemindeki Çarpıklıklar&lt;br/&gt;Kişi başına (142 $) en az eğitim harcaması yapan 5. ülke olmamız, &lt;br/&gt;Eğitim harcamasında 109 ülke içinde 105. sırada yer almamız, &lt;br/&gt;Ulusal gelirden eğitime ayrılan pay Dünya ortalaması %5.2 iken bizde %2.2 olması,                                                                                                            Kalıcı milli eğitim politikası yokluğu, &lt;br/&gt;Eğitimde fırsat eşitsizliği oluşu. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;5. İşsizlik&lt;br/&gt;Üniversite mezunlarının %70&quot;inin meslekleriyle ilgisiz işlerde çalışması, &lt;br/&gt;En fazla işsizliğin üniversite mezunları arasında olması, &lt;br/&gt;İş bulamama. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;6. Yabancı Dilde Eğitim ve Teknolojideki Gelişmeler&lt;br/&gt;Yabancı dilde eğitim beyin göçünde katalizör görevi görmesi, &lt;br/&gt;Yabancı dilde eğitim batıya bedavaya insan kaynağı üretmeye yardımcı olması, &lt;br/&gt;İletişim olanaklarının sağladığı kolaylıklar. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TÜRKİYE&quot;DEN BEYİN GÖÇÜNÜN NEDENLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;            YÖK&quot;ün hazırladığı bir rapora göre 24 bini Almanya&quot;da, 15 bini ABD&quot;de olmak üzere 50 binden fazla Türk genci yurt dışında eğitim görmektedir. Dünya Bankasına göre yurt dışında yüksek öğretim gören öğrencilerimizin yurt içindekilere göre oranı %3.2&quot;ler civarındadır. Yurt dışında önce eğitim ve sonra iş arayan gençlerimizin bir kısmı da üniversitelere giremediğinden yurt dışında okumayı tercih etmektedir. Türkiye yurt dışına en çok öğrenci gönderen ülkeler arasında 11. sırada yer almaktadır. Türk öğrenciler Almanya, ABD, İngiltere, Kanada, Belçika, Avustralya, Fransa ve G. Afrika&quot;ya gitmekte ve büyük çoğunluğu lisans veya lisans üstü eğitimlerinden sonra ül</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - KİTAP AZ YAŞAMAYI ÖNLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-kitap-az-yasamayi-onler-430301.html</link><description>kitap az yaşamayı önler</description></item><item><title>İÇ GÖÇLERİN ÇOCUK SUÇLULUĞU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ic-goclerin-cocuk-suclulugu-436885.html</link><description>İÇ GÖÇLERİN ÇOCUK SUÇLULUĞUNA ETKİSİ&lt;br/&gt;İ. Hamit HANCI* Ekin Ö.AKTAŞ* Eren AKÇİÇEK** &lt;br/&gt; *) Ege Üniv. Tıp Fak. Adli Tıp A.B.D. İZMİR&lt;br/&gt;**) Ege Üniv. Tıp Fak. Gastroenteroloji A.B.D. İZMİR&lt;br/&gt; (Hancı İH,Aktaş EÖ, Akçiçek E. İç göçlerin çocuk suçluluğuna etkisi. IV. Karadeniz Tıp Günleri (31 Mayıs-3 Haziran 1995 Trabzon)nde sunulmuştur.Eğitim Dergisi,Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, 1, 173-183, 1996.)&lt;br/&gt; ÖZET&lt;br/&gt; 1991-1993 yılları arasında, İzmir Çocuk Mahkemesi nde davaları sonuçlanan 3327 çocuğun karar kartonları incelenerek nüfusa kayıtlı oldukları ya da doğdukları iller incelendi.&lt;br/&gt;Olguların % 35.5 i İzmir nüfusuna kayıtlıydı. Özellikle iç göçlerin çocuk suçluluğunda rol oynayan etkenlerden biri olduğu kanaatine varıldı.  &lt;br/&gt;GİRİŞ &lt;br/&gt;Çocuk suçluluğunun oluşumunda ailenin , sosyoekonomik ve kültürel yapının , yakın çevre koşullarının , yöresel gelenek ve göreneklerin etkisi büyüktür (1-15). Ekonomik , sosyal veya siyasal nedenlerle bireylerin yerdeğiştirmesine göç denir. Göçler geçici yada daimi olmaktadır. Aynı ülkenin bir bölgesinden diğer bölgesine yapılan göçlere iç göç denilmektedir (16).&lt;br/&gt;Endüstri gelişmesi yüksek düzeye ulaşmış ülkelerde nüfusun büyük oranı sık sık yer değiştirmekte.Yer değiştirmeler aileler , özellikle küçük çocuklar ve yaşlı kimseler için çoklukla baskı nedeni olmakta, çoğu zaman yeni bir çevreye uymakta ve yeni dostlar edinmekte zorluk çekmektedirler(17). &lt;br/&gt;İç göçler beraberinde bazı sosyal sorunlara neden olmaktadıır. Bu süreç içinde artan gecekondulaşma, kentsel hizmetlerin aksaması ,işsizlik , göçedenlerin topluma uyumsuzluğu , şehir kültürüne yabancılık ve kültürlerarası çatışma gibi sorunlar yaşanmaktadır (2,15-27). Günümüze kadar uygulanan kalkınma politikalarının bir sonucu olarak, ayrıca bazı bölgelerin coğrafi özellikleri ,tarım potansiyeli , ulaşım olanakları ve sosyoekonomik değişimleri nedeniyle bu bölgelerde sanayileşme artmış , hızlı bir kentleşme süreci doğmuş ; halen geleneksel ve feodal üretim ilişkileri içinde olan bazı bölgelerde ise kentleşme son derece yavaş ilerlemiştir(24). Kentleşme sürecinde 1985 te en düşük payın sırayla Güneydoğu Anadolu , Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin aldığı saptanmıştır. Türkiyede iç göçlere katılım bu bölgelerde büyük boyutlardadır. (19, 20, 24, 28 ). &lt;br/&gt;1950li yıllardan itibaren sonra hızlı nüfus artışı , tarımda makinalaşma , toprak dağılımının düzensizliği ve şehirlerde iş imkanlarının artışı şehre göçü arttırmıştır. Esasında toprağa ve doğum yerine bağlı muhafazakar köylünün yerinden göçüşü , bulunduğu yerdeki imkan sınırlılığı karşısında şehirlerin gittikçe daha cazip bir görünüş kazanması nedeniyledir. Şehirlerde iş imkanı göreli olarak daha fazladır Şehre göçte daha konforlu hayat sağlama , şehirlerin eğlence merkezi olması gibi faktörlerde etkili olmasına karşın ana etken ekonomik sorunlardır. (5 , 15 , 18, 20 , 21, 23, 24). Son yıllarda ardarda gelen göçük, heyelan , deprem gibi doğal afetler (22) ve Güneydoğu sorunu da (12 , 29) köyden kente göçü arttırmıştır. Endüstrileşmenin şehirleşmeye oranla ağır temposu , şehirlere akan iş gücünü işletmelerin emmesini engellemektedir. Bu nedenle şehre göç edenler , belli bir ihtisasa dayanan endüstri alanından ziyade geçici , ihtisas istemeyen hizmetlerde istihdam olmakta, marjinal sektör denilen seyyar satıcılık , ayakkabı boyacılığı ve kapıcılık faaliyetleri gibi prodüktiv olmayan işlerle uğraşmaktadırlar. Bu durum ayrıca açık işsizliğe ve kırsal kesimden kentlere gelen genç becerikli atılgan unsurların yerinde kullanılamaması sonucu sosyal erozyona neden olmaktadır. Endüstrileşmeye dayalı sağlıklı şehirleşmede planlı bir şehir gelişimi olurken ,kırsal alanda endüstrileşmenin gerekli büyümeyi gösteremediği ülkelerde ise ihtiyacı aşan bir yükseklikte ve dağınık , düzensiz kentleşme olmaktadır Ülkemizin ekonomik ve sosyal yapısı bu göçü kaldıramadığı için Türkiyenin şehirleşmesine aşırı şehirleşme, çarpık şehirleşme gibi isimler verilmektedir. (5, 16, 18, 20-24, 30).&lt;br/&gt;İzmir kentinde işsizlik yüksek olmasına k</description></item><item><title>KÜLTÜR NEDİR ?</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kultur-nedir--373883.html</link><description>KÜLTÜR  NEDİR     &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   GİRİŞ:  insanoğlu diğer canlılardan farklı bir özellik gösterir ,çünkü onun gelişmiş bir beyin yapısı vardır .işte insanlar,diger canlılarda bu kadar gelişmiş olarak bulunmayan beyileri sayesinde hayatta canlı olarak kalabilirler . Esasında insan en ilkel ,gelişmemiş olarak dogan bir canlıdır.Dodugunda iyi biçimde korunması gerekir.Halbuki diger canlılar daha gelişmiş  olarak doğarlar .İnsanlar bu zayıflıklarına rağmen  hayatta  kalabilmeyi becerebilmişler,hayatta çeşitli yerleşme biçimleri ile kendilerini dışarıdan gelecek tehlikelere karşı koruyabilmişlerdir.İşte bunun nedeni insanların bir kültür kurabilme ,yaratabilme yetenekleridir.                                                                                                Davranış bilimlerinin incelendiği hemen herşey kültür tarafından biçimlenip açıklanmaktadır .Öğrenme biçiminden ,aile yapısına ,eğitim modeline kadar her türlü yaşantımıza kültürün büyük önemi vardır .İşte bu açıdan ,diger üniteler içinde inceleyecegimiz konular arasında kültür önemli yer tutmaktadır .Biz bu ünite içinde  kültürü tanımlamaya  ve ilgili süreçleri açıklamaya çalışacağız.                                                                                    &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KÜLTÜR  NEDİR ? :  Kültür çok basit olduğu kadar aynı zamanda da tanımlanması en güç kavramlar arasındadır .Çünkü ,hem çok geniş kapsamlı hemde  en az belirgin kavramlardan biridir.  Amerikalıiki antropolog Kroeber  ve Kluckhon  kültür konusunda yaptıkları incelemede kültür kavramının  164 degişik tanımı  saptamışlardır.                                                                                                                             GERÇEKTEN UZMANLARIN BELLİ BİR TANIM ÜZERİNDE ANLAŞMAMALARININ GÜÇLÜGÜ NEREDEN  GELİYOR  ?                                                                                                                                 Güçlügün kökeni yukarıdada belirttiğimiz gibi kültür sözcüğünün çok anlamlı  oluşunda aranabilir . Örneğin ,kültür  gerek antrapoloji dilinde ve grekse diger disiplinlerde ,uygarlık ,bir toplumun kendisi ,insan bir toplumun teorisi anlamındada kulanılmaktadır. Bilimsel anlamda kültür ,uygarlık karşılığında  kullanılmakta ,beşeri alanda ise eğitim sürecinin ürünüdür.                                                                                                                            Kültür en basit biçimde belirli bir toplumda yaşayan insanların bütün öğrendikleri ve paylaştıklarını kapsayan bir kavramdır.  Bu öğrenilen ve paylaşılan şeyler ,insanın doğumundan başlayarak dilini ,dinini,yiyip  içmesini ,sosyal yaşantısını ,bilgi, görgü kurallarını ,manevi degerini , hatta ölümünden sonraki yaşantısını kapsayacak ölçüde genişlik gösterir.Gerçekten bu örneklere benzer daha binlercesini insan dogumuyla birlikte ögrenmeye başlar ve bütün bunlar bir toplumun üyesi olarak onun kültürünü oluşturur.                                                               Kısaca insanoğlu bir toplumun üyesi olarak ,hayatta bazı değer,inanç ve sosyal ilişkileri öğrenerek toplumsal bir varlık haline gelir.Bunlar hep basit bir şekilde kültürü oluşturur .Kültür böylece ne yapıp yapmayacağımızdan ,neyi yiyip ,kime saygı göstereceğimize ilişkin birçok şeyi öğretir .Hatta ,biz bunları o kadar iyi benimser ,içselleştiririz ki ,bunun dışında olan şeyleri doğru olarak kabul etmeyiz .Örneğin köpek veya at etini yemeyiz ,halbuki bazı kültürlerde  bu et çok kıymetlidir .Farkında olmadan yesek bile midemiz bunu reddeder.Yine her toplumda belli inaçlarla insanların vücutlarının nerelerini digerlerinden saklanacağını veya ayıp,günah olduğu kültürce biçimlenir .Örnegin ,ortadoğuda kadının yüzünü göstermesi ayıp sayılır .Böylece kültürün koyduğu kurallar bizim bir parçamız haline gelir .Kültür bir toplumda ilerlemenin ,üretimin ,eğitimin ,bilimin,güzel sanatların ,insan ve toplum anlayışının gelişim düzeyini gösterir .Burada kültürün diger anlamını karıştırmamak gerekir .Yani günlük dildeki &quot;güzelsanatlardan anlama ,bilgili olma ,sergilere ,tiyatrolara gitme&quot;anlatan kültür anlayışı ile birbirlerini karıştırmamalıyız.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KÜLTÜRÜN TARİHİ&lt;br/&gt;Yeryüzü, canlı yaşamının ortaya çıkışından çok önceleri vardı.İki milyon yıl süren insanlık ve kültür tarihini belli başlı dönemlere ayırarak incelemek mümkündür:&lt;br/&gt;_PALEOLİTİK&lt;br/&gt;,_MEZOLİTİK&lt;br/&gt;_NEOLOTİK &lt;br/&gt;_ENDÜSTRİ&lt;br/&gt;Dört &amp;#8211; beş binyıl önce başlayan yazılı tarih öncesindeki dönemleri incelemede arkeolojinin ilgi alanını oluşturan t</description></item><item><title>SOSYAL BÜTÜNLEŞME VE SOSYAL ÇÖZÜLME</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyal-butunlesme-ve-sosyal-cozulme-363955.html</link><description>SOSYAL BÜTÜNLEŞME&lt;br/&gt;M. Erkal&quot;a göre bütünleşme fertlerin veya sosyal grupların dünya görüşleri arasındaki farkların cemiyetteki milli kültürden minimum seviyede inhiraf etmiş olması halidir, şeklinde tanımlaya biliriz.&lt;br/&gt;Sosyal gruplar arasındaki sosyal mesafenin, cemiyetin işleyen bütünü aksatmaması haline de sosyal bütünleşme denir. &lt;br/&gt;A. Kurtkan, bir başka tanımda sosyal bütünleşme cemiyette küçük cemaatler, menfaat birlikleri, müesseseler gibi sosyal yanının çeşitli unsurları arasındaki birbirini tamamlaya bilme durumuna sosyal bütünleşme denir. &lt;br/&gt;Ougburn-Nimkoff&quot;a göre bütünleşme, grubun varlığını sürdürmesi, yani üyelerinin grup içinde bir arada kalabilmeleri için etki yapan faaliyette bulunan kuvvetlerin tümüdür. &lt;br/&gt;M. Erkal&quot;a göre sosyal bütünleşme cemiyetteki her bir sosyal grubun kendi hakkında vardığı şuurun, kendi birliği hakkındaki yoğunluğun, toplumdaki bütünleşmeyi bozmayacak seviyede olmasıdır.&lt;br/&gt;Yukarıda belirtmeye çalıştığımız tanımda da mutlak ve tam anlamıyla bir bütünleşme halinin görülemeyeceği ortaya çıkmaktadır. Bir sosyal gruba veya toplum içinde bir cemaate dahil olma şuurunu, aynı şekilde topluma dahil olma şuuru ile yeknesak bir halde değilse toplumda sosyal bütünleşme tam anlamıyla var diyemeyiz. Şu halde sosyal bütünleşme hem farklılaşma, hem de bütünleşmeyi birlikte kapsamaktadır. Buna bir örnek vermek gerekirse toplumdaki menfaat grupları kendi menfaatini elde etmeye çalışırken toplum normlarına ters düşebilir. Bu farklılaşmaya sebebiyet verirken aynı zamanda bu grup toplumdaki yazılı hukuk kurallarına zaruri olarak uyma zorunluğu toplumsal bir bütünleşmeyi beraberinde getirecektir. &lt;br/&gt;Sanayi devrimi, sosyologların dikkatini bütünleşme konusu üzerine gelmiş ve sosyal bütünleşme konusunun büyük öncüsü Durkhaim olmuştur. Durkhaim&quot;e göre bireylerin bağlı bulundukları grupla içinde kalmalarını sağlayan faktörlerin başında benzerlik gelmektedir. Durkhaim buradan yola çıkarak iki tür bütünleşme sağlar. 1.Mekanik dayanışma, bu ortak doğrular ve inançlar marifetiyle yerleşen dayanışmadır. Bu değerler ve inançlar kişinin ve grupların başarılı olarak işbirliği yapabilmelerini sağlar. 2.Organik dayanışma, iş bölümünden doğan dayanışma olarak adlandırılmıştır. Organik dayanışma karşılıklı ilişkilerin kişi ve grupları birbirine bağlaması, tabi kılması suretiyle meydana gelen bütünleşmedir. Durkhaim organik dayanışma derken daha çok burada işbölümüne dayanan iş bölümünün egemen olduğu toplumlarda sosyal bütünleşmenin daha ileri düzeyde olabileceğini açıklamaya çalışmıştır. Durkhaim bu tezini ileri sanayi toplumlarının sosyal yapısını göstererek açıklamıştır (intiharın azalması, gayrı meşru ilişkilerin azalması, suç vb.). Olumsuz olayların yok olmasını iş bölümüne, tekniğe dayandırmıştır. Fakat sosyal çözülmeyi işlerken göreceğimiz üzere yalnızca, sosyal bütünleşme işbölümüne bağlanamayacaktır. Bir çok faktör bütünleşmede etkili olmuştur. &lt;br/&gt;Sosyal bütünleşmede maddi unsurlar yanında manevi unsurlar etkilidir. Bunlardan biri olan kültür bütünleşmede temel olarak ele alınmıştır. Kültürün sosyal bütünleşmede etkisini inceleyecek olursak. Sosyal kültürel bütünleşme kavramıyla dayanışma, birlik, denge anlaşılmaktadır. Biz burada, toplum ve kültürdeki yanı ve işlev bütünleştirmesini ele alacağız. Örneğin, köyden kente, ya da bir ülkeden diğerine göçen kişi yeni çevreye uymaya çalışırken sosyo-kültürel bütünleşme sürecine girer. &lt;br/&gt;Toplum ve kültürün birbiri içine girmiş olduğunu ve ikisinin kesinlikle tek bir sosyal kültürel sistem olarak görülmemesi gerekir. Kültür ve toplumun ayrı ayrı incelenmesi en çok soyut bir düzlemde olanaklıdır. Fakat somut durumda ikisi de birlikte görülür. Kültür ve toplum birbirinden ayrılmaz bütünlüklerdir. Bu sebeple kültür ve toplum arasında en alt düzeyde bir eşgüdüm bulunması gereklidir. