<?xml version="1.0" encoding="windows-1254"?><rss version="2.0"><channel><title>veribaz.com - Sanat Tarihi - Türkiye'nin veri bankası</title><copyright>Copyright (C) 2008 veribaz.com Tüm Hakları saklıdır.</copyright><link>http://www.veribaz.com/rss.html</link><description>veribaz.com: Türkiye'nin veri bankası - Sanat Tarihi</description> <language>tr</language><lastBuildDate>9/7/2010</lastBuildDate><ttl>5</ttl><image><url>http://www.veribaz.com/img/veribaz.gif</url><title>veribaz.com Logo</title><link>http://www.veribaz.com</link><width>353</width><height>69</height></image><item><title>EKSPRESYONİZM (DIŞA VURUMCULUK)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ekspresyonizm-(disa-vurumculuk)-376627.html</link><description>ÖNSÖZ&lt;br/&gt;Ekspresyonizm ( dışa vurumculuk ) bir akım olmayıp değişik sanat anlayışlarının uygun ifade ortamı bulduğu bir sanat hareketidir. Ekspresyonizm adı da bu değişik sanat anlayışlarının içinde yer aldığı genel yönelime yaklaştıran bir tanımdan kaynaklanmaktadır. Bu ad ilk defa 1911&quot;deki bir sergi de ortaya çıkmış olup, 1928&quot;de geçerlilik kazanmıştır.&lt;br/&gt;Ekspresyonizm Van Gogh başta olmak üzere değişik akımlara bağlı 19. y.y sanatçılarından kalıtlar olmasına rağmen, esas kökenleri Romantizm&quot;e kadar çıkartmak mümkündür. Bu anlayış içinde en önemli şey sanatçının kendi kişiliğinin derinliğinde oluşan duyumların, eseri aracılığı ile dışarıya yansıtılmasıdır. Bu sebeple de sanatçının içsel gerçeği olan görüntü, sanatçının kendi duygu ve duyumlarının dışa vurumuyla yansıyan bir görünüm olduğu için, doğal olarak algılanabilen tamamen farklı ve tamamen kişisel bir tarz ve anlayışla değişime uğratılmış bir yansımadır.  &lt;br/&gt;Çalışmamızın araştırma ve hazırlanmasında gösterdikleri ilgi ve destekten dolayı Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi kütüphane çalışanlarına, Dokuz Eylül Üniversitesinde öğretim görevlisi olan değerli hocamız H. Aylin SEÇKİN&quot; e teşekkürlerimizi sunarız.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;EKSPRESYONİST AKIM&lt;br/&gt;19. yüzyılın sonundan başlayarak plastik sanatların terimleri, tuhaf bir biçimde tüm öteki sanat dallarına da yayılarak eğilimleri, entelektüel akımları, hatta çağın ruhunu tanımlamada temel oluşturdu. Özellikle Almanyada bu, Empresyonizm, Neo-Romantizm ve Art Nouveauya uygulandı. Fotoğrafın bulunması, resmin katı kurallardan kurtulmasına izin verecek bir ortam sağlamış ve böylece sanat ile gerçek arasındaki ilişkide ortaya çıkan köklü değişikliği de kesinlikle önceden hazırlamıştı. Ancak resimsel kavramların sanat dünyasına bu denli yayılmasının kuşkusuz başka bir nedeni daha vardı. Bu da, birdenbire ortaya çıkan yeni bir olayın ender olarak bir tek sanat biçimiyle sınırlanmasıydı. Yeni üslup, belirli bir çağ, toplum ve uygarlık görüşüyle daha çok bağlantılıydı; Romantizmden Sürrealizme değin sanatsal anlatımın tüm biçimleri bu üslubun kapsamına giriyordu.&lt;br/&gt;Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) bu durumun özgün bir örneğidir. Ekspresyonist sanat yapıtları, içinden bir kuşağın genel duygularının tüm yönleriyle fışkırdığı inançların dile getirilmesi olarak tanımlanabilir. Yvan Goll, burada, aynı teknikleri kullanan, belirli bir program çerçevesinde birleşmiş sanatçı topluluğu anlamında bir okuldan söz etmenin olanaksız olduğunu söylemekte haklıdır. Goll, 1921de Ekspresyonizmin, entelektüel alanda tıpkı bir salgın hastalık gibi herşeyi etkilediğini; yalnız şiir ve resmi değil, düzyazım, mimarlık, tiyatro, müzik, bilim, üniversite ve okul reformlarını da yönlendirdiğini belirtmiştir.&lt;br/&gt;Bir Terimin Tarihçesi&lt;br/&gt;Önümüzdeki sorun Ekspresyonizm terimini tanımlamak ve öncelikle bu terimin nasıl ortaya çıktığını bulmaktır. Yazarların çoğu bu terimin Almanyaya Abstraction and Emphaty (Soyutlama ve Etki) adlı kitabın yazarı Wilhelm Worringer aracılığıyla gird</description></item><item><title>SANAT - ÖMER KAVUR VE FİLMLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-omer-kavur-ve-filmleri-403227.html</link><description>ömer kavur ve filmleri</description></item><item><title>TRAFİK İŞARETLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?trafik-isaretleri-450239.html</link><description>Dünyanın Yedi Harikası&lt;br/&gt;      Günümüzde arkeolojik kazılar, M.Ö. 2. yy.&quot;da seçilen dünyanın yedi harikasının gizemine biraz açıklık getirebiliyor. Yapanlar için bu harikalar, dinin, mitolojinin, sanatın, gücün ve bilimin birer simgeleriydi. Bizim için ise yedi harika, insanoğlunun çevresini değiştirme ve muhteşem yapılar yapabilme yeteneklerinin bir simgesi.&lt;br/&gt;       Hepimiz dünyanın yedi harikası diye bir kavramın varlığının farkında olsak da pek az kişi yedi harikayı bir çırpıda sayabilir. Dünyanın yedi harikası M.Ö 2.yy.da seçildi. Böyle bir sıralama yapma düşüncesi ilk olarak M.Ö 5.yy.da Herodot&quot;un tarihçesinde geçti. Bir süre sonra Yunanlı tarihçiler o zamanların en büyük abidelerini seçtiler. İskenderiye Kütüphanesi&quot;nin baş kütüphanecisi Finikeli Callimachus (M.Ö. 305 - M.Ö. 240) &quot;Dünyadaki Harikaların Bir Listesi&quot; adlı eserini bu dönemde yazdı. Bu liste hakkında tüm bilinen, sadece bu başlık. Çünkü kitap İskenderiye Kütüphanesi&quot;yle beraber kül olmuş durumda. Liste, eski çağın muhteşem yedi yapıtını karşılaştırıyordu. &lt;br/&gt;       Daha sonraki yüzyıllarda bazı tarihçiler &quot;Dünyanın Yedi Harikası&quot;na denk başka eserler olduğunu ve bu sayının arttırılması gerektiğini dile getirmişler, Çin Seddini, Ayasofyayı, Maya ve Aztek tapınaklarını, Taç Mahali, Sultanahmet Camiini ve diğer bazı eserleri de harika sanat eserlerinin arasında saymışlardır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;       Günümüzde arkeolojik kazılar bu yedi harikanın gizemine biraz açıklık getirebiliyor. Yapanlar için bu harikalar, dinin, mitolojinin, sanatın, gücün ve bilimin birer simgeleriydi. Bizim için ise yedi harika, insanoğlunun çevresini değiştirme ve muhteşem yapılar yapabilme yeteneklerinin birer simgesi. &lt;br/&gt;Unutmamak gerekir ki, bu eserleri değerlerine, üstünlüklerine göre bir sıraya koymak mümkün değildir. Yaş farkı gözetmeksizin her insanın &quot;Harika&quot; sıfatını almış bu eserleri tanımasının, bu eserlerin ortaya çıkmasındaki ortam, yaşam tarzı ve inanışları bilmesindeki faydaları küçümsenemez.&lt;br/&gt;Şimdi bu yedi harikayı ayrı ayrı tanıyalım.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  KEOPS PİRAMİDİ&lt;br/&gt;Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısırdaki Keops Piramididir. Mısırın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır. &lt;br/&gt;Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısırın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops un mezarıdır.&lt;br/&gt; Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de &quot;Dünyanın Birinci Harikası&quot; olma niteliğine hak kazanmıştır. &lt;br/&gt;Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır. &lt;br/&gt;Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır. &lt;br/&gt;Tarihçi Herodota göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keopsun ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir&lt;br/&gt;BURADAN AŞAĞISI KONTROL EDİLECEK (YAKUP)&lt;br/&gt;ZEUS HEYKELİ&lt;br/&gt;       Zeus Heykeli M. Ö 450 yıllarında Olympia&quot;da yapıldı. Heykel, adına olimpiyat oyunları düzenlenilen, Yunanlıların en büyük tanrısı Zeus için yapılmıştı. Heykeli, Atinadaki Parthenon tapınağı için Athena heykelini yapan Phidias yapmıştır. Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Tasarım, bir ahşap çerçeveye altın ve fildişi levhaların tutturulmasıyla yapılmıştı. Sağ elinde zafer tanrıçası Nikeı tutuyordu. Sol elindeyse üzerinde çeşitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde kartal olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildişinden yapılmış olan ve değerli taşlardan kakmaların bulunduğu Zeusun oturduğu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciyd</description></item><item><title>TÜRKLERDE HEYKEL SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turklerde-heykel-sanati-354449.html</link><description>TÜRKLERDE  HEYKEL SANATI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Ülkemizde 19. yüzyıl sonlarına kadar heykel sanatı dinin de etkisiyle mimariye bağlı taş süslemeciliği şeklinde gelişme göstermiştir. Bununla birlikte Osmanlı İmparatorluğu&quot;nda resim sanatında Batılılaşma etkisi sonucu yaşanan gelişmeler heykel sanatında karşımıza çıkmamaktadır. Bu dönemde adından bahsedebileceğimiz Türk heykel sanatçısı olmadığı gibi, 19. yüzyılda Osmanlı topraklarında çalışan çok sayıda ressama karşılık heykeltıraşa rastlamayız. Yanlızca yeniliklere açık bir padişah olan Sultan Abdülaziz, Viyana seyahati sırasında gördüğü heykellerden etkilenerek kendi heykelini yaptırmak istemiş ve bunun üzerine C.F. Fuller isimli bir heykeltıraşı İstanbul&quot;a getirterek bugün Beylerbeyi Sarayı&quot;nda yer alan at üzerindeki heykelini yaptırtmıştır. Fakat 1871 tarihli bu heykelin döneminde büyük tepkiler aldığı bilinmektedir. Aynı dönemde açılan askeri ve sivil okullarda da heykel üzerine bir eğitim verildiğine dair bir bilgimiz yoktur. &lt;br/&gt; Ülkemizde heykel sanatının başlaması ve gelişmesi resim sanatında olduğu gibi kuşkusuz 1883 yılında açılan  Sanayi-i Nefise Mektebi ile gerçekleşmiştir. Sanayi-i Nefise Mektebi&quot;nin ilk heykel hocası ise Roma&quot;da heykel eğitimi almış olan Osgan Yervant(1855-1914)&quot;dır. Cumhuriyet öncesi dönemde Sanayi-i Nefise&quot; de öğrenim gören heykel sanatçıları arasında hakkında yeterli bilgi sahibi olabildiğimiz başarılı isimler olarak İhsan Özsoy(1867-1944), İsa Behzat(1875-1916) ve Mehmet Mahir Tomruk(1885-1949)&quot;u görmekteyiz. Heykel alanında Cumhuriyet öncesi dönemde yetişmiş önemli bir isim olan Nijad Sirel(1897-1959) ise Sanayi-i Nefise&quot; de öğrenim görmeden kendi imkanlarıyla Almanya&quot;ya heykel öğrenimi için gitmiş ve eğitimini tamamladıktan sonra yurda dönmüştür. Bu sanatçılardan  Avrupa&quot;da da eğitim almış olan İhsan Özsoy, 1908 yılında Osgan Yervant&quot;ın yerine  Sanayi-i Nefise&quot;de hocalığa başlamıştır. Çağdaş Türk Heykel Sanatı&quot;nın bu ilk öncüleri, genel olarak klasik heykel formlarında natüralist eserler, özellikle büstler meydana getirmişler ve malzeme olarak çoğunlukla alçı, taş ve bronz kullanmışlardır. &lt;br/&gt; Cumhuriyet&quot;in ilan edilmesinin ardından 1924 yılında devlet tarafından yurt dışına gönderilen öğrenciler arasında heykel sanatçısı bulunmamaktadır. 1925 yılında ise Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği(1929) kurucularından olan Ratip Aşir Acudoğlu, devlet tarafından Paris&quot;e  heykel eğitimi için gönderilen ilk heykel sanatçısı olmuştur. Sonraki yıllarda akademi öğrencilerinden Hadi Bara, Zühtü Müridoğlu, Nusret Suman gibi devlet bursu kazanarak yurt dışına giden sanatçılarımızın ülkemizde heykel sanatının gelişmesinde büyük payları olmuştur. Sabiha Bengütaş ise ilk  Türk kadın heykel sanatçılarımızdandır. &lt;br/&gt;Cumhuriyet öncesi heykel çalışmalarının akademi ile sınırlı kalması, Türk halkının heykel sanatına karşı ön yargılı tutumunu devam ettirmiştir. Cumhuriyet&quot;in ilanından önce Atatürk, 22 Ocak 1923 yılında Bursa&quot;da yapmış olduğu konuşmasında bu alandaki endişeleri giderici şu sözlere yer vermiştir;&quot;...Dünyada uygarlığa ulaşmak, ilerlemek, gelişmek isteyen herhangi bir ulus ister istemez heykel yapacak ve heykelci yetiştirecektir. Anıtların şuraya buraya tarihsel anılar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu ileri sürenler, şer&quot;i hükümleri gereği gibi araştırıp incelememiş kişilerdir. ... heykelciliği en yüksek derecede ilerletecek ve yurdumuzun her köşesi atalarımızın ve bundan sonra yetişecek çocuklarımızın anılarını güzel heykellerle dünyaya ilan edecektir....&quot; Atatürk&quot;ün konuya duyarlı yaklaşımı sonraki yıllarda da devam etmiş, heykel sanatının yaygınlaşması ve halka benimsetilmesi amacıyla önemli meydanlara konulmak üzere, yaşanan zaferleri ve değerli komutanları konu alan anıt heykellerin yaptırılması düşünülmüştür. Fakat ülkemizde anıt heykel yapımı için gerekli teknik imkanların olmaması ve  anıt heykel yapımı konusunda yeterli tecrübeye sahip sanatçıların henüz yetişmemesi üzerine bu alanda ilk yabancı sanatçılara görev verilmiştir. Bu sanatçılardan Krippel&quot;in</description></item><item><title>SANAT - DÜNYANIN YEDİ HARİKASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-dunyanin-yedi-harikasi-403449.html</link><description>dünyanın yedi harikası</description></item><item><title>LEONARDO DA VİNCİ (1452 &amp;8211; 1519)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?leonardo-da-vinci-(1452-8211-1519)-372129.html</link><description>LEONARDO DA VİNCİ (1452 &amp;#8211; 1519)&lt;br/&gt;Fransa yakınlarında, Vinci&quot;de dünyaya gelen ünlü sanatçıların başında gelir. Başta resim olmak üzere heykel mimarisi, mühendislik, müzisyen, doğa bilimcisi gibi birçok alanda önemli çalışmaları olmuştur. Yaşamının büyük bir kısmı 15.yy&quot;a ait olan Leonardo&quot;nun 16.yy&quot;a aktarılmasının nedeni eserlerinde 15.yy ve 16.yy&quot;ın yüksek rönesansını içeren yeni dünya görüş ve yorumundan ötürüdür. Sanatçının eserleri genellik Floransa kültür ve sanat görüşü üzerine kuruludur.&lt;br/&gt;Leonardo&quot;nun sağlam, titiz renk bilgisine rağmen resimleri büyük bir sadelik ve kompozisyon bütünlüğü ve ideal güzellik arasında bir anlatım vardır. Bunu başarmak için de loş bir ortamda çalışılması gerektiğini söylüyordu. Çünkü ışığın tüm çirkinlikleri ortaya çıkardığı karanlığı ise güzellikleri yok ettiğini düşünüyordu. Bu nedenle en ideal artan loş bir ortam diye düşünüyordu.&lt;br/&gt;Leonardo&quot;nun diğer bir özelliği ise portre arkasındaki fon çalışmalarını her zaman kendi doğal gücüyle tasarlamasıydı. Kendinden önceki dönemlerde ise portre arkasında kır, kasaba, doğada bulunan nesneler çizilmiştir.&lt;br/&gt;Leonardo&quot;nun getirdiği diğer bir yenilik ise resmin ışık unsurunun kazanmasıdır. Kendinden önceki sanatçıları resim yüzeyini her yönden gelen bir ışığa göre biçimlendirirlerdi. Oysa Leonardo, bir hareketi karşı bir hareketle dengelediği gibi ışıklı görünecek yeri gölge bir yerin yanına getirerek ışık unsurunu çok güzel eserlerine yansıtmıştır.&lt;br/&gt;Leonardo Do Vinci&quot;den günümüze pek fazla eser kalmamıştır. Bunun nedenlerine baktığımızda çok yönlü olan sanatçının eserlerinin birçoğunu tamamlayamaması yani başladığı bir resmi bitirmeden diğerine geçmesi ve resimlerinde kendi bulduğu boya malzemelerini kullanması, resimdeki boyaların zaman içinde dökülmesine neden olmuştur. Günümüze ulaşan eserlere baktığımızda:&lt;br/&gt;Mona Lisa:&lt;br/&gt;Mona Lisa Floransa&quot;lı Francesco del Giocendo&quot;nun karısıdır. Leonardo bu eserinde yaklaşık dört yıl çalışmasına rağmen eserin son şeklini veremediğini belirtmiştir. Leonardo bu eserini çalışırken atölyesinde devamlı müzik dinler ve modeline şiir okuyup şarkı söylendi. Böylece modelin yüzündeki ayı ifadeyi sürdürmeye çalışırdı. Portrede modelin gözler ve dudaklardaki tebessümü ilgi uyandırmaktadır. Mona Lisa eserde süssüz bir elbise giymiş, arkasında bir kayalık arazi görünüyor. Mona Lisa&quot;daki tebessüm, Evliya Anna&quot;nın dudaklarında hatta kayalıklarda Meryem adlı eserinde de bu tebessüm görülür. Bu da Leonardo&quot;nun kendine özgü bir tebessüm mü yarattığı sorularını akla getirir (Bkz. Resim 1).&lt;br/&gt;Son Akşam Yemeği:&lt;br/&gt;1495 yılında Milano&quot;da Sto.Mario delle Grazje kilisesine yaptığı bu eser klasiğin en önemli eseri olarak kabul edilmiştir. Yatay bir pano olarak düzenlenen eserde, İsa tablonun tam merkezine ve kaçış noktasının bulunduğu yere oturtulmuş ve iki tarafına da havarileri altışar altışar iki grup halinde yerleştirilmişlerdir. Konu ise İsa&quot;nın &quot;içinizden biri bana ihanet edecek&quot; sözüne dayanmaktadır. O döneme kadar böylesine dramatik bir konu hiçbir eserde yer almamıştır. Leonardo&quot;nun bu eseri fresko duvar suluboyası olarak değil kuru sıva üzerine yağlı tempero olarak boyandığından kısa zamanda bozulmuştur (Bkz. Resim 2).&lt;br/&gt;Meryem Ana Çocuk İsa ve Azize Anna eserinde Leonardo resim sanatına bir yenilik daha katmıştır. Burada Meryem, annesi Anna&quot;nın kucağında oturur şeklinde göstermiştir. Anna dik oturmaktadır. Meryem ise kollarının altında tuttuğu İsa&quot;ya doğru sağ tarafa eğilmiştir. Bu harekete rağmen üç figürde piramidal bir kompozisyon şeklinde meydana gelmiştir. Bu da klasik üslubun uygulandığını ve denge için sanatçının figürleri topladığını gösteriyor (Bkz. Resim 3).&lt;br/&gt;Leonardo&quot;nun kendi kaleminden çıkan portresinde o tarihte altmış yaşında olan Leonardo&quot;nun kaygılı yüzünü yansıtır (Bkz. Resim 4).&lt;br/&gt;&quot;Feronjeli Kadın&quot; hüzünlü bakışıyla bu güzel portre Leonardo&quot;nun şaheserlerinden sayılır (Bkz. Resim 5).&lt;br/&gt;Kayıklı Meryem Ana (Bkz. Resim 6), Münecimlerin Tapınması, Ledo ve kuğu gibi eserlerinin yanında anatomi çalışmalarında vardır (Bkz. Resim 7).</description></item><item><title>RESİM - SALVADOR DALİ BİOGRAFİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-salvador-dali-biografi-401894.html</link><description>salvador dali biografi</description></item><item><title>SANAT - 16.YÜZYIL İTALYAN MODASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-16.yuzyil-italyan-modasi-403230.html</link><description>16.yüzyıl italyan modası</description></item><item><title>SANAT - OFSET BASKI VE TANIMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ofset-baski-ve-tanimi-403138.html</link><description>ofset baskı ve tanımı</description></item><item><title>OSMANLI DÖNEMİ RESSAMLARI VE ÖZGEÇMİŞLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-donemi-ressamlari-ve-ozgecmisleri-370340.html</link><description>Osmanlı Dönemi Ressamları ve Özgeçmişleri&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Abdülmecit Efendi (1868-1944) &lt;br/&gt;İstanbulda doğdu. Sultan Abdülazizin oğludur. Şehzadeliği sırasında Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin fahri başkanlığını yapmış, sanatçıları korumuştur. Haremde Beethoven, Haremde Goethe, Yavuz Sultan Selim tabloları 1918 Viyana Sergisinde sergilenmiştir. 1922 yılında saltanatla hilafet ayrılınca 1924 yılına kadar halifelik yapmıştır. &lt;br/&gt;(Şeker) Ahmet Ali Paşa (1841-1907) &lt;br/&gt;İstanbulda doğdu. Tıbbiyede öğrenci iken resim yeteneği ortaya çıktı. 1864te Parise gönderildi. Boulanger ve GÃ¨rome atölyelerine devam etti. Corot ve Courbetin sanatıyla da ilgilendi. 1871de yurda döndü. Tıbbiyede resim öğretmeni ve mabeyn ressamı oldu. Ferikliğe (Korg.) kadar yükseldi. İyi kalpli oluşu dolayısıyla &quot;Şeker&quot; lakabıyla anıldı. Mercandaki konağında bir atölye kurup öğrenci yetiştirdi. 1873te Türkiyede ilk resim sergisini açtı. Peyzaj ve natürmortta büyük başarı gösterdi. Doğal gerçekçi akımın Türkiyeye gelmesine öncülük etti. &lt;br/&gt;AKBULUT, Ahmet Ziya (1869-1938) &lt;br/&gt;İstanbulda doğdu. 1897de Harbiyeden mezun oldu. Sanat kültürünü Osman Nuri Paşa ve Hoca Ali Rızadan aldı. Askeri Lisesinde resim öğretmenliği yaptı. 1913te Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Yönetim Kurulu Başkanlığına getirildi. 1914te Sanayi-i Nefise Alisine öğretmen oldu. Uzun yıllar bu okulda öğretmenlik ve müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. &lt;br/&gt;(Hoca) Ali Rıza (1858-1930) &lt;br/&gt;Üsküdarda doğduğundan &quot;Üsküdarlı&quot; lakabıyla anılır. Osman Nuri Paşa ve Süleyman Seyyit Beyden resim dersleri aldı. 1884te Harbiyeyi bitirdi ve aynı okula resim öğretmeni olarak atandı. 910 yılında yarbay rütbesiyle emekliye ayrıldı. Askeri okullardan başka çeşitli liselerde 47 yıl resim öğretmenliği yaptı. Yurdumuzda sanat zevkinin yayılmasına katkısı çok büyüktür. &lt;br/&gt;AREL, Mehmet Ruhi (1880-1931) &lt;br/&gt;İstanbulda doğdu. Deniz Harp Okulunu bitirdi. Resme ilgisi dolayısıyla ordudan ayrılıp 1908de Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisinde öğrenime başladı. 1909da Avrupa Resim Yarışmasında, 1. oldu ve Parise gönderildi. 1914 yılına kadar Paris Güzel Sanatlar Akademisinde öğrenim gördü. Yurda dönüşünde çeşitli okullarda resim öğretmenliği yaptı. Canlı model olmadan yapılan çalışmaları eleştirdiği için Güzel Sanatlar Akademisinde kendisine görev verilmedi. Türk resminde toplumsal gerçekçi anlayışın ilk temsilcisidir. Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin kurulmasında da öncü olmuştur. &lt;br/&gt;Bedri Kulları (1871-?) &lt;br/&gt;Ahmet Bedri ya da Yaver Bedri olarak anılır. İstanbul Balatta doğdu. 1892 yılında Mekteb-i Harbiye-i Şahaneyi bitirdi. Kolağası iken genç yaşta öldüğü söylenir. Kendi çağda asker ressamlarla benzer üslupta aynı konuları işledi. Çağdaşları ile ortak bir manzara geleneğine dahildir. Pek az resmi günümüze kalmıştır. 1875 yılında açılan ve gayrımüslüm Osmanlıların çoğunlukla yer aldığı 2 ortak sergiye katıldı. &lt;br/&gt;BENİM, Ali Cemal (1881-1914) &lt;br/&gt;Beyrutta doğdu. 1901de Harbiyeyi, 1906da Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisini bitirdi. I. Dünya Savaşında Enver Paşanın emriyle savaş tabloları yapılan atölyede çalıştı. Peyzaj, portre ve natürmortta başarı gösterdi. &lt;br/&gt;BEREKETOĞLU, Hasan Vecih (1895-1971) &lt;br/&gt;Kahirede doğdu. İstanbul Hukuk Fakültesini bitirmesine karşın resme yöneldi. İlk resim derslerini Halil Paşadan aldı. 1923te Parise giderek Julian Akademisine devam etti. 1930dan sonra Halkevlerinin resim çalışmalarına katıldı. 1943te Ankaraya yerleşip Cumhurbaşkanlığında Daire Müdür olarak görev yaptı. Ankara ve İstanbul peyzajlarıyla tanınmıştır. &lt;br/&gt;BEYAZIT, Ali Rıza (1883-1964) &lt;br/&gt;1883 yılında İstanbulda doğdu. 1907de İstanbulda Harbiyeyi bitirdi. Üsküdarlı Hoca Ali Rıza ve Halil Paşanın öğrencisi olup resim yeteneğini geliştirdi. Askeri okullarda ve Harbiyede resim, haritacılık ve geometri öğretmenliği yaptı. Balkan, I. Dünya ve İstiklal Savaşlarına katıldı. Yarbay rütbesiyle emekliye ayrıldı. 1945 yılında kurulan Asker Ressamlar Derneğinin kurucuları arasında yer aldı, uzun yıllar derneğin başkanlığını yaptı. 1964 yılında İstanbulda öldü. Öğretmeni Hoca Ali Rızanın yolunda yürüyen sanatçı kara kalem, suluboya ve yağlıboya resimleriyle tanındı. &lt;br/&gt;ÇALLI, İbrahim (1882-1960) &lt;br/&gt;Denizli Çalda doğdu. Şeker Ahmet Ali Paşanın vasıtasıyla 1906da Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisine girdi. Okulu bitince 1910da M. Sami Yetik, H. Avni Lifij, A. Hikmet Onat ve Namık İsmaille birlikte Parise gönderildi. Dört yıl Cormon Atölyesinde öğrenim gördü. 1914te yurda dönünce Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisine atölye öğretme</description></item><item><title>SANAT - 20. YÜZYIL SANATINI HAZIRLAYAN ETMENLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-20.-yuzyil-sanatini-hazirlayan-etmenler-406501.html</link><description>20. yüzyıl sanatını hazırlayan etmenler</description></item><item><title>SANAT - EBRU SANATININ DOĞUŞU VE TARİHÇESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ebru-sanatinin-dogusu-ve-tarihcesi-403114.html</link><description>ebru sanatının doğuşu ve tarihçesi</description></item><item><title>SANAT - TÜRK SİNEMASINDA EŞCİNSELLİK KAVRAMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-turk-sinemasinda-escinsellik-kavrami-403100.html</link><description>türk sinemasında eşcinsellik kavramı</description></item><item><title>DAİMA TÜRKLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?daima-turkler-374644.html</link><description>Daima Türkler&quot;in yaşadığı ülkelerde ortaya çıkan halının tarihi sıkı sıkıya Türkler&quot;e bağlı olduğu gibi, Büyük Selçuklu Sultanlığı devrinde kurulan devletlerle, bunun tekniğini önce İslam alemine sonra bütün dünyaya tanıtan da Türkler olmuştur. Bununla beraber Büyük Selçuklulardan halı kalmamış, Anadolu Selçukluları&quot;ndan gelen Konya halıları yirminci yüzyıla kadar gelişen halı sanatının temeli olmuş, yedi asır boyunca Türk halı sanatı aralıksız, daima yeni tiplerin yaratıldığı parlak bir gelişme göstermiştir. &lt;br/&gt;Altaylar&quot;da beşinci Pazırık kurganında buzullar içinden çıkarılan en eski halıda Asya Hunları bölgesinden gelmektedir. Aslında bunun bulunduğu yer kürk hayvan postunun kullanıldığı, hakim olduğu bir bölgedir. Bu yün halı 1,89 x 2 metre olup, Gördes düğümü ile santimetre karede 36, desimetre karede 3600 gibi şaşırtıcı bir düğüm sayısı göstermektedir. Aynı şekilde yünün inceliği, renk tonlarının nüansı ve desenlerin zarafeti de şaşırtıcıdır.&lt;br/&gt;Doğu Türkistan&quot;da Aurel Stein&quot;in bulunduğu 3.-4. yüzyıllardan kalma halı parçaları tabii renkte sert ve kaba bir yünden bükülmüş ipliklerden tek argaçlar üzerine düğüm atılıp, bazen beş sıra arış geçirilerek hazırlanmıştır.&lt;br/&gt;Doğu Türkistan daha çok keçe örtülerin kullanma bölgesi ve keçenin hakim olduğu yerdir. Bulunan halılar Batı Türkistan&quot;dan buraya getirilmiş olmalıdır.&lt;br/&gt;ABBASİ DEVRİ HALILARI&lt;br/&gt;Emeviler&quot;in başlangıcından itibaren askeri maksatlarla İslam Devleti bünyesinde görevlendirilmeye başlanan Türkler, Abbasiler Devri&quot;nde kumandanlık ve valilik gibi yüksek mevkilere çıkmış Halife Memnun ve Mutasım ile devletin askeri kadrolarının sayıca ve nüfus itibarı ile en kudretli unsurunu meydana getirmiştir. Kısa zamanda sayıları 30 bine varan Türk birlikleri, özel olarak ipekli elbiseler ve sırma kemerlerle göze çarpıyor ve bunlara geldikleri bölgenin beyleri veya asilzadeleri kumanda ediyor, asla yabancıların idaresine girmiyorlardı. Kendileri için kurulan Samerra&quot;nın inşaa faaliyetlerini de Türk kumandanları yürütüyordu. Samerra&quot;da mimari gibi, hayatta Türklerin alıştığı şartlara uygun olup, onlar kendi eşyalarını ve çadırlarını da aileleri ile birlikte getiriyorlardı. Bunlar arasında pek tabi halılar da bulunuyordu. Daha önce yedinci yüzyıl son çeyreğinde ve sekizinci yüzyılda gelen Türkler ilk defa halıyı iklim bakımından alışık olmayan bu ülkeye getirerek tanıtmışlardır.&lt;br/&gt;Fustat&quot;da bulunan küçük halı parçaları Abbasi devrine mal edilir. Bunlar arasında Kahire Arap Müzesi&quot;nde bulunan kufi kitabeli iki parçadan biri, büyük bir ihtimalle 202 (817-818) tarihlidir. Kufi kitabeli üçüncü parça Washington Texstile Museum&quot;dadır. İsveç koleksiyonunda bulunan diğer parçalarla birlikte Lamm tarafından yayınlanan bu halılar Abbasi devri örnekleri olarak görülür. Bunlar Doğu Türkistan&quot;da bulunan İslam öncesi halılar ve İspanya halıları gibi tek argaç üzerine düğümlü halılardır.&lt;br/&gt;SELÇUKLU HALILARI&lt;br/&gt;1905 yılına kadar Alaeddin Camii&quot;ni ziyaret edenlerden Sarre&quot;de dahil olarak hiçbiri Konya halılarını fark edememiş</description></item><item><title>RESİM - TAŞBASKI KALEMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-tasbaski-kalemi-401873.html</link><description>taşbaskı kalemi</description></item><item><title>MISIR SERAMİK SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?misir-seramik-sanati-372167.html</link><description>MISIR SERAMİK SANATI&lt;br/&gt;İ.Ö. 3000 den önce Nil vadisi boyunca sayısız yerleşim merkezlerinde yerel birçok tanrıya tapınılmaktaydı. Siyasal birliğin sağlanması ve merkezi yönetimin kurulmasından sonra yerel tanrıların yanısıra yaşayan firavunlara da tapınılmaya başlanması, çok tanrılı karakteristik Mısır dinini oluşturdu. Mısır çok tanrıcılığının pek fazla sayıdaki tanrıları arasında, karısı Isis ve oğlu Horusla birlikte, Osiris yer alır. Osiris ölüm tanrısıdır. Ayrıca güneş tanrısı ve güneş tanrılarının en büyüğü olan Ra, Mısır dininde önemli yer tutar.&lt;br/&gt;Mısır sanatında her yapıt belli bireylemde bulunmak ve yararlı olmak için yapılmıştır.Her anıtın yaşamsal bir işlevi vardır.&lt;br/&gt;Mısır dini inancının temelinde ölümden sonra yaşamın devam etmesi inancı vardır. Mısırlı zanaatkarlar; öğeleri gerçek güncel dünyadan daha kalıcı ve belirgin olması amacıyla idealize semboller şeklinde betimlemişlerdir. Nil nehrinin ve vadisinin ekonomik, toplumsal ve kültürel bir bütünlük göstermesi,üç kıtayı birbirine bağlayan yollar üzerindeki stratejik konumu, Mısır ülkesinde farklı sanatların oluşmasına etken olmuştur.&quot; Bunlar mimarlık, heykel, resim, cam, seramik sanatı olarak gruplandırılabilir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;MISIR ÇAMURU&lt;br/&gt;Mısır çamuru terimi, genel olarak kuvars .tabanlı, soda-silikat karışımlı seramik yapı ve bu karışımla üretilmiş ürünler için kullanılır. Eski Mısırlılar, kuru alkalik göl artıklarından elde edilen ham soda ile toz haline getirilmiş çakmak taşım (kuvars) kullandılar. Düşük sıcaklıklarda; pişirilen bu seramiklerin rengi, genellikle mavi ve yeşildi. Ancak, diğer renklerde başarıyla elde edilmiş ve belirli devrelerde yaygınlık kazanmıştır. Mısırlılar bu çamurla boncuklar, küçük heykelcikler, muskalar, mimari süsleme elemanları, kaplar yapmışlardır.&lt;br/&gt;Eski Mısırlılar, mısır çamurunda kuvars, soda ve Nil kili kullanmışlardı.&lt;br/&gt;Mısır çamuru, hammadde karışımına su, soda, sirke ve ispirto ilave edilerek plastik ve homojen bir hale getirilir. Kullanılan sıvılar; şekillendirme, kurutma ve pişirme aşamalarında farklı özellikler gösterirler. Bu ise, Mısır çamurunun   karakteristiği olan parlaklık üzerinde olumlu ve olumsuz etkiler yapar.&lt;br/&gt;Su ve ispirto, daha kurutma aşamasında Mısır çamuru&quot;nun bünyesinden uzaklaşır ve bu evrede Mısır çamuru yüzeyinde oluşması gereken alkalik tuzların oluşumunu engeller. Pişirimden sonrada oluşması gereken parlaklığın bozulmamış olması, bu sıvılarla Mısır çamuru yapabileceğini göstermektedir.&lt;br/&gt;Soda kullanımında, Mısır çamuru bünyesinde kurutma ve pişirme aşamalarından sonra bir bozulma olmaz. Çünkü sodanın içerdiği gazlar daha kurutma aşamasında çamurun  bünyesinden uzaklaşır.