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak, birbirinden büyük ölçüde farklı iki sosyal kültürel sistemin kültürlerini değiştirmeye kalkalım. Örneğin; Çin, bir topluma ve kültüre sahiptir. İtalya da öyle, fakat Çin toplumunu İtalyan kültürüyle birleştirirsek Çin&quot;in hala Çin toplumu olarak kalmasını bekleyemeyiz. Çünkü, İtalyan&quot;ların kullandığı örüntü, ilişki, statü, grup ve kurumlar Çinlilerinkinden tamamen farklıdır. Buradan da anlayacağımız üzere sosyal kültürel bütünleşmenin varolabilmesi için iki temel öğe şarttır. &lt;br/&gt;1)İşbirliğinin Gerçekleşmesi; en azından, sistem varolduğu sürece kişilerin birbiriyle ilişkide bulunabileceği anlamına gelir. Bu gereklilik, insan ilişkilerindeki olumlu veya bağlayıc</description></item><item><title>İŞ FIRSATLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?is-firsatlari-393493.html</link><description>İŞ FIRSATLARI&lt;br/&gt;1 &amp;#8211; GİRİŞ&lt;br/&gt;    Burada işletmelerin politikalarına güçlerine başarı durumlarına ve eksik yönlerine değinilmiştir. İster büyük, ister küçük işletme olsun her birinin işleyiş politikları vardır. Herbirinin kendisine has özellikleri vardır. Birbiriyle rekabetleride zaman zaman söz konusudur. İşte burada işletmelerin son dönem koşullarına kendini hazırlayıp, hazırlama durumlarından bahsedilir. Geleceğin bilgi toplumuna acaba şirketler hazır mı? Diye düşünmemiz gerekir. Bu perspektif çerçevesinde bir takım başlıklar altında konuya değindim Büyük şirketlerden, onların yöneticilerinden bürokrasi anlayışından bahsettim. Ayrıca yönetici &amp;#8211; personel ilişkilerinede değindim.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2. ONLAR ÇALIŞAN DEĞİL, ONLAR HALK&lt;br/&gt;   Dünyanın en büyük hükümet dışı işvereni olan İşveç şirketi Adecco, çalışanlarının 700 binini dünyanın her tarafındaki işltemlere, geçici işçiler olarak yerleştirmektedir. Adecco bir sanayi devidir. Sadece Birleşik Devletlerde 7 bin geçici işçi firması var. Hepsi birlikte 2.5 milyon kadar işçiyi hergün işe yerleştirir. 50 yıl kadar öncesi baktığımızda geçici işçi sanayi ilk çıktığında hasta yada tatilde olan memurların yerine, düşük seviyeli memur temin ediyordu Bugün CEO&quot; (Şirketlerin geleceğine yön veren kişiler)&quot;lere kadar geçici eleman sağlayacak, firmalara ihtiyaç var (1) Sabancı Holding CEO&quot;su aslında bir orkestro şefidir ,Şef orkestrayı nasıl yönetirse öyle çalar. Tabi bu bir benzetme CEO kuruluşu çekip çeviren, strateji kuran ve bu planları gerçekleştiren kişidir. Tabi bunu ekibi ile birlikte yapar der. (2) Örneğin bir geçici eleman firması başlangıcından tam üretime kadar, yeni bir üretime kadar, yeni bir fabrikanın sorumluluğunu üstlenen imalat yöneticileri sağlamaktadır. Daha farklı bir &lt;br/&gt;1)DRUCKER P.F.  Geleceğin Toplumunda Yönetim, Hayat Yayınları. İstanbul 2003 Sy 103&lt;br/&gt;2)2) İnternet, Milliyet Gazetesi, Business Eki, 20 Temmuz 2004&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;gelişmede 1990&quot;larda Birleşik Devletler&quot;deki en hızlı büyüyen bir işletme hizmeti, personel &lt;br/&gt;işveren organizyonu idi (PEO). Bu firmalar müşterilerinin çalışanlarıyla olan ilişkileri de &lt;br/&gt;yönetirler. 10 yıl öncesine kadar bilinmeyen bu şirketler 2000 yılına kadar 2.5 &amp;#8211; 3 milyon ABD&quot;li çalışanın &quot;&quot;İş vereni&quot;&quot; olmuşlardır. PEO&quot;lar geçici eleman ajanları gibi son yıllarda alanlarını çok genişlettiler. Artık PEO&quot;lar istihdam yönetimde ve işçilerle ilişkilerde her işe bakıyorlar. Başlangıçta kendilerini küçük firmaların çalışanlarıyla ilgilenerek sınırlandırmışlardı. Ama işe alma eğitme, işten çıkartma yerleştirmek vs. görevler var. Bu PEO&quot;ların yöneticiye, çalışana ve şirketine karşı sorumlulukları vardır. Drucker, her geçen gün geçici eleman endüstirisinin, hemde PEO&quot;ların hızla büyüdüğünü söylüyor. (3)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2.1. Bürokrasiye Boğulmuş &lt;br/&gt;   İşyerlerinin geçici eleman almalarındaki sebep işverenin esnek olmasını sağlamaktır. Yani işverenler. Kendi esneklikleri için geçici elemana başvururlar. Ancak bazen işverenin geçicic işçi olarak aldığı eleman yada elemanlar işyerinde uzun süre çalışabilirler. Bu nedenle esneklik kazanma ilkesi profesyonel işveren organizasyonların ortaya çıkmasını tam olarak açıklamaz. Geçici elemanların, bu istikrarı büyümesinin ve PEO&quot;ların ortaya çıkısının ardından itici güçle birlikte işverenler tüzük ve yönetmelikle kısıtlanmaktadır. Bunların getirdiği maliyet o kadar çoktur ki küçük işletmeler batma tehlikesiyle karşı karşya kalırlar. Maliyetlerden sakınmak için işletmeler devamlı statüde işçi çalıştırmak yerine geçici işçi çalıştırmakta yolunu seçebilirler. Bürokratik maliyeti indirmenin başka bir yoluda işçilerle ilişkileri dışarıya yaptırmaktır. Yani şirket elemanlarıyla olan ilişkilerini bir uzmana yaptırmalıdır. Böylece maliyeti azaltabilirler. Bundan hem büyük hemde küçük işletmeler yararlanabilir.&lt;br/&gt;   Yani geçici eleman şirketlerinin başarısının ve PEO&quot;ların ortaya çıkışının altında yatan yönetimi işe odaklamasını sağlayan bir faktördür.&lt;br/&gt;   3) DRUCKER Geleceğin Toplumunda Yönetim, Hayat Yayınları. İstanbul 2003 Sy 105&lt;br/&gt;2.2. Parçalanmış Organizasyon&lt;br/&gt;   Geçici hizmetlerin ve PEO&quot;ların yükselişinde başka sebeplerde vardır. Bilgi işinin maliyeti ve bilgi işçilerinin olağandışı uzmanlaşmaları Çoğu büyük bilgiye dayalı organizyasyonun bir çok tipte uzmanlaşmış işçileri vardır; tüm bunları etkin bir biçimde yönetmek organizyon açısından büyük ve zorlu iştir. Geçici işçi firmaları ve PEO&quot;lar bu probleri çözmede yar</description></item><item><title>TÜRKİYEDE REKREASYONEL DURUM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turkiyede-rekreasyonel-durum-372590.html</link><description>TÜRKİYEDE REKREASYONEL DURUM&lt;br/&gt;Tarihsel Gelişim:&lt;br/&gt;Toplumların, yaşama biçimlerinin şekillenmesinde kendi kültürel geçmişi ile birlikte, etkileşim içerisinde bulunduğu diğer toplumların da etkisinin büyük olduğu bilinmektedir. Türkiyede rekreasyonel yaşamı incelerken de toplumun, tarihsel bir gelişim içerisinde sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve düşünsel değişimlerine ve bu değişimlerin, yaşam biçimlerine olan etkilerini de dikkate almak gerekmektedir. Bu anlamda, Türk toplumunun yaşam biçimlerinin oluşumunda Anadolu öncesi Türk toplumlarının, Selçukluların, Bizans İmparatorluğunun, Osmanlı İmparatorluğunun, İslamiyetin ve Batılı toplumların etkileri bulunmaktadır. &lt;br/&gt;Rekreasyonel yaşamın oluşumunda ise, daha çok İslamiyet, devlet ve batı kültürünün büyük etkilemesi söz konusu olmuştur. (Sezgin, 1987, s. 32). &lt;br/&gt;Anadolu öncesi Türk toplumlarında, insanlar kadın erkek ayırımı da yapmadan tarım ve hayvancılıkla uğraşır, savaş hazırlıkları yaparlardı. Atıcılık, silah kullanma savaş taktikleri gibi birçok etkinliklerle vakit geçirirlerdi. Çalışma dışında ise; savaş hazırlıkları, oyuna dönüşür, özellikle at üzerinde birçok oyunlar oynarlardı. Ayrıca, düğünler şölenler, törenler gibi topluca yemeklerin yendiği, içkilerin ikram edildiği eğlenceler yapılırdı (Tayğa, 1990; İşcan, 1988).&lt;br/&gt;Türklerin, XI. yüzyılda müslümanlığı kabul etmesiyle yaşam biçimlerinde büyük farklılıklar ortaya çakmıştır. Rekreasyonel yaşamda da bu durum çok belirgin olarak görülür.&lt;br/&gt;Selçuklu döneminde, Lonca ismi verilen zenaat örgütlerinin doğuşu ve Ahilik geleneği rekreasyon uygulamalarına yeni bir yön vermiştir. Lonca üyesi çalışan erkekler, iş bitiminde beraberce yemekli, rakslı eğlencelere katılırlar, vakit geçirirlerdi. Bu dönem, toplumda çalışma ve çalışma dışı zamanın ayrımlaşması, boş zaman kavramlarını yerleşmesi bakımından önem taşımaktadır (Gönüllü, 1977, s. 28). Ahilik Osmanlı döneminde de yalnız büyük şehirlerde değil, köylere hatta göçerlere kadar spor ve şenlikler götürmüştür. Güreşler buna güzel bir örnek teşkil eder. Ahilik teşkilatı, bu tür etkinliklerle bizzat kendisi ilgilenir, kendi tüzüklerine göre gençlerin birer sportmen yetişmesi için de çaba gösterirdi (Öztelli, 1976, s. 50).&lt;br/&gt;Anadolu Selçuklu döneminde çalışma hayatı, ziraat, zenaat, ticaret ve bilim gibi ayrımlaşmış, şehirleşme belirginleşmeye başlamıştır. Bu şekilde çalışma hayatı örgütlenmiştir. Buna bağlı olarak yaylalara çıkma, içme ve kaplıcalara gitme şeklinde ve diğer pasif-aktif etkinliklerle boş zamanlar örgütlenmeye başlamıştır. (Sezgin, 1987, s. 39).&lt;br/&gt;Türk toplumunda dinin etkisiyle rekreasyonel yaşam her dönemde büyük çeşitlilik ve zenginlik kazanmıştır. Cami ziyaretleri, yatır ziyaretleri, mukabele, mevlit, bayram ziyaretleri ve eğlenceleri, ramazan geceleri eğlence ve şenlikleri, dini sohbetler ve toplantılar sadece birkaç örneği oluşturmaktadır.&lt;br/&gt;Osmanlı İmparatorluğu döneminde boş zaman alışkanlıkları, daha çok eğlence ağırlıklı pasif etkinlikler şeklinde kendisini göstermektedir. Bunun yanında, birçok spor türünün de yaygın olarak yapıldığı daha değişik aktif boş zaman etkinliklerine de rastlanılmaktadır. Bu dönemde, kadın-erkek boş zaman uğraşılarının daha belirgin olarak ayrıştığı da söylenebilir. Kadınlar daha çok ev içi boş zaman etkinlikleri olarak, hikaye ve masal anlatma, misafirlik, oyun, saz çalma, şarkı türkü söyleme, oya, nakış-dikiş ve dini etkinlikler gibi faaliyetlere katılırken, erkekler, daha çok ev dışı etkinliklere rağbet etmektedirler. Mesire yerlerine gitme hamama, kahvehaneye gitme, meyhanelere gitme çoğunlukla yabancıların uğraştığı spor müsabakalarının izleme, zaman zaman da bunlara katılma, avcılık, atıcılıkla uğraşma, kuşçuluk yapma (yakalamak veya beslemek) gibi etkinlikler çoğunlukla erkeklerin tercih ettiği bazı türleri oluşturmaktadır (Mantran, 1991; Sezgin, 1987).&lt;br/&gt;Osmanlı döneminde, boş zaman faaliyetleri, bu tür etkinliklerin en yoğun yaşandığı İstanbulu örnek alarak şöyle sınıflandırılabilir (Sezgin, 1987, s. 76).&lt;br/&gt;1. Açık alan rekreasyon faaliyetleri&lt;br/&gt;* Geleneksel devlet şölen ve törenleri; bunlar en yoğun katılımı olan toplumsal rekreasyonel faaliyetlerdir M.&lt;br/&gt;* Özel günlerde düzenlenen mesireler&lt;br/&gt;* Bağ, bahçe, kır gezileri&lt;br/&gt;* Deniz eğlenceleri (sandal gezileri ve eğlenceleri)&lt;br/&gt;2.   Kapalı alan rekreasyon faaliyetleri&lt;br/&gt;Kahveler; Türk kültüründe önemli yeri vardır. İstanbula ilk defa XVI. yüzyılın ortalarında Halepli birisi tarafından getirilmiş ve hızla yayılmıştır. Yalnız, kahve içmek için değil, birçok eğlenceye kat</description></item><item><title>NASIL BİR SOSYALİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?nasil-bir-sosyalizm-353160.html</link><description>Nasıl Bir Sosyalizm&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;I. Giriş&lt;br/&gt;Geleneksel sosyalistler ve muhafazakar solcular müzmin muhalif ve&lt;br/&gt;muhalif kesimlere dayanarak bu kitlelerle varlıklarını idame ettirirlerdi.&lt;br/&gt;Sovyetler Birliği&quot;nin dağılışı sonrası bu gruplardan bazıları yüzlerini&lt;br/&gt;halka dönerek, reaksiyoner değil, aksiyoner plan-program-proje geliştirerek&lt;br/&gt;ve politika üreterek toplumla birlikte sorunları çözmeye çalışmışlardır.&lt;br/&gt;Sivil toplum örgütlenmesini her alanda güçlendiren bu gruplar&lt;br/&gt;toplumsal aktivite sağlamışlardır. Toplumsal dönüşümü de sistemin&lt;br/&gt;içinde alternatif yaratmada görmüşlerdir. Anti-Faşist ve Devrimci mücadelede&lt;br/&gt;yer almak ayrı sosyalist mücadelede yer almak ayrıdır. Hareket ve&lt;br/&gt;parti birbirini tamamlan unsurlardır. &quot;Akıl karanlıkta yol göstericidir,&lt;br/&gt;bilgi ise yolu aydınlatan ışıktır.&quot; Yürükoğlu&quot;nun kitapları da dağarcığımızı&lt;br/&gt;dolduran birer bilgi yumağıdır. Ülkemizde temel toplumsal hakların&lt;br/&gt;gelişimi ile birlikte, 1965 yılında dönülmez bir yolda yürüyüşe başladım;&lt;br/&gt;bu yol uzunca ve uzun soluklu, engebeli ve çetin, güçlü demir ağlarla&lt;br/&gt;örülü, ayrık ve ısırgan otlarıyla dolu bir patika, işte bu yol ve güzergahı:&lt;br/&gt;Sosyalizmdir. Sovyetler Birliği&quot;nin çöküşü; Marksist Sol&quot;un kendisini&lt;br/&gt;sorgulaması ve sorumluluk duyarak, Sosyalizmi yeniden tanımlamasını&lt;br/&gt;da beraberinde getirmiştir.&lt;br/&gt;Bir asır toplum hayatında kısa bir süre olmasına karşın, insan yaşamında&lt;br/&gt;uzun bir zamandır. 1789 Fransız Devrimi&quot;nden bu yana Avrupa toplumsal&lt;br/&gt;dönüşüm sağlamaya çalışıyorlar ki bunu henüz başarmış değillerdir.&lt;br/&gt;Sosyalist toplumda öyledir uzun bir süreci, sosyal mücadeleyi ve çetin bir&lt;br/&gt;uğraşı gerektirir. Daha yirmi birinci yüz yılın başındayken dünkü geleneksel&lt;br/&gt;sığlıktan kurtulup, Sosyalizmi ile sınıf ve mücadelesini yeniden&lt;br/&gt;tanımlayan, örgütlülüğünü yeniden yapılandıran Marksistler, sosyalizmin&lt;br/&gt;bakış ufkunu genişleterek dinamik bir öngörüyle strateji ve ütopyalarını&lt;br/&gt;ulusallıktan evrenselliğe yönlendirerek &quot;dünya sosyalizmini&quot; hedeflemişlerdir.&lt;br/&gt;Evrensel insan hakları ve hukuki normların tüm dünya ülkelerinde geçerli&lt;br/&gt;kılınması ile dünya emekçilerinin uluslararası tekellere karşı alternatif&lt;br/&gt;hegemonya/blok oluşturmalarıyla ancak Marks&quot;ın amaçladığı &quot;geleceğin&lt;br/&gt;toplumu&quot;na doğru evrilebilinir.&lt;br/&gt;Kapitalist toplumun içimde filizlenen sosyalizmin odağında insan vardır.&lt;br/&gt;Her şey, üretim ve dağılım, değişim ve tüketim insanın varolması içindir.&lt;br/&gt;İlk ve endüstrileşmemiş bir toplumda gerçekleşen Sovyet Sosyalizmi, tek&lt;br/&gt;olmanın yalnızlığı ve deneyimsizliği, kapitalist kuşatma sarmalı ve&lt;br/&gt;savaşımı karşısında insanlık için çok acılar ve sosyalizmin kuruluşu için&lt;br/&gt;de problemler yaratmıştır... Özgürlükleri ellerinden alınmış, tek düze,&lt;br/&gt;mekanik insan güruhundan oluşmuş bir toplum ve onları yöneten &quot;çelik&lt;br/&gt;çekirdek&quot; ile &quot;proleter diktatörlüğü devleti.&quot; Demek ki, Sovyetler&lt;br/&gt;Birliği&quot;nde Marksist sosyalizmin yerine &quot;bürokratik devlet sosyalizmi,&lt;br/&gt;kolektivizm, revizyonist diktatörlük&quot; gibi adlarla adlandırılan bir meret&lt;br/&gt;ikame edilerek insanlar yetmiş yıl cendereyle yönetilmiştir. Bugün&lt;br/&gt;Çin&quot;de &quot;Büyük Han şövenizmi&quot;nin hakim olduğu &quot;köylü kolektivizmi&quot;,&lt;br/&gt;Küba ve Kuzey Kore&quot;de &quot;oligarşik elitist&quot;lerin piramidal yönetimin olduğu&lt;br/&gt;bir sistem vardır. Dünyada, sosyalizm insanca bir düzen için var&lt;br/&gt;olmalıdır, bizim çabamız da bu yönde olmalıdır...&lt;br/&gt;Pek ey! Bugün nasıl bir sosyalizmi algılıyoruz? Dünya tarihi süreci ve&lt;br/&gt;Sosyalizm uygulaması, yani teori ve pratik, bize sosyalizmin tekil olmaNasıl&lt;br/&gt;Bir Sosyalizm - İsmail Onarlı Sayfa 2 / 33&lt;br/&gt;dığını somut bir biçimde göstermiştir. Tek tek ülkede devrim olduğu&lt;br/&gt;halde, sosyalizmin alt ve üst yapısı kurulamamıştır. Geçiş süreci zincirinin&lt;br/&gt;önemli iki halkası olan, demokratik ve sosyalist devrim ilişkileri iyi&lt;br/&gt;belirlenmelidir. Bu nedenle Devrimi ve Devrimin etkileyici ve belirleyici&lt;br/&gt;öğelerini iyi tanımlamak gerekir. Sosyo-ekonomik açıdan toplumları&lt;br/&gt;dizayn eden toplum mühendisleri çoğulcu, katılımcı ve çok sesliliği koruyarak&lt;br/&gt;yeni düzeni kurmalıdırlar. Uzlaşı ve hoşgörü toplumumun tümün&lt;br/&gt;çıkarı için olabilir, bir tarafın faydalanması için mutabakat olmaz.&lt;br/&gt;II. Marks&quot;ın Düşüncesini Etkileyen Üç An</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - DEĞİŞİM KUŞAĞINDAKİLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-degisim-kusagindakiler-430306.html</link><description>değişim kuşağındakiler</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - HİPERAKTİF ÇOCUKLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-hiperaktif-cocuklar-430357.html</link><description>hiperaktif çocuklar</description></item><item><title>DEPRESYON (RUHSAL ÇÖKÜNTÜ)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?depresyon-(ruhsal-cokuntu)-418303.html</link><description></description></item><item><title>ÜNİVERSİTELERİMİZDE TEMEL KÜLTÜR DERSİ GEREKSİNİMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?universitelerimizde-temel-kultur-dersi-gereksinimi-439592.html</link><description>Üniversitelerimizde TEMEL KÜLTÜR DERSİ Gereksinimi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Derneğimiz , üniversitelerimizdeki tüm öğrencilerin, hangi bölümde olurlarsa olsunlar, ülkelerini ve dünyayı iyi anlamış genç birer aydın olarak mezun olmaları gereğine inanmaktadır. Aydın olmaktan ne anlıyoruz? &lt;br/&gt;  *Hazır düşünce kalıplarına göre değil, özgür ve yaratıcı düşünebilmek,&lt;br/&gt;  *Belirli bir konuyu değişik açılardan bakarak sorgulamak ve tartışabilmek,&lt;br/&gt;  *Farklı fikirleri dinlemeyi öğrenmek,&lt;br/&gt;  *Çeşitli görüş ve alternatifler arasında anlamlı bir karşılaştırma yaparak  sağlıklı bir sonuca ulaşabilecek donanıma sahip olmak, değer yargılarına varabilmek.