&lt;br/&gt;Mısır çamurunda parlaklık (sırlı etki), çamura konan hammaddelere, bunların oranına, kurutmaya ve pişirme derecesine bağlıdır. Bununla birlikte Eski Mısırlılar, karbonat; sülfat, soyum klorid ve potasyum içerikli bir karışımla Mısır çamurunu parlaklaştırmaya çalışmışlardır. &lt;br/&gt;Mısır çamuru için en önemli aşamalardan biri kurutmadır. Parlamasını sağlayan alkalik tuzlar, işte bu aşamada, bünyedeki suların bir kısmının çamurdan uzaklaşmasıyla yüzeyde toplanır. Bu etki gözle görülebilir. Ürünün üzeri kırağıya benzer beyaz bir örtüyle örtülür. Bu aşamada, Mısır çamurunu fazla ellememek gerekir; çünkü bu beyazlığın bozulması. Mısır çamurunun pişirimde mal bir gölünüm almasına neden olur.&lt;br/&gt;Eski mısırlılar, Mısır çamuruna dekorların işlemini, genellikle şekillendirmeden sonra kazıma tekniği (sgraftifo) ve pişirim sonunda oluşan parlak yüzeyi de fırçayla gerçekleştirdiler. Günümüzde dekorlama, fırça, sgraffito aplike gibi yöntemlerle sürdürülüyor. &lt;br/&gt;Mısır çamuru genellikle 750-1050 oC arasında   pişirilmektedir. Oysa Eski Mısırlılar pişirimi her zaman, düşük derecelerde tutmuşlardı.&lt;br/&gt;Mısır Çömlekçiliği genelde kullanılmış kil tipine göre iki, ana gruba ayrılabilir. Birinci grup; Nil Vadisinin alüvyon yataklarından elde edilen milli Nil çamuruyla yapılan ve pişme rengi kırmızı - kahverengi olan çömleklerdir. Bu grup, Mısır Çömlekçiliğinin büyük kısmını oluşturmuştur.&lt;br/&gt;İkinci grupta ise, kalker kili (yada Mısır kili) çömlekler yer alır. Bunlar, Mısır&quot;da</description></item><item><title>RESİM - ÖĞRETİM ARAÇLARI VE ETKİLİ KULLANIMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-ogretim-araclari-ve-etkili-kullanimi-401888.html</link><description>öğretim araçları ve etkili kullanımı</description></item><item><title>SANAT - WHY İS OTHELLO A TRAGEDY?</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-why-is-othello-a-tragedy-403289.html</link><description>why is othello a tragedy?</description></item><item><title>RESİM - DÖNEM ÖDEVİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-donem-odevi-401883.html</link><description>dönem ödevi</description></item><item><title>MİMAR SİNAN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?mimar-sinan-363294.html</link><description>MİMAR SİNAN&lt;br/&gt;Türk mimarı (Cırlavuk ya da Ağırnas köyü, Kayseri, 1489/1490-İstanbul, 1588).&lt;br/&gt;Türk mimarlık tarihinin en büyük mimarlarından biri olan Mimar Sinan (Koca Sinan da denir), Yavuz Sultan Selim&quot;in, o zamana kadar yalnızca Rumeli&quot;de yapılan devşirme toplanması işinin Anadolu&quot;da da yapılmasını istemesi üzerine, devşirme olarak Kayseri&quot;den alınıp 1512&quot;de İstanbul&quot;a getirildi ve Yeniçeri Acemioğlanlar ocağına girdi. Köyünde, kulübeler, ahırlar, su yolları yaparak deneyim kazanmış olduğundan, Acemioğlanların bir zanaat öğrenmeleri kuralına uyarak, çağın iyi mimarları yanında çalıştı. Çıraklık döneminden sonra Yeniçeri ortalarından birine girdi (1514). Yavuz Sultan Selim&quot;in İran ve 1517&quot;deki Mısır seferlerine atlı sekban olarak katıldı; böylece İran ve Mısır&quot;daki mimarlık yapılarını inceleme olanağı buldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Belgrad (1521 ve Rodos (1522) seferlerine katılan Mimar Sinan, 1526 Mohaç seferinden sonra yayabaşılık rütbesine, daha sonra da ordu zemberekçibaşılığına (cephane sorumlusu) yükseldi. 1534&quot;teki İrakeyn seferinden sonra düzenlenen İran seferi (1533) sırasında, Van gölü üstünde askeri ulaşımı sağlayacak gemilerin yapımında gösterdiği yararlık üzerine Haseki rütbesini aldı. Reis-i Mimaran-ı Dergah-ı Ali (Yüksek Dergah Mimarları Başkanı) görevine geldi (1536). 1538&quot;deki Kara Boğdan (Moldavya) seferinde Prut ırmağı üstünde kısa zamanda kurduğu köprü, padişahın beğenisini kazandı. Yeniçeri ordusunda bir savaşeri olarak değil, istihkam işlerinin yöneticisi ve tasarlayıcısı olarak çalışan Mimar Sinan&quot;ın ilk yapıtı olarak, Halep&quot;teki Hüsreviye Camisi (1536-1537) kabul edilmektedir. İstanbul&quot;daki ilk yapıtı Haseki külliyesi (1539), mimarbaşı olduktan sonraki ilk büyük ve önemli yapıtıysa İstanbul&quot;daki Şehzade Camiisidir (1543-1548). Ancak Mimar Sinan&quot;ın başyapıtı olarak, 1557&quot;de tamamladığı Süleymaniye Camisi kabul edilmektedir. Bu caminin başarısı nedeniyle mimar Sinan&quot;a &quot;ulu, yüce&quot;  anlamındaki &quot;Koca&quot; sanı verilmiştir. Bütün yaşamı boyunca İstanbul, Edirne, Ankara, Kayseri, Erzurum, Manisa, Bolu, Çorum, Lüleburgaz, Kütahya, Gebze, Babaeski, Çorlu, Bolvadin, vb. Anadolu kentleriyle, Halep, Şam, Sofya, Hersek, Budin, Rusçuk gibi Osmanlı topraklarında suyolları, çeşmeler, camiler, külliyeler, medreseler yaparak ülkeyi bayındır bir duruma getiren Mimar Sinan, Edirne&quot;deki Selimiye Camisi&quot;ni (1569-1575) 85 yaşında yaptı. Sultan murat III döneminde Mekke&quot;nin onarımı için Hicaz&quot;a gönderildi.&lt;br/&gt;Yaratıcı bir dehası olan mimar Sinan, son yapıtlarından biri olan Kasımpaşa&quot;daki Kaptanıderya Piyale Paşa Camisi&quot;nde (1573) eski ulucamilerin planına dönüş yaparak, kuruluş döneminin özellikleriyle, uzun mimarlık yaşamı boyunca edindiği deneyimlerin bireşimini yapmıştır. Mimar Sinan&quot;ın türbesi, Süleymaniye külliyesinde bulunan yalın bir yapıdır.&lt;br/&gt;MİMARLIK ANLAYIŞI&lt;br/&gt;Mimar Sinan, Osmanlı mimarlığında klasik dönem denen dönemin başlıca yaratıcısı, bir başka deyişle, okul kurmuş bir sanatçıdır. Yapıtlarında, güzellik ve işlev kavramlarını bireştirerek, mühendislik tekniğinin yaratıcılığını, sanatçı beğenisiyle birleştirip özgün yapılar ortaya koymuştur. Ancak bu yapıtlarda işlevi, estetiğin ardına gizleyen bir sanatçı anlayışı egemendir. Böylece, plastik değerleri ön plana çıkarmış, özellikle, yaptığı binalarda genişlik duygusu yaratmak amacıyla kare, altıgen ve sekizgen planlar kullanmıştır. Bu binalardaki birbirleriyle uyumlu olarak kullanılan mimarlık öğeleri, bir görkem duygusu yaratacak biçimde düzenlenmiştir. Kubbeyi taşıyan payelerin ince görünmesini sağlamak üzere hücre ve panolar kullanmış, sütun başlıklarını mukarnaslarla süslemiştir. Ancak süslemede de işlevin gözardı olmasını engelleyecek bir anlayışı uygulamıştır. &lt;br/&gt;Eldeki kaynaklara göre, Mimar Sinan pek azı onarım olmak üzere çok sayıda cami, mescit, medrese, darülkurra, türbe, imaret, darüşşifa, sukemeri, köprü, kervansaray, saray, mahzen, hamam yapmış verimli bir mimardır.&lt;br/&gt;Kendisinden önceki Ayas, Hayrettin gibi mimarlardan yararlanan Mimar Sinan&quot;ın klasik dönem olarak adlandırılan mimarlık anlayışı Ayas, Şecca, Acem Ali, Küçük Sinan, Davut Ağa, Ahmet Ağa, Kemalettin, Yusuf Mehmet Ağa, Süleyman Ağa, Muslihittin, Hüseyin Çavuş, Hacı Hasan, İbrahim gibi mimarlar tarafından sürdürülmüştür.&lt;br/&gt;MİMAR SİNAN&quot;IN ESERLERİ&lt;br/&gt;1. Camiler&lt;br/&gt;Mimar Sinan, ilk eserlerinde, Erken Devir Osmanlı mimarisinin geleneklerine bağlanarak mekan araştırmaları yapmıştır. Tek kubbeli camiyi, kanatlı camiyle birleştirme düşüncesini ortaya koymaya çalışmıştır. Sinan&quot;ı Sinan ya</description></item><item><title>SANAT - CANDAN ERÇETİN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-candan-ercetin-403210.html</link><description>candan erçetin</description></item><item><title>SANAT - YENİ GERÇEKÇİ SİNEMA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-yeni-gercekci-sinema-403387.html</link><description>yeni gerçekçi sinema</description></item><item><title>HEGEL&quot;İN GÜZELLİK ANLAYIŞI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?hegel-in-guzellik-anlayisi-384026.html</link><description>HEGEL&quot;İN GÜZELLİK ANLAYIŞI&lt;br/&gt;Kanta dayalı olarak gelişen idealist estetik, tepe noktasına Hegel (1770-1831) estetikinde ulaşır. Daha ileri gidip, Platondan kalkan güzellik felsefesinin çağlar geçerek Hegelde doruğa eriştiğini söyleyebiliriz. Hegel estetikinde, tıpkı Hegel felsefesinde olduğu gibi, Hegele kadar gelen bütün estetikler düğümlenir ve Hegelden sonra gelen estetikler de bu düğümün bir açılışıdır.&lt;br/&gt;Hegel estetiki ve güzellik felsefesi, doğal olarak onun felsefesinden kaynaklanır. Bunun için ilkin kısaca, bir iki çizgi. ile Hegel felsefesine değinmek istiyoruz. Hegel felsefesinin çıkış noktası, mutlak kavramı ya da tin (Geist) kavramıdır. Mutlak, kavram, ide ya da tin, dinamik bir varlıktır ve bu dinamizm bir diyalektik süreç içinde somutlaşır. Felsefenin konusu, idenin, kavramın, tinin bu gelişmesini incelemektir, Kavram, ide, tin kendi başına gerçeklikten yoksun bir olanaklar varlığıdır. Tin, kendi bilincine ulaşabilmek için gerçeklik kazanmak ister ve bunun için kendi dışına çıkar, kendini dışlaştırır. Kendi kendine bir thesis olan kavram, ide, tin kendi dışına çıkmakla kendi özüne karşıt, kendine yabancı bir varlık olur: Doğa varlığı. idenin, tinin özüne yabancı olan bu varlık, idenin diyalektik gelişmesinde anti-thesis adımını oluşturur. Doğayı inceleyen felsefe de doğa felsefesi adını alır.&lt;br/&gt;Doğada kendini gerçekleştirirken, kendi özüne yabancı, kendine karşıt bir varlık olan ide, tin, gelişmesinin üçüncü basamağında kendine geri döner, ama, bu kez gerçeklik kazanmış olarak. Bu basamak da tinin diyalektik gelişmesinin synthesis basamağını oluşturur. idenin, tinin bu kendi özüne dönüşü üç aşama içinde olur:&lt;br/&gt;1) Sübjektiv tin: Bu, bireysel tin olup, bunu antropoloji, fenomenoloji ve psikoloji inceler.&lt;br/&gt;2) Objektiv tin: Bu, özgür istemin (irade) objektivleşmesini gösterir. a) Özgür isternin objektiv gerçeklik olarak ürünü hukuktur. b) Kendi üzerine katlanıp düşünen istem moralite (ahlak) olarak ortaya çıkar. Burada istem, vicdan olarak kendini belirler, c) Ahlaklılık. Burada süre, ahlaksal olan şey ile, aile, burjuva toplumu ve devlet ile bir olma bilinsine varır.. Devlette objektiv ahlak en yetkin biçimde gerçekleşir. Devlet, ,mutlak ahlaklılığı, mutlak doğruluğu (hakikat) ve mutlak özgürlüğü, Hegelin deyimi ile, devlet yeryüzü,nde Tanrısallığı ifade eder.&lt;br/&gt;3) Mutlak tin: Sübjektiv ve objektiv tinlerin bir sentezi olup, onda tin kendi kendinin tam bilincine varır. Bu da yine üç aşamada olur: 1) Tinin kendi özünü özgürce seyretmesi ile sanat doğar. 2) Tinin kendi özünü simgelerle kavramasıyla din doğar. 3) Tinin kendi özünü kavramsal-düşünsel olarak kavramasıyla felsefe doğar. Felsefe, tinin en üstün gelişme basa mağıdır. Bütün bu tin sistemini araştıran felsefe de, tin felsefesi adını alır.&lt;br/&gt;Görüldüğü gibi, sanat, mutlak tinin kendine dönüşü içinde ilk basamağı oluşturur. Sanatı ve sanat ile ilgili fenomenleri, bu arada güzelliği inceleyecek bir felsefe olan estetikin konusu, mutlak tindir, kendini özgürce seyrederek kavrayan tindir. Böyle bir estetik de tinsel bir felsefe olacaktır. Böyle bir estetiki Hegel, Â«Estetik DersleriÂ&#187; (Vorlesungen über die Aesthetik) adlı yapıtında temellendirir. Bu yapıtın ana düşüncesi ve çıkış noktası, estetik, sanat güzelliğinin bilimidir düşüncesidir. Doğa güzelliği bu tanımın ve bu belirlemenin dışında kalır. Çünkü, yalnız Â«sanat güzelliği tinden doğmuştur ve bu bakımdan da sanat güzelliği doğa güzelliğinden üstündür.Â&#187; Tin ürünleri doğa ürünlerinden üstün olduğuna göre, bir tin ürünü olan sanat güzelliği de doğa güzelliğinden üstün olacaktır. Hegele göre, estetikin konusu, sanat güzelliği olarak belirlenince, buradan bir güçlük doğar: Sanat güzelliği ya da güzel sanat bilimsel bir araştırmaya değer mi? Çünkü, Hegele göre, sanat en ilkellerin ürünlerinden en yüce tapınaklara kadar uzanır ve yaşamın dışında kalır. Sonra, sanat ve güzellik, görünüş ile ilgilidir ve bu görünüş de ciddiliğe karşıt olan bir aldanma olmasın? Hegele göre, güzellik ve sanat, bir aldanma ve bir aldatma değil, yalnızca bir görünüştür. Yine Hegele göre, sanat güzelliği duyusallığa ve hayal gücüne dayanır. Bilimin konusu ise, soyut, düşünsel objelerdir. Nasıl olur da sanat güzelliği gibi hiçbir düşünsel yanı olmayan bir obje alanı bilimsel bir araştırmanın konusu olabilir?&lt;br/&gt;Hegel, bu her iki eleştiriyi temelden çürütmek ister. Sanat güzelliği bir görünüştür, ama bu bir özün (essential bir tözün (substans) görünüşüdür. Bu görünüş, yaşam ve dünyanın keyfilik ve rastlantı</description></item><item><title>SANAT - AŞIK UMER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-asik-umer-401312.html</link><description>aşık umer</description></item><item><title>HATTUSAS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?hattusas-450904.html</link><description>HATTUSAS-YAZILIKAYA&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Çoruma 82 km,Ankara&quot;ya 208 km uzaklıktaki Boğazköy/Alaca höyük Milli Parkı Çorum Sungurlu ilçe sınırları içindeki 2634 hektarlık ören yerine Ankara&quot;dan Sungurlu&quot;ya gidip, oradan Sungurlu-Çorum karayolunun 7. Km.sinden sağa dönüp 22 Km. ilerlendiğinde ulaşılır. Yol her mevsimde gidilebilecek kadar iyi sayılır. Ankara-Yozgat yolunu izleyerek de ulaşabilirsiniz. Hattuşaş ile Yazılıkaya&quot;nın arası 5 Km. dır&lt;br/&gt;    Çorumun Sungurlu ilçesi sınırları içerisinde bulunan Boğazköy/Alaca höyük Milli Parkı 2634 hektarlık bir alandan oluşuyor. Boğazköy&quot;de, 1906 yılında çivi yazısı tabletlerinden oluşan krallık arşivinin bulunması ile ortaya çıkan ve Anadolunun en büyük uygarlıklarından biri olan Hitit uygarlığının başkenti Hattuşaşın kalıntıları, Boğazkale Köyünün güneydoğusunda yer alıyor. Bölgedeki buluntular, ilk yerleşimin paleolitik çağda ortaya çıktığını ve asil yerleşimin ise Eski Tunç Çağında olduğunu gösteriyor. M.Ö. 1190da Hitit İmparatorluğu yıkıldıktan sonra önemini yitiren Hattuşaş, UNESCOnun Dünya Miras&quot;ı Listesine 1987 yılında alındı&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;       ALACAHÖYÜK ve HATTUŞAŞ TARİHÇESİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Çorumda yapılan Arkeolojik kazılar sonucu dağınık biçimde ele geçen az sayıda taslar ve tas aletler bize Çorum civarında Yontma Tas Çağı (Paleolitik) ve Cilalı Tas Çağı (Neolitik) insani mevcut olduğunu göstermektedir. Yine bakırdan yapılmış aletlerin de bulunması ile M.Ö. 5500-3000 yılları arasında Kalkolitik dönem insanlarının yaşadığı , özellikle de M.Ö. 4000 yillarinda yerleşimin aralıksız olarak devam ettiği tespit edilmiştir.&lt;br/&gt;Ayrıca; M.Ö. 3200-2000 yılları arasında Eski Tunç Çağı insanlarının Çorum ve çevresinde tüm Anadoluda olduğu gibi yerleşim alanı olarak Feodal devlet sistemi ile küçük şehir devletleri kurmuş ve bu devletlerin Alaca höyük ve çevresinde  yoğunlaştığı yapılan kazılardan anlaşılmaktadır.&lt;br/&gt;Alaca höyük&quot;te Eski Tunç Çağına ait 13 Kral mezarı, bu mezarlarda açığa çıkarılan; altın, gümüş, elektron ve bronzdan yapılan çeşitli kapı, ve süs eşyaları, silahlar güneş kursları boğa, geyik heykelleri bulunmuştur.&lt;br/&gt;    Asurlular (M.Ö. 1950- 1750) Kuzey Mezopotamyada büyük devlet kurmuş Anadolunun 9 ayrı yerinde KARUM adi verilen ticari merkezler kurmuşlar bunlardan biri de HATTUSAS KARUM adini taşıyan Hattuşaş yani Boğazköydür&lt;br/&gt;Asurlulardan sonra (M.Ö.1680) Koloni çağını takip eden Eski Hitit devletidir. İlk Hitit Kralı olarak da adi bilinen Anitta&quot;dır. Hitit devletinin kurucusu LABARNA zamanında Hititlerin başkenti NASA&quot;dan HATTUSAS&quot; taşınmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Hattuşaş ile Alaca höyük, Eski yapar, Pazarlı, Kus saray ve son kazılarda ortaya çıkan Orta köy (SAPINIVA) kenti Hitit merkezleri olarak bu çağda adini dünyaya duyurmuştur.&lt;br/&gt;Hititlerden sonra Frizler, Kimmerler, Medler ve Büyük İskender&quot;in Anadoluyu istilasına kadar Perslerin hakimiyetinde kalmıştır. Daha sonra da Galatlar gelerek İskilip, Osmancık, Alaca höyük, Eski yapar, Avlat Köyü civarında yerleşmişledir.&lt;br/&gt;  M.Ö. 2000-1200 yılları arasında Anadoludaki en büyük güç, Hint-Ari ırkından gelen, Hititlilerdi. Haitilerden kültürel olarak çok etkilenmişler, isimlerini de onlardan almışlardır. &lt;br/&gt;Anadoludaki ilk medeniyeti kurmuş olan Hititler, M.Ö.10.yüzyıla kadar süren büyük bir imparatorluktular . &lt;br/&gt;Eski Hitit başkenti olan Hatusas şehrinin kalıntıları, geniş bir alana yayılır, duvarlarla kaplıdır ve Kraliyet  Kapısı, Yer kapı (yeraltı tüneli) ve Aslanlı kapı gibi bir kaç giriş kapısı vardır. &lt;br/&gt;Şehrin yakınındaki Bazılıkaya açık hava tapınağında Hitit Tanrıları taslar üzerinde resmedilmişlerdir.Alaca höyük de güneş simgesi, boğa, geyik gibi çeşitli kültürel semboller ve pek çok seramik örneği bulunmuştur. Hitit krallığının denizci güçler tarafından sona erdirildiği söylenir. &lt;br/&gt;Dünyada ilk yazılı barış anlaşmasının Hititlilerce yapılmıştır.Mısırlılarla Hititliler arasında ki Kadeş savaşından sonra yapılan ilk yazılı barış anlaşması, sonraları bir kaya üzerine yazılmış olarak bulunmuştur. Bakir üzerine yapılan bir kopyası Türkiye tarafından Birleşmiş Milletler e gönderilmiştir. &lt;br/&gt;Çorum ve çevresi M.S. 1075 yılında Danisment Ahmet Gazi tarafından Türklerin eline geçmiş, Anadolu Selçukluları, Osmanlı Devleti ve Milli Kurtuluş Savası sırasında Türk hakimiyetinde kalmıştır.&lt;br/&gt;Çorum 1921 yılına kadar Ankara vilayetine bağlı bir sancak iken 1921 yılından itibaren m</description></item><item><title>ORHAN VELİ VE AHA KEMAL BEATLI ŞİİR KARŞILAŞTIRMASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?orhan-veli-ve-aha-kemal-beatli-siir-karsilastirmasi-342914.html</link><description>ORHAN VELİ KANIK &lt;br/&gt;               YAŞAM HİKAYESİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Orhan Veli 13 Nisan 1914te İstanbulda doğdu, 14 Kasım 1950 de aynı &lt;br/&gt;kentte öldü. Babası Veli Kanık,  Cumhurbaşkanlığı Armoni Orkestrası şefiydi. &lt;br/&gt;Orhan Velinin çocukluğu köklü bir sanat kültürü alabileceği bir ortamda, &lt;br/&gt;İstanbulda geçti. İlköğrenimine Galatasarayda başladı. Daha sonra babasının &lt;br/&gt;görevi nedeniyle gittikleri Ankarada okudu. Şiir serüvenine birlikte atılacağı &lt;br/&gt;arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet ile lise sıralarında tanıştı. Liseden sonra &lt;br/&gt;İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne girdi.  1935de &lt;br/&gt;bitirmeden ayrıldı. 1936-1942 yılları arasında PTT Genel Müdürlüğünde &lt;br/&gt;memurluk yaptı. Askerlik görevini 1942-1945 arasında Geliboluda yedek subay &lt;br/&gt;olarak tamamladıktan sonra Ankarada Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme &lt;br/&gt;Bürosunda çalışmaya başladı. 1947 de bu kurumda kendi değimi ile &lt;br/&gt;antidemokratik bir hava esmeye başlayınca istifa etti. 1 Ocak 1949da &lt;br/&gt;yayımlamaya başladığı iki sayfalık Yaprak dergisini 15 Haziran 1950 ye &lt;br/&gt;değin yirmi sekiz sayı çıkardı. Bir gece Ankarada belediyenin yola kablo &lt;br/&gt;döşemek için kazdırdığı bir çukura düşerek başından yaralandı. Ertesi gün &lt;br/&gt;İstanbula geldi, bir arkadaşının evinde otururken fenalaşması üzerine &lt;br/&gt;kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesinde vefat etti. Mezarı Rumeli Hisarındadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Orhan Veli küçük yaşlarda başlayan edebiyat tutkusunu, lise yıllarından &lt;br/&gt;arkadaşı Oktay Rıfat ve Melih Cevdet ile birlikte , çeşitli şiir sorunları üzerine &lt;br/&gt;düşünerek geliştirdi. Üç arkadaş ilk şiirlerini Ocak 1936 da Varlık dergisinde &lt;br/&gt;yayınladılar.Orhan Velinin 1936 dan 1940a kadar yayınladığı otuz sekiz şiir, &lt;br/&gt;genellikle gençlik döneminin ürünleri kabul edilir. Bunlar, genel havasıyla, &lt;br/&gt;Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas şiirini çağrıştıran, Fransız &lt;br/&gt;sembolistlerinden etkiler taşıyan şiirlerdir. Orhan Veli bu dönemde ağırlıklı &lt;br/&gt;olarak hece ölçüsüne ve uyağa önem vermiş, duru ve akıcı bir Türkçe &lt;br/&gt;kullanmıştır. Eski Türk şiirini, Divan Edebiyatı kalıp ve ölçülerini iyi bilmeye &lt;br/&gt;özen göstermiştir. Ama bu gençlik dönemi şiirlerini sağlığında yayımlanan &lt;br/&gt;kitaplarına almamıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; 1941de basılan Garip adlı kitapta Orhan Velinin önsözüyle topluca &lt;br/&gt;sunulan Oktay Rıfat, Melih Cevdet ve Orhan Veliye ait şiirlerin yaslandığı &lt;br/&gt;ilkeler önsözde uzun uzadıya açıklanır. Buna göre şiir bütün hususiyeti &lt;br/&gt;edasında olan ve insanın beş duyusuna değil, kafasına hitap eden bir söz &lt;br/&gt;sanatıdır. Bu sanat azınlığı oluşturan varlıklı sınıfların zevkine değil, &lt;br/&gt;çoğunluğa seslenmesini bilmelidir. Bunun yolu ise, şiiri, artık ona yük olmaya &lt;br/&gt;başlayan söz sanatlarından , şairane imgelerden, kısıtlayıcı biçim özelliklerinden &lt;br/&gt;kurtararak halkın en geniş kesimlerinin malı olan gündelik yalın bir dille &lt;br/&gt;yazmaktır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Orhan Veli ve arkadaşlarının Türk edebiyat tarihinde Garip hareketi &lt;br/&gt;olarak anılan bu çıkışları, bir yandan, halkın diline olduğu gibi, sırt çeviren &lt;br/&gt;Ahmet Haşim şiir geleneğine; bir yandan, artık kalıplaşmış bir hale gelen hece &lt;br/&gt;şiirine; bir yandan da, dönemin siyasal koşulları sonucu yaygınlaşması &lt;br/&gt;engellenmiş olan ve halkın davalarını eski şiir kuralları içinde kalarak savunan, &lt;br/&gt;bir  beğeni devrimi yapmamakla suçladıkları toplumcu gerçekçi şiir &lt;br/&gt;geleneğine bir tepki niteliğindedir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Orhan Velinin Vazgeçemediğim ve Yenisi adlı kitaplarda gelişen değişim &lt;br/&gt;süreci, Karşı adlı kitapta daha geniş ve kesin bir düzeye ulaşır. Artık toplumdaki &lt;br/&gt;haksızlıkları, bozuklukları ele alan, gericiliğe ve demokrasi anlayışına karşı şiir &lt;br/&gt;yazan bir şairdir. Kısa süren yaşamının son döneminde Yaprak dergisinde &lt;br/&gt;yayınladığı yazılarla toplumsal yönü ağır basan bir eylem adamı kimliğine &lt;br/&gt;bürünür.           &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;YAHYA KEMAL BEYATLI&lt;br/&gt;                 &lt;br/&gt;                 YAŞAM HİKAYESİ&lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;  Yahya Kemal Beyatlı 1884 yılında doğdu. Birinci Dünya Savaşı &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;yıllarından başlayarak 40 yılı aşan bir süre boyunca eserleri ve düşün&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;celeriyle Türk sanatını kuvvetle etkiledi. Yahya Kemal, Tanzimat ve Serveti &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Fünun şairlerinin Batıyı geniş ölçüde taklit edişini, yüzeydeki örneklere bağlı</description></item><item><title>İTALYA&quot;DA RÖNESANS SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?italya-da-ronesans-sanati-381563.html</link><description>İTALYA&quot;DA RÖNESANS SANATI&lt;br/&gt;Nurhan Atasoy - Uşun Tükel&lt;br/&gt;Rönesans, sanat ve kültürle ilgilenen herkesin sık sık karışlaştığı sözcüklerden biridir. ıtalyanca rinascimento sözcüğünden kaynaklanan bu terim, dilimizde &quot;yeniden doğuş&quot; anlamına geliyor. Rönesans genelde, 14-16. yüzyıllarda ıtalya&quot;da klasik modellerin etkisi ile sanat ve yazın alanındaki canlanış olarak tanımlanır. Daha 1550&quot;de, sanat tarihçiliğinin öncüsü sayılan Giorgio Vasari (1511-1574), sanat alanındaki bu canlanışı tanımlamak için &quot;rinascita&quot; sözcüğünü kullanmıştır. Ama deyim bugünkü anlamda kullanımını, büyük oranda Jacob Burchardt&quot;ın ilk kez 1860&quot;da basılan &quot;ıtalya&quot;da Rönesans Kültürü&quot; adlı yapıtına borçludur. Rönesans, Burchardt&quot;ın da değindiği gibi, ıtalya&quot;da yalnız sanat alanında görülmez; sosyal yaşantının bütün dallarındaki hareketliliği, canlanışı içerir.&lt;br/&gt;Rönesans günümüzde klasik Avrupa sanatını başlatan dönem olarak benimseniyor. 15. yüzyıla değin Avrupa&quot;da Ortaçağ&quot;ın sembolik dünya görünüşü egemendi. Soyut, tartışmaya kapalı bir düşünce sistemi söz konusuydu. Bu durum, doğal olarak sanata da yansımıştı. Daha çok Kutsal Kitap&quot;tan alınan konular, şemalara bağlı ve sembolik bir dille anlatılıyordu. Daha da önemlisi, Ortaçağ&quot;ın sanat dalları arasında Güzel Sanatlar diye adlandırdığımız resim, heykel ve mimari yer almıyordu. Ortaçağ&quot;ın &quot;Yedi Sanat&quot;ını (Trivium ve Quadrivium) Diyalektik (mantık), Gramer, Retorik (söylev sanatı) ve Aritmetik, Geometri, Astronomi, Armoni (genel anlamda müzik sanatı) oluşturmaktaydı. Resim ve heykel ise zanaatla ilgili görülüyor, bu alanlarda çalüşanlar da zanaatçı olarak adlandırılıyordu.&lt;br/&gt;15. yüzyıldan itibaren ise düşünce alanında, ılkçağ anlayışının etkileri görülmeye başlanır. Büyük düşünürlerin yapıtları ıtalyancaya çevrilir, ılkçağ mitolojisindeki öyküler Hıristiyanlığa uyarlanır. Bu arada resim, heykel ve mimari, yapılan kuramsal çalışmaların da etkisiyle sanat niteliği kazanmaya başlar. ılkçağ felsefesinin de etkisiyle, insanı &quot;Küçük evren&quot; (micro cosmos) olarak gören hümanist anlayış gelişir. Bu değişim, ekonomik bir temele de dayanmaktadır. Zenginleşen kent dükalıklarında klasik sanat eğitimi görmüş patronların egemenliği, Rönesans&quot;ın oluşmasında hayli etkili olmuştur. Özellikle Rönesans&quot;ın beşiği Floransa&quot;daki Medici ailesi, sanatın en büyük koruyucusuydu. Çeşitli alanlarda pek çok sanatçıyı barındıran Floransa, bir bankerlik merkezi haline gelirken kuzeyde Venedik de özellikle doğuya açık deniz ticaretinin en önemli limanı olmuştu. Sanatsever prenslerin de desteğiyle sanatçılara tüm olanaklar sağlanıyor, Roma&quot;da ılkçağ kalıntıları üstüne kazılar yapılıyordu. Bu kazılarda çıkan buluntular prenslerin saraylarında sergileniyor, sanatçılar bunlardan yararlanıyorlar, ılkçağ&quot;daki oranlar ve düzenler konusunda çalışmalar yapıyorlardı. Euclid&quot;den beri bilinen &quot;Altın kesim&quot;, 15. yüzyılda sanat yapıtlarının temel ilkesi durumundaydı.&lt;br/&gt;Rönesans&quot;la birlikte önemli bir gelişmeye daha tanık oluruz. Ortaçağ&quot;da zanaatçı olarak görülen ressam, heykeltraş ve mimarlar bu dönemde sanatlarıyla ilgili kuramsal çalışmalar da yapmaya başlarlar. Hemen bütün büyük Rönesans ustaları aynı zamanda büyük birer kuramcıdırlar desek, pek abartmış olmayız. Bunlardan biri de mimaride oran ve perspektif konusunda araştırmalar yapan Philippo Brunelleschi&quot;dir (1377-1446). Sanatçının Floransa&quot;da yaptığı Pazzi şapeli (1420), Rönesans&quot;ın mimari anlayışını açıkça ortaya koymaktadır. Brunelleschi bu küçük yapıda yatay-dikey karıştlığını belirgin bir biçimde gözler önüne sermiştir. Gotik dönemde baştacı edilmiş olan sivri kemer yerine, yuvarlak kemerin kullanılmış olması da bir yeniliktir. Yalın kare planı, altı sütunlu bir giriş bölümü ve ılkçağ tapınaklarınınkini andıran kubbesiyle Pazzi şapeli, erken Rönesans mimarisinin tipik bir örneğidir. Brunelleschi&quot;nin bir başka yapısı da mimaride ilk Rönesans örneklerinden olan Öksüzler Hastanesi&quot;dir. Brunelleschi yapımına 1419&quot;da başlanmış olan yapının revaklı cephesinde klasik ve Romanesk sanata ait pek çok forma yer vermiştir. Cephedeki yatay çizgilerin verdiği rahatlık, yuvarlak kemerler, ince sütunlar, pencere düzenindeki uyum ve yalınlık, Rönesans mimarisinin temel özellikleri olarak belirirler. Mimarın Floransa&quot;da yaptığı San Lorenzo Kilisesi (1425) ise, Ortaçağ&quot;da hayli yaygın olan bazilika planına dayanılarak gerçekleştirilmiştir. Yatay ve dikey çizgilerin başarılı bir biçimde kaynaştırılması, bu yapıda da temel özelliklerden biridir. Öte yandan, yapının dış görüntüsüyle iç mekanın ilişkisi de a</description></item><item><title>SANAT - AHMET MEKİN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ahmet-mekin-403340.html</link><description>ahmet mekin</description></item><item><title>SANAT - PİRAMİTLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-piramitler-403360.html</link><description>piramitler</description></item><item><title>SANAT - TÜRKİYENİN ŞAHESERLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-turkiyenin-saheserleri-403341.html</link><description>türkiyenin şaheserleri</description></item><item><title>1960 SONRASINDA SANAT</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?1960-sonrasinda-sanat-376091.html</link><description>1960 Sonrasında Sanat&lt;br/&gt;Hem figüratif hem de soyut sanatta 1960&quot;lardan sonra önceleri yavaş, ama giderek hızlanarak kendini belli eden bir değişme başlar. Bundan, daha çok soyut yapıtlar, özellikle de figürsüz sanat etkilenir. Öznelliğe karşı duyulan tepki, yeni bir nesnelliğin kurulması, yeniden biçime dönülmesi yolunda bir özlem uyandırır. Doğal olarak geçmişe bir dönüş düşünülemez, Gerçekçi ve Doğalsı sanat uzun süre güncel akımlar tarafından hor görülmüştür. Şimdi onların yeniden canlandırılması söz konusu olamaz. Önce yeni ve belirgin iki akımı ele almak gerekir. Bunların her ikisi de dar sınırlar içinde kalmışlar ve yukarıda sözü edilen ikilemden kaçınmaya çalışmışlardır.&lt;br/&gt;Bu akımlardan birine optik sanat anlamına gelen &quot;Op-Art&quot; adı verilmiştir. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;OP-ART:&lt;br/&gt;1960&quot;larda Kinetik Sanat kapsamı içinde optik yanılsamaya dayalı anlatım biçimi. Bir terim olarak ilk kez 1965&quot;te New York Modern Sanat Müzesi&quot;nde &quot;Yanıltıcı Göz&quot; adlı sergide algısal ikiliğe olanak tanıyan geometrik kompozisyonlar için kullanılmıştır. Pop art ile aşağı yukarı aynı dönemde gelişmiş bir soyut sanat akımını belirtir ve İngilizce Optical Art&quot;ın (optik sanat) kısaltılmış biçimi olan bir terimdir.&lt;br/&gt;Op Art da Pop Art gibi, ama tümüyle farklı bir doğrultuda, hareket nonfigüratif sanata bir tepki olarak doğmuştur.&lt;br/&gt;Bu sanat akımının amacı görsel ikililikten yararlanarak retinayı, güçlü biçimde etkilemek ve optik yanılsama yoluyla titreşim, yanıp sönme ve hareket duygusu yaratmaktadır. Böylece kinetik-optik deyimi birlikte birbirine yakın anlamlarda kullanılmaktadır. Kinetik sanat, büyük ölçüde optik özellik gösterir.&lt;br/&gt;Birer fizik olan  hareket ve ışık yüzyıllar boyu sanatçıları ilgilendirmiş, ışık ve hareket plastik ve görsel sanatların tasvirlerinde estetik öğeler ve ifade araçları olmuştur.&lt;br/&gt;Op Art terimi, tüm yalınlığı içinde kullanışlı, kolay bir terim olarak ortaya çıkmıştır; ama belirttiği sanatsal üretim, değişik ülkelerden belli sayıda sanatçıların benimsemiş oldukları ortak bir estetik anlayışının A.B.D&quot;ne özgü yorumu olarak belirir; üstelik bu anlayış, Mondrian ve Van Doesburgun kurmuş oldukları neoplastisizm, konstüktivizm ve süprematizm gibi soyut deyimlerin uzantısında yer alır. Bütün bu deneyimlerin ötesinde El Lissitzki ve Berlewinin 1920 yıllarının başlarında sürdürdükleri araştırmalar, Picabia&quot;nın görsel anlatım girişimleri (siyah beyaz optik sulu boyalar), Man Ray ve Marcel Duchamp&quot;ın (roto-rölyefler, 1935-1940)) etkinlikleri, Vasarely&quot;nin çok boyutlu uzam üstüne çalışmaları, özellikle de, Bauhausta ders vermiş olan ve 1950&quot;den sonra Yale University&quot;de görev alan Josef Albers&quot;in dersleri ABD&quot;li genç ressamların yetişmesinde doğrudan doğruya etkili oldu.