&lt;br/&gt;Aydın olma vasfı, bir yandan kendi kültürümüzü, diğer yandan dünya kültür mirasını tanıma çabasının ürünüdür. Üniversite açısından bu çabaya katkı yapmanın yolu, gençlerimize felsefe, sanat, edebiyat ve bilimle tanışma olanağı sunan ciddi bir Temel Kültür dersinden geçer. Buna (tarihsel perspektif içinde) &quot;insanlığın kültür mirası&quot; - yani büyük eserleri, fikirleri ve akımları içeren bir ders diyebiliriz. &lt;br/&gt;Anahtar niteliğindeki bu dersin önşartı seçkin bir eğitim kadrosu tarafından verilmesidir; disiplinlerarası olmasından ötürü farklı alanlarda uzmanlık sahibi öğretim üyelerinin katkılarını gerektirir. Deneyimsiz ve uzman olmayan kadrolar tarafından verildiği takdirde amacına ulaşmasına imkan yoktur. Diğer yandan böyle bir dersin organizasyonu ve kaliteli olarak verilmesi ancak geniş bir idari destek ve öğretim üyelerinin bu konuda istekli, kararlı olmaları ile mümkündür.Öğretim üyeleri için bu dersi vermek nasıl cazip hale getirilebilir? Bu soru üzerinde de düşünmemiz gerekir.&lt;br/&gt;Sonuç olarak, salt meslek dersleriyle &quot;aydın&quot; mezunlar veremeyeceğimiz ortadadır. Bölüm dersleri ancak birtakım beceriler kazandırabilmekte, eğitimin kültür boyutu eksik kalmaktadır. Tüm öğrencilere sunulan iyi hazırlanmış bir Temel Kültür Dersi, ardından da ilgilendikleri konularda seçmeli ders alma olanağı bu eksiği giderme açısından fevkalade önemlidir. Üniversiteye okuma alışkanlığı kazanmadan ve kültür dağarcığından yoksun olarak gelen gençlere, ufuklarını genişletmede yardımcı olacak Temel Kültür Dersinin ivedilikle yüksek öğretim gündemine alınması gerektiğine inanıyoruz. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                                                                                                                      &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Üniversitelerimizde Temel Kültür Dersi Gereksinimi : İTÜ Örneği&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Doç. Dr. Gökhan Çetinsaya&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bugünün insanı üniversite eğitimini sadece bir meslek edinmek için değil, aynı zamanda belli bir sosyal statü edinmek için almaktadır. Ailesinden bağımsız bir sosyal kimliğe kavuşma sürecinde olan üniversite çağı gençliğine ihtiyaçları olan (ve Türkiye koşullarında lise sürecinde edinilmesi mümkün olmayan) sosyal ve kültürel olgunluğu üniversitelerin vermesi zorunludur. Böylece üniversiteler sadece mesleki ve teknik becerilerin aktarıldığı bir kurum olmaktan çok, öğrencilerin sosyal, siyasi ve kültürel kimliklerini şekillendiren bir toplumsallaşma sürecinin son aşaması olarak görülmelidir. Bu açıdan üniversitelerimizde (her üniversitenin vizyonuna göre geliştirilmiş) temel kültür dersi ya da derslerinin mecburi kılınması kaçınılmaz görünmektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Mükemmel bir mühendislik eğitimi nasıl olmalıdır? Sıkı bir teknik temel eğitim gerekli ama artık günümüzde yeterli değildir. Bugün dünyada artık mühendislik öğrencisinin şu özelliklere sahip olması istenmektedir:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Yazılı ve sözlü açık/serbest iletişim kurabilmesi&lt;br/&gt;* Toplumsal rolünü anlayabilmesi&lt;br/&gt;* Etik sorumluluklarını kavraması&lt;br/&gt;* İleri teknoloji toplumunda liderliğe hazırlanabilmesi&lt;br/&gt;* Bağımsız düşünebilme yetisi&lt;br/&gt;* Çağdaş vatandaşlar olarak toplumsal alanda etkili işlev görecek bilgi ve perspektifle donatılmış olmak&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu ihtiyacı göz önüne alan ve çağdaş bir dünya üniversitesi olmayı hedefleyen İstanbul Teknik Üniversitesi, 1996 yılından itibaren bir yeniden yapılanma süreci içerisinde, mühendislik eğitiminin %20&quot;sini İnsan ve Toplum Bilimleri derslerine ayırmış ve bu derslerin koordinasyonu için Fen- Edebiyat Fakül</description></item><item><title>MONTESQUİEU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?montesquieu-345424.html</link><description>MONTESQUİEU&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;FREDERİCK COPLESTON&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Fransız Aydınlanma filozoflarının insanın toplumsal ve politik yaşamını anlamaya çalıştıkları daha önce belirtilmişti. Bu alandaki en önemli çalışmalardan biri Montesquieu&quot;nün tüze üzerine incelemeleriydi. Charles de SÃ©condat (1689-1755), Baron de la BrÃ«de et de Montesquieu, özgürlüğün bir yandaşı ve despotizmin bir düşmanıydı. 1721&quot;de yayımladığı Lettres persanes Fransa&quot;daki politik durum ve kilise koşulları üzerine yergilerden oluşuyordu. 1728&quot;den 1729&quot;a dek kaldığı İngiltere&quot;de ülkenin politik dizgesinin belli özelliklerine karşı büyük hayranlık geliştirmişti. 1734&quot;te ConsidÃ©rations sur les causes de la grandeur et de la dÃ©cadence des Romains [Romalıların Görkem Ve Yozluklarının Nedenleri Üzerine İrdelemeler] başlıklı çalışmasını yayımladı. Son olarak 1748&quot;de yasalar üzerine çalışması, De l&quot;esprit des lois [Yasaların Tinihiç kuşkusuz] çıktı ki onyedi yıl süren bir emeğin ürünüydü.&lt;br/&gt;Yasalar üzerine çalışmasında Montesquieu karşılaştırmalı bir toplum, tüze ve hükümet incelemesine girişir. Olgulara ilişkin bilgisi aslında böylesine geniş bir ölçekte tasarlanan bir girişimi yerine getirebilmek için yeterince doğru ve kapsamlı değildi; ama girişimin kendisi karşılaştırmalı bir toplumbilimsel gözlem olarak oldukça önemliydi. Gerçekten, Montesquieu&quot;nün belli öncelleri vardı. Özel olarak Aristoteles çok sayıda Yunan anayasasına ilişkin incelemelerin derlenmesinde öncü olmuştu. Ama Montesquieu&quot;nün tasarına çağdaş felsefenin ışığında bakılmalıdır. Politika ve tüze alanında başka felsefeciler tarafından başka alanlarda uygulanan tümevarımcı görgül yöntemi uyguladı.&lt;br/&gt;Bununla birlikte, Montesquieu&quot;nün amacı yalnızca toplumsal, politik ve tüzel fenomenleri betimlemek, büyük bir sayıda tikel olguyu kaydetmek ve betimlemek değildi. Olguları anlamayı, tarihsel gelişimin ilkelerine yönelik dizgesel bir inceleme için fenomenlerin karşılaştırmalı bir gözleminden yararlanmayı istiyordu. &quot;&quot;Herşeyden önce insanları inceledim, ve şu inanca vardım ki bu sonsuz yasalar ve töreler türlülüğünde yalnızca özençleri tarafından güdülmüyorlardı. İlkeler biçimlendirdim, ve bu ilkelere kendiliklerinden uyan tikel durumlar gördümâ€”tüm ulusların tarihleri yalnızca (bu ilkelerden doğan) sonuçlardı ve her özel yasa bir başka yasaya bağlıydı ya da daha genel bir başka yasaya bağımlıydı.&quot;&quot;1 Montesquieu konusuna böyle yaklaşıyordu, yalnızca olgucu bir toplumbilimcinin tininde değil, ama dahaçok bir tarih felsefecisi olarak.&lt;br/&gt;Belli bir bakış açısından Montesquieu&quot;nün toplum, hükümet ve tüze kuramı tarihsel verilerden çıkarılan genellemelerden, ama çoğu kez aşırı-iveğen genellemelerden oluşur. Değişik politik toplumlardaki değişik olumlu tüze dizgeleri bir etmenler türlülüğü ile koşulludurlar: halkın karakteri, hükümet biçimlerinin doğa ve ilkeleri, iklim ve ekonomik koşullar vb. tarafından belirlenir. Bu ilişkilerin bütünlüğü &quot;yasaların tinini&quot; oluşturur. Ve bu tinidir ki Montesquieu irdelemeyi üstlenir.&lt;br/&gt;Montesquieu ilk olarak yasaların hükümet ile ilişkilerinden söz eder ve &quot;&quot;cumhuriyetçi, monarşik ve despotik&quot;&quot;2 olarak üç hükümet türü ayırdeder. Bir cumhuriyet ya bir demokrasi olabilirâ€”halk kütlesi en üst erki elinde tuttuğu zamanâ€”, ya da bir aristokrasi olabilirâ€”halkın salt bir bölümü en üst erki elinde tuttuğu zaman. Bir monarşide prens belli temel yasalarla uyum içinde yönetir, ve genellikle &quot;ara güçler&quot; bulunur. Despotik bir Devlette böyle temel yasalar ve bir yasa &quot;emanetçisi&quot; yoktur. &quot;&quot;Bu yüzdendir ki dinin bu ülkelerde etkisi genellikle çok fazladır, çünkü bir tür sürekli emanetçi işlevindedir, ve eğer bu din açısından söylenemiyorsa, yasaların yerine kendilerine saygı gösterilen töreler açısından söylenebilir.&quot;&quot;3 Cumhuriyetçi hükümetin ilkesi yurttaşlık erdemidir; monarşik hükümetinki onur, ve despotizminki ise korkudur. Bu hükümet biçimleri ve bunların ilkeleri verildiğinde, belli yasal dizge tipleri yürürlükte olacaklardır. &quot;&quot;Hükümetin doğası ve biçimi arasında şu ayrım vardır: doğası onun oluşmasını sağlayan şey iken, ilkes</description></item><item><title>KURUMSAL KİMLİĞİN TANIMI, TARİHÇESİ VE TEMELLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kurumsal-kimligin-tanimi,-tarihcesi-ve-temelleri-372813.html</link><description>1.KURUMSAL KİMLİĞİN TANIMI,TARİHÇESİ VR TEMELLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.1. KURUMSAL KİMLİĞİN TANIMI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ccrporatc identity-Kurumsal Kimlik kavramı İngilizce kökenli olduğu için İngilizce sözlüğe bakıldığında şu açıklamalar karşımıza çıkmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;identity&quot; : Kimlik. hüviyet; özdeşlik ayniyet.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Corporate&quot; : Anonim şirkete ait:; bir dernek veya bir kurum halinde hukuken birleştirilmiş, birlik olmuş, toplu [REDMOUSE, 1974}. Buna göre Kurumsal Kimlik Tasarımı, kurumla kimlinin özdeşleşmesi olarak tanımlanabilir. Daha geniş olarak, kurumun tavrı ve iletişimim kişiliğe büründürerek, kendini çevreye İlan etmesi de denilebilir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kurumsal Kimlik Tasarımı, bir organizasyonun neyi nasıl yaptığı mesajım vermek amacıyla, tasarım ele;nanlannın en yüksek etkisinden yararlanma yoludur. Kurumsal Kemlik, kurumun ürünlerini, hizmetlerini. çevresini. İç ve dış iletişim anlamında her şeyi kapsar. [UVİNGSTON, 1989, s.49). &quot;Kurumsal kimlik&quot;, bir.&quot; kurumun (özel ya da kamuya ait, kar amacı güden yada gütmeyen, bir şirket ya da .holding} içe ve dışa ilgili gruplara kendini an- latan toplam iletimdir Kurumsal kimlikleştirme&quot;, kurumun kendini anlatan kimlik öğelerinin özel ve görsel olarak şematik sunumudur.                            &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Kurumsal imaj&quot;, kurumsal kimlik sunumlarının ilgili kitle üzerinde bıraktığı bütünsel algı ve bu algının izdüşümüdür. Bu algının izdüşümü ilgili kitle üzerinde olumlu olduğunda, bu da kurumun kazancı olmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kurum kimliğinin kurumsal üne dönüşmesi İçin, kurumsal kimlikleştirmenin ilgili kitle üzerinde olumlu bir kurumsal İmaj yaratması gerekmektedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Böyle bir kurumsal kimlikleştirme iyi bir kurumsal kimlik tasarımıyla gerçekleşir&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Elemanların en yüksek etkisinden yararlanarak görselleştiren tasarımdır, &quot;Kurumsal Kimlik Tasarımı&quot;, &quot;Kurumsal Kimliği&quot; yoktan var etmez;..Kurumun sahip olduğu kimlik, &quot;Kurumsal Kimlik Tasarım&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;l 959 yılında CBS televizyonu için meşhur &quot;göz&quot; ü yaratan Wİlliam Golden, Print dergisinde şöyle demiştir; &quot;Tescilli bir marka tek basma kurumsal imaj oluşturmaz, imaj, kurumun ürünleri, politika^, hareketleri ve reklamcılık gücü doğrultusunda oluşturduğu etkilerin toplamıdır. Bana kalırsa, eğer kurumsal kimilk varsa tescilli marka bunu hatırlatmaya yarayabilir&quot;(De NEVE, 1992, s.4).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Kurumsal kimlik tasarımı renkli şey ise iler ikisnin grafiksel anlatımıdır. Grafiksel &lt;br/&gt;anlatım olan bir kurumun kimliği yaraflab ve kaderi tayin edilebilir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KURUMSAL KİMLİK TASARISININ TARİHÇESİ     &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bugün güçlü bir grafik kimliğin yaratılması ve sürdürülmesinin önemi büyüktür. Hemen hemen (.ynı ürünü üreten birçok firma pazar yayılımında birbirleriyle rekabete girerken gıarik kimliği önemi! bir belirleyici faktör olmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu durumda tasarımcının etkin ve uygun bir kimlik bulmakdaki sorumluluğu da artmaktadır. Kurumsal kimlik, kurum stratejisin! bir arada tutan yapıştırıcıdır. Firmanın kim olduğu, kendinin ve başkalarının onu nasıl gördüğünü ortaya koyar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tipik girişimci insan ruhundan hareketle</description></item><item><title>SOSYOLOJİ - YARATICILIK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyoloji-yaraticilik-430189.html</link><description>yaratıcılık</description></item><item><title>SOSYALPSİKOLOJİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyalpsikoloji-418592.html</link><description>                      sosyal psikoloji nedir?&lt;br/&gt;en geniş anlamı ile sosyal psikoloji kişiler arasındaki etkileşimlerin bilimidir.psikoloji ile sosyoloji arasında kalan bir alanda etkilidir.psikolojik sosyal psikoloji olayları bireyden çevreye doğru incelerken sosyolojiksosyalpsikoloji olayları çevreden bireye doğru inceler.&lt;br/&gt;sosyalpsikolojide belli başlı dört kuram vardır.       &lt;br/&gt;a..psikoanalitik kuram&lt;br/&gt;b..davranışçı kuram&lt;br/&gt;ç..rol kuramı&lt;br/&gt;d..alan kuramı&lt;br/&gt;sosyalpsikolojinin kendi başına bir bilim olarak geçirdiği gelişimi yirminci yy&quot;la kadar olan ve yirminci yy sonrası olarak iki kısımda ele alınır.&lt;br/&gt;ilk devre mö.520&quot;lerde ‘sana yapılmasını istemediğini sende başkasına yapma&quot; diyen konfuçus&quot;la baslar.sonraları eflatun ,birey toplum ilişkilerini vurgularken&lt;br/&gt;aristo,bireyin sosyal davranışa olan etkilerini incelemiştir.ms 1378 sıralarında ibni haldun insanın yaratılış icabı toplumsal bir varlık olduğunu belirtmiştir.&lt;br/&gt;16. ve 17. yy&quot;larda insanın sosyal davranışına ekonomik uyarıcıların etkisi ön plana çıkarken 17. ve 18.yy&quot;larda ingiliz filozofları sosyal davranışın hangi güdülere dayandığını bulmaya çalışmışlardır.sonraları sosyolojinin kurucusu sayılan a.comte&quot;un çalışmaları ve durkheim&quot;in araştırmaları gelir.</description></item><item><title>GÖÇ VE KADIN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?goc-ve-kadin-372636.html</link><description>I. GİRİŞ&lt;br/&gt;Bu araştırmanın amacı Doğu ve G.Doğu Anadolu bölgesinden göç eden kadınların göçe katılım süreçlerini, göç sonrası edindikleri deneyimlerini ve göçün kadın üzerindeki etkilerini &quot;toplumsal cinsiyet&quot; kavramı ekseninde ortaya koymaktır. Bu bağlamda kadının göç sürecine ilişkin göç literatüründe yer alan kavramlar tanımlanıp kadın ve göç sorunu Eskişehir ölçeğinde incelemektedir.&lt;br/&gt;Türkiye&quot;de iç göç 50&quot;lerden sonra hız kazanmasına rağmen göçün gerçekleşme sürecinde 70&quot;li yılların ortalarına kadar daha çok erkekler yer alırken 70 sonrası göç sürecine kadınlardan dahil olmaya başlamışlardır. Özellikle 90 sonrası kentten-kente ve D. ve G.Doğu Anadolu farklı sebeplerle batı illerine doğru gerçekleşmeye başlayan göçlerle birlikte göç eden kadınların, göç eden erkeklerle aynı oranı yakalaması nedeniyle araştırma 90 sonrası yapılan göçleri kapsamaktadır. Zorunlu göçe maruz kalan ve etnik olarak Türkiye&quot;de farklı bir kesimi temsil eden D. ve G.Doğu Anadolu bölgesinden göç eden kadınların, gönüllü olarak göç eden kadınlara nazaran nispeten daha fazla sorunla karşı karşıya kalmaları örneklem grubunun D. ve G.Doğu Anadolu bölgesinden seçilmesinin nedenini oluşturmaktadır.