&lt;br/&gt;Arkaik sanatların hareketsiz, blok gibi görünen heykelleri zamanla ve sanat anlayışlarına göre hareketlendirilmiş, barok sanat aşamasında hareket ve ışık temel sanatsal ifade öğeleri sayılmıştır. Berninin Apollan ve Daphne, Prosperina&quot;nın Kaçırılması, daha sonraları, Carpeaux&quot;nun La Danse&quot;ı, Rude&quot;un Marseilla ise grup heykellerinde hareket ifadenin tümüyle bütünleyici elemanları olarakdeğerlendirilmiştir. Fültürist resim ve heykel sanatçısı Baccioni tümüyle hareket algısı veren Mekanda Tek Form Sürekliliği adlı heykelini hareket olayını somutlaştırmak için yapmıştır.&lt;br/&gt;Resim sanatında da paralel değerlendirmeler görülebilir. Özellikle fütüristler manifestolarında snatta hareketin önemini vurgulamışlardır. Marcel Duchamp&quot;ın Merdivenden İnen Çıplak tuvali resim sanatında hareketin varılabilecek en üst düzeyi olmuştur. Sanatsal çalışmaları geleneksel minyatüre sanatı kurallarıyla sınırlandırılmış bulunan bir XV. yüzyıl Türk Minyatüristi de Yay Geren Binici tasvirinde hareketi büyük bir ustalıkla somutlaştırmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu sanatçılar ilgili oldukları sanat dalını bilime bağımlı duruma getirerek gözün ağ tabakasındaki titreşime dayalı bir sanatı geliştirmeye çalıştılar; böylece çalışmalarını, temelde, gözün, sert bir karşıtlık oluşturacak biçimde boyanmış iki yüzeye aynı anda uyum yapmasının olanaksızlığı üstüne dayandırırlar. Böyle bir girişim de geometrik figürlerin katıksız renklerin, matematiksel olarakdüzenlenmiş çizgiler ve noktaların kullanımını gerektiriyordu; bütün bu grafik ve rensel öğeler de harekete özgü yoğun bir görsel etki yaratmayı sağlıyordu. Ayrıca bu sanatçılar ışık, dektromanyetik bitkiler, hatta bazı biçimlerin mekanik yer değiştirmeleri gibi elle tutulamayan hareketli etkenlerden de yararlanıyorlardı. Her iki durumda da izleyici,</description></item><item><title>RESİM - TOLERANS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-tolerans-401855.html</link><description>tolerans</description></item><item><title>SANAT - HALK OYUNLARI DERLEMELERİNDE DERLEMECİNİN ÖZELLİKLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-halk-oyunlari-derlemelerinde-derlemecinin-ozellikleri-403430.html</link><description>halk oyunları derlemelerinde derlemecinin özellikleri</description></item><item><title>SANAT - SADIK  KARAMUSTAFA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-sadik-karamustafa-403265.html</link><description>sadık  karamustafa</description></item><item><title>SANAT - NEO KLASİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-neo-klasizm-403110.html</link><description>neo klasizm</description></item><item><title>BİLGE KAĞAN ABİDESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bilge-kagan-abidesi-350930.html</link><description>BİLGE KAĞAN ABİDESİ &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;Doğu Cephesi &lt;br/&gt;          Tanrı gibi tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı,sözüm: &lt;br/&gt;            Babam Türk Bilge Kağanı.......Sir,Dokuz Oğuz,İki Ediz çadırlı beyleri, milleti........Türk tanrısı........üzerine kağan oturdum.Oturduğumda ölecek gibi düşünen Türk Beyleri,milleti memnun olup sevinip,yere dikilmiş gözü yukarı baktı. Bu zamanda kendim oturup bunca ağır töreyi dört taraftaki ........dim. &lt;br/&gt;          Üstte mavi gök,altta yağız yer kılındıkta,ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin kağan,İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini,töresini tutu vermiş,düzene soku vermiş.Dört taraf hep düşman imiş .Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış,hep tabi  kılmış.Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş.Doğuda Kadırgan Ormanına kadar kondurmuş.İkisi arasında pek teşkilatsız Gök Türkü düzene sokarak öylece oturuyormuş.Bilgili Kağan imiş.Buyruku bilgili imiş tabii,cesur imiş tabii.Beyleri de milleti de doğru imiş. Onun için ili öylece tutmuş tabii.İli tutup töreyi düzenlemiş.Kendisi öylece vefat etmiş.Yasçı,ağlayıcı,doğuda gün doğusundan Bökli Çöllü halk, Çin,Tibet, Avar, Bizans,Kırgız,Üç Kurıkan, Otuz Tatar,Kıtay,Tatabı,bunca millet gelip ağlamış, yas tutmuş.Öyle ünlü kağan imiş. &lt;br/&gt;          Ondan sonra küçük kardeşi kağan olmuş tabii,oğulları kağan olmuş tabii. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak,oğlu babası gibi kılınmamış olacak.Bilgisiz kağan oturmuştur,kötü kağan oturmuştur. Buyruku  da bilgisizmiş tabii,kötü imiş tabii.Beyleri,milleti ahenksiz olduğu için,Çin milleti hilekar ve sahtekar olduğu için,aldatıcı olduğu için,küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için,bey ve milleti  karşılıklı çekiştirdiği için,Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış,kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş.Çin milletine beylik erkek evladını kul kıldı, hanımlık kız evladını cariye kıldı.Türk beyler Türk adını bıraktı.Çinli beyler Çin adını tutarak,Çin kağanına itaat etmiş.Elli yıl işi gücü vermiş.Doğuda gün doğusunda Bökli Kağana kadar ordu sevk edi vermiş.Batıda Demir Kapıya ordu sevk edivermiş.Çin kağanına ilini,töresini alı vermiş. &lt;br/&gt;          Türk halk kilesi şöyle demiş:İlli millet idim,ilim şimdi hani,kime ili kazanıyorum der imiş.Kağanlı millet idim,kağanım hani,ne kağana işi,gücü veriyorum der imiş.Öyle diyip Çin kağanına düşman olmuş.Düşman olup, kendisini tanzim ve tertip edemediğinden,yine tabii olmuş. &lt;br/&gt;          Bunca işi,gücü verdiğini düşünmeden,Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş.Yok olmaya gidiyormuş. &lt;br/&gt;          Yukarıda Türk Tanrısı,mukaddes yeri,suyu öyle tanzim etmiştir. Türk milleti yok olmasın diye,millet olsun diye,babam ilteriş Kağanı,annem İlbilge Hatunu göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmıştır.Kağan on yedi erle dışarı çıkmış.Dışarı yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış,dağdaki inmiş.Toplanıp yetmiş er olmuş.Tanrı kuvvet verdiği için,babam kağanın askeri kurt gibi imiş,düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya batıya asker sevk edip toplamış,yığmış.Hepsi yedi yüz er olmuş. &lt;br/&gt;          Yedi yüz er olup ilsizleşmiş,kağansızlaşmış milleti,Türk töresini bırakmış milleti,ecdadımın töresince yaratmış,yetiştirmiş.Tölis,Tarduş milletini orda tanzim etmiş.Yabguyu,şadı orda vermiş. &lt;br/&gt;          Güneyde Çin milleti düşman imiş.Kuzeyde Baz Kağan,Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş.Kıırgız,Kurıkan,Otuz Tatar,Kıtay,Tatabı, hep düşman imiş.Babam kağan bunca........kırk yedi defa ordu sevk etmiş,yirmi savaş yapmış.Tanrı lutfettiği için illiyi ilsizleştirmiş,kağanlıyı kağansızlatmış,düşmanı tabi kılmış,dizliye diz çöktürmüş,başlıya baş eğdirmiş.Babam kağan öylece ili,töreyi kazanıp,uçup gitmiş. &lt;br/&gt;          Babam kağan için ilki Baz Kağanı balbal olarak dikmiş.Babam kağan uçduğunda kendim sekiz yaşında kaldım.O töre üzerine amcam kağan oturdu. Oturarak Türk milletini tekrar tanzim etti,tekrar besledi.Fakiri zengin kıldı,azı çok kıldı. &lt;br/&gt;          Amcam kağan oturduğunda  kendim prens.....Tanrı buyurduğu  için on dört yaşımda Tard</description></item><item><title>EKSPRESYONİZM TANIMI VE TARİHÇESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ekspresyonizm-tanimi-ve-tarihcesi-419284.html</link><description>içindekiler&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ekspresyonizmin tanımı ve tarihçesi1&lt;br/&gt;resimde ekspresyonizmin benimsenmesi2&lt;br/&gt;ekspresyonizmin  3  &lt;br/&gt;stil  asaması4&lt;br/&gt;1.  stilin öncüleri4&lt;br/&gt;2. die brücke :6&lt;br/&gt;3. der blaue reiter :7&lt;br/&gt;empresyonizm ve ekspresyonizm8&lt;br/&gt;almanya&quot;da ekspresyonizm9&lt;br/&gt;avrupa&quot;da ekspresyonizm12&lt;br/&gt;akımın diğer  önemli ressamları14&lt;br/&gt;heckel erich :14&lt;br/&gt;jawlensky alexei von :16&lt;br/&gt;kandınsky  wassily :17&lt;br/&gt;kaynakça19</description></item><item><title>ULUSLAR MODERN MİDİR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?uluslar-modern-midir-380279.html</link><description>Uluslar modern midir?&lt;br/&gt;Neden insanlar ülkeleri için canlarını feda ederken neden kendilerini böylesine güçlü bir şekilde ulusal kimlikleriyle tanımlarlar. Ulus tamamen modern bir olgu ve kesinlikle modern toplumsal koşulların bir ürünü müdür? Ve ulus ve ulusal kimlik kavramlarıyla ne demek istiyoruz.&lt;br/&gt;Bu çalışma ulusun modern bir olgu olması veya olmamasına odaklanarak bu sorulara cevap arar. Bu soruyu tartışmaya açarken ulus kavramının unsurlarını ve bileşenlerini açığa çıkarmayı ve bu yola ulusal kimliğin doğasının ve uyandırdığı duyguların yoğunluğunu açıklamayı umuyorum. Bu çalışmanın temel amaçlarından biri, ulusal kimlikleri  ve ideolojileri, grup kimliklerinin ve duygularının uzun zamanlı perspektifine yerleştirmektir.&lt;br/&gt; &quot;Modernistler&quot; ve &quot;Primordiaklistler&quot;&lt;br/&gt;Yirminci yüzyıl ortalarında, ulusun aile, konuşma ve bizzat insan vücudu gibi doğal bir şey olduğu üzerinde yaygın bir kanı vardı. Pek çok insan zararlı etkilerinden dolayı acı çektiği zaman bile ulusal bölünmeleri, ulusal karakteri ve milliyetçiliği doğal bulmuştur.&lt;br/&gt;Modernistlerin görüşlerine göre ulus, toplum ve tarih mozaiğinde bulunan doğal ve gerekli bir unsur olmadığını; kapitalizm, bürokrasi ve seküler faydacılık gibi modern gelişmelerin ürünü yani tamamen modern bir olgudur. Ulus bugün yaygın bir şekilde  var olsa bile, aslında kökleri ve insan doğasında ne de tarihte olan, gerçekten de koşullara bağlı bir olgudur. Buna karşılık Primordialistlerin görüşüne göre etnik toplulukların ve ulusların, tarihin doğal birimleri ve insan deneyiminin bütünleştirici unsurları olduğunu iddia ederler. Bu önermede etnisitenin  kan bağının da hayatta kalma mücadelesinde ve amaçları gerçekleştirmede normal bir araç olduğunu vurgularlar. Bunlar ulusların ve milliyetçiliğin sürekli ve doğal olduğunu savunurlar.&lt;br/&gt;Ethnie, Mitler ve Semboller &lt;br/&gt;Mit, sembol ve iletişim birbirleriyle yakından ilgilidir. Bunlar, topluluğun düşünceleri, duyguları ve tavırları hakkında ipucu veren &quot;el sanatları&quot; ve zanaatları hakkında bilgi veren bunların yanı sıra savaş donanımı ve üretim teknolojisi biçimleri, hiyerarşi şekilleri, kent planlama yasalar, kurallar, şiir ve dans, müzik, sanat ve mimari, giyim  tarzı, dinsel tapınaklar ve kutsal kitap ve diller gibi farklı türdeki olguların nesiller boyunca kristalleşmelerine ve paylaşılan anlamlara ve bireylerin deneyimlerine önem veren bir yaklaşımı ifade eder.&lt;br/&gt;Etnik Topluluklarının Sürekliliği &lt;br/&gt;Bu konunun altında yatan düşünce, etnik biçimlerin ve içeriklerinin doğası ile sürekliliği ve eski etnik kimliklerle daha sonraki milliyetçi kimlikler arasındaki ilişkilidir. Tarihsel deliller etnisitenin sürekli tekrarlanma ve yaygın olma özelliğini, yani yazılı tarihin bütün dönemlerinde ve bütün kıtalarda ethnienin görüldüğünü ortaya koyar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;II. BÖLÜM&lt;br/&gt;I.Modern Öncesi Çağlarda Etnik Topluluklar&lt;br/&gt;Etnik Topluluğun Temelleri&lt;br/&gt;İngilizcede etnik grup yada etnik topluluk kavramını karşılayan bir terim yoktur. Müphem ve belirsiz bir terim olarak &quot;halk&quot; b</description></item><item><title>RESİM - GEORGES BRAQUE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-georges-braque-401893.html</link><description>georges braque</description></item><item><title>SANAT - SOYUT HEYKEL</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-soyut-heykel-403269.html</link><description>soyut heykel</description></item><item><title>TÜRK RESİM SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turk-resim-sanati-350685.html</link><description>TÜRK RESİM SANATI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;Batının Osmanlı Devleti karşısında güçlenmesi Osmanlı&quot;ların bazı alanlarda yenilik yapma sonucunu doğurmuştur. Batıya sanatçılar gönderilmiş, resmimizde olmayan yeni teknikler alınmış ve benimsenmeye başlanılmıştır. Türk resmi de yavaş yavaş kişilik kazanma çabasına girmiştir. &lt;br/&gt;Çağdaş resim sanatımızın dünden bugüne uzanan kesintisiz bir gelişmenin ve etkinliklerin zincirini oluşturmuşlardır. Cumhuriyet öncesine bağlanan olaylar, cumhuriyet sonrasının da kısa aralıklı dönüşümleri ve birikimleri söz konusu haline gelmiştir. Çağdaş Türk resminin gelişmesinde Batının da ne kadar çok etkili olduğunu unutmamak gerekir. Batıdan alınan etkilerle malzeme, teknik ve biçim değişmeleri, Türk resim sanatına yansıyan modern eğitimler, bu etkenin ürünü sayılmıştır. Çağdaşlaşma süreci içinde Osmanlı İmparatorluğu&quot;nun yıkılarak Cumhuriyet devletinin kurulması ile Türk resminde açılma söz konusu olmuştur. &lt;br/&gt;Cumhuriyet döneminin ilk sanatçı topluluğu 1929&quot;da kurulan Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar birliğidir. Bu ressamların da ülkeye yeni sanat biçimleri getirmiştir. 1933 yılında &quot;D&quot; grubu izler. Bu grup empresyonizmi reddetmek ve kompozisyonu kübist ve konstrükiuisit akımlardan esinlenerek sağlam bir desen ortaya çıkarmaktır. Yeni bu grubu &quot;Yeniler&quot; ve &quot;On&quot;lar grubu izler. &lt;br/&gt;1950&quot;ye kadar egemen olan figürlü anlatım yani izlemci, Fovist, Kübist, Dışavurumcu sanat anlayışları ortaya çıkmıştır. Türk resminde soyutlayıcı eğilimler 1946&quot;da başlamıştır ve geometrik soyutlamacılar, Lirik soyutlama, Geometrik non-figüratifler ve Lirik non-figüratifler izlemiştir. &lt;br/&gt;Türk ressamları daha sonra yeni arayışlar içine girmiş ve sürrealist, naif Renkçi-Lekeci, Pop-sanat eğilimleri ortaya çıkmıştır.&lt;br/&gt;Cumhuriyet dönemindeki sanatçıların batı ve Paris&quot;e olan tutkularını yani; tutku derken Batıda ve Paris&quot;te bulunan yabancı sanatçıların Türkiye&quot;deki sanatçılarımızın yabancı ünlü ressamların yanında onların tekniğini öğrenmek istemelerini ve batılı sanat tekniklerini kavramaya çalışmaları, geleneksel kültürden çağdaş kültüre geçiş sorunlarını ilk adımlarını atmış olmalarıdır. &lt;br/&gt;Kültür değişiminin yarattığı sorunlar, Türkiye&quot;deki sanatçılarımızın batılılaşma süreci ile, Batılı anlamdaki resim sanatının yeni dönemle uyumu hiç de zor olmamıştır. Cumhuriyetin öncesinin birikimleri de, bu konuda uyumlu bir ortamın biçimleşmesinde de çok faydalı ve yararlı sonuçlar doğurmuştur. &lt;br/&gt;BÖLÜM I&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;I. CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK RESİM SANATI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A. 1950&quot;ye Kadar Sanat Gelişimi :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cumhuriyet döneminin kültürel yapısına baktığımız zaman Atatürkçülük anlayışının İslam düşmanlığı da olmadığını görürüz. Kültürel açıdan Atatürkçülük Türk kültürünün evrensel boyutlara ulaşmasının savaşını vermektedir. Çünkü Atatürk bir Ortaçağ imparatorluğundan, çağdaş bir ulusal devlet yaratma çabasını simgelemiştir. Atatürk&quot;ün tarih, dil ve güzel sanatlara önem vermesinin sebebi de bunun içine girer. Bu toplumunda kültürünü oluşturan temel öğeler ise ulusal beraberliği sağlayan dili, tarihi ve sanatıdır. &lt;br/&gt;Sanat bir toplumun kültürünün ürünüdür. Kültür kelimesi &quot;Bir toplumun yaşam düzeyini oluşturan bilgi, duygu, düşünce, dil, sanat ve yaşayış biçimlerinin tümü&quot;dür. Kısacası tek sözcükle &quot;Uygarlık&quot;tır. &lt;br/&gt;Atatürk düşünce sistemi Cumhuriyet ile birlikte yeni kültür döneminin başlamasıdır. Atatürk Türk toplumunun Batı dünyasınca kabul edilmiş kültürel değerlere kavuşmasını istiyordu. Kültürleşme süresince güzel sanatlara önem veren Atatürk, 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilişinden 1938 tarihine kadar son nefesini verinceye dek, 15 yıl Türkiye Cumhuriyeti&quot;ni ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda her yönü ile çağdaş bir devlet olması için çabalamıştır. 1924&quot;de resim konusunda yetiştirilmek üzere, Güzel Sanatlar Akademisinden Avrupa sınavını kazanan beş ressam Paris&quot;e gönderilmiştir. Bunlar Cevat Dereli (1900-1989), Mahmut Cuda (1904-1988), Refik Ekipman (1902-1974), Muhittin Sebati (1991-1935) ve Şeref Akdik (1898-1972)&quot;dir. &lt;br/&gt;Akademiden ayrılıp Münih&quot;e gidenler 1922&quot;de Mahmut Cuda ve Ali Çel</description></item><item><title>SANAT - DANTE VE İLAHİ KOMEDYA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-dante-ve-ilahi-komedya-403374.html</link><description>dante ve ilahi komedya</description></item><item><title>SANAT - WİLLİAM SHAKESPEARE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-william-shakespeare-403366.html</link><description>william shakespeare</description></item><item><title>SANAT - BARIŞ MANÇONUN HAYATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-baris-manconun-hayati-403200.html</link><description>barış mançonun hayatı</description></item><item><title>KLASİK DÖNEM OSMANLI SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?klasik-donem-osmanli-sanati-454223.html</link><description>KLASİK DÖNEM OSMANLI SANATI&lt;br/&gt;Yıldız Demiriz&lt;br/&gt;İkinci Bayezid döneminden 16. yüzyılın sonuna kadar olan süre, Osmanlı mimarisinin &quot;Klasik Dönemi&quot; olarak adlandırılır. II.Bayezid ile başlayan bu döneme, aynı zamanda &quot;Büyük Külliyeler Devri&quot; de denilebilir.&lt;br/&gt;Osmanlı devleti, Fatih Sultan Mehmed&quot;le birlikte imparatorluk niteliği kazanmıştır. Erken dönemde de külliye sayısı hayli çok olmakla birlikte kent planlamasına pek büyük katkıları yoktu. İstanbul&quot;un başkent olmasıyla başlayan dönemin bir ürünü olan Fatih Külliyesi, gerek büyüklüğü gerek planlamasındaki düzenliliği, gerekse kentin dini ve kültürel merkezi oluşu ile Osmanlı mimarisinde bir çığır açmıştır. Daha sonra II. Bayezid&quot;in Edirne, Amasya ve İstanbul&quot;da yaptırdığı külliyeler, bu kentlerin Osmanlı kimliği kazanmasında önemli rol oynamışlardır.&lt;br/&gt;Edirne&quot;deki 1488 tarihli Bayezid Külliyesi mimar Hayreddin&quot;in eseridir. Külliyesinin merkezinde tek kubbeli tipin anıtsal bir örneği olan cami yer alır. Darüşıifa ve tıp medresesi ise öteki önemli birimlerdir. Caminin portali cepheye hakim durumdadır. Mukarnaslı kavsaranın altında ise kitabe kuşağı yer alır. Edirne Bayezid Camii oldukça yalın bir görünüşe sahiptir. Kubbeye geçişi sağlayan bir eleman olan pandantiflerin çok aşağılara kadar inmesi, aslında yüksek olan iç mekanda basık bir etki yaratmıştır. Caminin içinde de fazla süsleme yoktur. Ancak, kapı ve pencere kanatları dönemin seçkin ürünleridir ve ahşap işçiliğinin üstün kalitesini yansıtırlar. Darüşıifa ise külliyenin önemli birimlerinden biridir. Altıgen planlı ana mekanda huzur verici bir atmosfer vardır. Bu bölüm akıl ve sinir hastalarının toplu tedavisi için kullanılıyordu. Burada müzikle tedavi uygulandığı bilinir. Avlunun çevresinde ise hasta ve hekimler için odalar yer almaktadır. Hemen yanında da tıp medresesi bulunur.&lt;br/&gt;İstanbul&quot;daki IŞ. Bayezid Külliyesi de mimar Hayreddin&quot;in eseridir. 1501 tarihli külliye, kentin geçirdiği değişikliklerden etkilenerek meydanın çeşitli köşelerinde dağınık yapılar olarak kalmıştır. Cami, medrese, kervansaray, türbeler ve sübyan mektebi gibi birimlerin birbiri ile bağıntısını anlamak, bugün için bir hayli güçtür. Bayezid Camii&quot;nde ortadaki büyük kubbe, ana eksen üzerindeki iki yarım kubbe ile desteklenmiştir. Bu plan, daha önce İstanbul&quot;daki Ayasofya&quot;da da uygulanmıştır. Ancak burada artık merkezi bir mekan anlayışı söz konusudur. Mimar Sinan daha sonra bu plan şemasını Süleymaniye Camii gibi çok önemli bir yapıda da kullanmıştır. 15. yüzyıldan bu yana görülen şadırvanlı, revaklı iç avlu, bu dönemden başlayarak büyük camilerin standart bir elemanı olarak karışmıza çıkmaktadır. Bu tür avlularda genellikle son cemaat yerindekiler daha yüksek olmak kaydıyla sütunlara oturan kubbe ile örtülü revaklar yer alır. Hemen dikkati çeken eleman ise camiye girişi sağlayan ve artık klasik biçimini almış olan taç kapıdır.&lt;br/&gt;Genellikle basık kemerli kapının yukarısında mukarnaslı bir kavsara yer alır. Bu asıl portalin yanı sıra avluya üç taraftan girişi sağlayan taç kapılar da vardır. Bu kapılarda ise renkli taş kakma süsleme hakimdir.&lt;br/&gt;II. Bayezid döneminde, sultanın yanı sıra devlet ileri gelenleri de camiler yaptırmıştır. Ancak bunların sultanların yaptırdığı ve &quot;Selatin&quot; adı verilen camilerden belli farkları vardır. O kadar büyük boyutta olmadıkları gibi minarelerinin sayısı da biri geçmez. Bu tür camilerden biri de Sultanahmet yakınındaki Firuz Ağa Camii&quot;dir. 1491 tarihli yapı, tek kubbeli namaz mekanı ve üç gözlü, kubbeli son cemaat yeri ile tek kubbeli camilerin tipik bir örneğidir.&lt;br/&gt;İstanbul&quot;da Çemberlitaş&quot;ın hemen yanındaki Atik Ali Paşa Camii ise plan açısından ilginçtir. Bu yapının planı bir bakıma Edirne&quot;deki Üç şerefeli Cami&quot;nin planına benzer. Ortada kubbeli büyük bir mekan, yanlarda ikişer kubbe ile örtülü bölümler yer almaktadır. Böylece enine gelişim gösteren bir dikdörtgen oluşturulmuştur. Kubbeyi dört desteğin taşıması ve mihrap önündeki yarım kubbe ile örtülü bölüm, yapının Üç şerefeli Cami&quot;den ayrılan yanlarıdır.&lt;br/&gt;16. yüzyılın ilk yarısında İstanbul-Bağdad yolu üzerinde, ordunun bir günlük yürüyüş sonunda dinlendiği yerlerde &quot;Menzil Külliyeleri&quot; yapılıyordu. Bunlardan biri de İstanbul&quot;dan sonra ilk menzil olan Gebze&quot;deki Çoban Mustafa Paşa Külliyesi&quot;dir. 1522&quot;de yapımına başlayan külliye çevresinde bir kentleşmeyi doğurmuştur. Yapının Mimar Sinan&amp;#</description></item><item><title>NAZIM HİKMETİN HAYATI VE SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?nazim-hikmetin-hayati-ve-sanati-448617.html</link><description>NAZIM HİKMETİN HAYATI VE SANATI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Nazım Hikmet Ran (1902-1963)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Selanikde doğmuştur (1902). İlköğrenimini İstanbulda Göztepe Taşmektep, Galatasaray Lisesi ilk bölümü (1914), Nişantaşı Numune Mektebinde tamamlamış, orta öğrenimi ise, daha 12 yaşında iken yazdığı Bir Bahriyelinin Ağzından adlı bir şiirini dinleyip çok beğenen Bahriye Nazırı Cemal Paşanın öğüdü üzerine geçtiği Heybeliada Bahriye Mektebinda yapmıştır (1918). Nazım Hikmet Bahriyeyi bitirdikten sonra Hamidiye Kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak verilmiş, bir gece nöbetinde üşütüp zatülcemp olmuş (1919), sağlığını kazanamayınca askerlikten çürüğe çıkarılmıştır (1920). &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Askerlikten ayrıldıktan sonra, İstanbulun işgaline çok üzülen Nazım Hikmet Milli Mücadeleye katılmak üzere Anadoluya geçmiş, Bolu Lisesinde kısa bir süre öğretmenlik yapmıştır (1921). Rus devrimiyle ilgilenen şair, bir süre sonra Batumdan Moskovaya gitmiş ve Doğu Üniversitesinde ekonomi ve toplumbilim okumuştur (1922-1924). Yurda dönüşünden sonra Aydınlık dergisine katılmış, burada çıkan şiirlerinden ötürü hakkında gıyaben mahkumiyet kararı verildiğine öğrenince yeniden Rusyaya geçmiş, af çıkması üzerine Türkiyeye dönmüş ve bir süre Hopa cezaevinde tutuklu kalmıştır (1928). &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Nazım Hikmet daha sonra İstanbula yerleşmiş, çeşitli gazete ve dergilerle film stüdyolarında çalışmış, ilk şiir kitaplarını çıkarmış ve oyunlarını yazmıştır (1928-1932). Bir ara yine tutuklanmış, Cumhuriyetin 10. yılı dolayısıyla çıkarılan af yasası ile özgürlüğüne kavuşmuştur. Akşam Son Posta, Tan gazetelerinde Orhan Selim takma adıyla fıkra yazarlığı ve başyazarlık yapmıştır (1933). &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kara Harp Okulu öğrencileri arasında propaganda yaptığı iddiasıyla yargılanmış, Harp Okulu Askeri Mahkemesince 15 yıl, ardından Donanma içinde faaliyette bulunduğu iddiasıyla da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesince 20 yıl olmak üzere toplam 35 yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezası Türk Ceza Kanununun 68 ve 77 maddeleri uyarınca 28 yıl dört aya indirilmiştir (1938). Demokrat Partinin iktidara gelmesinden sonra çıkarılan af yasası (1950) kapsamına alınması için aydınlar tarafından açılan büyük bir kampanyanın ardından, hukukçular yasal yollara başvurmuş, bu arada Nazım Hikmetde hapishanede açlık grevine başlamıştır. Sonunda Nazım Hikmetin geri kalan cezası affedilmiş ve şair 13 yıl hapislikten sonra özgürlüğüne kavuşmuştur. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Serbest bırakıldıktan sonra iş bulamayan, kitap çıkaramayan şair için bu kez askerlik kararı alınmış, 50 yaşında ve hasta olan Nazım Hikmet çok zor durumda kalmıştır. Öldürülmekten korkan şair, kendisine hayran olan Refik Erduran (sonranın ünlü oyun yazarı ve gazetecisi)ın önerisini kabul etmiş, onun yardımıyla bir motorla Karadenizde seyreden Romanya bandıralı bir gemiye binerek Türkiyeden ayrılmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Nazım Hikmet, Moskovada ölmüştür. (3 Haziran 1963). &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;YAZIN YAŞAMI &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Nazım Hikmet, hece vezniyle yazdığı ilk şiirlerini Yeni Mecmua, İnci, Ümit ve Celal Sahir (Erozan)ın çıkardığı Birinci Kitap, İkinci Kitap vb. dergilerinde yayımlamıştır. Bir Dakika adlı şiiriyle Alemdar gazetesinin açtığı yarışmada birincilik kazanmıştır (1920). Daha sonra Aydınlık, Resimli Ay, Hareket, Resimli Herşey, Her Ay gibi dergilerde yazan Nazım Hikmet cezaevine girdikten sonra yıllarca yayın yapamamıştır. Ancak, 1940lı yıllarda, Yeni Edebiyat, Ses, Gün, Yürüyüş, Yığın, Baştan, Barış gibi toplumcu dergilerde İbrahim Sabri, Mazhar Lütfi takma adlarıyla ya da&lt;br/&gt;imzasız olarak bazı şiirleri çıkmıştır. Kuvayı Milliye Destanı İzmirde Havadis gazetesinde tefrika edilmiştir (1949). Destanı Yön dergisi yayınlayarak (1965) Nazım Hikmeti yeniden okurlara ulaştırmış, şairin yapıtına konan çemberi kırmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;YAPITLARI &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ŞİİR: &lt;br/&gt;835 Satır (1929), Jokond ile Si-Ya-U (1929), Varan 3 (1930), 1+1=1 (1930-Nail V. ile), Sesini Kaybeden Şehir (1931), Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1932), Gece Gelen Telgraf (1932), Taranta Babuya Mektuplar (1935), Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı (1936), Kurtuluş Savaşı Destanı (1965), Saat 21-22 Şiirleri (1965-Bas. Haz.</description></item><item><title>EMPRESONİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?empresonizm-366529.html</link><description>Empresyonizm &lt;br/&gt;Empresyonizm kelimesi İngilizce &quot;etkilenmek, izlemek&quot; anlamındaki &quot;Impress&quot; kelimesinden Türkçeleştirilmiştir. Bu kelimenin müzikle birçok yönden ilgisi vardır. Fakat asıl anlamı bir olayın başlangıcından bitimine kadar geçen süredeki her somut veya soyut kavramdan edinilen izlenimleri anlatma biçimidir. Empresyonizm, XIX. yüzyılda Fransada doğmuş ilk önce resim alanında kendini göstermiş daha sonra bütün güzel sanatları etkilemiş bir akımdır.Ünlü Fransız ressam Claude Monet bu akımın kurucusu sayılır ve empresyonist grubun lideridir.  Daha sonra ise bu akımı benimseyen diğer ressamlar sayesinde izlenimcilik müzik dahil diğer sanat dallarına da yansımıştır.&lt;br/&gt;İzlenimcilik pek demokratik bir akımdır. Fikirlerin, reçetelerin, renklerin paylaşımı üzerine kurulmuştur. Hatta bir takım resimleri bir kaç ressam beraber yapmışlardır. Önce bir grup sanatçı tarafından uygulanan teknik ve yaklaşımlara verilen bir isimken, daha sonra hareket bütün görsel sanatlara hatta müziğe de sıçramıştır. (örneğin Mussorgski ile)&lt;br/&gt;Müzikte izlenimciliğin kurucusu Fransız besteci Claude Debussy sayılır.Debussynin bu alandaki özelliği var olan bir kavramı geliştirmek değil, onun yarattığı etkileri belirtmek istemesidir.Yüzyıllar öncesinden günümüze kadar gelmiş ve müzikte kural sayılan akor çözümü bu akım sayesinde besteciye bitiş aşamasında veya temanın gelişiminde özgürlük sağlamış yani besteci akoru veya diziyi istediği gibi çözebilme gücünü kazanmış ve böylece dinleyicilerinde eseri farklı açılardan algılayabilmesi sağlanmıştır.&lt;br/&gt;İzlenimcilik anlamına gelen empresyonizmde sanatçılar dış dünyaya ait olanı; ışığı, renkleri, tepkileri, hüzünleri işlemekte ve yakalanan anlık konuları resmetmektedir. Bu akım ışık ile resim yapma olarak tanımlanmaktadır. İzledikleri temel kaynak güneştir. Konu ışık yansımaları arasında kaybolmuştur.&lt;br/&gt;Empresyonist sanatçı dış dünyada gördüğü varlığın; gerçek, realist yönünü değil; kendinde uyandırdığı izlenimleri anlatır. Bu nedenle emprestyonist sanatçının anlattığı dış dünya değil, dış dünyadaki varlıkların hayale bürünmüş izlenimleridir.Dış dünya, sanatçıya sadece heyecan ve duygusal dalgalanmalar veren bir uyarıcıdır. Önemli olan sanatçının kendi algılamaları ve bunları anlatma yöntemidir.&lt;br/&gt;Bu akımda anlam açıklığından çok kapalılık yeğlenir. Dış dünyadan algılanan görüntüler ruh süzgecinden geçirildikten sonra dışa yansıtılır.&lt;br/&gt;Empresyonistler alışılmış kurallara uymadılar. özgürlüğü seçerek doğaya açıldılar ve güneş ışığının altında kendi izlenimlerine göre nesneleri resmettiler. Empresyonizmin temel amacı, doğaya çıkmak, etrafı incelemek, bir nesne seçmek ve onun o anki halini, üzerine gelen ışıktan tutun yanında duran bitkinin ona verdiği havaya kadar herşeyi ile resme aktarılması idi.&lt;br/&gt;Claude Monet, resim kuralları ve bilgilerini hiç sevmemiş, kendi görsel duygu ve yeteneklerini bütün kuralların üzerinde tutmuştur. Işık sorunu üzerine dikkatle eğilmiştir. Onun ışık ilgisi resmin değişmesini zorunlu kılıyordu. Gölgelerin kahverengi  değil, renkli olduklarını ve değişik durumlara göre renk değiştirdiklerini gözlemiştir. Gördüğünü kaydetmek ihtiyacı Moneti parlak renkler kullanmaya zorlamıştır. Özellikle saf, karışmamış kırmızı, yeşil, mor, turuncu kullanıyordu. Monetin resmi serbest ve gevşek bir görünüm kazanmaktadır. Fırça vuruşları resmini bitmemiş, tamamlanmamış gibi gösteriyordu. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Claude Monet  (1840-1927)&lt;br/&gt;Monetin &quot;İmpression - Soleil  Levant&quot; adlı tablosu empresyonist tarzda bir resimdir. Anlamı &quot;Güneşin Doğuşundan İzlenim&quot; dir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Empresyonizmin doğuşu&lt;br/&gt;Açık havaya, Paris&quot;in sokaklarına, parklarına, nehir kıyılarına yayılan sanatçılar, gün ışığıyla pırıldayan rengarenk tablolar yaptılar ve bunları topluca sergilediler. Bu sergilerden birinde ressam Monet&quot; in yapıtlarından birine ad koymayı unuttuğu fark edildi ve bir ad önermesi istendi. Monet, kısaca &quot;Empresyon&quot; olsun dedi. Tutucu eleştirmenler bu ada çok takıldılar, kalıcı görünümler yerine uçucu izlenimleri ele alıyor diye alaycı bir ad kullandılar. Empresyonizm yani izlenimcilik akımının adı bu tablodan gelmektedir.&lt;br/&gt;Resim (Impression - Soleil  Levant), güneşin doğuşunda bir limanı gösteriyor. Monetin anlatmak istediği şey, bir tan vakti güneş ışınlarının su yüzeyindeki harelenmelerini ve bu belli bir &quot;an&quot; içinde gök ve deniz yüzeylerinde meydana gelen ışık dalgalarını tespit etmektir. &lt;br/&gt;Resimde hiçbir bir konturun bulunmadığını görüyoruz. Burada gerçek olan bize duyularımızın bildirdiği &quot;görünüş&quot;tür. Naturalist bir eği</description></item><item><title>FEMINIST NATIONALIST DISCOURSE IN THE FIRST YEAR OF THE OTTOMAN REVOLUTIONARY PRESS (1908-1909) READINGS FROM THE MAGAZINES OF DEMET, MEHASIN AND KADIN (SALONICA)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?feminist-nationalist-discourse-in-the-first-year-of-the-ottoman-revolutionary-press-(19081909)-readings-from-the-magazines-of-demet,-mehasin-and-kadin-(salonica)-441342.html</link><description>FEMINIST/ NATIONALIST DISCOURSE IN THE FIRST YEAR OF THE OTTOMAN REVOLUTIONARY PRESS (1908-1909):&lt;br/&gt;READINGS FROM THE MAGAZINES OF DEMET, MEHASIN AND KADIN (SALONICA)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TABLE OF CONTENTS&lt;br/&gt;ABSTRACT.................................................................................................................... iii&lt;br/&gt;ÖZET ............................................................................................................................. iv&lt;br/&gt;ACKNOWLEDGMENTS .............................................................................................. v&lt;br/&gt;TABLE OF CONTENTS ............................................................................................... vi&lt;br/&gt;INTRODUCTION: Periodical Press in Historiography .................................................. 1&lt;br/&gt;CHAPTER ONE: EMERGENCE OF PERIODICALS IN THE OTTOMAN&lt;br/&gt;EMPIRE AND THE QUESTION OF WOMEN........................................................... 12&lt;br/&gt;CHAPTER TWO: PERIODICALS DURING THE 1908 REVOLUTION.................. 22&lt;br/&gt;I. Sırat-i Mustakim .......................................................................................... 27&lt;br/&gt;II. Beyan&quot;ül-Hak ...............................................................................................29&lt;br/&gt;III. Genç Kalemler ............................................................................................ 31&lt;br/&gt;IV. Turkish Foundation ......................................................................................33&lt;br/&gt;V. Assessment of Periodicals During 1908 ...................................................... 34&lt;br/&gt;CHAPTER THREE: EARLY WOMEN&quot;S PERIODICALS IN THE OTTOMAN&lt;br/&gt;EMPIRE ......................................................................................................................... 36&lt;br/&gt;I. Terakki-i Muhadderat...................................................................................36&lt;br/&gt;II. Vakit yahud Mürebbi-i Muhadderat............................................................. 38&lt;br/&gt;III. Ayine............................................................................................................ 39&lt;br/&gt;IV. Aile Insaniyet ...............................................................................................39&lt;br/&gt;V. Hanımlar....................................................................................................... 41&lt;br/&gt;VI. Şüküfezar ..................................................................................................... 41&lt;br/&gt;VII. Mürüvvet...................................................................................................... 42&lt;br/&gt;VIII. Parça Bohçası ............................................................................................... 42&lt;br/&gt;IX. Hanımlara Mahsus Gazete ........................................................................... 43&lt;br/&gt;X. Hanımlara Mahsus Malumat ........................................................................ 45&lt;br/&gt;XI. Assessment of Women&quot;s Periodicals from Tanzimat to 1908 Revolution .. 46&lt;br/&gt;vii&lt;br/&gt;CHAPTER FOUR: WOMEN&quot;S PERIODICALS DURING THE 1908&lt;br/&gt;REVOLUTION..................................................................................................................&lt;br/&gt;....................................................................................................................................... 49&lt;br/&gt;I. Mefharet ......................................................................................................49&lt;br/&gt;II. Demet ...........................................................................................................50&lt;br/&gt;III. Mehasin........................................................................................................ 67&lt;br/&gt;IV. Kadın............................................................................................................ 76&lt;br/&gt;CONCLUSION ............................................................................................................. 81&lt;br/&gt;BIBLIOGRAPHY ......................................................................................................... 87&lt;br/&gt;APP</description></item><item><title>SANAT - POSTMODERNİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-postmodernizm-403383.html</link><description>postmodernizm</description></item><item><title>SANAT - KAĞIT KATLAYARAK ÖĞRENME, ORİGAMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-kagit-katlayarak-ogrenme,-origami-403391.html</link><description>kağıt katlayarak öğrenme, origami</description></item><item><title>SANAT - FATİH - HARBİYE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-fatih-harbiye-403410.html</link><description>fatih - harbiye</description></item><item><title>SÜRREALİSTLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?surrealistler-379218.html</link><description>İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. SÜRREALİZMİN TANIMI :1&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2. SÜRREALİZM2&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3. SÜRREALİST RESİMDE5&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A. Erotizm :5&lt;br/&gt;B. Politika :5&lt;br/&gt;C. Mantık :6&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;4. DADAİZM VE SÜRREALİZM :7&lt;br/&gt;     A.  Chirico  ..................................................................................................................5&lt;br/&gt;     B.  Ernst  ..................................................................................................................... 5 &lt;br/&gt;     C.  Miro  ........................................................  .............................................................5&lt;br/&gt;     D.  Tanguy ...................................................................................................................6&lt;br/&gt;     E.  Dali  ........................................................................................................................6&lt;br/&gt;     F.  Magritte  .................................................................................................................6&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KAYNAKÇA 10&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sürrealistler kendi görüş açılarını ortaya koyarken, daima Dadaistlerin, sanat kavramını aşağılayan propagandalarına dayanırlar.  Sürrealizm,  &quot;sanat çalışması ve sanatın bir meslek olması&quot; düşüncelerini iç içe yoğurmuş ve varılan sonuçlar, her zaman sanatçı kişilere gelip dayanınca da bir çeşit kendini beğenmişliğin gülünç ürünleri ortaya çıkmıştır.  Empresyonizmin, &quot;gözdeki&quot; duyu izlenimleriyle yirminci yüzyıl sanatına katkıda bulunduğu savına karşı çıkıldığı gibi, Sürrealist sanatın da zaman zaman edebi bir sanat olduğu savına karşı çıkılabilir. Sürrealist resim, Sembolistler (ve onlardan çok daha önce Leonardo da Vinci) tarafından benimsenmiş olan bir programı uygulamakta ve temelinde resmin, ruhsal bir etkinlik olduğu gerçeğine dayanmaktadır. Öte yandan Psikanaliz Sürrealist ressamın ruhsal dürtülerini başı boş bırakabilmesini sağlamıştır. Bu da, resimde soyutlamanın geometrik bir niteliğe sahip olması gerektiği hakkındaki katı anlayışın aksinedir. Sürrealizm, doğası gereği, bizleri sadece meydana getirilen işlerin estetiği açısından değil, aynı zamanda uygulamadaki değişiklikler yönünden de uyanık olmaya zorlar. Sürrealizmin gerçekleştirdiği devrimse, gözle görünen ve görünmeyen dünyaların tartışıldığı bir oyun alanıdır. Duyarlı bir deyişle, Sürrealist resim, ellerin ya da gözlerin bir becerisi olmaktan ibaret değildir; sanatçı böyle bir yapıtı yüreğiyle de oluşturur. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. SÜRREALİZMİN TANIMI &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1916 dan bu yana etkisini sürdüren bir Modern Sanat akımı. Yalnız resim ve heykelde değil, tiyatro, sinema ve edebiyat alanlarında da yayılmıştır. &lt;br/&gt;Sürrealizm, resim ve heykelde betileri gerçek dünyadaki ilişkilerine göre ele almaz. Aksine, bunlar asla var olmayacak düşsel bir ortam yaratacak bir kompozisyon içinde sunulurlar. Bazen, betiler tek tek ele alındıklarında tümüyle gerçekçi bir teknikle yaratıldıkları görülür. Bu durumda, yapıtı gerçeküstücü kılan şey, sadece kompozisyonun &quot;olası&quot; bir dünyayı betimlememesi olacakt</description></item><item><title>SANAT - PERL DE VERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-perl-de-veri-403392.html</link><description>perl de veri</description></item><item><title>SANAT - ARTS AND PLASTIC SURGERY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-arts-and-plastic-surgery-403071.html</link><description>arts and plastıc surgery</description></item><item><title>SANAT - AYLA KUTLU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ayla-kutlu-401321.html</link><description>ayla kutlu</description></item><item><title>SANAT - ARİF KESKİNER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-arif-keskiner-403243.html</link><description>arif keskiner</description></item><item><title>SANAT - PAZIRIK  HALILARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-pazirik-halilari-403408.html</link><description>pazırık  halıları</description></item><item><title>SANAT - ALTAN ERBULAK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-altan-erbulak-403345.html</link><description>altan erbulak</description></item><item><title>SANAT TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-tarihi-448066.html</link><description>SANAT TARİHİ &lt;br/&gt;İnsanlığın Eskitaş çağlarından bu yana eserleri ile çizdiği grafik izlendiğinde, küçük avcı topluluklarından köylere, köylerden site hayatına, site hayatından kent devletlerine ve daha sonraları, imparatorluklar ile diğer çeşitli devlet yönetimlerine varılır. Toplumun yapı ve kültürünü oluşturan sonsuz faktörlerin kışkırttığı sanatçının eseri, dolayısıyla toplum-sanatçı ikilisinin ortak malı olur. Ancak eser, sanatçıdan çok toplum malı olarak kabul edilir. Bu nedenle sanatçıları, çeşitli kavim ve milletlerin adına göre sıralıyoruz. Bu açıdan bakma, sanat eserinin kişisel bir fantazi olduğu görüşünü de reddeder. Bu yüzden sanat eseri, toplumsal yapıyı ve düşünüşü yansıttığı oranda, sanatçı kişiliğini ve fantazisini de ortaya koymaktadır.&lt;br/&gt;RÃ©nÃ© Hygue&quot;ün de dediği gibi sanat estetikle iç içedir. Çünkü çağların dünya görüşleri, aynı zamanda estetik görüşleri de yansıtır. Sanat eserinin bir dünya görüşü ürünü olduğu kabul edilince, Mısır mimarisinin neden bir Yunan mimarisinden farklı olduğu anlaşılır. Gene aynı şekilde, Hristiyan ve İslam toplumlarının neden ayrı birer dünya görüşünü yansıtan sanat eserine ihtiyaç duydukları da ortaya çıkar. Bu bakımdan biz, devlet yapısının ve inançların, sanat eserinde payları olduğunu anlıyoruz. &lt;br/&gt;Toplum kültürünün sanatçı için ne denli itici bir güç olduğunu biliyoruz. Örneğin, insan toplulukları site haline gelmeden önce, sanatçının teknik yönden geliştiğine tanık olmuyoruz. Site, sanatçı kabiliyetleri, devamlı bu yönde çalışmaya sevketmiş ve sonunda anıtsal sanatların ilk dönemi olan arkaik üsluplu eserlerin ortaya çıkmasında başlıca rolü oynamıştır. &lt;br/&gt;İnsanlık tarihi, büyük bölümler halinde üç önemli kültür dönemine ayrılır. Bunlar, yağma kültürü, tarım kültürü ve bilimsel teknoloji kültürüdür. İnsanlar bu kültür aşamalarının birinden diğerine geçebilmek için, binlerce yıl çabalamak zorunda kalmışlar ve dolayısıyla büyük acılara sebep olmuştur. Örneğin yağma kültüründen tarım kültürüne geçiş, yalnız kişisel ıstıraplarla atlatılmamış, aynı zamanda insanoğluna çok zor gelen, toplumsal yapılarının da tamamen değişmesine neden olmuştur. Çünkü yağma kültürü içinde yaşayan insan, yiyeceğini doğada hazır olarak bulmaya alışmıştı. İşte bu hazıra alışmadan, kendi ürettiği ürün ile yaşama durumuna geçiş, yağma hayatının bütün gereklerini terketmesini zorunlu yapmıştı. Primitif halk sanatları&quot;nın doğuşu, site ile birlikte anıtsal mimarinin ortaya çıkışı, sanat eserinde kompozisyon fikrinin idrak edilmesi, büyük dinlerin belirmesi hep tarımsal kültür döneminde insanlığın malı olacaktı. &lt;br/&gt;Yağma kültüründen sitenin doğmasına kadar geçen zaman içinde, sanat eserlerinin üslubunda anıtsal nitelikler olmadığından, bu devrenin eserlerine &quot;primitif halk sanatları&quot; diyoruz. Primitif halk sanatları, yarı tarımcı ve çobanlıkla geçinen toplumlarda gözleniyor. Bu sanatların diğer bir özelliği, devlet kuramamış aşiret topluluklarının sanatı olmasıdır. &lt;br/&gt;Primitif halklarda görülen resimlerin özellikleri : &lt;br/&gt;- Buzul Çağı&quot;nın mağara içlerinde yapılmış olan hayvan resimleri, bu halklarda açık havadaki kayaların üzerine çizilmeye başlanmıştır. Ancak bu kez Buzul Çağı&quot;ndaki gibi yalnız hayvan değil, insan resimlerinin yapılması da söz konusudur.ayrıca bu resimler, Buzul Çağı&quot;nın tek tek yapılmış olan hayvan resimleri de değildir. İnsan ve hayvan , bir konu çerçevesinde bir arada resmedilmiştir. Yalnız konuya tahsis edilmiş belirli bir yüzey düşünülmemiş, konu herhangi bir yüzeyin, bir parçasına işlenmiştir. &lt;br/&gt;- Buzul Çağı&quot;nın hayvan resimlerini karakteri, hayvanın göz önünde teşekkül eden optik görüntüsünde idi. İşte bu optik görüntü, hayvan resimleri için aynı kalmakta, fakat insan , şematik ve çizgi halinde gösterilmekteydi. Yani insan resmi, hayvan resmi gibi optik görüntünün gözdeki yansımasına göre değil, uzuvlarının idrak durumuna göre biçimlendiriliyordu. Demek ki insanın uzuvlarını idrak edip etmemesine göre, yapısal olarak uzuvların yan yana sıralandırılması söz konusu oluyordu. &lt;br/&gt;- Mağara çağının birbirler</description></item><item><title>RESİM - GÜNÜMÜZ RESMİNDE ÇİZGİNİN PSİKOLOJİK ETKİSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-gunumuz-resminde-cizginin-psikolojik-etkisi-401844.html</link><description>günümüz resminde çizginin psikolojik etkisi</description></item><item><title>DARENDE FOLKLORÜ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?darende-folkloru-418833.html</link><description>1.giriş4&lt;br/&gt;2.darende5&lt;br/&gt;2.1.darende&quot;nin tarihi5&lt;br/&gt;2.2.yeri5&lt;br/&gt;2.3.iklimi6&lt;br/&gt;2.4.nüfusu6&lt;br/&gt;2.5.yönetimi6&lt;br/&gt;2.6.karakteristik bitkisi  ( kayısı )6&lt;br/&gt;2.7.darende&quot;nin turizmi7&lt;br/&gt;    2.7.1 ulu camii ve minaresi8&lt;br/&gt;    2.7.2 dana beyminaresi8&lt;br/&gt;    2.7.3 hacı müşrif camii8&lt;br/&gt;    2.7.4 taceddin mescidi8&lt;br/&gt;    2.7.5 köprü gözü9&lt;br/&gt;    2.7.6 somuncu baba camii9&lt;br/&gt;    2.7.7 balıklı kuyular10&lt;br/&gt;    2.7.8 medi şeyh türbesi10&lt;br/&gt;    2.7.9 mehmet bakai10&lt;br/&gt;    2.7.10 salih efendi çile hanesi11&lt;br/&gt;    2.7.11 sakalı şerif11&lt;br/&gt;    2.7.12 ozan mescidi11&lt;br/&gt;    2.7.13 hantarıs boğazı ve kalesi12&lt;br/&gt;    2.7.14 günpınar şelalesi12&lt;br/&gt;    2.7.15 aslan taşlar ve dum dum12&lt;br/&gt;    2.7.16 mehmet paşa külliyesi13&lt;br/&gt;    2.7.17 benzeri olmayan camii ve minaresi13&lt;br/&gt;    2.7.18 balaban  içmeleri13&lt;br/&gt;    2.7.19uzunok köprüsü14&lt;br/&gt;    2.7.20 hacılar köprüsü14&lt;br/&gt;    2.7.21 nadir köprüsü14&lt;br/&gt;3.gelenek ve göreneklerimiz15&lt;br/&gt;3.1.konukseverlik15&lt;br/&gt;3.2.yemeklerimiz15&lt;br/&gt;    3.2.1 herse15&lt;br/&gt;    3.2.2 içli köfte16&lt;br/&gt;    3.2.3 darende kebabı16&lt;br/&gt;    3.2.4 erişte çorbası16&lt;br/&gt;    3.2.5 yoğurtlu çorba17&lt;br/&gt;    3.2.6 ekmeklerimiz17&lt;br/&gt;4.evlenme18&lt;br/&gt;4.1.görücüye gitme18&lt;br/&gt;4.2.istemeye gitme19&lt;br/&gt;4.3.tatlı yeme19&lt;br/&gt;4.4.nişan ve kına19&lt;br/&gt;4.5.çeyiz21&lt;br/&gt;4.6.düğün21&lt;br/&gt;5.doğum adetleri22&lt;br/&gt;5.1.al basması (al karısı)23&lt;br/&gt;5.2.kırk basması24&lt;br/&gt;5.3.çocuk görme24&lt;br/&gt;5.4.nazar24&lt;br/&gt;5.5.çocuğun özelliklerine göre yaklaşımlar25&lt;br/&gt;5.6.sünnet25&lt;br/&gt;5.6.1.kirvelik25&lt;br/&gt;6.hastalıklardan korunma yöntemleri26&lt;br/&gt;6.1.sarılık26&lt;br/&gt;6.2.arpacık26&lt;br/&gt;6.3.dolama26&lt;br/&gt;6.4.çıban27&lt;br/&gt;6.5.topas27&lt;br/&gt;7.ölüm adetleri27&lt;br/&gt;8.kürsü adeti28&lt;br/&gt;9.ramazan gelenekleri29&lt;br/&gt;10.him kurbanı 29&lt;br/&gt;11.pişirik helvası 30&lt;br/&gt;12.kap ve kacaklarımız (kabacaklarımız)30&lt;br/&gt;13.yakacaklarımız31&lt;br/&gt;13.1.gazel31&lt;br/&gt;13.2.tezek31&lt;br/&gt;13.3.keven ve kekik31&lt;br/&gt;13.4.çırpı31&lt;br/&gt;13.5.kemre31&lt;br/&gt;14.kenger sakızı32&lt;br/&gt;15.el sanatlarımız32&lt;br/&gt;15.1.kalayalık32&lt;br/&gt;15.2.köşgerlik33&lt;br/&gt;15.3.culfacılık (dokumacılık)33&lt;br/&gt;15.4.sıcak demircilik33&lt;br/&gt;15.5.yorgancılık34&lt;br/&gt;15.6.halıcılık34&lt;br/&gt;16.oyunlarımız34&lt;br/&gt;16.1.çelik – değnek oyunu34&lt;br/&gt;16.2.modu gezdirme35&lt;br/&gt;17.tekerlemeler35&lt;br/&gt;18.ad koyma ve isimler38&lt;br/&gt;19.halkımızın bazı inançları39&lt;br/&gt;19.1.gelinlik etme40&lt;br/&gt;19.2.kurşun dökme41&lt;br/&gt;19.3.damızlık verme41&lt;br/&gt;20.halk dili41&lt;br/&gt;21.atasözleri ve deyişler43&lt;br/&gt;22.dua ve beddualarımız44&lt;br/&gt;23.efsanelerimiz45&lt;br/&gt;23.1.fatmacık kayası45&lt;br/&gt;23.2.kardeşler kayası45&lt;br/&gt;kaynaklar47</description></item><item><title>GELENEKSEL TİYATRO...</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?geleneksel-tiyatro...-391940.html</link><description>Geleneksel Tiyatro...  &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Giriş:&lt;br/&gt;Herşeyden önce, şunu belirtmek gerek ki ,bulunduğumuz coğrafyanın tiyatro geleneğini geleneksel tiyatro başlığıyla tanımlamak da kuşkusuz bu konuda yerleşmiş bir gelenek nedeniyledir. Bu ödev sayfalarında açıklamaya çalışacağım bu gelenek öylesi büyük ve çoğul bir sentezdir ki herhangi bir etnik, dinsel yada ulusal başlığa sığmamaktadır. Belki de bu başlığın kullanımını gerektiren tek unsur yaygın olarak geleneğin yaklaşık beş yüzyıldır Anadolu Türkçesiyle süregeliyor olmasıdır.&lt;br/&gt;Geleneğin beslendiği kaynaklar göz önüne alınacak olursa coğrafi sınırların da mutlaklaştırılamayacağı ortaya çıkar. Özellikle en eski dramatik akışlı tür olan Karagözde ortaya çıkan görsel tasarım, bizi antik uygarlıkların estetik yaratımlarına kadar götürmektedir. Bu da bizim bu konuda Eski Mısırın duvar resimlerindeki anlayışı gözardı edemeyeceğimizi ortaya koyar. &lt;br/&gt;Bu örnekleri çoğaltmak olasıdır, bu nedenle geleneksel tiyatro başlığı altında belki de alt sınıflandırmalara ilerledikçe Tiyatro geleneğinin sınırlarının ötesine bile geçmek gerekecektir. Bunun bir başka nedeni de bu konuda Sanat tarihini, halk biliminin, müzikoloji ve antropolojinin bu kültür hakkında hala boş bıraktığı alandır...Bu konuda bir açımlamaya kalkan herkes buzdağının altını birkaç adımdan sonra farketmektedir.&lt;br/&gt;Bu ödevde de böylesi bir açımlama biraz hayalci gelebilir, ama uzun bir sürece yaptığımız bu araştırma ve çabaların anlaşılacağını umuyoruz. Yöntemsel olarak da akademizm ile yaşayan geleneğe bir köprünün kurulmasını öncellemek bu beklentimizi güçlendiriyor.&lt;br/&gt;Bu nedenle alışılagelmiş başlıklarla sunacağımız türlere ilişkin bilgiler yanında görsel eksikliği gidermek amacıyla gelenek temsilcilerini birer portre olarak ve söyleşilerle bu sayfalarda görmek de yaşayan geleneğe bizi yaklaştıracaktır sanırım.&lt;br/&gt;Yoğun olarak kendi uğraşım olması ve tarihsel süreçte seyirlik sanatların atası sayılması nedeniyle başlangıçta daha çok geleneksel gölge oyunu Karagöz üzerine yoğunlaşan bir çabayı sizinle paylaşacağım. Bu diğer türlere geçişimizi hem tarihsel olarak hem algılama olarak kolaylaştıracaktır da ...&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. Gölge Tiyatrosu&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Ülkemizde ilk olarak Osmanlılar zamanında ortaya çıkmıştır. Profesör Doktor Metin Andın bildirdiğine göre;  Osmanlılar Mısırın fethinden sonra Mısırdan pek çok zanaatkar ve sanatkarın yanı sıra Gölge tiyatrosu ustalarını İstanbula getirmişlerdir.&lt;br/&gt;Uzakdoğu ülkelerinden geçerek Mısıra oradan da İstanbula gelen Gölge Tiyatrosu, burada, Osmanlıların sanat zevkine göre yeniden yorumlanarak; tipleri bize ait, özgün, bir gölge tiyatrosu olarak Karagöz Perde oyunları çıkmıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlılar zamanından günümüze yirmiyi aşkın oyun kalmıştır. Karagöz metinlerinin çoğu ortaoyununa uyarlanmıştır.&lt;br/&gt;Günümüzde Karagöz, eski metinlere yenileri de eklenerek, usta-çırak ilişkisiyle yetişen karagöz ustaları tarafından oynatılarak yaşatılmıştır.&lt;br/&gt;Karagözün çıkış yeri olduğuna inanılan Bursada her yıl festivaller yapılmaktadır. Aynı kentte birde Karagöz Derneği faaliyetlerini sürdürmektedir.&lt;br/&gt;Karagöz perde oyunlarının asal iki kişisi ise Karagöz ve Hacivattır. Karagöz, halk masallarındaki Keloğlan prototiğinin İstanbul versiyondur.&lt;br/&gt;Köyden kente göçmüş ama henüz kentleşmemiş günümüz insanlarının bir ilk örneğidir. Karagözde Keloğlan gibi yerine göre saf, yerine göre kurnaz, çoğu kez iyi niyetli, nüktedan, hazırcevap ve komik bir halk tipidir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Hacivat ise tersine, tam bir kent tipidir. Kentli bilgisi, görgüsü, kibarlığı, çelebiliği ona aittir. Komedi de zaten bu zıt tiplerin çatışmalarından doğar. &lt;br/&gt;Karagöz aslında eski bir İstanbul haritasıdır. Eski İstanbulda çoğunluk başka başka azınlıklar, Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli bölgelerinden gelen insanlar, semt-semt birarada yaşıyorlardı. İşte Karagöz tipleri de farklı farklı semtlerden alınmış farklı farklı tiplerden oluşuyordu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Karagözün belli başlı tipleri (tasvirleri): Beberuhi, Matiz, Tuzsuz Deli Bekir, Karagözün Karısı, Karagözünoğlu; azınlık tipleri olarak da: Rum, Ermeni, Laz, Çerkez, Argo, Bolu lu, Kastamonulu ve Kayserili dir.&lt;br/&gt;Karagöz oyunları konularını, ya eski İstanbul yaşamındaki toplumsal olaylardan (örneğin Kanlı Nigar), ya masallardan (örneğin Ferhat ile Şirin) ya da yeni metinlerde olduğu gibi çağdaş yaşamdan alır.&lt;br/&gt;Eski İstanbul da Karagöz oyunları büyük-küçük herkese, özellikle bazı özel saray ve konak gösterilerinde sadece büyüklere oynatıldığını, bu yüzden bazı Karagöz metinlerinin politik ve müstehcen taraf</description></item><item><title>SANATIN İKONOGRAFİK İNCELENMESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanatin-ikonografik-incelenmesi-350359.html</link><description>SANATIN İKONOGRAFİK İNCELENMESİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;YENİ FİGÜRASYON&lt;br/&gt;20. yy. &quot;da ikonografi terimi genel olarak &quot;FİGÜRATİF sanatta işlenen konunun tamamlayıcı incelemesi&quot; anlamında kullşanılmaktadır.&lt;br/&gt;Yeni figürasyona bir bakalım: Soyut resim ilk ortaya çıktığında lanetli bir akım olarak kabul edilen soyut sanat, Avrupa&quot;da 1960&quot;lara kadar adeta resmileşmiş, 1960&quot;lardan sonra ise figüratif sanatta bir atılım söz konusu olmuştur.&lt;br/&gt;Yeni figürasyon sanatta soyut ve figüratif arasındaki çizgiyi de bir anlamda ortadan kaldırmıştır. Kısaca yeni figürasyon hiçbir şey için değilse bile geleneksel figüratif resimle, soyut sanat arasındaki çatışmayı yok etmesi açısından önemli bir yere sahiptir.&lt;br/&gt;Figür, nesne ve eylemleri gerçekçi bir biçimde anlatan resimlere sıkça rastlamak mümkündür. Fakat bu eserler sadece göründükleri gibi algılanmaz. Bu eserler, yaşamın herhangi bir anına ilişkin bir rapor veya belge değildir. Eserlerin bir çoğu düşüncelere ilişkin simgesel yapıda olup, herhangi bir düşüncenin taşıyıcısı konumunda olan figürlerdir. Bir örnekle açıklarsak Leonardo&quot;nun Mona Lisa&quot;sı herhangi sıradan bir kadının anlık bir görüntüsü olmayıp sanatçının iç dünyasına, ideallerine ilişkin verileri dışavuran, bunları taşıyan sembolik amaçlı bir resimdir.&lt;br/&gt;Şimdi, daha iyi anlayabilmek için, başlangıçtan günümüze ve din çerçevesinde ikonografi ve ikonolojiyi kısaca ele alalım:&lt;br/&gt;MUSEVİ, HRİSTİYAN VE İSLAMİ ÇERÇEVEDE İKONOGRAFİ&lt;br/&gt;Eski Araplarda tasvir ve heykelcilik: Çölün boşluğu için düşünce ve dünyasıyla baş başa kalan çöl arabı ve şehirlisi edebi sanat bakımından en güzel eserleri vermiştir. Boşluğu, yalnızlığı ve tabiatın gösterişsizliğini mısralarıyla dile getirmeye çalışmıştır. Ama tasvir ve heykelcilik bakımından bu gücü gösterememiştir. Azizlerin, papazların resimleri Araplara göre bir putperestlik sayılmıştır.&lt;br/&gt;Yahudilikte, Hz.  Musa tapınma gayesiyle yapılan ve kullanılan heykeller (putlara) karşı koymuştur. Yahudilikte sanat fikri geridir. Kendine has güzel sanatları yoktur. Tasvir ve heykelcilik bakımından ileri gitmemelerine sebep olan amiller arasında Tevrat&quot;ta geçen metinlerin rolü büyüktür. Hükümlerden biri: &quot;Karşımda başka ilahların olmayacaktır. Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında olanın, yahut yerde sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin. (Ahd-i Atik, Çıkış, 20/3 - 6)&lt;br/&gt;Hristiyanlıkta ise (daha sonra geniş biçimde işlenecek) resim doğrudan doğruya dini yayan bir vasıta olmuştur. Roma Katakampları içinde gizlenen Hristiyanlar&quot;ın ilk jesti, mağara duvarları üzerine Allah&quot;ın İsa ve Meryem&quot;in resimlerini çizmek olmuştur. İsa&quot;nın çarmıha gerilişi bir dramdır. Hristiyan sanatı bir dram üzerine kurulmuş devam etmiştir. Bu sanat sonraları insanı ele alınca da onu olanca canlılığı yani ruhuyla aksettirmeye gayret etmiş, sevinçlerine, acılarına, ümit ve hayallerine ayna olmuştur.&lt;br/&gt;Hristiyanlık doğup geliştikten sonra, resmin dizsel metinlere bağlı hikayeci nitelikleri mimari mekan yüzeylerine yerleşmek olanağını araştırmıştır. Roma resminin zengin mitolojik konuları Pompei, Roma villalarının duvarlarını süslüyordu. Buna ilk tepkiler erken Hristiyan resminin ilginç örneklerini kapsayan ve klasik Yunan estetiğinin kurallarını amaçlamayan katakamp tasvirlerinden geldi. m.s. 2.-4. yüzyıllarda Roma&quot;da lanetlenmiş Hristiyanlar, ileride yüze çıkması olası bir yer altı dünyası yaratmışlardı. Küçük mezar odalarıyla sonlanan koridorlar, toplanmaya, oturmaya mahsus yer altı mekanları, yüzeylerde taze Hristiyan duyarlılığını taşıyan basit, ama etkin resimlerle süsleniyordu. Ancak Hristiyanlık resmileştikten sonra, anıtsal kiliseler ve saraylar farklılaşan üslup özellikleriyle resimlenip süslendi. Bu kadarla da kalmadı, ikonografik dinsel resim programlarına göre resim sahneleri mimari mekan hiyerarşisi içinde özel yerler aldılar. Her sahne, her figür önem derecesine göre mimari mekanın yüzeylerini paylaşmaya koyuldu.&lt;br/&gt;Mimari mekan duvarlarında yer almay</description></item><item><title>HENRİ DE TOULOUSE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?henri-de-toulouse-380910.html</link><description>HENRİ de TOULOUSE   &lt;br/&gt;(1846 - 1901)&lt;br/&gt;Henri de Toulouse Lautrec XIX. Yüzyıl sonunun ünlü resim, gravür ve afiş sanatçısıdır. Güney Fransa&quot;nın eski, soylu ve varlıklı ailelerinden birinin oğludur. Duygulu biri olan Henri daha çok annesi Kontes AdÃ©le&quot;ye bağlı idi. Ancak annesinin baskıcı, abartılı yaklaşımı Henri&quot;yi etkilemiştir. Kendi benliğini bulabilmesi, yolunu çizebilmesi için annesinin etkisinden sıyrılmak zorundaydı. Toulouse Lautrec&quot;in kendini renkli dünyasına vermesi genellikle fiziksel özelliklerinden kaynaklanan aşağılık duygusundan kaynaklandığı açıklansa da, psikolojik olarak annesinin baskısından kurtulma gereksinimi duymuş olması daha büyük bir olasılıktır.&lt;br/&gt;Henri 13 yaşında geçirdiği bir kazada bacağını kırdı.  Ertesi yıl bir başka kaza öbür bacağının da kırılmasına yol açtı. Toulouse Lautrec&quot;in kalıtımsal bir kemik hastalığı vardı. Kemikleri gelişmediği için kısa ve cılız bacaklı kaldı. Vücudu büyüdüğü halde bacakları ancak baston yardımıyla topallayarak yürüyebiliyordu.