&lt;br/&gt;Türkiye&quot;de 50 sonrası değişen ekonomik ve siyasal yapıya bağlı olarak gerçekleşen iç göçler dönem dönem hızla ivme kazanarak göç edenler önemli bir bir toplumsal dinamik haline geldi ve gerçekleştiği dönemin toplumsal ve ekonomik koşullarına göre hem bir sonuç olarak ve hemde sonuçları itibariyle bir neden olarak bir çok araştırmanın konusu oldu. Türkiye&quot;de yapılan bu iç göç çalışmaları göç olgusunu değişen nüfus hareketliliği, gecekondulaşma, kentleşme gibi değişimler doğrultusunda değerlendirirken göçün aktif öznesi olarak genellikle erkekler esas alındı kadın ve göç sürecinin arka yüzünde kaldı yada aile çalışmalarıyla birlikte ele alınarak &quot;toplumsal cinsiyet&quot; bakışı iç göç çalışmalarında hep bir eksik yön olarak bırakıldı. Bu nenle araştırmamda kadın ve göç ilişkisi irdelenirken &quot;toplamsal cinsiyet&quot; kavramı esas alınarak toplumsal olarak tanımlayanın, kadın-erkek rol dağılımı, aile içi iş bölümü ve kadının statüsü yeniden tanımlanacak, Türkiye&quot;de iç göç çalışmalarına tarihsel bir perspektif sunulacaktır.&lt;br/&gt;Çalışmanın üçüncü bölümde; göç tanımı ve çeşitleri üzerinde durularak Türkiye&quot;de iç göç çalışmalarının tarihsel çerçevesi oluşturulacaktır. Bu kısım oluşturulurken Türkiye&quot;de kadının dönemsel olarak iç göçe katıldığı oran dikkate alınarak değerlendirilecektir.&lt;br/&gt;Dördüncü bölümde göç ve kadın konusu toplumsal cinsiyet ve toplumsal değişme ekseninde ele alınacaktır. Çünkü toplumsal cinsiyet kalıpları yaşamın her alanında olduğu gibi göç sürecinde de kadın açısından belirleyici olmaktadır ve kadın toplumsal değişme sürecini de toplum içerisindeki konumuna göre yaşamaktadır. Kadına özgü göç türleri, kadının göç etme nedenleri, göçün kadına etkileri ve kadını göç sonrasında yaşadığı sorunlar bu süreçle yakından ilişkilidir. Kadın ve göç arasındaki ilişki göç literatüründeki kavramların ışığında incelenecek ve bu konuda yapılmış olan çalışmalarla birlikte ele alınarak değerlendirilecektir.&lt;br/&gt;Son olarak, Eskişehir ölçeğinde Gültepe ve Yıldıztepe mahallelerinde yürütülen saha çalışmasının sonuçları aktarılarak araştırma desteklenecektir. Araştırmada anket tekniği kullanılmış ve 33 kadın ile görüşülmüştür.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;II. METODOLOJİ VE ARAŞTIRMADA KULLANILAN YÖNTEMLER&lt;br/&gt;2.1. ARAŞTIRANIN AMACI&lt;br/&gt;Bu araştırmanın amacı Doğu ve G. Doğu Anadolu bölgesinden göç eden kadınların göçe atılım süreçlerini, göç sonrası edindikleri deneyimlerini ve göçün kadın üzerindeki etkilerini &quot;toplumsal cinsiyet kavramı&quot; ekseninde ortaya koymaktır. Bu bağlamda kadının göç sürecine ilişkin göç literatüründe yer alan kavramlar tanımlanıp, kadın ve göç sorunu Eskişehir ölçeğinde irdelenecektir.&lt;br/&gt;Türkiye&quot;de iç göç 50&quot;lerden sonra hız kazanmasına rağmen göçün gerçekleşme sürecinde 70&quot;li yılların ortalarına kadar daha çok erkekler yer alırken 70 sonrası göç sürecine kadınlarda dahil olmaya başlamışlardır. Özellikle 90 sonrası kentten kente doğru gerçekleşen göçlerle birlikte göç eden kadınların göç eden erkeklerle aynı oranı yakalaması nedeniyle de araştırma 90 sonrası yapılan göçler kapsamaktadır.&lt;br/&gt;Toplumsal cinsiyete bağlı olarak göç eden kadınların göç eden erkeklerden farklı olarak göç sürecinde yaşadıkları deneyimler ve sorunlar araştı</description></item><item><title>SOSYAL ETKİ VE UMA DAVRANIŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sosyal-etki-ve-uma-davranisi-444707.html</link><description>Sosyal Etki ve Uyma Davranışı&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Etrafımıza dikkatlice baktığımızda insanların hem birbirinden çok farklı, hem de birbirlerine çok benzemekte olduklarını görürüz. Bir kişinin bünyesinde toplanan eğilimler, tutumlar ve davranışlar o kişiye has bir görünüme sahiptir ve başkalarında aynı şekilde görülmez. Sosyal psikoloji alanı, kişisel farklılıklardan ziyade benzer davranışların nedenleri üzerinde durmaktadır ve bunun temelinde sosyal etki kavramı yatmaktadır. Sosyal etki sonucu meydana gelen uyma davranışı kişilerin benzerliğini ve dolayısıyla sosyal davranış düzenliliğini yaratır.&lt;br/&gt;Sosyal Etki  Uyma Davranışı  Benzerlik&lt;br/&gt;Uyma davranışı kişi için gerçeği tanımlamaya yarar ve toplumsal yaşam için zorunludur.&lt;br/&gt;Üç Sosyal Etki Araştırması&lt;br/&gt;Sherifin Grup Normunun Oluşması Deneyi&lt;br/&gt;Sherif bugün klasik olarak kabul edilen bu araştırmasında (1936) otokinetik etki diye bilinen bir görsel algı yanılgısından faydalanmıştır. Tamamen karartılmış bir odada hareketsiz duran bir ışık noktasına bir süre gözümüzü kaydırmadan dikkatlice bakarsak, ışık aslında yerinde durduğu halde onu hareket ediyormuş gibi görürüz. Bu olgudan faydalanarak Sherif bir dizi araştırma yapmıştır. Araştırmada birbirlerini hiç tanımayan, birbirleri ile daha önce herhangi bir grup içinde bulunmamış kişiler kullanılmıştır. Bu kişiler ilk olarak teker teker laboratuara alınmış ve kendilerine bir algı deneyi yapılacağı söylenerek tamamen karartılmış odada ufak bir ışık kısa aralarla gösterilmiştir. Işığın her gösterilişinde bu ışığın hangi yönde ve ne kadar hareket ettiği denekten sorulmuştur. Araştırmanın bu ilk bölümünde, her deneğin önce birbirini tutmayan sayılar verdiği fakat zamanla belli bir sayıda karar kıldığı ve ışığın hep o kadar hareket ettiğini söylediği bulunmuştur. Işık hiç hareket etmediği halde denek her seferinde ışığı hareket ediyormuş gibi görmüştür. Araştırmanın ikinci bölümünde bu kişiler, birkaç kişilik gruplar halinde laboratuara alınmış ve ışığın her gösterilişinde uzunluk yargılarını yüksek sesle yapmaları istenmiştir. İlk bölümde birbirinden farklı standart geliştirmiş kişilerin biraraya geldiklerinde, bu standartlarından vazgeçerek grup halinde tek bir standart oluşturdukları gözlemlenmiştir. Böylece, kişisel standartlar, yerlerini tek bir ortak standarta bırakmış oluyor. Bundan sonra, denekler araştırmanın ilk bölümünde olduğu gibi tek tek laba alınarak aynı işlem tekrarlanmış ve bu bölümde her denek yalnız olmasına rağmen ilk bölümde geliştirdiği kişisel standartı kullanmayıp grup standardına bağlı kaldığı görülmüştür. Sherifin bu araştırmasında belirsiz fiziksel gerçeğin yerini sosyal gerçek almış, grubun normu bireylere gerçek olarak kabul edildiğinden bu norma uyulmuştur.&lt;br/&gt;Aschin Uyma Deneyi&lt;br/&gt;Aschin deneyi, insan doğru bildiğini sandığı şeyin tersini iddia eden bir grupla karşılaşırsa ne yapar sorusunu araştırmıştır. Bu deneyde laboratuarda belli sayıda bireyden meydana gelmiş gruplara, sırayla birçok kart gösterilmiştir. Her çift kartın birinin üzerinde çeşitli uzunlukta 3 çizgi birinde ise tek bir çizgi olup bu tek çizgi diğer karttaki üç çizgiden biriyle aynı uzunluktadır. Deneklerden tek çizginin uzunluk bakımından diğer karttaki çizgilerden hangisine benzediği sorulmuştur. Aslında deneklerden biri yalnızca gerçek denektir, ötekiler araştırmacının asistanlarıdır ve her defasında ne söyleyeceklerine önceden karar verilmiştir. Ve esas deneğe söz sırası en sonda gelmektedir. İlk birkaç kart gösterildiğinde araştırmacının yardımcıları doğru cevap vererek deneğin güvenini kazanırlar fakat sonra hep yanlış cevap vermeye başlarlar. Denek sıra kendisine gelene kadar sıra ile herkesin yanlış cevap vermesinden rahatsız olmaktadır, nitekim sıra kendisine gelince, onun da diğerlerinin söylediklerini tekrarladığı görülmüştür. Araştırmaya katılan her üç denekten birinin bu şekilde diğerlerinin kararlarına uyduğu bulunmuştur. İnsanların %35 gibi azımsanmayacak bir kısmının, gruba uyarak apaçık gördükleri şeyin tersini söylemeleri, gerçekten önemli bir bulgudur.