&lt;br/&gt;Bu kazadan sonra uzun bir süre sürekli sırt üstü yatarak geçirilen zaman küçük bir çocuk için oldukça sıkıcıydı. Ama bunun olumlu etkisi de oldu. İyileşmeyi boşu boşuna beklerken, resim defterlerine, okul defterlerine, eline geçen her kağıt parçasına, gördüğü yada hayal ettiği aklına gelen her şeyin, çoğunlukla insan ve hayvanların resmini yapmaya başladı.&lt;br/&gt;14 yaşındaki T. Lautrec&quot;in ilk yağlıboya resimlerinde başlıca konular ailenin toprakları, av partileri, atlar, biniciler, at arabaları ve köpeklerdir. Doğayı ve hayvanları çok seven genç ressamın ilk dönem resimlerinde bu konuları işlemesinde Princeteu&quot;un etkisi olduğu söylenebilir.&lt;br/&gt;Kasım 1881&quot;de okulunu tamamladı. Artık isteği ressam olmaktı. Buna ailesinde destekleyici bir yaklaşım göstermiştir. Önce Bonnat&quot;ın atölyesine girdi. Son derece usta ve kıvrak bir deseni olduğu halde bu hoca onun resimlerinden &quot;iğrenç ve dehşet verici&quot; diye bahsediyordu. Onu bırakıp Cormon&quot;un atölyesinde çalışmaya başladı. &lt;br/&gt;Lautrec akademinin kurallarına, geleneklerine saygı gösteriyor, onlara uygun davranıyordu ama resim ve çizimle ilgili kendi düşünceleri vardı. Genç ressam, Bonnat ve Cormon&quot;dan çok, Princeteau, Brawn, Forain ve izlenimcilerin etkilerini taşıyordu. Sanatçının at resimleri, dinamik bir anlatımı ve büyük olasılıkla E. Delacroix&quot;dan öğrendiği fırça vuruşlarındaki enerjiyi yansıtır. Bunlar ileride onun tarzını belirgin kılacak olan özelliği açığa vurur.&lt;br/&gt;T. Lautrec&quot;in Bonnat ve Cormon&quot;dan resim tekniği üzerine akademik temellerini edinmiş, ancak gelişen tarzının biçimlenmesindeki en yoğun etkiyi izlenimciler ve bu akıma yakın olan ressamlardan almıştır. Hayvanları ve insanları çok seven ressamın, resimlerinde ağırlığı figüre veren sanatçılardan daha çok etkilenmesi doğaldır. Bunun da göstergesi, bir dönem özellikle Degas&quot;nın seçtiği konuları yinelemesidir. Lautrec&quot;in tuvalinden yansıyan müzikli kahveler, genelevler, çamaşırcı kızlar, yada dansçılar o dönem yaşamının görsel bir karşılığıdır.&lt;br/&gt;1888&quot;de Paris&quot;e gelen Vin</description></item><item><title>SANAT TARİHİ HELEN KELLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-tarihi-helen-keller-351615.html</link><description>Sanat Tarihi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Helen Keller&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İçindekiler                                                                                                            Sayfa&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İçindekiler................................................................................................................ 1&lt;br/&gt;Kaynaklar................................................................................................................. 2&lt;br/&gt;Giriş&lt;br/&gt;Başarının Anahtarı Kimde.........................................................................................3-4&lt;br/&gt;Bir Kahramanlık Efsanesi..........................................................................................4-8&lt;br/&gt;Hayat Felsefesi...........................................................................................................9&lt;br/&gt;Helen Keller&quot;den Bazı Sözler....................................................................................10&lt;br/&gt;Sonuç......................................................................................................................... 10&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;GİRİŞ,&lt;br/&gt;Başarının Anahtarı Kimde?&lt;br/&gt;     İnsanların kendilerine sürekli olarak sordukları bir soru vardır. Ve hep bu sorunun cevabını aramak için koşuştururlar. Bu soru ; Nasıl başarılı olabilirim ?. Başarı konusunda gelmiş en iyi basketbolcu olarak kabul edilen Micheal Jordanın şu sözleri çok güzel:&lt;br/&gt;     Ben hiçbir zaman başarısız olursam ne olacağımı düşünmem, çünkü bunları düşünmeye başladığınızda olumsuz bir sonuca yoğunlaşırsınız. Eğer konunun üzerine atlıyorsam başarılı olacağımı düşünüyorumdur; başarısız olursam neler olacağını değil.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Eğer yaşadığımız şu dünyada bir hedefiniz yoksa, fırtınaya kapılmış bir tekneye benziyorsunuz demektir. Başarılı olmanın ilk koşulu insanın kendine bir hedef koymasıdır. Ve hedefe kendisini götürecek çalışmalarda bulunmasıdır. Başarıda rol oynayan bir çok faktörden birisidir, hedef seçimi. Hayatında en fazla başarısızlığa uğramış insanlar şu anda çok başarılı saydığımız kişilerdir. Buna en iyi örnek Abraham Lincoln ve Thomas Edison verilebilir. Bu insanların hayatlarının mutlaka okuyun. Hatta ezberleyin bile diyebilirim. Edisonun hayatı fakirlik içinde geçmiştir. Abraham Lincoln hayatı boyunca sabretmiştir. Yılmamıştır, yıkılmamıştır. Yani her şeyin bir bedeli vardır. Nasıl marketten aldığınız bir ekmeğin bedeli varsa, her başarıya ödeyeceğiniz ayrı ayrı bedeller vardır.&lt;br/&gt;     Ayrıca fiziksel yetersizliğiniz veya hastalığınız başarıya engel teşkil etmez. Kör ve sağı biri olmasına rağmen, Amerikalı Helen Keller, bir gün ünlü bir yazar ve hatip olmuştur. Hayatı acı ve ızdıraplar içinde geçtiği halde o yılmadan çalışmıştı. Hatta Redeliffe kolejini en üst dereceyle bitirmişti. Bir gün Harvard Üniversitesinde gençlere hitabına şöyle başlamıştı:Siz gençler benden çok talihli insanlarsınız, zira bendeki gibi, bir eksiklik sizlerde yok.Harvardlı gençler kadının körlük ve sağırlığından bahsettiğini düşünerek son derece üzülmüşlerdi ki, Bayan Keller sözlerine şu cümle ile devam etmişti: &lt;br/&gt;Çünkü benim dişlerim takma...&lt;br/&gt;     Bu okuduklarınızın hepsinin birleştiği tek bir nokta var. Başarının anahtarı sizde ve kapı açılmak için sizi bekliyor. Unutmayın, başarı ulaşılabilecek bir durak değil bitmeyen bir yolculuktur! (1)&lt;br/&gt;     Helen Keller 1880-1968 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir pedagogdur.&lt;br/&gt;     Onu diğer pedagoglardan farklı kılan şey neredeyse doğuştan diyebileceğimiz kör, sağır ve dilsiz omasıydı.&lt;br/&gt;     O, insan beyninin gücünün de canlı bir örneği. Yaşamın ilk on dokuz ayında zihninde yer etmiş tek bir sözcükten, su sözcüğünden yola çıkarak başardığı her şey (İngilizce, Almanca, Fransızca, Latince ve Rusça konuşabiliyordu) beynin, kullanıldığı takdirde ne olağanüstü kapasitesi olduğunu gösteren bir mucizenin ifadesi. Bakan körler, işiten sağırlar ve konuşan dilsizlerle dolu olan bir dünyada o gören bir kör, duyan bir sağır ve kendini ifade edebilen bir dilsizdi.&lt;br/&gt;     Helen Keller, yaşamı parmak uçlarıyla keşfetti.&lt;br/&gt;     Azmiyle, yaptıklarıyla ve yarattıklarıyla milyonlarca insan için esin kayn</description></item><item><title>ESKİ MISIR MEZAR MİMARİSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?eski-misir-mezar-mimarisi-371371.html</link><description>ESKİ MISIR MEZAR MİMARİSİ&lt;br/&gt;Mısır dininin başlıca özelliği, ölümden sonra yaşamaya devam edebilmek için vücudu çürütmeden, korumayı başarmaktı. Sonsuza dek saklanan cesedin, sağlam bir mezarda korunmak istenmesi bunun doğal sonucu oldu. Mısır mimarisinin temeli ve başlıca sorunu mezarın bozulmazlığıydı. Bu dokunulmazlık ve sağlamlık bir çok yönlerden sağlanmalıydı. Cesedin, emniyetinin, ölünün servet, eşya, hizmetkar ve hazinelerinin korunması gerekiyordu. Bunun sonucunda mezar bir sapel, depo ve sanat eseri oldu. Heredot&quot;un söylediğine göre ev geçici, mezar ise devamlı bir konuttu. Mezar ve tapınaklarının eski Mısır Çağının en önemli binaları olması da bu düşünceyi kanıtlar. &lt;br/&gt;Mısır mezarı, yeryüzündeki konutun karşılığı olarak düşünülmüş bir ev görünüşündedir. İçinde hiçbir canlının giremeyeceği, ruha ayrılmış bir kısım (Tai), rahiplerin ve akrabaların dualar okumak ve sunular bırakmak üzere geldikleri kabul salonları (Ka) ve bu ikisinin arasında bir koridor ağı yer alır. &lt;br/&gt;Mısırda mezar mimarisi için çok şeyler bilinmektedir. Çünkü bugüne kadar gayet iyi bir halde kalabilen ve incelenmesi mümkün olan mezar anıtları bulunmaktadır. Mezar anıtları, Şahıs Mezarları ve Krallar Mezarları olmak üzere başlıca iki grupta incelenebilir. Bunlar birbirinden farklı fikirlere göre inşa edilmişlerdir. Çünkü dini inanışlara göre, krallar öldükten sonra tanrılaşmış sayıldıklarından, onlar için yapılacak mezarların sonsuza kadar varolması düşünülmüştür. &lt;br/&gt;Mısır&quot;da mezar mimarisi mastaba adı verilen mezar yapılarıyla gelişmeye başlamıştır.&lt;br/&gt;Mastabalar, imparatorluğun ilk çağlarından büyük devlet memurları tarafından kendileri için yapmış oldukları mezarlardır. Uzunlukları yaklaşık olarak 50 metre, genişlikleri 25 metre, yükseklikleri ise 10-12 metredir. Mastabanın planı dikdörtgendi. Örkeleri kerpiçten yapılmış olup sonradan taştan yapılmaya başlanmıştır.&lt;br/&gt;Mastabalarda üç bölüm vardır. (Levha 1)&lt;br/&gt;1.Dış oda; burada ölüye sunulan eşyalar bulunur, duvarlar ziyafet ve bayram sahnelerini gösteren kabartmalarla süslenirdi. Doğu cephesinde bir niş biçiminde yapılan bu oda, bir çeşit şapeldi ve ucunda sunak masasıyla bir yalancı kapı da vardı. Bu niş daha da büyütüldüğü zaman, kapı batı cephesine geçirildi. Bu yalancı kapıda ölünün ruhunun geri geleceğine inanılıyordu.&lt;br/&gt;2.Gizli iç oda, Sardab adı da verilen bu odada ailenin ölülerinin heykelleri toplanmıştı.&lt;br/&gt;3.Lahidin bulunduğu asıl mezar odası; bir yer altı bacasından ulaşılan bu odada, ölünün özel eşyaları bulunuyordu. &lt;br/&gt;Teknik olarak mastabaların yapımında madeni aletler, matematik bilgisi ve teşkilatmış bir çalışma gerekmişti. Görünüşteki basitliğe rağmen orta bir mimari eser vardır ve mastaba parlak bir gelişimin ilk belirtisidir. Piramit inşaatlarında ilk adım olduğu gibi, sonradan Luxor&quot;da yapılan büyük ölü tapınakları da bu küçük mezar şapeli odasından türedi. Yine ilk defa bu inşaatlarda görülen ince taş işçiliği ise sonradan gelişen bütün mimarilerde gelenekleşti. Mastabaların çoğunluk köy gibi düzenledikleri görülür. &lt;br/&gt;Serdab&quot;a konulan heykellerin amacı, mumyalanmış cesed bozulursa bu ruhun heykellerden birinin içine girebilsin düşüncesiyle konulmuştu. Duvar resimleri ise öncelikle ölüye dünyada yaşadığı hayatı anımsatmaktır. Daha sonraları ölen kimsenin biyografisi de yer almıştı bu duvarlarda. &lt;br/&gt;Orta imparatorlukta mastabaların yapımına devam edilmekle birlikte Yeni İmparatorluk dönemi içerisinde mastabalar yerine kayalara oyulmuş kaya mezarlarının yapımına başlanmıştı.&lt;br/&gt;Piramitler ise krala ait mezar mimarisini oluşturur. Biçimi, büyüklüğü ile diğer yapılarından hayli farklıydı. İlk kral mezarları Abidos şehri civarında sülaleye ait basit şekilde yapılmış yapılardı.&lt;br/&gt;İlk kral mezarları basit şekilde ise de sonraları nisbetleri daha büyümüş, duvarları itinalı bir şekle girmiş ve asıl mezarın etrafına, iç bölme duvarı ile niş şeklinde küçük odacıklar ilave edilmiştir. &lt;br/&gt;Piramitler iç düzenlemeleri ile birbirinden ayrılmaktadır. Birincisi mastabaların geliştirilmesiyle yapılan basamaklı piramittir. İkincisi de gerçek pramitlerdir.&lt;br/&gt;Piramitler daha çok bölgeler oluştururlar ve bölgelerde yakınların da bulunan çağdaş kasabaların adlarıyla anılır. Bu gruplaşmaların çeşitli nedenleri vardır, ancak ana hatlarıyla. Eski Krallık piramitleri daha çok memphis yakınında yoğunlaşmış, Orta İmparatorluk piramitleri ise İtştavi dönemin başkenti yakınında toplanmıştı. 4. Hanedan&quot;dan başlayarak piramitlere, çevrelerindeki yapılarla birlikte, ad verilmemeye</description></item><item><title>RESİM - ATATÜRK&quot;ÜN SANAT ÜZERİNE SÖZLERİ - AÇIKLAMALAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-ataturk-un-sanat-uzerine-sozleri-aciklamalar-401892.html</link><description>atatürk&quot;ün sanat üzerine sözleri - açıklamalar</description></item><item><title>İSTANBULDA BİZANS SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?istanbulda-bizans-sanati-454696.html</link><description>İSTANBUL&quot;DA BİZANS SANATI&lt;br/&gt;Mehmet İ. Tunay&lt;br/&gt;Bizans sanatı, İ.S. 395 yılında ikiye bölünün Roma İmparatorluğu&quot;nun doğu parçası olan ve 1453&quot;de Osmanlı Türkleri tarafından ortadan kaldırılan Bizans devletinin sanatıdır. Doğu Roma İmparatorluğu ya da kısaca Bizans İmparatorluğu adı ile tanınan bu devlet, aslında Hıristiyanlaşmış Roma İmparatorluğu&quot;dur. Bu devleti, Roma İmparatorluğu&quot;nun bir devamı olarak da kabul edebiliriz.&lt;br/&gt;Bizans, İstanbul&quot;un eski adı olan Byzantion&quot;dan gelmektedir. Batı dünyası bunu, İstanbul&quot;un fetihden önceki adı olarak kullanmıştır. Anlam olarak imparatorluğun tümünü kapsayan Byzantion, aslında yalnızca kentin adıdır. Bizans, modern tarihçilerin ortaya attığı bir deyimdir. Doğu Roma İmparatorluğu&quot;na, anlam ve ruh açısından Batı Roma&quot;dan farklı bir ad verilmek istenmiş ve sonuçta bu deyim ortaya atılmıştır. Oldukça uzun bir ömür süren bu imparatorluk, kendini hiçbir zaman Bizans devleti olarak nitelememiş, Büyük Roma İmparatorluğu&quot;nun bu doğu parçası sonuna kadar bir Roma devleti olarak yaşamıştır. Öyle ki, bu topraklarda oturanlar kendilerine &quot;Romaios&quot; (Romalı) demişler, imparatorlarını da &quot;Romalıların İmparatoru&quot; olarak adlandırmışlardır.&lt;br/&gt;Bu arada 6. yüzyıldan itibaren latincenin yerini resmi dil olarak yunanca almış, bu dil, kültür alanında da tümüyle etkili olmuştur. Din önem kazanmış, böylece yeni bir devlet sistemi oluşmuştur. Aslı Romalı olan Bizans bir Ortaçağ Hıristiyan toplumudur. Balkanlar, Trakya, Anadolu, kısa bir süre Mısır ve Suriye topraklarında egemen olmuş, buralardaki eski uygarlıkların gelenek ve beğenilerini bünyesinde toplayarak kendine özgü yüksek bir uygarlık oluşturmuştur. Bu uygarlığın ana kaynağı Anadolu olmuş, ama Doğu&quot;dan da geniş ölçüde ilham ve etki almıştır. Bizans sanatının bizim açımızdan önemi ise, sahip olduğumuz topraklarda yaşamış ve gelişmiş olmasıdır. Uygarlık tarihi açısından da Ortaçağdaki en parlak ve güçlü uygarlık olması önem taşır. ılkçağ uygarlığının bilgi ve kaynaklarını doğuda İslam ve Bizans yaşatmış, geliştirmiş ve Rönesans Avrupası&quot;na aktarmıştır. Bu nedenle de Bizans sanatı bir bilim dalı olarak incelenmeye başlandığında, yalnızca batıda bulunan Bizans el yazmalarının minyatürleri, bazı küçük yapıtlar ile ıtalya&quot;nın Ravenna kentindeki binalar ve bunların duvarlarını süsleyen mozaikler dikkat çekmiştir.&lt;br/&gt;19. yüzyıl sonlarından başlayarak Bizans sanatı araştırmaları çok hızlanmış, yapıtların, anıtların incelenmesi sonucunda yeni görüşler ortaya çıkmıştır. Bizans sanatı başlangıçta Roma sanatının devamcısı olmuş, ama daha sonra gerek çeşitli kültürlerin izlerine sahip ülke ve toplulukları içine alması, gerek resmi din haline gelen Hıristiyanlığın güçlü etkisi ile tümüyle yeni, orijinal bir üslup oluşturmuştur.&lt;br/&gt;Bizans sanatında sürekli iki güçlü akım egemen olmuştur. Birincisi, özellikle saray ve ileri gelen çevrelerce tutulan, kökü eski sanat geleneklerine bağlı ince, hassas hatta bazı durumlarda Hıristiyanlığa yabancı unsurların bile göze batmadığı görkemli, zengin ve göz ka</description></item><item><title>ÇAĞDAŞ SANAT AKIMLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cagdas-sanat-akimlari-452929.html</link><description>ÇAĞDAŞ SANAT AKIMLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Gerçekçilik / Realizm19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa&quot;da Romantizm&quot;e karşı tepki olarak doğan sanat ve edebiyat akımı. Gerçekçiler, Klasik ve Romantik sanatı yapay buluyorlardı. Çağın gerçeklerine uygun eserler verebilmek, sanatın içeriğini soylularla sınırlamayıp &quot;aşağı&quot; sınıfların yaşamını yansıtmak amacıyla bu akımı yarattılar. Sosyalizme inanıyor, taş ve toprak işçilerinin, kırsal kesim insanlarının gündelik hayatlarını resimlerine konu ediyorlardı.&lt;br/&gt;Realistler, toplumsal değişim için resmin, &quot;devrimci bir uyaran&quot; olabileceğine inanıyorlardı. Jean François Millet&quot;in, toprak işçilerini yücelterek resmettiği tabloları bu inancı çok açık bir şekilde yansıtıyordu. Özellikleri:- Resimde soylu sınıf dışındaki toplumsal sınıflara da yer verdi.- Gerçekler olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla yansıtıldı. Sıradan insanların günlük yaşamından kesitler ayrıntılarıyla resmedildi. - Doğayı gerçekliğiyle betimlemek amaçlandı.&lt;br/&gt;Temsilcileri:Gustave Courbet &quot;Sanatçının Atölyesi&quot;, &quot;Ornans&quot;ta Cenaze&quot;, &quot;Taş Kıranlar&quot;Jean François Millet, Honore Daumierin &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Dadacılık / Dadaizm20. yy başlarında Avrupa ve Amerika&quot;da etkili olan, nihilist bir sanat ve edebiyat akımı. Zürich, New York, Berlin, Köln, Paris, Hannovera (1916 - 1920) sanatseverler tarafından hızla taşındı. Andre Breton ve Tristan Tzara&quot;nın öncülüğünde gelişen Dadaizm, geleneksel değerlere ve savaşa karşı bir başkaldırıydı. &quot;Dada&quot; sözcüğü Fransızcada &quot;oyuncak tahta at&quot; anlamına geliyordu. Dadacılar, savaşın yarattığı umutsuzluğu, burjuva değerlerine duydukları tepkiyi yansıtıyorlardı. Dönemin estetik değerlerine de inanmıyorlardı. Bu değerlere karşı açtıkları savaşta en önemli silahları aykırı yapıtları ve çıkardıkları yayınlardı. Dadaizm zamanla siyasi bir nitelik kazandı. &lt;br/&gt;Özellikleri: - Akla ve alışılmışa karşı bir ayaklanmaydı. - Kaza ve rastlantıya dayalı teknikler Gerçeküstücüler ve Soyut Dışavurumcular tarafından kullanıldı. - Sanatçının zihinsel etkinliği yaratılan nesneden önemliydi. (Duchamp)- Dönemin geçerli estetik değerlerini yıkmaya giriştiler. - Berlin&quot;de siyasal bir nitelik kazandı.Temsilcileri:Marcel Duchamp, &quot;3. Standart Stopaj&quot;Jean Arp, &quot;Rastlantı Yasalarına Göre Düzenlenmiş Kareler&quot;John Heartfield, &quot;Kaiser Adolph&quot;Raoul Housmann, Hannach Höch, George Grosz, Johannes Baader, Otto Schmalhausen, Wieland Herzfelde, Helmut Herzfelde(sonradan Alman milliyetçiliğini protesto etmek amacıyla adını John Heartfield&quot;e çevirmiştir), Max Ernst, Johannes Baargeld, Kurt Schwitters (Yapıtlarıyla, sanat karşıtı Dadacılar&quot;ın elde edemediği incelikli ve estetik bir etki yarattı), Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Janco, Emmy Hennings.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Fovizm 1898 - 1908 yılları arasında Fransa&quot;da etkili olan dışavurumcu resim üslubu olarak nitelenir. Fovizmin yaratıcısı Henri Matisse&quot;di. Mekanı, geleneksel yorum ve perspektifle değil, renklerin hareketliliğiyle yansıtmayı tercih etti.Saf ve parlak renkli boyalar, başka renklerle karıştırılmadan uygulanıyordu.Bu isimi almalarında, resimlerinden yansıyan tepki ve şiddet önemli rol oynar. Eleştirmen Vauxalles, Paris&quot;te Fovistlerin açtığı sergiyi gezerken &quot;fovist&quot; sözcüğünü kullanır. Fransızcada &quot;fauve&quot;, vahşi hayvan anlamına gelmektedir. 1908&quot;de Paul Cezanne&quot;ın temellerini attığı Kübizm sanatçıların o yöne doğru kaymasına yol açtı. Ancak, Matisse kalan sanat yaşamında fovizmi tek başına sürdürmeye devam etti. Bu aslında Fransız burjuvazisine ve toplumuna bir tepkiydi.&lt;br/&gt;Özellikleri: - Boyaların saf ve parlak kullanımı ile yaratılan patlama duygusu belirgindi. - Duygusallık, şiddet ve tepkiyle birlikte fırtınalı bir biçimde hissediliyordur. - Tıpkı İzlenimciler gibi doğayı doğrudan tasvir ettiler. - Üç boyutlu mekanı geleneksel olarak yorumlamak yerine renklerin hareketiyle tanımlamak anlam kazandı.Temsilcileri:Henri Matisse - &quot;Şapkalı Kadın&quot;, &quot;Bayan Matisse&quot;in Portresi&quot; Andre Derain, Maurice de Vlaminck, Raoul Dufy, Georges Braque, Albert Marquet, Kees van Dongen, Henri Manguin, Charles Camoin, Jean Puy, Othon Friesz.</description></item><item><title>FOTOĞRAFÇILIK SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?fotografcilik-sanati-364853.html</link><description>Fotoğrafın Tarihsel Gelişimi&lt;br/&gt;Fotoğrafın bulunuşu çok geniş bir zaman dilimine yayılır. Aslına bakılırsa fotoğraf, bulunmaktan çok, evrimleşmiştir. Fotoğraf bugün de kullandığımız biçimini 19. yüzyılın sonlarında aldı. Oysa, görüntünün sabitleştirilmesi çalışmaları aynı yüzyılın başlarına dek uzanır. Fotoğraf makinesinin ortaya çıkışı ise çok daha önce olmuştur.</description></item><item><title>SANAT - TEZHİP SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-tezhip-sanati-403272.html</link><description>tezhip sanatı</description></item><item><title>EMPRESYONİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?empresyonizm-363557.html</link><description>EMPRESYONİZM&lt;br/&gt;Empresyonizm (İzlenimcilik) on dokuzunu yüzyılın ikinci yarısıyla yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Fransa&quot;da başlayan ve daha sonra diğer ülkelere yayılan resim sanatı akımına verilen addır. Bu akım resim sanatında gerçek bir devrim olarak nitelendirilmiştir. Empresyonizm &quot;bir izlenimin uyardığı duyumların, duyulduğu biçimde üretildiği bir resim yöntemi&quot;ydi ve Empresyonist sanatçı, genellikle, bilinen kurallara aldırmaksızın kendi kişisel izlenimlerine göre nesneleri resmetmeyi amaçlıyordu. Empresyonistler birbirinden ayrı, tek tek fırça vuruşlarıyla ve saf prizmatik renkleri kullanma tekniğiyle açık havada resim yaptılar. Amaçları ışığın değişen etkilerini yakalayarak, bunu canlılıkla, doğaya yakınlıkla ve yoğunlukla yansıtmaktı. &lt;br/&gt;Empresyonistler yenilikçiydi; ancak hem çok eskiden, hem de yakın geçmişlerinde kendilerine öncülük etmiş olan sanatçılarda yok değildi. Örneğin, gerçeği olduğu gibi vermeye çalışan, tamamlayıcı renkler ve ışıklı, parlak açık-koyu değerleri kullanan Venedikli Rönesans ressamları bu anlamda hatırlanabilir. Sonraları belirli İspanyol ressamları, özellikle El Greceo, Velazquez ve Goya bu eğilimleri daha büyük boyutlara götürdü. Nitekim Manet ve Renoir bu sanatçıların çalışmalarından çok etkilendiler.&lt;br/&gt;O ilk dönemlerin &quot;İspanyol Empresyonizmi&quot;ni inceleyen Camon Aznar &quot;biz bunu istantism olarak adlandırabiliriz&quot; diye açıklamakta ve &quot;İspanyol Empresyonizminin başlıca özelliği, fırça vuruşları arasında açıklıklar bırakarak yaşayan parlak anı yakalama biçiminde yatmaktadır; açık havada resim yapmak ya da yalnızca ana renkleri kullanmak kesinkes uyulması gerekli kurallar değildir; nitekim siyah renk özgürce kullanılmıştır&quot; demektedir.&lt;br/&gt;Velazquez&quot;in çağdaşı olan İspanyol yazar Quevedo, bu ressamın tekniğini etkili kelimeler kullanarak elden geçirmekte ve &quot;burada gerçeği temsil edenin, birkaç dağınık fırça darbesi olduğu&quot;ndan söz etmektedir. Tarihçi Ortega y Gasset ise, &quot;tıpkı Descürtes&quot;ın düşünceyi akılcı olana indirgemesi gibi Velazquez de resmi görsel olana indirgemiştir&quot; diyecek kadar ileri gitmiştir.&lt;br/&gt;Oldukça yakın bir zamanda Lafuente Ferrari şunları söylemiştir: &quot;Eğer bir kimse, Velazquez&quot;in Empresyonizminden söz edebilirse, bu terim sanatçının nesneleri, göze gerçekte göründükleri şekilde ve renkli yüzeylerin düzensiz yığınları olarak resmetmeyi başardığı anlamına gelir. Kesin ve açıkça belirlenmiş çizgilerden oluşan ilk resimleri seyirciye aynı zamanda gerçek ve var olan görüntüler gibi gelmiştir.&lt;br/&gt;Hemen hemen aynı dönemde, Flanders&quot;de, Rubens&quot;in tablolarında renkle yoğurulmuş, saydam gölgeler görülüyordu. Delacroix, resimlerinde ışığın canlı, güzel renklerden oluştuğuna, öte yandan gölgelerindeki renklerin son derece ılık olduğuna, bunlardaki temel yansımaların ışık ve gölge oyunlarının etkisine katkıda bulunduğuna değinmektedir. Rubens gölgelerinde hiçbir zaman siyah renkler kullanmamıştır ve bu bakımdan Empresyonistlerle birleşmektedir.&lt;br/&gt;Hollanda&quot;da birbirinden ayrı tek tek fırça vuruşları ve koyu siyah üzerinde ön plana çıkan parlak teknikleri kullanma tekniğiyle Frans Hals&quot;ın, Empresyonist Edouard Manet üzerinde kesin bir etkisi olmuştur.&lt;br/&gt;Fransız resim sanatının Empresyonizme doğru kaydettiği gelişmelerde, İngiliz resim okulu önemli bir rol oynamıştır. Caude Monet, Sisley ve Pissaro, 1870 savaşı sırasında Constable, Bonington ve Turner gibi büyük manzara ressamlarının eserlerini incelemek amacıyla Londra&quot;ya gitmişlerdir. Pissarro &quot;Turner&quot;in ve Constable&quot;ın suluboyalarıyla yağlıboya resimleri ve &quot;Crome Baba&quot;nın tualleri bizim resimlerimiz üzerinde son derece etkili oldu&quot; der. Constable, resimdeki amacının &quot;ışık, çiğ taneleri, esinti, tazelik ve çiçek&quot; olduğunu vurgulayıp, &quot;dünya yaratılalı beri ne bir ağacın iki yaprağı, ne ayrı ayrı iki günün her biri ve ne de iki saatin her biri birbirinin aynı olmamıştır. Doğanın bu gerçek ürünleri gibi sanatın ürünleri de birbirinden tamamen farklıdır&quot; dediğinde, zaten Monet&quot;yle aynı görüşte olduğunu vurgular.&lt;br/&gt;Constable&quot;ın hayranlarından olan Delacroix, şu sözleri söylediğinde sanatçının görüşünü doğrulamaktadır: &quot;Constable çayır resimlerinde kullandığı yeşil rengin birçok farklı yeşillerden oluştuğu için çok daha iyi olduğundan söz etmektedir&quot;. Bu yöntem daha sonraları Claude Monet ve arkadaşları tarafından da kullanılmıştır. Turner&quot;ın da resimlerine verdiği isimler, Empersyonistlerin tablolarına verdikleri isimlere</description></item><item><title>RESİM - PERSPEKTİF</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-perspektif-401832.html</link><description>perspektif</description></item><item><title>SANAT - ARİSTOTELES</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-aristoteles-403451.html</link><description>aristoteles</description></item><item><title>SANAT - TOPLUMLARIN GELİŞİM SÜRECİNDE SANATA VE SANATÇIYA GEREKSİNME VARDIR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-toplumlarin-gelisim-surecinde-sanata-ve-sanatciya-gereksinme-vardir-403131.html</link><description>toplumların gelişim sürecinde sanata ve sanatçıya gereksinme vardır</description></item><item><title>RONESANS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ronesans-450258.html</link><description>RÖNENSANS&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;XV. yy&quot;da doğan, XVI. yy&quot;da Avrupa&quot;nın her yanına yayılan kültür ve sanatta yenilenme hareketi. Rönesans (Fransızca Renaissance, İtalyanca Rinasciemento: Yeniden doğuş) terimi, ilk olarak 1568&quot;de, Vite (Yaşamlar) adlı yapıtının ikinci basımında Vasari tarafından kullanılmıştır. Her ne kadar, XV. yy&quot;dan başlanarak ortaya konmuş yapıtları belirtmek için kullanılırsa da, aslında XIV. yy. başlarında ortaya çıkmış olan, hümanizm döneminden ayrı tutulamaz.&lt;br/&gt;Söz konusu dönemde &quot;humanitas&quot;ı yani bilgi ve bilgeliğin bileşimi olan insanın özünü içerdiği düşünülen eski Yunan ve Roma metinleri araştırılmış, elyazmalarını bulmak ve kopya edilirken ya da zamanla bozulmuş metinleri bütünlemek işini yüklenenlere, &quot;hümanist&quot; adı verilmiştir.&lt;br/&gt;Eski Yunan-Roma uygarlığının değerleriyle karşılaştırıldığı zaman, Ortaçağ&quot;ı &quot;barbar&quot; bir çağ olarak gören hümanistler, Rönesans&quot;a, yaşamın her alanına uyguladığı yenileme araçlarını sağlamışlardır. Aslında, Ortaçağ&quot;da da, klasiklerin incelenmesi bir yana bırakılmamış, manastırlardaki keşişler, Vergilius, Aristoteles, vb. yazarların yapıtlarını okumuşlar, kopya etmişler ve açıklamalar yazmışlardır. Ama bu çalışmaları, hiçbir kültür değişikliğine yol açmamış, oysa hümanizm döneminde, eski yazarları kavramak ve klasikleri okumak konusunda yeni bir tutum belirmiş, geçmiş yüzyılların kültürü belli belirsiz bir hayranlığa konu olmaktan çıkıp, bir inceleme kaynağı haline gelmiştir. Hümanistler, eski yazarları okumakla kalmayıp, eleştiriden de geçirmişler, yöntemlerini eski metinlere uygulayarak, gerçek olandan sahte olanı, masaldan tarihsel gerçeği ayırmışlardır.&lt;br/&gt;Klasiklerin okunması, hümanislerin, yeni bir ilgiyle toplum, eğitim ve aile sorunlarına eğilmelerine yol açmış, Ortaçağ&quot;da &quot;dünyadan el etek çekme&quot; ve &quot;öbür dünya&quot; yüceltilmişken, insana güven duyan hümanistler, yeryüzü yaşamına ve insanın toplumsal niteliklerine yeniden önem kazandırmışlar, içlerinden birçoğu (Paolo Vergerio, Guarino Guarini, vb.), yeni pedagoji hedeflerine yönelik bir laik okul kurmak için çaba harcamışlardır.&lt;br/&gt;Eski Yunan dünyasının keşfedilmesinde iki olay, önemli rol oynamıştır. Bunların birincisi, 1438-1439&quot;da Ortodoks ve katalik kiliselerini birbirine yaklaştırmak için toplanan Ferrera Konsili&quot;nin, bilginler arasında verimli bilgi alışverişlerinin yapılmasına yol açmıştır: Bizanslı hümanist İonnes Bessarion&quot;un, zengin kitaplığını Venedik&quot;e bırakmasıyla, San Marco kitaplığının kurulması. İkincisi, İstanbul&quot;un, Türkler tarafından fethidir. Birçok Bizanslı keşiş, hümanistler için büyük önem taşıyan elyazmalarıyla birlikte Batı&quot;ya kaçmışlardır.&lt;br/&gt;Bu gelişmeler sonucunda, Eflatun&quot;un yapıtları yeniden ve büyük ölçüde önem kazanmış, kullanmış olduğu söyleşi yöntemi, felsefe düşüncesini Aristoteles&quot;in ve skolastik tutumun sınırladığı dar çerçeveden kurtarmış, Floransa&quot;da, Pico della Mirandola (1463-1494) ve Marsilio Ficinio (1433-1499) gibi bilginler, insanoğlunu, makrokosmosun (büyük evren) yansıması olan bir mikrokosmos (küçük evren) olarak görmüşlerdir.&lt;br/&gt;Kültür ve düşünce Rönesans&quot;ına prensler de koruyuculuklarıyla büyük yardımda bulunmuşlar, İtalya&quot;nın her büyük kentinde, her sarayında (Papalık sarayında bile) sanatçılar ve hümanisler korunmuştur. Bu açıdan en önemli rolü Floransa oynamış, her çeşit kültür ve sanat tutku duyması dolayısıyla Muhteşem diye adlandırılmış olan Lorenzo l de Medici&quot;nin (1449-1492) sarayı, çağın en büyük sanatçı ve filozoflarının yetenek ve dehalarının biçimlendiği bir pota olmuştur.&lt;br/&gt;Ayrıca Bramante (1444-1515), Milano&quot;da Sforza ailesinin sarayında konuk edilmiş, Aragonlu Alfonso, Napoli&quot;deki sarayında, hümanistlerin çalışmalarını desteklemiş, Ariosto (1474-1533), Ferrara sarayında büyük saygı görmüştür. Bunlar dışında, Urbino, Mantova, Bologna gibi ünlü merkezlerde, prensler, bilgin ve sanatçıları saraylarına davet ederek, yönetimlerinin saygınlığını yükseltmişlerdir.