</description></item><item><title>YÜKSEKÖĞRETİMDE TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?yuksekogretimde-toplam-kalite-yonetimi-450579.html</link><description>YÜKSEKÖĞRETİMDE TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ &lt;br/&gt;                 Ankara Üniversitesi&quot;nin  Sosyal Bilimler Alanındaki Fakültelerinde  Toplam Kalite&lt;br/&gt;                                           Yönetiminin  Uygulanabilirliği Araştırması &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Prof. Dr. Ali  BALCI*&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Özet&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Toplam Kalite Yönetimi (TKY), bugün endüstriden sağlığa, eğitimden savunmaya hemen her alanda uygulama imkanı bulan bir yaklaşım durumundadır. Pek tabiidir ki yükseköğretim kurumları da bu uygulamanın dışında kalamazdı. Türkiye&quot;de de son yıllarda TKY&quot;nin yükseköğretime uygulanması araştırma ve denemeleri sürmektedir. Bu araştırmada,  Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsüne  lisans üstü programları ile bağlı  bulunan fakültelerin öğretim elemanlarının görüşlerine dayanarak bu fakültelerde TKY uygulamalarının  durumu,  -bir başka anlatımla bu fakültelerin TKY uygulamasına hazır oluş dereceleri-  tesbit edilmek istenmiştir. Çalışma,  Türkiye&quot;de TKY&quot;nin yükseköğretime uygulanabilirliğini konu edinen öncü çalışmalardan biridir.  Araştırmada Ankara Üniversitesi sosyal bilimler fakülteleri öğretim elemanları arasından 109 kişinin,   veri toplama aracını eksiksiz doldurdukları tesbit edilmiştir. Veri toplama aracı araştırmacı tarafından geliştirilmiş olup TKY&quot;nin altı asıl boyutuna karşılık gelen altı ayrı ölçekten - (1) Müşteri beklentileri  ölçeği, (2) Müşteri ihtiyaçları hakkında bilgi edinme mekanizmaları ölçeği, (3) Formel performans standartları ölçeği, (4) İç müşteri ilişkilerini destekleyen mekanizmalar ölçeği, ( 5) İç müşteri ilişkileri yönetimini engelleyen faktörler ölçeği ve (6) Fakültede iç çevre- kültür ölçeği olmak üzere-  oluşmuştur. Ölçeklerin yapı geçerliğinin sınanmasında faktör analizi, güvenirlik yoklamaları için de Cronbach Alpha güvenirlik katsayısı ile madde- toplam korelasyonları uygulamasına gidilmiştir. Bulgular, sözü edilen kurumlarda TKY&quot;nin bazı yönlerinin ( nicelikten çok niteliğe önem verme, öğretim elemanlarının performans değerlendirmesinde bir dereceye dek juri raporlarının, yayınların katkısının olması, öğretim elemanlarının ders içerik ve materyallerini seçme özgürlükleri, fakültelerin vizyon, misyon ve stratejik planlarının olması  gibi) bir dereceye dek  uygulama imkanı bulmasına karşın, bazı yönlerinin  ( bölümler ve akademisyenler arası bağlılık, iç müşteri ve iç pazar anlayışı, takım çalışması, iç müşteri ihtiyaçlarının sistemli olarak araştırılması, öğrenci tepkilerinin alınması, TKY kültürünün oluşturulması  gibi ) bu kurumlarda ya hiç uygulanmadığını  ya da yeterince uygulanmadığını göstermiştir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Anahtar sözcükler: Kalite, kalite kontrolü, kalite güvencesi,kalite felsefesi,kalite uygulama modelleri, liderlik,  üniversiteler, sosyal bilimler alanındaki fakülteler, müşteri ihtiyaçları, , sürekli gelişme, kalite ilkeleri&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Giriş&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Toplam Kalite Yönetimi (TKY),  iş ve endüstri dünyasınca lanse edilen bir kavram olup standart ve teknikleri oluşturmayı hedefler. Böylece de örgütlerde ürün kalitesi,  son bir denetim yerine, sürekli etkinliklerle başarılabilir. TKY, örgüt çalışanlarının tümünün tecrübe, uzmanlık ve adanmışlığına dayalı olup müşteriye hizmet sunma süreçlerinin geliştirilmesini esas alır ( Lankard 1992).&lt;br/&gt;Kalite,  üzerinde anlaşma olmayan  kavramlardan biridir.  Kalitenin birbirine zıt bir çok tanımı yapılmıştır.  Kalitenin,  kalite meselesi ( absolute) olarak  iyilik, güzellik ve doğrulukla benzerliği vardır. Bu haliyle kalite, en yüksek standartlara uygun olarak performansta bulunmak anlamındadır. Göreceli bir düşünce  ( relative notion)  olarak kalite,  teknik manada bir kullanımı ifade etmekte ve &quot;kalite güvencesi ( quality assurance )&quot;  ve TKY&quot;de kullanılmaktadır. Göreceli olarak kalite,  ürün ya da hizmetin bir özelliği olmayıp ancak onlarla ilgili bir şeydir.   &quot;Kaliteli bir arabam var&quot; dediğimde ; kalite bir özelliğe göre  olan bir ölçmeyi gösterir. Bu haliyle de kalite bir ürünün,  standarda  uygun olup olmadığının karar verildiği bir araçtır ( Sallis 1995; Balcı 1998). &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kalitenin göreceli tanımının iki boyutu bulunmaktadır: (1) Birinci boyut ölçmeyle ilgili olup ölçülen şeyin, önceden kararlaştırılmış özelleşmeye (specification)  ya da netliğe (blue print) uyup uymamasının kararlaştırılması anlamındadır. Bu,  özünde amaca ya da kullanıma uygunluk demektir. Bu boyut prosedürcü  ya da araçsal kalite kavramıdır. İspatlama, onaylama,  ve rapor etme,  kaliteye araçsal nitelikte yaklaşmanın anahtar belirleyicileridir.  Araçsal kalite, esasen sorumluluk duyma (accuontability) yaklaşımıdır</description></item><item><title>DARIÖREN KÖYÜNÜ SOSYAL, SİYASAL, KÜLTÜREL, İKTİSADİ, COĞRAFİ, DİNİ VB. ÖNDEN İNCELENMESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?darioren-koyunu-sosyal,-siyasal,-kulturel,-iktisadi,-cografi,-dini-vb.-onden-incelenmesi-363984.html</link><description>GİRİŞ&lt;br/&gt;Türk toplumunun tarihinde köylerin önemli bir yeri vardır. Nitekim, günümüz Türkiye&quot;sinda de köylerin toplumsal yaşamda önemli bir rolü olup, Türkiye nüfusunun önemli bir kısmı köylerde yaşamaktadır. Son zamanlarda kırsal bölgelerden kentlere yoğun göçler yaşanmakta is ede, &quot;....Ülkemizin kırsal nüfus oranı % 42,6&quot;  gibi azımsanamayacak bir düzeydedir.&lt;br/&gt;Bir sosyoloğun en önemli görevi, kendi ülkesinin sosyo-ekonomik yapısını geniş bir tahlile tabi tutmaktır. Türk toplumunda köylerin yeri önemli olduğundan sosyologlarımızın köy monografilerine gereken önemi vermeleri gerekmektedir. &quot;...Monografiler, tipik birimler üzerinde mümkün olduğu kadar mukayeseye elverişli, kantitatif ve kalitatif bilgiler toplamak gayesi ile yapılan derinlemesine araştırmalardır. Monografilerin; &lt;br/&gt;-Köy-Şehir monografileri&lt;br/&gt;-Kuruluş monografileri (Sendika, parti vb.) ve &lt;br/&gt;-Örnek olay monografileri gibi çeşitleri vardır.&quot; &lt;br/&gt;Monografi yöntemi ilk kez Fransa&quot;da Le Play okulu tarafından gerçekleştirilmiştir. Monografi yöntemini Türkiye&quot;ye getiren ilk sosyolog ise prens Sabahattin&quot;dir. Prens Sabahattin&quot;den sonra monografi metodunu geliştiren ve tatbik sahasına koyan M. Ali Şevki&quot;dir. Monografi yöntemiyle yapılan araştırmalara vereceğimiz ilk örnek Dr. Sadri Aran&quot;ın &quot;Evedik Köyü monografisidir. Söz konusu monografide köy, zirai ve iktisadi yönden incelenmiştir.  &lt;br/&gt;Köylüyü ve köyü sosyal, siyasal, kültürel, iktisadi vb. çok yönlü inceleyen, çeşitli monografiler hazırlayan sosyologlarımız vardır. Örneğin, İ.Ü.Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölüm başkanı Prof.Dr. Cahit Tanyol&quot;un Gaziantep yöresinde incelediği &quot;Eylen köyü&quot;, &quot;Elifoğlu Köyü&quot; ve &quot;Peşke Binamlısı Köyü&quot; monografilerini gösterebiliriz. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;A-ARAŞTIRMANIN AMACI&lt;br/&gt;Mezuniyet tezi niteliğini taşıyan bu araştırmanın gayesi, Isparta ili merkeze bağlı Darıören köyünü sosyal, siyasal, kültürel, iktisadi, coğrafi, dini vb. yönden incelemek ve köyün dünü bugünü hakkında çeşitli bilgilere sahip olmaktır. &lt;br/&gt;B-METOT&lt;br/&gt;Darıören köyü monografi çalışmasını yapabilmem için öncelikle, yapılan köy monografisi çalışmaları incelenmiştir. Mülakat formundaki sorular, daha önceleri yapılmış olan köy monografisinden alınmakla birlikte, incelenecek olan köyün yapısına uygun olup olmadığı kontrol edilmiş ve bu suretle soru seçimi yapılmıştır. Köy