&lt;br/&gt;Leonardo da Vinci, bu dönemin en önemli kişilerinden biridir. Edebiyatçı, ressam, mimar, bilim adamı, matematikçi ve filozof ola</description></item><item><title>GOTİK DÖNEM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?gotik-donem-349224.html</link><description>GOTİK TARZI : &lt;br/&gt;Batı ve Orta Avrupada resim, heykel, mimarlık ve müzik alanlarında XII. Yüzyılın ortaların- &lt;br/&gt;da Rönesansa kadar süren sanat anlayışıdır. Büyüklük duygusu, canlı imgeler, zengin be-zemeler ve mistik dinsel coşku başlıca özellikleridir. Sivri kemerler ve ince payandalarla desteklenmiş kemerli çatılar gibi gotik mimarlık öğeleri Ortaçağ Katedrallerine yükseklik ve tanrıya ulaşma duygusuyla estetik incelik kazandırmıştır. Bu tarz, Rönesansla birlikte baş-layan simetrik ve geometrik bezemelerle özelliğini ve yaygınlığını yitirmiştir. (A.Timur Bilgic - Tarihsel Terimler Sözlügü)&lt;br/&gt;gotik dönem &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;batı ve orta avrupa&quot;da resim, heykel, mimarlık ve müzik alanlarında 12. yüzyılın ortalarında başlayarak bazı yörelerde 16. yüzyılın ortalarına değin süren, pek çok ürünün veridiği, son derece çeşitli bir dönemdir. gotik dönem, aslında ortaçağ&quot;ın skolastik düşünce tarzının baskısı altında kalan sanat üslubunun biraz yumuşatılmışıdır. dinde kişisel gizemcilik sık sık vurgulanmaya başlandı. dinsel alanlarda da hala çalışmalar yapılırken din dışı alanlarda da çalışıldı. doğanın çeşitliliğine de kişisel yorumlar getirildi. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;giotto ve duccio, dönemin örnek sanatçıları arasındadırlar. (http://sozluk.sourtimes.org)&lt;br/&gt;GOTİK SANATI&lt;br/&gt;Gotik sanatı, Roman sanatının sunduğu hayalgücü ve birikim üzerinde yükselmiştir. Bu sanattaki yapı ve düzen, dekorasyon, esin ve plastik anlayış tam anlamıyla yeni, el değmemiştir. Roma Yunandan yararlanmış; Bizans Romadan ve Doğudan kaynaklanmış, Roman sanatı Doğunun, Bizansın, Barbarların ve Antikçağın melez ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Rönesans ve modern sanatlar da mimarlık ve süsleme öğelerini Antikçağdan almıştı. Gotik sanatı ise Roman sanatının gelişimini köstekleyen köhneleşmiş formların kısıtlamalarını bir yana atarak doğadan yola çıktı. Gotik sanatı Roman sanatının sunduğu birikimden ve bakış açısından yararlanmasına karşın, Roman sanatının reddiyesi üzerinden kendini yaratmıştır. Gotik sanatçı da bu yaratıcı itkiyle her şeyi yeni baştan ele alma cesaretini gösterebilmiştir. Aydınlanmanın tohumları yavaş yavaş toprağa düşmektedir. &lt;br/&gt;Rönesans döneminde İtalyanlar, Ortaçağ sanatını aşağılamak üzere tedesco diyorlar. Bunun Fransızcası gotik. Gotik sanatı 12. yüzyılın ilk çeyreğinde Fransada ortaya çıktı, 13. yüzyılda olgunluk aşamasına ulaştı. Bundan sonra İngilterede hızlı bir gelişim gösterdi ve 13.-14. yüzyıllarda tüm Avrupada yayıldı. Rönesansın doğuşuyla beraber gerilemeye başladı ve giderek ortadan kayboldu. &lt;br/&gt;Bu dönemde eski Galya bir krallık iktidarı altında merkezi ve güçlü bir devlet olmaya başlamıştı. Paris Üniversitesinde ders veren Aziz Thomas, dinsel dogma ve politik düşünce ile beraber inancın dünyevileşmesini temsil ediyordu. Tüm bir toplumun ortak çabasının ürünü olan katedraller, somut olaylar dünyasının ve düşünce alanını egemenlik altına alan düzenin anıtsal ifadesiydi. Düşünce manastırdan üniversiteye, sanatsal girişimler başrahiplerden piskoposlara geçiyordu. &lt;br/&gt;Roman sanatının kasvetli şatoları, Gotik dönemde saraylara dönüştürüldü. 15. yüzyılda ekonomik alanda öne çıkarak yeni bir sınıf oluşturan burjuvazinin gereksinimleri doğrultusunda, kent konutları olan konaklar ve villalar yapıldı. Gotik dönem, köprü, hastane, manastır, belediye binaları, adalet binaları, çarşılar gibi çeşitli yapılar ortaya koyarak gelişmiş bir toplumun büyük mimarlık gereksinimlerine cevap verdi. Politik iktidarın niteliğine uygun olarak Gotik sanat da merkezlerde yoğunlaştı, taşraya ancak örnek olabildi. &lt;br/&gt;Gotik dönem insana yönelme konusunda bir adım daha attı. İnsana doğru atılan her adım, dinden biraz daha uzaklaşmak anlamına geliyordu ve insana ulaşmanın o dönemde dinden uzaklaşmaktan başka da yolu yoktu. Gerçekten de din, dogmalarını, ancak aklı reddederek kabul ettirebiliyordu. Aklı reddetmek ise insanı reddetmekti. &lt;br/&gt;12. yüzyılda teolojik bir kavram olan Meryem, 13. yüzyılda çocuğunu seven şefkatli bir ana haline gelmiştir. Roman yapılarının yüksek kapı alındıklarındaki çatık kaşlı İsa, Gotik yapılarda k</description></item><item><title>SANAT - HUXLEY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-huxley-403342.html</link><description>huxley</description></item><item><title>SANAT - KARL MARKS VE MARKSİST ESTETİK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-karl-marks-ve-marksist-estetik-403106.html</link><description>karl marks ve marksist estetik</description></item><item><title>YAĞLI BOYA RESİM SANATINDA TEKNİKLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?yagli-boya-resim-sanatinda-teknikler-419231.html</link><description>yağlıboya ile resim yapımının jan van eyck tarafından bulunduğu söylenir, fakat yağlıboyanın bu büyük ressamdan öncede kullanıldığını biliyoruz. ancak jan van eyck&quot;ın bu tekniği olağanüstü bir mükemmelliğe ulaştırdığı kesindir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;jan van eyck flemenk okulunun ilk dönem sanatçısıdır. 1422 ile 1424 yılları arasında la haye&quot;de çalıştı. 1425&quot;te burgundy dükünün saray ressamlığına getirildi. 1429&quot;da bruges&quot;e yerleşti ve 1441&quot;de bu kentte öldü. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;bir gün genç jan, tempera ile yaptığı ve üzerine yağ sürüp kuruması için güneşe bıraktığı bir resmin boyalarının çatladığını üzülerek gördü. bunu izleyen aylarda sanatçı, gölgede kuruyan bir yağı bulabilmek için araştırmalar yaptı. pek çok deneyden sonra aradığı şeyi buldu. bu madde bezir yağı ve “beyaz bruges verniği” karışımından oluşuyordu. sanatçı bu karışıma boya pigmentleri katıyor; kalınlığı inceliği duyarlılıkla denetlenebilen, rötuş yapmaya olanak tanıyan, yavaş kuruyan bir boya elde ediyordu.</description></item><item><title>RESİM - HAPPENİNG</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-happening-401824.html</link><description>happening</description></item><item><title>SANAT - SANAT EĞİTİMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-sanat-egitimi-403404.html</link><description>sanat eğitimi</description></item><item><title>SANAT - SHAKESPEARE&quot;S ANCESTRY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-shakespeare-s-ancestry-403333.html</link><description>shakespeare&quot;s ancestry</description></item><item><title>SANATIN TANIMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanatin-tanimi-363854.html</link><description>SANATIN TANIMI&lt;br/&gt;Tarihsel anlamda sanat kavramının tartışılması 19. yüzyılın sonlarında gündeme gelmiştir. O zamana kadar, sanatın bilimsel teorilerde olduğu gibi sanatın sınırlandırılmış kesin bir tanımını yapmak olası değildir. Dolayısıyla geçmişteki düşünürler - estetikçiler sanatın özüne ilişkin somut verilerden öte varsayımlar ve tartışmalar üzerinde yoğunlaşmışlardır.&lt;br/&gt;Sanatın evrensel nitelikleri, sözgelimi özgünlüğü, tekliği, yeniliği genel bir tanıma gitmeyi haklı olarak engellemektedir. Ayrıca, tarih boyunca her kültür dönemi ve alanı kendine özgü, bir daha yinelenmeyen, yinelenemeyen bir sanat yaratmıştır. Bunun içindir ki Mısır Uygarlığı&quot;nın sanatını nerede görsek hemen tanır ve adlandırırız. Bir Antik Yunan yapıtını, sözgelimi Roma sanatından derhal ayırt edebiliriz. Ya da Osmanlı Sanatının neleri Selçuklu Sanatından esinlendiğini söyleyebiliriz. Sanatta eskiye dönme, bir taklit etme, yeni ününde, en azından içsel anlatımı hepten eksik kılar. Yani o ürünü sanat eseri olmaktan çıkarır, ya da taklit sınıfına sokar. Sanatın tanımlanmasına ilişkin bir diğer güçlük ise, alıcıların ortaya koyduğu yargılardan doğar. Oscar Wilde&quot;ın dediği gibi &quot;Cisimlerin çehreleri onu seyredenlerin kültürel düzeylerine göre değişir&quot;. Bu nedenle de sosyokültürel sınıflar ya da gruplar arasında, kimi zaman işin içinden çıkılamayacak boyutta sanat anlayışları, sanat sorunları oluşuverir. Bu farklılıklardaki art niyetleri bir tarafa bıraksak bile, yine de ortak payda da buluşmak, neredeyse olanaksız gibidir. Bir diğer durumda ise sanatı güzel ile eşanlamlı tuttuğumuzda karşımıza en klasikleşmiş deyişlerden biri ortaya çıkar: &quot;Renkler ve zevkler tartışılmaz&quot;. Bu da, &quot;Sanat nedir?&quot; sorusunun en önemli, en ciddi darboğazını oluşturur (Erinç, 1998).&lt;br/&gt;İnsan düşüncesinin en doğal, en kuvvetli gereksinimi eşya ve olaylara estetik bir düzen verme çabasıdır. Karışıklık, düzensizlik insan düşüncesini ilgili sorunların çözümüne yönelik arayışlar içine sokar. Düzen-kompozisyon ise insanın kendi varlığını anlamasının ön koşuludur. Bu bakımdan sanat, bir düzenleme, bir sezgi olayıdır. Ayrıca içten ve dıştan gelen her türlü baskının, etkinin (toplumsal-ruhsal) en iyi yol ile ortaya çıkardığı, estetik niteliklere sahip özgün bir üründür.&lt;br/&gt;Önemli bir iletişim aracı olan sanat insan yaşantısı ile bütünleşen, toplumsal değer ve ideallerin belirlenmesinde, hayata geçirilmesinde önemli bir faktördür.&lt;br/&gt;Sanat kavramı günümüzde, genellikle plastik veya görsel dediğimiz sanatlar anlamında kullanılır. Gerek plastik gerek görsel tüm sanatların ortak özelliklerinde özgünlüğün (doğallığın) yakalanması, hoşa giden bağlantıları oluşturma çabası yatar. Sanat, insan ile doğadaki nesnel gerçekler arasındaki estetik ilişkidir. Hegel, sanatsal etkinliğin bilinç dışı bir etkinlik olup, &quot;Bir ucu insana öteki ucu doğaya bağlıdır&quot; der. Sanatı ise; &quot;ruhun madde içindeki görünümü&quot; şeklinde tanımlar.&lt;br/&gt;Genel olarak sanat, insanların, doğa karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritim gibi araçlarla güzel ve etkili bir biçimde, kişisel bir üslupla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir (Aytaç, a.g.e.).&lt;br/&gt;Schiller sanatı, insanın özgürlük dünyasının ortaya çıkmasını sağlayan önemli bir araçtır şeklinde tanımlar.&lt;br/&gt;Herbert Read ise sanat için; Hayata uygulanan bir mekanizmadır, onsuz varlıklar dengesini kaybeder. Toplumsal, ruhsal bir karmaşıklık içine girerler, diye açıklar.&lt;br/&gt;SANATIN TÜRLERİ&lt;br/&gt;Güzel sanatlar biçimsel olarak özelliklerine, kullandıkları yöntemlere, araç, gereç ve amaçlarına göre sınıflandırılır. Fakat bazı sanat kuramcıları, sanat etkinliklerinde böyle bir sınıflandırma yapılmasının doğru olmadığını öne sürmüşlerdir.</description></item><item><title>OSMANLI BAŞKENTİ İSTANBULDA ÇEŞMELER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-baskenti-istanbulda-cesmeler-375873.html</link><description>Osmanlı Başkenti İstanbulda Çeşmeler&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İstanbul Çeşmelerinden Örnekler&lt;br/&gt;Osmanlı Öncesi İstanbulda Su Tesisleri&lt;br/&gt;İstanbulun bilinen en eski su tesisleri: Roma İmparatorluğu dönemine tarihlenmektedir. Sahip oldukları kentlerde su tesislerine büyük önem veren Romalılar, Antik Byzantion / Konstantinopolis / İstanbulda da geniş bir su şebekesi kurmuşlar; kendilerinden önceki uygarlıklarda olduğu gibi şehre anıtsallık ve hareket kazandıran çok katlı, sütunlu ve heykellerle süslü nympheumlara, hamamlara, evlere, saraylara su getiren yapıları inşaa etmişlerdir. Vitruvius, roma dönemi mimarlığı yapı tipleri ve inşaa tekniklerini anlattığı on kitaptan oluşan De Architecture adlı eserinin VIII. Kitabında Romadaki su yapılarını (sukemerleri, kuyular, sarnıçlar, suterazileri), IX. ve X. Kitaplarda da su aletlerini (su saati, su orgu, su basma makinaları, su çarkı, su değirmeni, Ctesibius pompası) anlatırken Roma dönemi maksemlerinin, suyollarının, kanalların, büyük su toplama havuzlarının tanımlarını vermektedir. &lt;br/&gt;Roma dönemi ile ilgili bilgi veren yayınlardan, şehre uzak kaynaklardan kanallarla taşınıp getirilen suların, yüksek yerlerdeki su toplama havuzlarında ve taksimlerde toplanarak ve kanallarla sarnıçlara, evlere ve çeşmelere dağıtıldığı anlaşılmaktadır. Strzygowski ve Forchheimer, İstanbulun Bizans dönemi su yapılarını anlattıkları Die Byzantinischen Wasserbehalter von Konstantinopel (1893) adlı kitapta, Belgrad Ormanlarındaki bendlerde toplanan suların bir boru hattı ile buradan alınıp Haliçe akan iki derenin oluşturduğu vadiler üzerinden sukemerleri yoluyla taşınarak şehir sularında Eğrikapıya kadar geldiğini, buradan kente dağıtılmak üzere üç ayrı semtteki (Atpazarı, Yenibahçe, Ayasofya) taksimlere ulaştığını belirtmektedirler. &lt;br/&gt;ROMA DÖNEMİ SU YAPITLARI&lt;br/&gt;Sukemerleri / Aquaduct &lt;br/&gt;Üstü kapalı su yollarından akan suyun seviyesini sabit tutarak vadiler üzerinden geçiren ve aynı yükseklikte bir noktaya akıtan, köprü şeklinde ayaklı kemerler üzerine yapılan su yapısıdır. İstanbulda Roma döneminde yapılmış ve günümüze kalıntıları ulaşabilmiş IV. yya ait sukemerleri; Valens / Bozdoğan Kemeri (368), Mazulkemer, Karakemer, Turunçluk Kemeridir. &lt;br/&gt;Suterazileri &lt;br/&gt;Osmanlı döneminde su basıncını ayarlamaya ve suyu ölçerek dağıtmaya yarayan kule biçiminde yapılar olarak su dağıtım şebekesinde yerini alan suterazilerinin Roma dönemindeki biçim ve iç düzeneğine ait kesin bir bilgi yoktur. Romalı Vitruvius De Architecturada, romadaki su yapıları ile ilgili bilgi verdiği VIII. Kitap &quot;Terazileme ve Terazileme Araçları&quot; adlı V. bölümde, suyu konutlara ve kentlere taşıma yöntemlerini anlatırken, önce terazileme yönteminin geldiğini, terazilemenin suterazileri ve dioptrae, chorobates adlı araçlarla yapılabileceğini belirttikten sonra, bunların içinde en sağlıklı yöntemin chorobates adı verilen bir çeşit düz cetvel ile yapılan terazileme olduğundan sözetmekte ancak suterazileri hakkında ayrıntılı bilgi vermemektedir. &lt;br/&gt;Maksemler &lt;br/&gt;Şehre gelen suların ölçülerek dağıtımının yapıldığını yapılardır. Vitrivius, De Architectura VIII. Kitapta şehrin surlarına kadar getirilen suyolunun bir su hazinesine sularını boşalttığını, bu hazinenin yanına üç bölmeli bir havuz inşa edildiğini, su hazinesine gelen suların ayrı ayrı üç borudan üç bölmeli havuzun her teknesine aktığını, üç tekneden ortadakinin sularının borularla bütün şehrin havuzları ve çeşmelerine, yanlarındaki teknelerden birinin borularla hamamlara, diğer teknenin sularının ise evlere gittiğinden sözetmekle böylelikle, Roma dönemi maksemlerinin tanımlarını vermektedir. Roma dönemi İstanbul maksemleri ile ilgili en ayrıntılı bilgi veren kaynak, Özkan Ertuğrul &quot;Bizans Dönemi İstanbul Su mimarisi&quot; adlı doktora tezinde (1989), Romanın ardılı Bizans / doğu Roma İmparatorluğu döneminde şehre gelen suların Nympheum Maximum, Tezgahçılar Kubbesi Maksemi, Balık Maksemi, Sultanahmet Maksemi, Valens Maksemi ile şehre dağıtıldığını belitmektedir. &lt;br/&gt;Kanallar &lt;br/&gt;Suyun bir yerden başka bir yere taşınmasını sağlayan açık / kapalı kanallar açık ya da kapalı sarnıçlar arasındaki bağlantıyı kurmakta, çeşmeler ve evlere su taşımaktaydılar. Aynı zamanda sarnıçların fazla sularını aktarmalarını da sağlayan kanallardan günümüzde tespit edilebilenlerinin sayısı 23tür. Su kanalları taş, kurşun veya pişmiş toprak malzemeden yapılmaktaydı. Vitrivius bunların içinde en sağlıklısının toprak borular olduğunu, kanal yatağına her yüz oyuk için bir inçin dörtte birinden az olmayan eğim verilmesi gerektiği</description></item><item><title>YUNUS EMRENİN HÜMANİZMASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?yunus-emrenin-humanizmasi-420063.html</link><description>türk şiir ve düşünce tarihinin ilk ulu kişilerinden biri – belki de birincisi – olan yunus emre&quot;nin sanatı, kendi çağında üç boyutuyla doruğa ulaşmış, sonraki yedi yüzyıl boyunca yine aynı üç boyutuyla dipdiri kalmıştır:&lt;br/&gt;1.duru söyleyişlerden duygu coşkunluğuna kadar değişen bir lirzmle dile getirilmiş sevgi, inanç, kaygı şiirleri...&lt;br/&gt;2.yaşayan türkçeyi, halkın öz dili olanca kıvraklığı, derinliği ve rengiyle kullanışı...&lt;br/&gt;3.insanlık değerlerine inanan, yobazlığı kınayan, tanrı ve insan sevgisine dayanan hümanizması...&lt;br/&gt;bu üç boyut, duygu – dil – değer zenginliği olarak da tanımlanabilir. yunus emre&quot;nin çağlar boyu büyüklüğü, kendisinin ve ulusal kültürünün düşünce ve değer niteliklerini bir bütün olarak alıp geliştirmesinden ve gerek şiirsel söyleyişte, gerek felsefede evrensel olmasından doğmuştur...</description></item><item><title>RESİM - CEMAL TOLLU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-cemal-tollu-401877.html</link><description>cemal tollu</description></item><item><title>KIR ATLI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kir-atli-439807.html</link><description>KIR ATLI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir. Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatlarını kendi dilinde, daha doğrusu kendi düşüncesinde yinelemesi; zeka ve anlama gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden yaratması demektir. İşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan önemli ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız. Zekasının her yüzünü bu türlü yapıtların her türlüsüne döndürebilmiş uluslarda düşüncenin en silinmez aracı olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir etkisi vardır. Bu etkinin birey ve toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekanda bütün sınırları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında daha yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde yönetmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk aydınlarına şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse, devlet eliyle yüz ciltlik, özel girişimlerin çabası ve yine devletin yardımıyla, onun dört beş katı büyük olmak üzere zengin bir çeviri kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin bu emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden çeviri etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okurunun elinde değildir. 23 Haziran 1941.&lt;br/&gt;Milli Eğitim Bakanı&lt;br/&gt;Hasan Ali Yücel&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SUNUŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cumhuriyetle başlayan Türk Aydınlanma Devriminde, dünya klasiklerinin Hasan Ali Yücel öncülüğünde dilimize çevrilmesinin, kuşkusuz önemli payı vardır.&lt;br/&gt;Cumhuriyet gazetesi olarak, Cumhuriyetimizin 75. yılında, bu etkinliği yineleyerek, Türk okuruna bir Aydınlanma Kitaplığı kazandırmak istedik.&lt;br/&gt;Bu çerçevede, 1940lı yıllardan başlayarak Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanan dünya     klasiklerini okurlarımıza sunmaya başladık.&lt;br/&gt;Büyük ilgi gören bu etkinliği Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanmamış -ancak Aydınlanma Devrimi yarıda kalmasaydı yayınlanacağına kesinlikle inandığımız- dünya klasiklerini de katarak sürdürüyoruz.&lt;br/&gt;Cumhuriyet&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ÖNSÖZ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;14 Eylül 1817de Husumda doğan ve 4 Temmuz 1888de Hademarschende ölen Theodor Stormun Alman halkını ve yurdunu betimleyen Alman şairleri arasında seçkin bir yeri vardır.&lt;br/&gt;Kır Atlı, Stormun en son ve en trajik yapıtıdır. Storm, birçok araştırma gerektiren bu konuyla 1886da ilgilenmeye başlamış, yapıtını 1887-88 arasında, yaşlı ve hasta bir durumdayken yazmıştır. O, yapıtının, bütün yapıtlarında olduğu gibi açık, canlı, coşkulu, gerek olayların akışı, gerekse kullandığı akıcı dil ve anlatım bakımlarından pürüzsüz olmasını istemiştir. Yapıtını bitirdiğinde ustalıklı kişi ve doğa betimlemeleriyle, yurdu için çalışıp çabalayan bir insanın çok etkili  yaşamını anlatmış bulunuyordu. Yaşamında yalnızca bir kez Almanyanın  Schleswig kıyılarında bulunarak set (Deich), ada (Hallig), denizden kazanılmış çukur arazi (Marcsh, Kog), deniz basmasına karşı oluşturulan yapay tepe ya da yüksek arazi (Werfte, Geest), suyun yükselmesi sırasında ortaya çıkan deniz (Schlick) gibi doğa olgularını görmüş ve yaşamlarını orada geçirerek her gün Mavi  Hansın gözlerine bakmış olan herkes, bu yapıtın her satırından denizin tuzlu kokusunu duyacak, serin rüzgarı duyumsayacak ve Fries ülkesinin geleneklerini gözünün önünde bulacaktır.&lt;br/&gt;Stormun şiir ve öykülerini okuyan kişi, denizle tanışır ve betimlemelerinden deniz konusunda çok şey öğrenir. Öykülerinin birçoğundan, uzakta ya da yakında bulunan denizin sesi gelir ya da hiç olmazsa bir söz, denizin ölümsüz varlığını ve kıyıda yaşayan insanların yaşamındaki sürekli etkilerini anımsatır. Stormun özellikle beş öyküsünde, deniz önemli yer alır: Eine Halligfahrt (Bir Ada Gezisi, 1871) adlı öyküde, bir öğle zamanı su üzerinde yapılan dingin bir öğle gezintisini anlatır. Deniz burada y</description></item><item><title>SANAT - DOĞU AKDENİZ MEDENİYETLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-dogu-akdeniz-medeniyetleri-403376.html</link><description>doğu akdeniz medeniyetleri</description></item><item><title>HEYKELTRAŞLIK SANATININ TARİHÇESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?heykeltraslik-sanatinin-tarihcesi-372577.html</link><description>İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;ÖNSÖZiv&lt;br/&gt;I. GİRİŞ1&lt;br/&gt;HEYKELTRAŞLIK SANATININ TARİHÇESİ2&lt;br/&gt;HEYKEL HAKKINDA BİLGİ4&lt;br/&gt;HEYKETRAŞLIK TEKNİĞİ5&lt;br/&gt;Modelaj5&lt;br/&gt;Kabasını Alma7&lt;br/&gt;Yıldızlama Aleti İle Noktaları Bulma Yolu7&lt;br/&gt;Perdah8&lt;br/&gt;Alçı Heykel ve Rölyeflerin Boyanması8&lt;br/&gt;Dövme Bakır Kabartma Ve Kap Kaçak Eşyaya Renk Verme9&lt;br/&gt;KALIP ÇEŞİTLERİ10&lt;br/&gt;ANA KALIP10&lt;br/&gt;BOZMA KALIP10&lt;br/&gt;DİŞİ KALIP10&lt;br/&gt;ERKEK KALIP10&lt;br/&gt;DÖKÜM KALIBI10&lt;br/&gt;HEYKEL DÖKÜM  KALIBI10&lt;br/&gt;ALÇI KALIP10&lt;br/&gt;PARÇALI KALIP10&lt;br/&gt;MULAJ (MOULAGE) KALIP ALMA KALIBA DÖKME11&lt;br/&gt;Kabartma Modellerden Kalıp Alma11&lt;br/&gt;Heykel Modellerinden Kalıp Olma12&lt;br/&gt;MADEN HEYKEL DÖKÜMÜ USULLERİ VE KALIPLAR12&lt;br/&gt;Balmumlu Kalıp İle Kabartmaların Madenden Dökümü12&lt;br/&gt;Kum Kalıp İle Kabartmaların Madenden Dökümü13&lt;br/&gt;Balmumlu Kalıp İle Madenden Heykel Dökümü14&lt;br/&gt;Kum Kalıp İle Madenden Heykel Dökümü15&lt;br/&gt;ÇEŞİTLİ GEREÇLERLE YAPILAN HEYKEL VE RÖLYEFLER15&lt;br/&gt;Madenden Yapılan Heykel Ve Kabartmalar15&lt;br/&gt;Mermer Heykel Ve Kabartmalar15&lt;br/&gt;Taş Heykel Ve Kabartmalar16&lt;br/&gt;Ağaç Heykel ve Kabartmalar16&lt;br/&gt;Fildişi Heykel Ve Kabartmalar16&lt;br/&gt;Alçı Heykel Ve Kabartmalar17&lt;br/&gt;Çamur, Plastilin, Balmumu Ve Mumdan Heykel Ve Kabartmalar17&lt;br/&gt;Kağıt Hamurundan Heykel Ve Kabartmalar18&lt;br/&gt;Çimentodan Heykel ve Kabartmalar19&lt;br/&gt;Bakır, Pirinç Döğme Kabartmalar19&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ÖNSÖZ&lt;br/&gt;Bugüne değin, Resim Tekniği ve Süsleme üzerine birçok yapıt ortaya konuldu. Fakat günümüz gereksinmesine cevap verecek, Heykel ve Heykeltraşlık - Modelaj sorunlarını çözümleyecek bir yapıttan söz edilmedi. Bu nedenle: HEYKEL TEKNİĞİ VE OKULLARDA MODELAJ, adlı yapıtımı hazırlama zorunluluğunu duydum.&lt;br/&gt;Resim ve Heykel sanatlarının, birbirini tamamlayan sanat dalları olduğu bilinen bir gerçektir. Resim sanatında ressam, nasıl çizgi ve renk ile ereğini anlatırsa; Heykeltraşda, his ve heyecanını şekil güzelliği ile anlatır.&lt;br/&gt;Yanlış bir dini inanış sonucunda heykellerin Â«PutÂ&#187; olarak nitelendirilmesi, bu sanat dalını köreltmiş;  Bu nedenle de Heykeltraşlık, Türkiyemizde bugüne dek, gerçek anlamını ve değerini yeni bulmaya başlayan bir sanat dalı olmuştur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;I. GİRİŞ&lt;br/&gt;Heykel: Çeşitli maddelerden yontulmak, yoğrulmak yada kalıba dökmek suretiyle yapılan ve bir düşünceyi canlandıran heykel denir.&lt;br/&gt;Amaçları: Heykel sanatını kişilere kavratmak, sevdirmek, Türk kültürünü ve Türk sanat zevkini olacak bir yöne sevketmek.&lt;br/&gt;İlgili Kaynak: heykeltıraşlık kitabı, 116 sayfa&lt;br/&gt;Yazarın Mesleği: Lise Resim Öğretmeni&lt;br/&gt;Eseri: Heykeltıraşlık Üzerine Kitap&lt;br/&gt;Tür Hakkında Bilgi: İnceleme Kitabı&lt;br/&gt;Konusu ve Özeti: Heykel, tarihçesi kullanılan maddelere göre çeşitleri, kullanılan araçlar v.b.&lt;br/&gt;Heykel Sanatının Çok Yönlü İncelenmesi&lt;br/&gt;Anafikir: Herkes tarafından bilinmeyen veya yapımı ve kişinin hangi mesleği yaparsa yapsın yeteneğini ve yaratıcılığını geliştirmesidir.&lt;br/&gt;Sonuç: Kitabın içeriği konunun basit ve sade anlatımı, heykel konusunun iyi incelenmiş olması, okunduğunda anlaşılabilecek biçimde olması.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HEYKELTRAŞLIK SANATININ TARİHÇESİ&lt;br/&gt;Çeşitli maddelerden yontulmak</description></item><item><title>SANAT - SADİ DİREN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-sadi-diren-406442.html</link><description>sadi diren</description></item><item><title>KUZEY KIBRIS&quot;TA TÜRK ESERLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kuzey-kibris-ta-turk-eserleri-350308.html</link><description>KUZEY KIBRIS&quot;TA TÜRK ESERLERİ&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Kıbrıs adası 1571 yılında Osmanlı Türkleri tarafından fethedilmiş ve 307 yıl Türk egemenliği altında kalmıştır. Kıbrıs&quot;ta Türklerin iskanından bu yana Türk kültürü kesintisiz var olmuştur. Bu dönemde kıymetli sanat ve mimari eserlerin inşa edildiği adada bu yapılar, Türk kültürünün inkar edilemez tarihi kanıtlarıdır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Osmanlılar Kıbrıs&quot;a yerleşir yerleşmez ilk önce dini vecibelerini karşılayabilecek şekilde bazı kilise ve katedrallere İslamlığın gerekleri olan minare, mimber ve mihrap gibi unsurları ekleyerek onları camiye çevirdiler. Sonraları Osmanlı tarzına uygun olarak yeni camiler, hanlar, hamamlar, çeşmeler yaptırdılar. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Kıbrıs&quot;ın kuzeyinde olsun, güneyinde olsun tarihi eserler, adanın zengin tarihinin günümüze miraslarıdır. Bu mirasın korunması aslında tarihin korunması demektir, çünkü nerede olursa olsun bunlar insanlığın kültürel miraslarıdır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Kıbrıs&quot;ta Türkler tarafından inşa edilmiş yapılar 11 kategoride toplanabilir&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;A.A.     CAMİLER&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Yenicami, İplik Pazarı Camisi (1826, Muhammed Sıddık Bey tarafından yaptırıldı), Turunçlu Camisi (1825, Seyit Mehmet Ağa tarafından yaptırıldı), Arabahmet Camisi (1845, Arabahmet Paşa tarafından yaptırıldı), Sarayönü Camisi (1903), Bayraktar Camisi (1820, Abdullah Paşa tarafından yaptırıldı), Laleli Camisi (1825), Minareliköy  Camisi, Piri Paşa Camisi (19. yy, Lefke), Lefke Orta Camisi (1904), Lefke Aşağı Camisi, Peristerona Köyü Camisi (18. yy), Ziya Paşa Camisi (1839, Ziya Paşa tarafından yaptırıldı), Mehmetçik Köyü Camisi (1862), Sazlıköy Camisi, Ağa Cafer Paşa Camisi (1580 yılında Cafer Paşa tarafından yaptırıldı), Yazıcızade Camisi(20. yy başı), Seyit Mehmet Ağa Camisi (17. yy), Hacı Ömer Camisi (1870), Mehmet Bey Camisi, Ozanköy Camisi (1799, Mesut Bey tarafından yaptırıldı), Seyit Ahmet Ağa Camisi (1836 Ahmet Ağa tarafından yaptırıldı), Cami-i Kebir (1748, Ahmet Ağa tarafından yaptırıldı), Cami-i Kebir (1837, Seyit Elhaç Mehmet Ağa tarafından yaptırıldı), Ulu Cami(1830, Mestan Ağa tarafından yaptırıldı), Cami-i Cedit (1825, Köprülü İbrahim Ağa tarafından yaptırıldı), Arnavut Camisi (Gazi Paşa Vakfı tarafından sağlanan fon ile yapıldı), Yalova Camisi, Musalla Tepesi Camisi.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;B.B.     MESCİTLER&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Kanlı Mescit (1910, Lefkoşa), Akkavuk Mescidi (1902, Lefkoşa) Tabakhane Mescidi (Lefkoşa), Akkule Mescidi 1618, Gazimağusa), Hasan Ağa Mescidi (1901, Limasol)&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;C.C.     TEKKELER&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Mevlevi Tekkesi, Aziziye Tekkesi, Kırklar Tekkesi, Kutup Osman Tekkesi, Hala Sultan Tekkesi, Zuhuri Tekkesi, Hasan Ağa Tekkesi (1901, Limasol)&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;D.D.     HANLAR&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Büyük Han, Kumarcılar Hanı.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;E.E.     HAMAMLAR&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Büyük Hamamlar, Korkut Hamamı, Ömerge Hamamı, Cafer Paşa Hamamı, Kızıl Hamam, Kertikli Hamamı, Hamam-ı Cedit, Mehmet Bey Ebubekir Hamamı, Hasan Ağa Hamamı.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;F.F.      KÜTÜPHANE VE MEDRESELER&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Sultan Mahmut Kütüphanesi, Peristerona Köyü Medresesi, Mağusa Medrese Binası.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;G.G.     KONUTLAR VE DİĞER YAPILAR&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Kemerli Evler, Derviş Paşa Konağı, Küçük Mehmet Binaları, Liman İdare Binası&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;H.    ZİNDAN VE KALELER&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Namık Kemal Zindanı, Larnaka Kalesi, Baf Kalesi.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;I.       SU KEMERLERİ&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Arif Paşa Su Kemerleri, Ebubekir Paşa Su Kemerleri.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;J.      ÇEŞMELER&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Zehri Çeşme, Atatürk Meydan Çeşmesi, Mevlevi Tekke Sokağı Çeşmesi, Laleli Çeşmesi, Fuzuli Sokağı Çeşmesi, Büyük Medresi Çeşmesi, Küçük Medrese Çeşmesi, Kuru Çeşme, Selimiye Çeşmesi, Dükkanlar Önü Çeşmesi, Cafer Paşa Çeşmesi, Hasan Kavizade Hüseyin Efendi Çeşmesi, Esseyit Emin Efendi Çeşmesi, Girne Kalesi Arkası Çeşmesi, Cami-i Kebir Çeşmesi, Hacı Hamit Bey Vakıf Çeşmesi, Osmanlı Çeşmesi, Gazi Paşa Çeşmesi.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;          K.    ŞEHİTLİK TÜRBE MEZARLIKLARI&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Çanakkale Şehitliği, Cambulat Türbesi, Pertev Paşa Mezarı.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;                                                                                                                                                                                                                              KIBRIS&quot;TAKİ TÜRK ESERLERİNDEN EN ÖNEMLİ OLARAK SAYABİLECEKLERİMİ</description></item><item><title>SANAT - EFES</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-efes-403377.html</link><description>efes</description></item><item><title>17. YÜZYILDA FRANSA&quot;DA RESİM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?17.-yuzyilda-fransa-da-resim-374702.html</link><description>17. YÜZYILDA FRANSA&quot;DA RESİM&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;17. yüzyılda Fransa&quot;da Rönesans&quot;ın etkisiyle daha çok baroksal üslup tarzı kullanılmıştır.&lt;br/&gt;Kompozisyon bakımından Klasik üsluplu resmin özellikleri bu devrede ortadan kalmağa başlar. Promidal yada üçlü kompozisyon, yerini dağınık, diyogenal düzenlere bırakır. &lt;br/&gt;*kapalı kompozisyonun yerini açık kompozisyon alır.&lt;br/&gt;*Resim yüzeyi, numani yüzeyler gibi parçalanır, ayrıntılaşır.&lt;br/&gt;*Vücut anotomisi küçük adalelere, damarlara kadar gösterilir.&lt;br/&gt;*Klasik üslubun düzgün yüz ifadesi, yerini hissi, ıstıraplı ve neşeli tavırlara terk eder. Duruk yüzler ve sade vücut hareketleri yerlerini hisli duruşlara yüzlere, mimiklere, el, kol, vücut hareketlere bırakır.&lt;br/&gt;*Resimdeki hacim ifadesi ışık- gölge ile elde edilir. Klasik resimde görülmeyen etin ten rengi ifade edilmeye başlar.&lt;br/&gt;*Manzara resimlerine yer verilir.&lt;br/&gt;*Doğa güzelliği yanında resimde ilk kez beliren boya güzelliği, bir sanat değeri olarak kabul edilir.&lt;br/&gt;Barok düzgün ve yuvarlak olmayan inci kolyelere denir.&lt;br/&gt;Ama barok mecazi olarak garip, gülünç, tutarsız anlamına gelir. Barok bir düşünce, Barok bir figür..... &lt;br/&gt;Barok dönem Fransız Sanatı biçimlenme açısından öteki Avrupa ülkelerinin sanatlarından ayrılır ve kendine özgü bir niteliğin varlığı görülür. &lt;br/&gt;Bu nitelik öylesine bir Fransız ulusalcılığı damgası taşır ki, 17. Yüzyılda Fransa&quot;nın &quot;Grend Siecle&quot; yani büyük yüzyılı alarak söz edilir. Bu dönem de en önemli sanat yapılarını ısmarlayanın devlet alması, sanat tarihi açısından önem taşımaktadır.&lt;br/&gt;Sanat konusundaki eğitimini Kardinal Mazarinden alan Kral 14. Louis (1638-1715) 17. Yüzyıl Fransız sanatını etkilemiştir. 14. Louis Fransız sanatının yabancı örneklerden etkilenmeyecek kadar güçlenmesini ister. Bir yandan İtalyan ressamların resimlerini satın alır, İtalyan mimarların tasarılarını getirir, yine de Laure Sarayının dış yüzünün düzenlenmesinde olduğu gibi Fransız sanatçılarına öncelik tanır.&lt;br/&gt;Büyük katedral ve saraylar inşa edilirken bu binaların salon duvarlarına çağın sanatkarlarının en güzel eserleri tarih sırasına göre sergilenmiştir.&lt;br/&gt;Böylelikle Kral Louis zamanın yalnız politik çehresini değil, kültür yaşamını da kendine bağımlı kılmaya çalışır.&lt;br/&gt;14. Lauis döneminde düzen ve hiyerarşiye çok önem verilmesi halkın resim sanatını 1648&quot;de kurulmuş 1648&quot;de resmen tanınmış olan resim ve heykel Akademisinin öğrettiği ve kurallarla beliren bir sanat olarak görmesine yol açmıştır.&lt;br/&gt;Bu akademide her şey konu, kompozisyon, desen tarzı ve renk tayininde otoriter bir resmin istekleri birer kural olarak belirtilmiştir. Ancak kurulan bu akademinin etkileri Avrupa&quot;da büyük olmuştur.&lt;br/&gt;Ödüller, tahsil ve seyehat bursları devlet eliyle sanatçılara sağlanmıştır.&lt;br/&gt;Okullardan ayrı olarak, Fransız resmin yaratıcı çığırı, yaşamların büyük bir bölümünü resmi gelişmelerden uzak kalmış sanatçılar tarafından temsil edilmiştir. Bunların hepsi 14. Lauis döneminin sanatçılarıdır.&lt;br/&gt;Bu verimli sanatçıların eserlerinde klasik ve gerçekçi olmak üzere iki anlayış ağır basıyordu. Ve 17. Yüzyıl genellikle Fransız sanatının klasik devridir.&lt;br/&gt;Sanatçılar çoğunlukla konularının büyük kısmını Yunan ve Roma&quot;dan alırlar. Sanatlarda kurallar kesinlikle belirtilmiş ve heyecan yerini düzen ve sisteme bırakır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Nicalos Paussin (1594-1665) : &lt;br/&gt;İtalya&quot;da yaşamış Fransız asıllıdır. İtalyan klasizminden etkilenmiştir.&lt;br/&gt;Poussin klasik peyzaj idealini, ortaya koydu dünyanın sınırsız karmaşıklığını düşünsel birliğe indirgedi. Kompozisyonlar da konunun taşıdığı anlam ağır bastı.&lt;br/&gt;Eserleri mitolojik ve dinsel olarak gruplandırılır. Konularını geniş renkli peyzajlar içinde işlenmiştir.&lt;br/&gt;Ölçülü güzelliği aramış, renge büyük önem vermiş, fakat rengin tablolarında ilk planda olmamasını düşünmemiştir.&lt;br/&gt;Başlıca eserleri: Mısıra Kaçış, Kutsal Aile, Çarmıhtan İndirme, Arkadia Çobanları, Echo ve Mangissos, Taşını suya Atan Diogenes.&lt;br/&gt;&lt;&lt; Arkadia Çobanları sanatçının klasik</description></item><item><title>SANAT - ORTA  ASYA  HALILARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-orta-asya-halilari-403263.html</link><description>orta  asya  halıları</description></item><item><title>TİYATRONUN BEŞİĞİ BERGAMA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tiyatronun-besigi-bergama-347471.html</link><description>TİYATRONUN BEŞİĞİ BERGAMA&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;              Bergama, tiyatro yönünden çok zengin bir şehirdir. Çünkü bugün Bergama&quot;da 4 tane tiyatro kalıntısı rastlıyoruz. Bunlardan bazıları;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;v Bergama  Anfitiyatro           ........................50.000 izleyici kapasiteli  &lt;br/&gt;v Bergama  Roma tiyatrosu   .........................30.000 izleyici kapasiteli&lt;br/&gt;v Bergama  Hellenistik (Akropol) tiyatrosu..15.000 izleyici kapasiteli&lt;br/&gt;v Bergama  Asklepıon  tiyatrosu ....................3.500 izleyici kapasiteli&lt;br/&gt;              Bergama Hellenistik (Akropol) ve Asklepıon tiyatrolarının mimari özellikleri şöyledir;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;AKROPOL TİYATROSU&lt;br/&gt;                     &lt;br/&gt;                     Bu tiyatro, Akropol&quot;un çok dik olan batı yamacında yapılmıştır. Dikliği bakımından dünyanın en dik (yaklaşık 70 derece) tiyatrosudur. Büyüklüğü bakımından da ender tiyatrolardan biridir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                             4--------  16&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                                 &lt;br/&gt;                                     (Akropol&quot;un genel görünüşü)&lt;br/&gt;                 Akropol (Hellenistik) Tiyatrosu iki yatay yol ile üç bölüme ayrılır. Alt yoldaki onur locası mermerden, diğer tüm oturma sıraları trahitten yapılmıştır. İzleyici sayısı  10.000 kişilik olup, 15.000 kişi de alabilmektedir. Tiyatro oturma sırası 80&quot;dir. Tiyatro sahnesi, Hellenistik dönemde yalnız tören oyunları zamanında, tiyatro terasında kuvvetli ahşap hatıllar üzerine kurulurdu. Bu bölüm oyunların oynandığı alçak bir sahne (proskenion) ve arka plandaki skene yapısı (scaenefrons)&quot;dan meydana gelir. Roma döneminde bugün görülen taş podium yapılmıştır. Tiyatronun üst kısmındaki yüksek kemerli nişlere sahip duvarda Roma zamanında yapılmıştır. 46 metre yükseklikte ve 4200 m2&quot;lik bir alanı kaplar. Tiyatrodaki ahşap sahne portatif olarak planlanmıştır. Çünkü sahne tiyatro terasının kuzeyindeki Dionysos Tapınağının görünüşünü engelliyordu. Bu yüzden sahnenin, Tapınağın görünüşünü engellememesi ve tiyatro terasının çok dar oluşundan dolayı sadece oyunlar sırasında monte ediliyordu.Ahşap sahneyi taşıyan dikmelerin delikleri, tiyatronun orkestrası önündeki terasın döşemesinde iyi durumda kalmıştır. Oyunlardan sonra bu delikler taş levhalarla yeniden örtülürlerdi. Roma  döneminde  yapılan taş podium&quot;dan sonra aşağı kentte yeni bir tiyatro yapılınca bu  podium hatip tribünü olarak kullanılmıştır. Taş sahne M.S. III. Yüzyılda  İmparator Caracalla tarafından mermere çevrilmiştir. Akustiği çok güçlüdür. Roma çağında tiyatro yalnızca toplantılar için kullanılıyordu. Tiyatronun önünde yaklaşık 250 metre uzunluğunda dar bir    &lt;br/&gt;teras vardır. Bir gezinti terası olan bu terasa güneyden üç kapılı büyük bir kapıdan girilirdi. Terasın doğu ve batı tarafında andezit taşından yapılmış galeriler vardı. Tiyatro ve doğu galerileri sırasındaki oyuncuların toplandığı bir yapı  bulunmaktaydı. Terasın kuzeyinde ise Dıonysos Tapınağı yer almaktadır. Bu tapınak  İmparator Caracalla&quot;ya (yeni Dıonysos) adanmıştır. Dıonysos şarap, bereket ve bitkiler tanrısıdır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                                                 1______---------Ã 15&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                                            (Asklepıon tiyatrosu)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ASKLEPION TİYATROSU     &lt;br/&gt;                      3.500 kişilik yapı, üç katlı sahne ve önündeki yarım daire alandan oluşur. Bir yolla ikiye bölünmüş, oturma yerlerinin  alt sırası soylulara ayrılmıştır. Asklepıon&quot;un  kuzeybatıdaki Roma tiyatrosunda her yıl  ilkbaharda  şenlikler  yapılıyor,  sık  sık  konserler  veriliyormuş.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                 Bergama Hellenistik ve Asklepıon Tiyatroları hakkında toplayabildiğim mimari bilgiler bunlarla sınırlıdır. Fakat   Emekli Eğitimci &lt;br/&gt; Ali İHSAN GÜNGÜL  beyle yaptığım röportajla Bergama&quot;da Cumhuriyet dönemi sonrası yapılmış olan tiyatro çalışmaları hakkında bilgiler şunlardır;&lt;br/&gt;Ali İHSAN GÜNGÜL bey;&lt;br/&gt;----  &quot;Dünyanın hiçbir kentinde Bergama&quot;mızda olduğu kadar antik çağa ait 5 tane tiyatro yoktur. Bu da bize gösteriyor ki Lidyalılar, Persler  ve  Bergama Krallığı  döneminde dahi halkı eğitici ve eğlendirici tarzlarda oy</description></item><item><title>BAUHAUS ÖNCESİ SANAT</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?bauhaus-oncesi-sanat-381959.html</link><description>BAUHAUS ÖNCESİ SANAT&lt;br/&gt;20. Yüzyılın ilk yarısından itibaren Batı&quot;da  meydana gelen sosyo- ekonomik değişimler beraberinde Modern sanatı doğurmuştur.&lt;br/&gt;Modern sanat deyince genellikle geçmişim tüm geleneklerinden uzak ve onun için hiçbir sanatçının yapmayı bile düşleyemediği farklı bir tarzda sanat yapma anlayışı diyebiliriz. Kimisi gelişim düşüncesini sever ve sanatında kendini yenilemesi gerektiğini ileri sürer. Kimi de modern sanatın tümden yanlış olduğu kanısındadır. Ama durumun gerçekte çok daha karmaşık olduğunu, modern sanatın en azından geçmişin sanatı kadar, bazı sorulara cevap olarak doğduğunu görürüz. Geleneğin bozulduğunu ileri sürenler, Fransız Devriminin öncelerine bakmaları gerekir. Sanatçılar işte o zaman üsluplarının bilincine vardılar ve yeni akımları denemeye ve yaymaya başladılar. Gariptir ki, dillerin genel karışıklığından bu kadar çile çekmiş bir sanat dalı olan mimari, yeni ve sürekli bir üslup oluşturmayı başarmıştır. Modern mimarinin gelişimi ağır olmuştur, ama onun saptadığı ilkeler artık öylesine sağlamlaşmıştır ki, çok az kimse bu ilkelere ciddilikle meydan okuyabilir. Gerek mimaride, gerekse süslemede yeni bir üsluba varma çabalarının nasıl ART NOUVEAU  deneylerine götürdüğünü ve bu yeni sanatta, demir yapının yeni teknik imkanlarının nasıl hala yoğun süslemelerle birleştiğini hatırlayalım (resim 1)&lt;br/&gt;Ne var ki 20. yüzyılın mimarisi bu girişimden doğacaktır.  Genç kuşağın mimarları &quot;güzel sanat&quot; olarak mimari kurama bağlanacak yerde, kesinlikle süs motiflerini reddettiler ve görevlerini yeni bir biçimde, bir binanın işlevsel açısından ele almaya başladılar.  &lt;br/&gt;Bu durum dünyanın değişik yerlerinde benimsendi, ama özellikle geleneklerin ağırlının teknik gelişmeyi daha az engellendiği Birleşik Devletlerde paylaşıldı. Nitekim bir yandan Chicago gökdelenlerini tasarlayıp, öte yandan bunları Avrupa dağarcığından alınmış motiflerle süslemek açık bir tutarsızlıktı. Ama bunun için geleneksel örneklerden tümden farklı bir evi müşteriye kabul ettirecek</description></item><item><title>KÜBİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kubizm-435772.html</link><description>çoğunlukla geometrik şekiller kullanan artistik stile verilen. bütün şeklin dağıtılması, parçalanması.&lt;br/&gt;1907-1914 yılları arasında fransa&quot;da ıspanyol asıllı sanatçı pablo picasso (1881-1973) ile fransız  george brague&quot;in (1882-1963) önderliğinde gelişen sanat akımıdır. resimlerde geometrik şekiller esas alındığı için kübik-izm diye anılmıştır. &lt;br/&gt;kübizme yön veren ilke, üçüncü boyutun tuvalin üstüne perspektifin göz yanıltıcı etkisine başvurmadan yalnız resim öğeleriyle getirebilmesidir. öyleyse perspektif her zaman bir mekan yanıltması getirdiğinden, bundan böyle resimde ele alınmamalıdır. o nedenle resimler parçalanır, dışa katlanıp açılır, önden ve arkadan gösterilir. biçim ise tümüyle ressamın egemenliğindedir. artık yalnız görüldüğü ya da algılandığı gibi değil, düşünüldüğü gibi resme geçilir...</description></item><item><title>SANAT - SELİM TURANIN HAYATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-selim-turanin-hayati-403104.html</link><description>selim turanın hayatı</description></item><item><title>RESİM - RESİMDE MEKAN OLGUSU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-resimde-mekan-olgusu-401865.html</link><description>resimde mekan olgusu</description></item><item><title>CUMHURİYET DÖNEMİ TİYATRO YAZARLARI VE ESERLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cumhuriyet-donemi-tiyatro-yazarlari-ve-eserleri-364896.html</link><description>Ahmet Kutsi TECER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;20.yy şair ve yazarlarımızdandır.&lt;br/&gt;Doğ. 4 Eylül 1901, Kudüs - ölm. 23 Temmuz 1967 , İstanbul&lt;br/&gt;1930&quot;da İÜ Felsefe Bölümünü bitirdi. Çeşitli liselerde öğretmenlik,yöneticilik yaptı.MEB&quot;de yönetici ve Talim ve Terbiye Kurulu üyeliği yaptı. 1942&quot;de milletvekili seçildi. Türkiye Halk Evleri Şefliğinden sonra 1946&quot;da Devlet Konservatuvarı öğretmenliği görevinde bulundu. 1946&quot;da Fransa&quot;ya gönderildi. Paris Kültür Ateşeliği yaptı. Döndükten sonra ölümüne dek öğretmenliğe devam etti.&lt;br/&gt;İlk yazısı, 1919&quot;da Bolu&quot;da çıkan Dertli gazetesinde yayımlandı. Hece ölçüsünde yazdığı şiirler Dergah ve Milli Mecmua&quot;da yayımlandı. Daha sonra Varlık, Oluş, Yücel, Ülkü, Türk Düşüncesi, Türk Dili dergilerine yazdı. Yönettiği Ülkü dergisi ile halk şiiri geleneğine bağlı sanat anlayışını yaymaya çalıştı.İnce, içten, duygu ve yurt şiirleriyle tanındı. Hece şiirine yeni olanaklar aradı. Türk tiyatro edebiyatına da dramatik yapısı sağlam oyunlar kazandırdı.&lt;br/&gt;YAPITLARI&lt;br/&gt;ŞİİR : şiirler ( Sivas, 1932).&lt;br/&gt;OYUN : Köşebaşı (1947) , Bir Pazar Günü (1959) , Koçyiğit Köroğlu (1969) , Satılık Ev (oyn. 1961, basılmadı.)&lt;br/&gt;İNCELEME : Köy Temsilleri (1940).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cevat Fehmi BAŞKUT&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cumhuriyet Dönemi oyun yazarlarındandır.&lt;br/&gt;Doğ. 1905, Edirne - ölm. 15 mart 1971, İstanbul&lt;br/&gt;1921&quot;de İstanbul Lisesini bitirdikten sonra TBMM Basım evinde çalıştı. 1928&quot;de başladığı gazetecilik yaşamını Cumhuriyet gazetesinde sürdürdü. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı yaptı.1963&quot;te gazetecilikten ayrılarak kendisini oyun yazarlığına verdi.&lt;br/&gt;YAPITLARI :&lt;br/&gt;SAHNELENEN OYUNLARI : Sahnelendikleri yıl itibariyle; Büyük Şehir (1942 - 43) , Ayarsızlar (1943 - 44) , Hacı Kaplan (1944 - 45) , Küçük Şehir (1945 - 46) , Koca Bebek (1946 - 47) , Paydos (1948 - 49) , Sana Rey Veriyorum (1950 - 51) , Soygun (1951 - 52) , Kadıköy İskelesi (1952 - 53) , Makine (1953 - 54) , Harput&quot;ta Bir Amerikalı (1955 - 56) , Kleopatra &quot;nın Mezarı (1956 - 57) , Toblodaki Adam (1958 - 59) , Öbür Gelişte (1960) , Hacıyatmaz (1960) , Göç (1962) , Buzlar Çözülmeden (1964) , Emekli (1967) , Ölen Hangisi? (1967) , Dostlar (1970).&lt;br/&gt;ÖTEKİ YAPITLAR : Geceleri Bizi Kimler Bekliyor (röportaj, ilk kitabı, 1933) , Kadın Bir Defa Sever (roman) , Dişi Arslan (roman) , Valde Sulatanın Gerdanlığı (polisiye roman, 1954) , &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Necip Fazıl KISAKUREK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cumhuriyet Dönemi şair ve yazarlarındandır.&lt;br/&gt;Doğ. 26 Mayıs 1905, İstanbul - ölm.25 Mayıs 1983, İstanbul&lt;br/&gt;Yüksek öğrenim için girdiği İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü Tamamlamadan 1922&quot;de ayrıldı. 1925&quot;te MEB&quot;nca öğrenim için gönderildiği Paris&quot;teki Sorbonne Üniversitesini bitirmeden geri döndü. Çeşitli bankalarda memur olarak çalıştı. AÜ Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, Devlet Konservatuvarında, Mimar Sinan Üniversitesinde öğretmenlik yaptı. 1943&quot;de öğretmenlik görevinden ayrılarak yazarlık ve gazeteciliği seçti. &lt;br/&gt;Kısakurek&quot;in ilk şiir denemeleri 1923&quot;den sonra Yeni Mecmua&quot;da yayımlarndı. 1925 -1935 yılları arasında Milli Mecmua, Hayat, Varlık ve Ağaç dergilerinde çıkan şiirleriyle Cumhuriyet Dönemi&quot;nde yetişen şairler kuşağının (Örümcek ağı ,Kaldırımlar gibi şiirleriyle) ünlülerin arasına girdi. Geleneksen Halk Şiirleriyle, 19. yy Fransız şiirinin romantik eyilimlerini birleştiren kendine özgü şiirler yazdı. &quot;Şiirlerinde insanın evrendeki yerini araştıran, madde ve ruh problemlerini dile getirdi. Yanlızlık, korku, Ölüm, insanın tutkuya varan duyguları şiirlerinin ana konuları oldu.&quot; 1947&quot;de Sabırtaşı oyunuyla CHP piyes yarışmasında birinci oldu. Şiirin yanında İ. Şehir Tiyatrolarında sahnelenen oyunlarında da Kısakurek şiirlerindeki tutumunu benimsedi. Dıramatik yapısı sağlam şiirlerinde metafizik sorunları, kuruntu, korku temasını işledi. 1943&quot;te çıkarmaya başladığı Büyük Doğu dergisiyle din ve politika alanında ön plana çıktı. Etkisini yaygınlaştırmak için düz yazıya ağırlık verdi. İslamcı akımların açinde kendine edindiği çevresiyle polemiklere kaynak oldu. Yazılarından dolayı sık sık yargılandı ve mahkum oldu. Büyük Doğu dergisi kapatıldığı zamanlar Yeni İstanbul , Son Posta , Babıalide Sabah , Bu Gün , Milli Gazete , Hergün ve Tercuman gazetelerinde yazdı. Zaman zaman &quot;Adıdeğmez , Mürit , Ahmed Abdülbaki&quot; gibi takma adlar kullandı.&lt;br/&gt;1980&quot;de Türk Edebiyatı Vakfı&quot;nca Sultanü&quot;ş - Suara (Şaiirlerin Sultanı) unvanı Beratı verildi.&lt;br/&gt;YAPITLARI : &lt;br/&gt;ŞİİR : Örümcek Ağı (1925) , Kaldırımlar (1928) , Çile (1962) , Şiirlerim (1969) , Esselam (1973).&lt;br/&gt;OYUN : Tohum (1935) , Bir Adam Yaratmak ( 1938) , Künye (1940) , Sabırtaşı (1940) , Para (1942) , Nam-ı</description></item><item><title>MISIR SANAT TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?misir-sanat-tarihi-376587.html</link><description>piramitler</description></item><item><title>RESİM - SELİM TURAN&quot;IN HAYATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-selim-turan-in-hayati-401834.html</link><description>selim turan&quot;ın hayatı</description></item><item><title>RESİM - İKONOGRAFİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-ikonografi-401868.html</link><description>ikonografi</description></item><item><title>BAROK SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?barok-sanati-376262.html</link><description>BAROK SANATI&lt;br/&gt;Sanat tarihlerinde Avrupa&quot;daki Rönesans ve Maniyerist dönemi izleyen ve 1580-1750 yılları arasında oluşan bir barok sanat anlayışından söz edilir.Barok sözcüğü Portekizce &quot;&quot;barocco&quot;&quot;ya da İspanyolca&quot;&quot;barucca&quot;&quot;dan gelmiştir.Esas anlamı &quot;&quot;düzgün olmayan inci&quot;&quot; dir.Bu sözcük önceleri Rönesans ve Maniyerist dönemden sonra beliren barok üsluptaki eserleri aşağılama amacı ile kullanılmıştır.&lt;br/&gt;      Diğer taraftan barok,Avrupa&quot;nın belli bir döneminin sanatı olmaktan uzak bir anlamı da bünyesinde taşır.Ayrıca Osmanlı imparatorluğunda XVIII.ve XIX.yy.&quot;lardaki sanat anlayışı ile Rusya ve Çin&quot;de gördüğümüz çok şişkin kubbeler ve süslü saçaklı mimari sanatlar,hep barok üslubunu yansıtırlar.&lt;br/&gt;     Barok anlayış,bir üslup aşaması olarak,klasik dönemi izleyen zamanlarda sanattaki bir biçimlenme şekli olarak görülür.Klasiğin sakin ve durgun figürü barokta hareketlenmekte ve sessizlik,gürültüye dönüşmektedir.Barok kural ve prensipleri reddeder.O,kişisel ve acayip biçimlere,bir defalık olana,insanı şaşırtan şeylere ve etkilere önem verir.Barok sanatçı,orijinal buluşu,yeni ve moderni,kaprisli,acayip ve son derece cüretli olanı konu eder.Avrupa baroğu döneminde ünlü bir İtalyan şairi olan Marino:&quot;&quot;Şaşırtıcı eser veremeyen bir sanatçı,ancak ahır uşağı olabilir&quot;&quot;diyordu.Avrupa baroğu,örnekleri ve kaideleri bırakıyor,bunların yerine keyif ve mizacını ele alıyordu.Barok her şeye hükmeden bir heyecandan hareket ediyordu.&lt;br/&gt;     Barok hareketin nereden çıktığı hususu,ülke mizaçları ile ilişkili görülüyor.Barok anlatımın Rönesans&quot;ta Michelangelo&quot;nun hem resimlerinde,hem heykellerinde görüldüğüne değinilmişti.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Barok duygunun güneye doğru kuvvetlendiğini belirten kimi kanıtlar da yok değildir.Örneğin Baroğun güneyde Napoli&quot;de doğduğunu görüyoruz.Ayrıca Bernini&quot;nin Napoli&quot;li olduğunu görüyoruz.&lt;br/&gt;Buna karşılık,İngiltere,Hollanda,Kuzey Avrupa ülkeleri Baroğu reddetmişlerdir.İtalya&quot;da bu dönemde,birçok mimarın aynı zamanda sahne dekorcusu oluşu(Guarini,Juvara,Pozzo vb. gibi) ve bizzat Bernini&quot;nin mimarlık yanında ünlü bir heykelci, sahne yazarı,sahne mimarı oluşu ilginçtir.Barok mimarın sonsuzluğa giden mekan tasavvurunu,ressam,tavan ve duvarlara yaptığı göz aldatıcı resimlerle genişletiyordu.Böylece gerçek olmayan mekanlar,gerçekte olana ilave ediliyor ve hayal ile gerçek birbirine karışıyordu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     Barok kilisede saraylardaki gibi ,dev sütunlar,ağır saçaklar,kornişler,uçuşan puttolar,evliyalar ve melekler,boya ve yaldız karışıklığı içinde dindarın önüne çıkarılıyordu.&lt;br/&gt;    Barok hareket bu dünya ve evrenin sonsuzluğuna yönelmişti.Barok sanat,kuvvetlerin dramatik çarpışmasını temel motif olarak ele alıyordu.Rubens&quot;in resimlerinde,savaşçılar aslanlarla dövüşürler.Aynen Helenistik-Barok&quot;taki Laookon grup heykelinde,üç kişinin yılana karşı savaşması gibi.Barok hareket halindeki figürlerle ,adete devamlı bir boğuşma ve olay sahnesini canlandırır.Dikkat edilirse barok,gerçekçi görüşler yanında,mitolojiyi,geçmişi,Hıristiyanlığı bir araya getiriyor ve kaynaştırıyordu.Bu aslında barok kültürün tüm manzarasını veriyordu.&lt;br/&gt;                                           BAROK MİMARİ&lt;br/&gt;Michelangelo,gerek heykelci,gerekse mimar olarak,ön barok&quot;un temsilcisidir.Ancak sanatçının ortaya koyduğu yeni doğa yorumu şekli,kendisinden sonra gelenlerce geliştirilmedi.Bir kez İtalya&quot;nın kuzey kentlerinde,klasik ihtişamlı bir genç Rönesans eseri ortaya koyuyordu.Örneğin Vicenza&quot;da Palladio,Cenova&quot;da Galeazzo Alessi,Venedik&quot;te Sansovino gibi.&lt;br/&gt;         Maniyerist yapı üslubunda ısrar ediş,ispanya Kralı II.Philipp&quot;in &quot;&quot;Escorial&quot;&quot;adlı erken barok saray yapısı ile 1580 yılında durdu.Bu erken barok,gotiğin süslemeli yapı anlayışı yerine daha büyük yüzeylerin hakim olduğu bina idi.Orta İspanya&quot;nın yüksek platosunda</description></item><item><title>SANAT - CHİRSTOPHER GUY DENİS LAMBERT</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-chirstopher-guy-denis-lambert-403245.html</link><description>chirstopher guy denis lambert</description></item><item><title>DUVAR RESMİ TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?duvar-resmi-tarihi-375369.html</link><description>DUVAR RESMİ TARİHİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Duvar resmi bir duvar yada tavat yüzeylerine yapılan resimdir.İnsanların yaşadıkları mekanları süsleme içgüdüsünden doğmuş,onların düşünce, duygu ve inançlarını yansıtabildikleri bir iletişim aracı olmuştur. Tarih öncesi çağlarda Resim ve simgeler Bütün boş alanlara(duvar-tavan-döşeme)belli sınırlar olmadan çizilmiştir. Anadolu&quot;da Neolitik ve Kalkolatik Çağlara tarihlenen Çatalhöyük&quot;te Duvar resimleri büyük ölçüde mağara resimlerini anımsatmıştır. Ayrıca; Fransa&quot;daki&lt;br/&gt;Font-de-Gaume Mağarası,&lt;br/&gt;Gargas Mağarası,&lt;br/&gt;Niaux Mağarası,&lt;br/&gt;Trois Freres Mağarası,&lt;br/&gt;Lascaux Mağarası&lt;br/&gt;İspanya&quot;daki Altamira Mağarası bu dönemin en iyi korunmuş örnekleridir.&lt;br/&gt;Daha sonraları,özellikle yapının işlevi ve önemini belirtmek istenilince resimler sınırlı alanlar içine yapılmaya başlandı. Bu durumda yapının ölçeği, üslubu ve iç mekan etkisi kadar, ışık kaynağı,bakış yüksekliği gibi izleyici ile resim arasındaki ilişkilerde önem kazandı. Özellikle mezarlar, tapınaklar,kutsal alanlar ve katukomblarda görülen ilk duvar resmi örnekleri sınırları belirli dikey ve yatay alanlar kullanıldı. Bu erken örneklerde duvarın düz yüzeyi olduğu gibi kullanılıyor,yanılsamalı hacimlendirmeye gidilmiyordu. Duvarın yenilenen stilize örgelerle bezeli etek bölümünün üstünde kalan Düz alanlarda imgeler silüet olarak çiziliyordu. Tempera;çizimle birlikte duvar resminde uygulana ilk tekniktir.&lt;br/&gt;Duvar resmi doğrudan mimarlığa bağımlı olduğu için ,Resim türlerinden oldukça  farklıdır. Gerek kullanımı gerek desen ve tasarım, yapının mekansal oranda algılama açısından önemli değişiklikler yaratabildiğinden resim türleri içinde gerçek üç boyutluluğu veren tek türdür. Var olan mekanı değiştirirken aynı zamanda yapının bir parçası durumuna gelir. BİZANS duvar mozaiklerinde mimari biçime özel bir özen gösterildiği görülür. RÖNESANS ustaları yanılsamalı bir mekan duygusu yaratmaya çalışırken, BAROK sanatçılar çizdikleri resimlerle duvar ve tavanları bütünüyle yok etmeye yönelik bir anlayışla çalışmışlardır. Mimarlıkla organik ilişkisinden başka duvar resmini ikinci bir özelliği de geniş halk kitlelerine seslenebilmektedir.&lt;br/&gt;MISIR&quot;da duvar resim ve çizimleri eski krallık döneminde 3.sülaleden başlayarak özellikle soyluların mezarlarında görülür. Ayrıca bu dönemde kabartmalarda renklendirilmiştir. Orta Krallık Dönemi&quot;nde de süren bu resim türü Yeni Krallık Dönemi&quot;nde 18.sülalede doruk noktasına ulaşır. Teb ve Tel el-Armana&quot;da mezarlardan başka villa ve saraylarda da soyluların yaşamlarından sahneleri ve görkemli bahçeleri canlandıran doğalcı nitelikte resimler yapıldı.&lt;br/&gt;MİNOS Uygarlığı&quot;ndan günümüze ulaşan en güzel duvar resimleri Knossos Sarayı&quot;ndadır. Yunan dyuvar resminden bugüne örnek kalmamışsa da vazo resmindeki&lt;br/&gt; Gelişmeye ve yazılı kaynaklara dayanarak bu alana ilişkin bilgi edinilebilir. Roma Uygarlığı&quot;ndan günümüze ulaşan en önemli duvar resimleriyse Pompei&quot;dekilerdir.&lt;br/&gt;ASYA&quot;da Çin en eski duvar resimlerinin örneklerinin görüldüğü bölgedir. Han hanedanı döneminde malikane ve sarayların figürler, portreler ve öğretici tarihsel konularda benzerliği, edebiyat ürünlerinden anlaşılır. Hindistan&quot;dan Ajantu mağara tapınaklarında duvar resimlerinin en özgün Budacı örnekleri vardır. Türkistan&quot;ın doğu bölgesinde Niş&quot;de (2. yy) ve Miran&quot;da (3. yy) duvar resimlerine rastlanır. Daha geç tarihli Bamyan ve Kızıl duvar resimlerinindeyse budacı etkiler görülür. Batı Türkistan&quot;daki en önemli merkez 3-4 yy&quot;larda Varahşa&quot;dır. Semerkant&quot;ta da benzer örnekler çıkarılmıştır. Varahşa Sarayı&quot;nın (7. yy) duvarlarında yüksek kabartma alçı panolar, ahşap oyma ile birlikte kullanılmıştır. Japonya&quot;da Nasa döneminde, Kore&quot;de de üç krallık döneminde 5. yy ortalarından itibaren Kogurya krallığı mezar odalarının duvarlarına çok renkli resimler yapılmıştır. Fresk tekniğindeki bu resimlerde önceleri gömülü olan kişinin portresi, sonraları da yaşamından sahneler işlenmişti. Çoğu kez dağ gibi engebeli alanlar düz yüzeye kil parçaları eklenerek canlandırılmıştı. İlk dönem Kogurya resimlerinde Çin&quot;dekilrden etkilenmiş zarif çizgiler egemendir. Orta dönemde atak ve canlı bir üslup, geç dönemdeyse (7. yy) yine Çin etkisinde zarif imgeler görülür. Ayrıca bu evrede fresk tekniği de oldukça gelişmiştir.&lt;br/&gt;Ortaçağ&quot;da Bizans Sanatı&quot;nda ikonoklazm dışında duvar resimleri yaygın biçimde kullanıldı. Kapadokya&quot;daki kaya kilis</description></item><item><title>RESİM - RESİMDE ÇİZGİ RENK VE TON</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-resimde-cizgi-renk-ve-ton-401900.html</link><description>resimde çizgi renk ve ton</description></item><item><title>KLASİK OSMANLI MİMARİSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?klasik-osmanli-mimarisi-379228.html</link><description>Klasik Osmanlı Mimarisi&lt;br/&gt;GİRİŞ&lt;br/&gt;Osmanlı sanatının Türk Sanat Tarihi içindeki tartışılmaz ayrıcalığı ilk kez onun, standart ve uyumlu bir üslup geliştirmiş olmasından ileri gelir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Horasan&quot;dan Filibe&quot;ye kadar uzanan kuşakta etkili olan Osmanlı Mimari Sanatı zaman içinde büyük değişimler geçirmiş ve kendini bu değişimlerden, hakim olduğu topraklar üzerinde gelmiş geçmiş tüm kültürlerin sentezini yaparak yaratmıştı. Elbette bu süre içinde belli dönemlerde bazı kültürlerden daha fazla etkilenmiş ve bu kültürlerin sanat anlayışlarını eserlerinde daha fazla yansıtmıştı.Osmanlı Mimarisi&quot;nin 14.yy dan 20.yy.ın başlarına kadar uzanan etkinlik süreci bu nedenle üç bölümde incelenmektedir:&lt;br/&gt;*Erken dönem(14.yy-15.yy)&lt;br/&gt;*Klasik Dönem(15.yy-17.yy)&lt;br/&gt;*Batılılaşma Dönemi(17.yy-19.yy)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Osmanlı Devleti&quot;nin kuruluş döneminde etkili olan Erken Dönem Mimarisi İznik, Bursa ve Edirne yapıları tarafından temsil edilir.Bunların ilk örnekleri İznik&quot;te bulunur.İkinci payitaht Bursa ise gerek devletin ilk anıtsal taş yapılarını bulundurması gerekse Erken dönem Mimarisi&quot;ne damgasını vurmuş &quot;Bursa Üslubu&quot;nun doğduğu yer olması nedeniyle büyük bir öneme sahiptir.14.yy.ın ikinci yarısında devletin merkezi olan Edirne ise bir cami ve medreseler kentidir.&lt;br/&gt;Erken Dönem Mimarisi özellikle taş işçiliği bakımından Selçuk Sanatı&quot;nın izlerini taşır.Fakat Bu dönem eserlerini Selçuklu Sanatı&quot;nın taklitleri olarak kabul etmemek gerekir: Erken Dönemde klasik anlayışın ve özgün Osmanlı sanatının ilk temelleri atılmış;kubbe geleneği ortaya çıkıp gelişmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Klasik Dönem Mimarisi ise üç yüzyıllık geniş bir dönemde,imparatorluğun bütününde  etkili olmuş;en parlak örneklerini ise İstanbul&quot;da vermiştir.Bu dönem mimarisinin baş yaratıları,dini ve kamusal yapılardır.Özel mülkiyet anlayışı olmadığından sivil mimariye ait yapılara pek rastlanmaz.Kamusal ve dinsel işleve sahip olmayan ilk ürünler dönemin sonlarında ,batı etkisinin gelişiyle verilmiştir.Bu dönem, Erken Dönemin mirasçısı olarak kubbe geleneğini sürdürmüş,Erken Dönemin sonlarında ortaya çıkan merkezi plan şemasını geliştirerek onu anıtsal ölçülere kavuşturmuştur.Bir çokları Osmanlı Klasik Anlayışının karakteristik özelliği olan ;ana kubbeyi yarım kubbelerle mümkün olduğunca genişletme çabasının Ayasofya&quot; dan etkilenilmesi sonucu ortaya çıktığını iddia ederler.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İmparatorluğun duraklama dönemine girdiği 17.yy. sonlarında ve bunu takip eden gerileme döneminde Osmanlı devlet adamları ve aydınları arasında reform arayışları baş gösterdi; fakat bu arayışlar daha çok Avrupa&quot;nın idari ve kültürel açılardan taklit edilmesi şeklinde gelişti. Mimaride batılı üsluplar benimsenmeye başladı.Böylece 18.yy.dan sonra Klasik dönem eserlerine rastlanmadı,sivil mimari önem kazandı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;BÖLÜM 1:KLASİK OSMANLI MİMARİSİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ&lt;br/&gt;A.Klasik Anlayış&lt;br/&gt;Fatih Sultan Mehmet&quot;in İstanbul&quot;u alıp Osmanlı&quot;yı doğu ve batının birleştiği noktaya kadar genişletmesiyle devlet yönetiminde doğu ve batıyı kucaklamak isteyen bir politika önem kazandı.Bu sentez arayışı kültür-sanata da yansıdı.Doğulu kaynakların yanı sıra batılı kaynaklardan da-yalnız burada batı olarak kastedilen Bizans&quot;tır;Avrupa değil-beslenmeye başlandı.Bu durumun ilk örneğini ,Selimiye Camii&quot;nin yapılışına kadar aşılamayacak bir şaheser olarak kabul edilen Ayasofya Kilisesi&quot;nin incelenmesi oluşturur. Bu inceleme&lt;br/&gt;gerek estetik gerek teknik açıdan Osmanlı kubbe mimarisinin gelişimini hızlandırmıştır.&lt;br/&gt;Birçokları tarafından 16.yy. Osmanlı&quot;nın en parlak dönemi kabul edilir.Siyasi alandaki getirileri açısından bu yargının ne derece doğru olduğu tartışılabilir;fakat sanatsal açıdan özgün Osmanlı Mimarisinin en olgun devrini 16.yy. de yaşamış olduğu su götürmez bir gerçektir.Bu durumun temel sebepleri şöyle sıralanabilir:&lt;br/&gt;a-Sınırların büyük bir hızla genişlemesine paralel olarak imar faaliyetleri hız kazandı böylece mimaride büyük gelişim yaşandı.&lt;br/&gt;b-16.yy.da çağını en büyük güçlerinden biri haline gelen Osmanlı buna paralel olarak kültürel alanda da en olgun devrini yaşadı.Kendisinden önceki kültürleri sentezlemeyi tamamlayarak kendi kültürünü oluşturdu.&lt;br/&gt;c-Devletin ekonomik açıdan oldukça güçlü olmasıyla sanatsal çalışmalar desteklendi.Büyük binaların yapılması mimariyi gelişmesi için hem zorladı hem teşvik etti.&lt;br/&gt;d-Özellikle mimari alanda bir birini izleyen anıtsal nitelikli yapılar gözden geçirildiğinde bu dönem deki sanatsal üslupta sultanın ne kadar etkili olduğu ortaya çıkar.Sultanlar Osmanlı Devletinin büyüklüğüne uygun,onu mimari alanda simgeleştir</description></item><item><title>SANAT - YALNIZ EFE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-yalniz-efe-403278.html</link><description>yalnız efe</description></item><item><title>SANAT - NEDİM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-nedim-403398.html</link><description>nedim</description></item><item><title>SANAT - THE BOOK REPORT</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-the-book-report-403393.html</link><description>the book report</description></item><item><title>WİLLİAM HOGARTHIN SANAT TARİHİNDEKİ YERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?william-hogarthin-sanat-tarihindeki-yeri-419228.html</link><description>1697 yılında londra&quot;da doğan hogarth,  sanat yaşamına thornhill&quot;in yanında gravürcü ve resimleyici olarak başlamıştır.(1)&lt;br/&gt;on beş yaşında bir çırak olarak kitap resimlemeleri için bakır üstüne gravür yaparak işe başlamıştır.(2) bir gümüş ustasının yanında çalışan hogarth, burada rokoko üslübunda  altın ve gümüş kazıma tekniğini öğrenmiştir. 1720 yılında londra&quot;da  kendi işini kurmuş, boş zamanlarında da resim çalışmaya başlamıştır.&lt;br/&gt;ahlaksal konuları yetkin bir mizahla ele alan hogarth, ingiliz resim tarihindeki  önemli yerini büyük ölçüde bu ülkenin 18.yy&quot;daki toplumsal yaşamına ve beğenisine getirdiği taşlamacı eleştirisiyle kazanmıştır.(3) ahlaksal konulu dizi yapıtlarının ilki olan fahişenin ilerlemesi...</description></item><item><title>SANAT - PİRAMİTLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-piramitler-403361.html</link><description>piramitler</description></item><item><title>SANAT - KÜÇÜK AĞA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-kucuk-aga-403090.html</link><description>küçük ağa</description></item><item><title>SANAT - AYA TRİADA MANASTIRI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-aya-triada-manastiri-403356.html</link><description>aya triada manastırı</description></item><item><title>HİPERREALİZM AKIMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?hiperrealizm-akimi-448500.html</link><description>HİPERREALİZM AKIMI GERÇEKTEN DAHA GERÇEĞİ YARATMAK İSTİYOR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Son zamanlarda Alman san&quot;at çevrelerinde Realizm kelimesi çok kullanılıyor ve bu isimle düzenlenen sergiler özel bir ilgi topluyor.Kassel&quot;deki  5. Dokumenta (Hiperrealizm): Frankfurttaki, Amerikan Foto Realizm&quot;i; Berlin&quot;deki Sosyalist Realizm&quot;i: Baden-baden&quot;deki 1850-1900 Rus Realizm&quot;i sergileri bunların en önemlileri. &lt;br/&gt;Dikkati çeken, bu sonuncusuyla Sovyetlerin, Sosyalist Realizmine, geçen yüzyılın ortalarından gelen bir temel bulunduğunu gösterme çabaları. 1914&quot;den önce Avrupada hiç işitilmemiş olan 14 san&quot;atcının 150 yağlı boya, sulu boya, guaş yapıtları bu sergi ile ilk kez dünya kamuoyu tarafından tanındı ve ilgiyle karşılandı. Eleştiriciler, yapıtların değerini küçümsememekle birlikte, san&quot;at dünyasındaki gelişmede belli bir noktada kalmış olduklarını belirlemek için şöyle yorumladılar: &quot;Bu sergi ile 19 cu yüzyılın ikinci yarısında Rusya&quot;da, Fransa&quot;nın Enipresyonizm&quot;den önceki dönemine yakın değerde bir resimsan&quot;atı bulunduunu anlamış olduk.&lt;br/&gt;Asıl tartışma yaratanlar Dokumenta ile Amerikan Foto Realizm&quot;i sergileri oldu.&lt;br/&gt;Hiperrealizm&quot;i &quot;Gerçekten - realizm&quot;den - daha fazla uzaklaşmak için, gerçekten daha gerçek görünmeye çalışmak&quot; olarak tanımlayan eleştirici Erich Kubys şöyle devam ediyor: &quot;Bu gerçekçi yapıtlar gözlerimizdeki perdeyi kaldırıyor, çevremizdeki dünyayı tekrar görmeyi bize öğretiyor. Sorun çevremizdeki pislik değil, gözlerimizin temizlenmemiş olması.&quot;&lt;br/&gt;Fransız eleştiricisi Jaques Darriulat ise Hiperrealizmi şöyle anlatıyor:&lt;br/&gt;&quot;Soyut San&quot;at yüzyılın başında çıktı; kopyacılığa karşıydı, modeli atmak amacındaydı. Bugün her tarafta bir gerçekçiliğe dönüş eğilimi var. Gerçi bu eğilim en çok Amerikada etkili olmuş ve adını da orada bulmuştur ama, Avrupada da bu yönde çalışmalar vardı. Almayada Gaafgen&quot;in &quot;tıpkı&quot; desenlerini, Fransada Gasiorowski&quot;nin. İspanyada Lopez Garcia&quot;nın fotoğrafa benzeyen resimlerini anabiliriz.&lt;br/&gt;Geleneksel Realizm, çok romanse ya da çok öznel bir resme karşılık dünyayı olduğu gibi göstermek, günlük ve somut gerçeğin varlığını ortaya koymak peşindeydi. Hiperrealizm ise aksine bu varlığı inkar ve yok ediyor. Gerçeği kopya ederek yok ediyon Hiperrealist sanatçılar genellikle bir modelden değil modelin fotoğrafından çalışıyorlar. Örneğin, bir turizm afişini alıyor ve onun tablosunu yapıyorlar. Gerçekle aralarında bir renkli resim, bir litografi ve bir ofset baskısı var.&lt;br/&gt;Böylece ortaya dünyamız gibi gayri insani ve mekanik, fotoğraf cansızlığında bir sanat çıkıyor. Bu sanatta yalnız eşyalar görüyoruz. İnsani olan her şey ona yabancı: Büyük Mağazadan paketler dolusu yiyecek ve eşya alan kadın müşteri tablosundaki gibi, kadında bir eşyadır ve eşyanın esiridir yani bir insan, yaşayan bir varlık değil, bir makine, bir otomattır, bir robottur. Böylece hiçbir iç dünyayı yansıtmayan, sadece dışı, boş görünüşü yansıtan eserler veriyor bu sanat. Nesnelliğe bürünen, sanatçının öznelliğinden, hiçbir şey hissettirmeyen yapıtlar.&lt;br/&gt;Pop sanatı reklamcılığın şiddeti ve saldırğanlığı ile işyayı ön plana getirmişti. Hiperrealizm ise en hızlı şekilde bizi eşyalaşan insanla karşı karşıya getiriyor. Günlük hayatın eşyaları ve kişilerinin eksiksiz kopya edilmesine saldırıyor; hergünkü yaşayışımıza saldırıyor.&lt;br/&gt;Böylece tüketim ekonomisinin otomobilleri, evleri, turizm afişleri, eşyaları, seks sunusu başlıca konusu oluyor Hiperrealizmin ve bunlara saldırıyor bütün güzüyle.&lt;br/&gt;Bunun yanı sıra Hiperrealizmde sanat drünyasında Sovyet Realizmine karşı bir denge yaratma aracı bulunduğunu ileri sürenler de var.&lt;br/&gt;Başarıya ticari yönüyle değerlendirmeye alışkın olanlara gelince, daha ortaya çıkışının üzerinden bir yıl geçmeden akımın büyük bir başarıya eriştiğini söylüyorlar. Birkaç ayda hiperealist tablo fiyatları Amerika&quot;da on mislinden fazla olmuş. Sunu (arz), isteği karşılıyamıyormuş. Gerçek ekonomik kanun&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;FÜRUZAN&lt;br/&gt;1972 Sait Faik Hikaye Ödülü&quot;nü kazanan ve 1972 sonunda Ankara Sanat Sevenler Derneği&quot;nde adına bir edebiyat günü düzenlenen hanım hikaye yazarı F</description></item><item><title>EDEBİ SANATLAR - ANLAMLA İLGİLİ SANATLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?edebi-sanatlar-anlamla-ilgili-sanatlar-378760.html</link><description>B. ANLAMLA İLGİLİ SANATLAR6&lt;br/&gt;1. TEVRİYE6&lt;br/&gt;2. HÜSN-İ TALİL (GÜZEL SEBEP GÖSTERME)7&lt;br/&gt;3. MÜBALAĞA7&lt;br/&gt;4. İSTİFHAM8&lt;br/&gt;5. TEZAT8&lt;br/&gt;6. NİDA8&lt;br/&gt;7. TECAHÜL-İ ARİF (TECAHÜL-İ ARİFANE)9&lt;br/&gt;8. TEKRİR9&lt;br/&gt;9. TELMİH9&lt;br/&gt;10. SEHL-İ MÜMTENİ9&lt;br/&gt;11. İHAM10&lt;br/&gt;12. İSTİHDAM10&lt;br/&gt;13. MUGALATA-İ MANEVİYE10&lt;br/&gt;14. TENASÜP10&lt;br/&gt;15. LEFF Ü NEŞR11&lt;br/&gt;16. SİHR-İ HELAL11&lt;br/&gt;17. RÜCU11&lt;br/&gt;18. KAT&quot;11&lt;br/&gt;19. TERDİD11&lt;br/&gt;20. İRSAL-İ MESEL12&lt;br/&gt;21. İKTİBAS12&lt;br/&gt;22. TEFRİK12&lt;br/&gt;23. İSTİDRAK12&lt;br/&gt;24. İLTİFAT12&lt;br/&gt; &lt;br/&gt; &lt;br/&gt; &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;B. ANLAMLA İLGİLİ SANATLAR&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;1. TEVRİYE&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Bir sözün birden fazla anlama gelecek biçimde kullanılması sanatıdır. Bu sanatta sözün bütün anlamları gerçektir. Ama yakın anlam söylenip uzak anlam kastedilir. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Bu kadar letafet çünkü sende var&lt;br/&gt;Beyaz gerdanında bir de ben gerek&lt;br/&gt;ben: 1. kişi zamiri ve vücuttaki koyu renkli leke (kastedilen, ikincisi, yani uzak olan)&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Avazeyi bu aleme Davud gibi sal&lt;br/&gt;Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Bana Tahir Efendi kelp demiş&lt;br/&gt;İltifatı bu sözde zahirdir.&lt;br/&gt;Maliki mezhebim benim zira&lt;br/&gt;İtikadımca kelp tahirdir. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&quot;Tahir&quot; sözcüğü hem &quot;temiz&quot; demektir hem de &quot;Tahir Efendi&quot;nin kendisidir ve her iki anlam da gerçektir. Yakın olan ama kastedilmeyen anlam &quot;temiz&quot;dir. Uzak olan ama kastedilen anlam ise &quot;Tahir Efendi&quot;dir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Dedim dilber niçin sararıp soldun&lt;br/&gt;Dedi, çektiğim dil yarasıdır.&lt;br/&gt;dil: yakın: gönül, uzak: söz, konuşma organı&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül&lt;br/&gt;el: yakın: organ, uzak: yabancı&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Verdim gönül o gül-ruhun aline aldanıp&lt;br/&gt;Etmezdi kimse eylediğim rengi ben bana&lt;br/&gt;al: yakın: kırmızı; uzak: hile &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Sordum Nigar&quot;ı dediler ahbab&lt;br/&gt;Semt-i Vefa&quot;da doğru yoldadır.&lt;br/&gt;Vefa: yakın: sözünde durma; uzak: Vefa semti&lt;br/&gt;Doğru yol: yakın: dürüstlük; uzak: sokak adı&lt;br/&gt;Ama burada uzak anlamın kastedildiğine dair başka bir iz yok.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Koyup kaldırmada ikide bir de&lt;br/&gt;Kazan devrildi, söndürdü ocağı&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Gül gülse daim ağlasa bülbül acep değil&lt;br/&gt;Zira kimine ağla demişler kimine gül&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Tevriye:&lt;br/&gt;Bir sözün birden fazla anlama gelecek biçimde kullanılması sanatıdır. Bu sanatta sözün bütün anlamları gerçektir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Bu kadar letafet çünkü sende var&lt;br/&gt;Beyaz gerdanında bir de ben gerek&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Ben: 1. Kişi zamiri ve vücuttaki koyu renkli leke&lt;br/&gt; &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Avazeyi bu aleme Davud gibi sal&lt;br/&gt;Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş&lt;br/&gt; &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Bana Tahir Efendi kelp demiş&lt;br/&gt;İltifatı bu sözde zahirdir.&lt;br/&gt;Maliki mezhebim benim zira&lt;br/&gt;İtikadımca kelp Tahirdir. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&quot;Tahir&quot; sözcüğü hem &quot;temiz&quot; demektir hem de &quot;Tahir Efendi&quot;nin kendisidir ve her iki anlam da gerçektir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Dedim dilber niçin sararıp soldun&lt;br/&gt;Dedi, çektiğim dil yarasıdır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Dil: Gönül, söz, konuşma organı&lt;br/&gt; &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;El: Organ, yabancı&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2. HÜSN-İ TALİL (GÜZEL SEBEP GÖSTERME)&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Gerçek nedeni herkes tarafından bilinen bir olayı daha güzel bir nedene bağlayarak anlatma sanatıdır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Ateşten kızaran bir gül arar da &lt;br/&gt;Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Ey sevgili sen bu ilden gideli&lt;br/&gt;Yaprak döktü ağaçlar, coştu gökyüzü&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Tarihini aksettirebilsin diye</description></item><item><title>SÜRREALİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?surrealizm-381625.html</link><description>GİRİŞ&lt;br/&gt;Sürrealistler kendi görüş açılarını ortaya koyarken, daima Dadaistlerin, sanat kavramını aşağılayan propagandalarına dayanırlar.  Sürrealizm,  &quot;sanat çalışması ve sanatın bir meslek olması&quot; düşüncelerini iç içe yoğurmuş ve varılan sonuçlar, her zaman sanatçı kişilere gelip dayanınca da bir çeşit kendini beğenmişliğin gülünç ürünleri ortaya çıkmıştır.  Empresyonizmin, &quot;gözdeki&quot; duyu izlenimleriyle yirminci yüzyıl sanatına katkıda bulunduğu savına karşı çıkıldığı gibi, Sürrealist sanatın da zaman zaman edebi bir sanat olduğu savına karşı çıkılabilir. Sürrealist resim, Sembolistler (ve onlardan çok daha önce Leonardo da Vinci) tarafından benimsenmiş olan bir programı uygulamakta ve temelinde resmin, ruhsal bir etkinlik olduğu gerçeğine dayanmaktadır. Öte yandan Psikanaliz Sürrealist ressamın ruhsal dürtülerini başı boş bırakabilmesini sağlamıştır. Bu da, resimde soyutlamanın geometrik bir niteliğe sahip olması gerektiği hakkındaki katı anlayışın aksinedir. Sürrealizm, doğası gereği, bizleri sadece meydana getirilen işlerin estetiği açısından değil, aynı zamanda uygulamadaki değişiklikler yönünden de uyanık olmaya zorlar. Sürrealizmin gerçekleştirdiği devrimse, gözle görünen ve görünmeyen dünyaların tartışıldığı bir oyun alanıdır. Duyarlı bir deyişle, Sürrealist resim, ellerin ya da gözlerin bir becerisi olmaktan ibaret değildir; sanatçı böyle bir yapıtı yüreğiyle de oluşturur. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1. SÜRREALİZMİN TANIMI &lt;br/&gt;1916 dan bu yana etkisini sürdüren bir Modern Sanat akımı. Yalnız resim ve heykelde değil, tiyatro, sinema ve edebiyat alanlarında da yayılmıştır. &lt;br/&gt;Sürrealizm, resim ve heykelde betileri gerçek dünyadaki ilişkilerine göre ele almaz. Aksine, bunlar asla var olmayacak düşsel bir ortam yaratacak bir kompozisyon içinde sunulurlar. Bazen, betiler tek tek ele alındıklarında tümüyle gerçekçi bir teknikle yaratıldıkları görülür. Bu durumda, yapıtı gerçeküstücü kılan şey, sadece kompozisyonun &quot;olası&quot; bir dünyayı betimlememesi olacaktır. Bazen ise, hem betiler düşsel yaratık ve nesnelere aittirler, hem  de  bunlar  düşsel  bir kompozisyon  içinde sunulurlar.  En ünlü sürrealistler  arasında   R. Magritte,   P.  Delvaux   ve   S.  Dali   adları sayılabilir.&lt;br/&gt;2. SÜRREALİST DEVRİMLER&lt;br/&gt;Bir  sanat akımının belirgin ürünleri olan yazılı ve çizili yapıtlar, broşürler, bildiriler ve dergiler, yani bir grubun birlikte sürdürdüğü yaşamın canlılığını yansıtan her şey, açıkça ortaya çıkabildiği halde, o akımın gelişimde önemli rol oynamış birçok kimse ve olay, tarihin karanlıklarında gizli kalmaktadır. &lt;br/&gt;İlk sayılarını Pierre Naville ve Benjamin PÃ©retnin, dördüncü sayısından sonra da (1925) AndrÃ© Bretonun yönettiği La RÃ©volution surrÃ©aliste dergisi, Aralık 1924 ile Aralık 1929 tarihleri arasında on iki sayı çıkmıştır. Aralık 1929, Dalinin sanat alanında kendini gösterdiği, daha da önemlisi Bretonun grubunu köklü bir saflaştırmaya tabi tutarak İkinci Manifestosunu yayınladığı tarihtir. La RÃ©volution SurrÃ©aliste, aydın kişilerin şiddet duyguları</description></item><item><title>SANAT - YAĞLI BOYA RESİM SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-yagli-boya-resim-sanati-403094.html</link><description>yağlı boya resim sanatı</description></item><item><title>RESİM - RESİMDE MEKAN OLGUSU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-resimde-mekan-olgusu-401840.html</link><description>resimde mekan olgusu</description></item><item><title>SANAT - YAĞCIBEDİR HALILARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-yagcibedir-halilari-403258.html</link><description>yağcıbedir halıları</description></item><item><title>SANAT - NİHAL ATSIZ-RUH ADAM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-nihal-atsizruh-adam-403415.html</link><description>nihal atsız-ruh adam</description></item><item><title>SANAT - ANİMASYON HAZIRLAMA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-animasyon-hazirlama-403427.html</link><description>animasyon hazırlama</description></item><item><title>TARİHİ İSTANBUL ÇEŞMELERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tarihi-istanbul-cesmeleri-361622.html</link><description>Eski İstanbul`da Sular ve Çeşmeler-Iİstanbul`da belediye ile ilgili işlerden biri de su sorunuydu. Kanuni Sultan Süleyman, Kırkçeşme sularını İstanbul`a getirttiği zaman milletin yüzü biraz güldü. Her tarafta çeşmeler yapıldı. Ebussuud Efendi de Yazıcı çiftliği yöresinden bulduğu suyu Turunçluk suyu ile birleştirdi, bir çeşme yaptırmaya karar verdi. Su yolları yapmak için büyük bir çalışma başladı. Su yollarının onarımı için Mısır`dan hamallar bile getirildi. Sular İstanbul`a düzenli bir biçimde dağıtılacaktı. Eğrikapı dışında büyük bir su hazinesi vardı. Bu hazine altmış lüleye bölünüyordu. Bu sular hazinelerden çeşmelere dağıtıldı.Sultan Süleyman dönemine gelinceye kadar çeşmelerin suyu hep boşa akardı. Gece gündüz akan çeşmelerden dolayı sokaklar çoğunlukla bataklık haline gelirdi. Sonunda burma lüleler bulundu. Hem sokaklar çamurdan kurtarıldı, hem de suların boşa akmasına engel olundu. Böylece artan suyu isteyenler hayrat çeşmeler yaptırarak oralara akıtırlardı. Fakat burma lülelerin, yani muslukların icadı birçoklarının işine gelmedi. Bazı mahallelerde imam ve cemaat: &quot;Akan su bahçelerimize verilmiştir. Yabana akarsa aksın. Burma lüleye rızamız yoktur&quot; dediler, burma lüleleri kaldırmaya çalıştılar. Bu konuda en ileri gidenler sipahilerdi. Bu sorun üzerine Sultan Süleyman İstanbul kadısına şu hükmü yazdı: &quot;Çeşmelere burma lüle takıldığından lüleyi ufaltan eğer sipahi ve başka kullarım taifesi ise kapıma arz eyleyesin. Ve eğer ehl-i cihetten (yöre halkından) ise cihetten alup ahare (başka tarafa) veresin. Ve eğer şehirli halkından ise muhkem hakkından geldikten sonra cerimesini (cezasını) aldırasın. Ve yabana akmak ecli (nedeni) için açık koyanların dahi vech-i meşruh (açıklanan nedenlerle) üzre haklarından gelesin.&quot;İstanbul çeşmeleri iki sınıftı. Biri at sakalarına, biri de mahallelere mahsustu. At sakalarının, mahallelere ayrılan çeşmelerden su almaları yasaktı. Fakat genellikle buna uyulmazdı. At sakaları mahalle çeşmelerinden de su alır, halka satarlardı. Mahalle halkı bahçelerini sulamak için geceleri çeşmeleri mahsus açık bırakırlardı. Hamamcılar ve hatta halkın bir kısmı özellikle anahtar edinirler, geceleyin su yolu kapı ve bacalarını açarlar, belirlenenden fazla su almaya çalışırlardı. Mahalle halkı derhal dilekçe sunup bu gibi olayları şikayet ederdi. At sakalarının hukukuna bazen arka sakaları tecavüz ederler, onlara ait çeşmelerden su almaya çalışırlardı. Fakat Divan-ı Hümayun nazarında at sakalarının hukuku diğerlerininkinden üstündü. At sakaları İstanbul`un fethinden beri, yangın çıktığı zaman hizmet karşılığı su taşırlardı. İstanbul`da sık sık çıkan yangınlarda kiminin atı, kiminin eşeği yaralanır veya ölürdü. Bu özverilerine karşılık at sakalarının hukukunu korumayı Divan-ı Hümayun bir görev bilirdi.Bununla birlikte, Divan-ı Hümayun`un bazı kişilerin özel çeşme yaptırmasına izin vermesi birtakım yolsuzluklara neden oldu. Bazı kişiler, hayrat olmak üzere çeşme yaptırmayı bahane ederek su alırlar, evlerinde yaptırdıkları hamam ve şadırvanlarda kullanırlardı. Bu yolsuzluğa reisülküttap, kazasker, Galata emini, eski defterdar, nişancı, arpa emini gibi devletin üst düzey görevlileri de cesaret ederlerdi. Sokullu`nun sadrazamlığı döneminde devlet ileri gelenlerinin bu tutum ve davranışlarından şikayet edildi. Sokullu sorunu saraya arzetti. İkinci Selim: &quot;Sıradan insanlar aracılığıyla durumlarını denetleyip herbiri evleri içine aldıkları suyu emr-i şerifimle mi almışlardır? Yoksa dışarıda su bulup da bunu şehir suyuna katıp evlerinin yanına geldiğinde mi almışlardır? Yahut evlerinin yanında bulunan çeşmeden gereksiz yere mi evlerine su aldırmışlardır? Ellerinde belgeleri var mıdır, varsa ne zaman almışlardır?&quot; konusunda araştırma yapılmasını emretti.İstanbul`da su işlerine bakmak üzere bir su nazırı vardı. Fakat işlemlerin yürümesi için genellikle İstanbul kadısına ve dergah-ı ali çavuşlarına hüküm yazılırdı. Her çeşmenin kaç lüle olduğu araştırılır, zarar ve ziyanın ödenmesine çalışılırdı. Bir yere ayrılan suyun sahibi o suyu istediği gibi kullanırdı. Örneğin İkinci Selim`in eşi Nurbanu Sultan`ın hamamına ait suyu beygirler dolaplarla çekerlerdi. Bu su hamama fazla geldiği için artan suyu vakıf çeşmelere dağıtırlar; bir bölümünü de günlük ücretle isteyene satarlardı. Buradan gelen para hamama su çeken beygirlere harcanırdı. Nihayet Nurbanu Sultan hamamının fazla suyu yüz bin akçeye satın alındı. Paranın faizi dolap beygirlerinin masraflarına karşılık tutuldu.İstanbul`a bol su geldikte</description></item><item><title>SALVADOR DALİ VE RESİMLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?salvador-dali-ve-resimleri-374929.html</link><description>SALVADOR DALİ  ve  RESİMLERİ&lt;br/&gt;11 mayıs 1904 &quot;de Fiqueras&quot;da doğdu. Bir hukukçu olan babası Salvador Dali Cusi serbest düşünceli bir adamdı. Annesinin üzerine aşırı düştüğü Salvador, çok sinirli bir çocuktu. Altı yaşındayken aşçı olmak istiyordu. Yedisinde aklını Napolyon&quot;la bozmuştu. &quot;O zamandan beri&quot; diyecekti sonra &quot;git gide daha hırslı oldum, hırsım arttıkça kendini beğenmişliğim de artı. Şimdi artık yalnızca Salvador Dali olmak istiyorum, bundan öte bir dileğim yok.&quot;&lt;br/&gt;On yaşındayken izlenimcileri, 14 yaşında 19. yy.&quot;ın &quot;debdebeciler&quot;  dediği akademik ressamlarını keşfetti. O sıralarda kendisi için &quot;methiyeler&quot; yazan çocukluk arkadaşı Federico Garcia Lorca&quot;nın kendisine gözü dönmüş biçimde cinsel önerilerde bulunduğunu ama başarılı olamadığını anlatacaktı yıllar sonra. Skandalı ne çok severdi! Ona Salvador (İspanyolca  El Salvodor = Kurtarıcı) adını vermişlerdi. Çünkü, Dali&quot;ye göre resim sanatını &quot;soyut resim, akademik gerçek üstücülük, dadacılık ve bütün öteki karmaşacılıkların yarattığı ölüm tehlikesinden kurtarması alnında yazıyordu. &lt;br/&gt;Dali&quot;nin ilk dönem yapıtlarından başlayarak karşımıza çıkan belli başlı saplantıları, Katalan kökenlerinden kaynaklanır. Katalanların yalnızca yiyebildikleri, dokunabildikleri, görebildikleri şeylerin varlığına inandıkları söylenir. Ne yediğimi biliyorum; ne yaptığımı bilmiyorum. Yiyecek içecekle ilgili bu tür sabuklamalar Dali&quot;nin resimlerinde sürekli olarak karşımıza çıkar. Söz gelimi o ünlü eriyen saatler, erimekte olan Camambert peyniriyle ilgili bir düşten esinlenmiş akıp giden, giderken çevresindeki her şeyi de götüren zamana ilişkin metafizik birer imgedirler. Bu konuda başka yapıtlarından da örnekler verebilir. &lt;br/&gt;Sahanda Yumurta, Havada Yumurta (1932)&lt;br/&gt;Katalan Ekmeği (1932), Istakoz Telefon (1936)&lt;br/&gt;Haşlanmış Fasulyeli Yumuşak Yapım (1936)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Zamanın tüm moda akımlarını Dali&quot;ye çocuk oyuncağı gibi geliyordu. İzlenimciliği, noktacılığı, kübizmi, yeni kübizmi, gerçekçiliği ve çiğrenkçiliği incelemiş, resimlerinde kimi zaman Picasso&quot;ya kimi  zaman Matisse&quot;e şaşırtıcı bir ustalıkla göndermelerde bulunarak onlara saygısını göstermişti.&lt;br/&gt;Hevesi çok çabuk geçiyor, birkaç hafta sonra yeni arayışlara giriyordu.&lt;br/&gt;Salvador&quot;un çalışmalarını Paris&quot;te sürdürmek isteğini babasına benimsetmesi zor olmamıştır. 1927 başlarında halası ve kız kardeşiyle birlikte Paris&quot;te bir hafta kaldı. Dali&quot;ye göre bu sürede üç önemli iş yaptı: Versailles&quot;ı, Grevin Müzesini gezdi ve Picasso&quot;yla tanıştı.&lt;br/&gt;Arkadaşı Luis Banuel&quot;in annesinden kopardığı parayla çekeceği Un Chien Andolou (Endülüs Köpeği) filmine ilişkin görüşlerini Dali&quot;ye açması da aynı zamana rastlar. Gerçeküstücülerin uyguladığı istençdışı yazma yöntemiyle çekilen filmde, her iki sanatçı da kendi fantezilerinden oluşan görüntüleri peş peşe eklemişlerdi. Banuel, önünden bulut geçen ay görüntüsünden usturayla boydan boya yarılan bir göz imgesi oluşturmuştu.&lt;br/&gt;Dali&quot;nin imgeleri ise, üzerinde karıncalar kaynaşan el ile bir süre resmini de yaptığı eşek leşiydi. &lt;br/&gt;Dali 1926 &quot;lardan sonra sanatsal etkilenmelerinden vazgeçip Dali olmaya başlamıştı.&lt;br/&gt;Gerçeküstücülerde Dali&quot;nin kendilerine attığı oltaya gelmeye başlamışlardı. Genç Katalan, açık saçık cinsel imgelerle dolu yapıtlarıyla olduğu gibi, sıradışı kişiliğiyle de ilgisini çekiyordu onların.&lt;br/&gt;Dali&quot;nin yaşamındaki dönüm noktasını oluşturan asıl olay, Gala&quot;nın girmesiydi. Çocukluk düşlerinde canlandırıp adını gizemli bir önzesiyle &quot;Galuchka&quot; koyduğu, Ampurdanlı Kız gibi resimlerine konu yaptığı genç kadınların ete kemiğe bürünmesiydi Gala.&lt;br/&gt;1932 ABD &quot;De gerçekleştirilen ilk gerçeküstücüler sergisinde yapıtlarıyla yer aldı. Babaouo adlı bir senaryo yazdı; bu da sonraki tüm senaryoları gibi sinemalaştırılamadı. Zodiogue adlı koleksiyoncular topluluğu Dali&quot;nin yapıtlarını satın almaya başladılar.&lt;br/&gt;Londra&quot;daki bir gerçeküstücü sergide konuşma yapan Dali dalgıç giysisiyle geldiği salonda boğulma tehlikesi geçirdi.&lt;br/&gt;1938 &quot;de Londra&quot;ya gitti. Freud&quot;u gördü ve birkaç portresini yaptı.&lt;br/&gt;1940 &quot;larda Gala ile birlikte Paris&quot;e yerleştiler. 1948 &quot;e kadar orada kaldılar.&lt;br/&gt;1952 &quot;lerde de Nükleer mistisizm ile ilgilenmeye başladı. Dali Paris&quot;te kendi buluşu olan Ovacipede&quot;i sergiledi.&lt;br/&gt;1982 &quot;de Gala öldü. Bundan sonraki yaşamını Gala&quot;ya armağan ettiği şatoda devam etti. &lt;br/&gt;Dali 1984 &quot;de Pubol&quot;daki odasında çıkan yangın  sonucu yaralandı. Daha sonra Torre Galatea&quot;ya yerleşti ve orada kalp yetmezliğinden 23 Ocak&quot;ta öldü. Vasiyeti üzerine Fiqueras&quot;taki Teatro Musseo&quot;nun yer altı kemerleri altındaki mezara gömüldü. Tüm</description></item><item><title>SANAT - SİNEMA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-sinema-403083.html</link><description>sinema</description></item><item><title>SANAT - ORHAN VELİ KANIK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-orhan-veli-kanik-403290.html</link><description>orhan veli kanık</description></item><item><title>ESTETİĞİN KONUSU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?estetigin-konusu-365873.html</link><description>ESTETİK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A-) ESTETİĞİN KONUSU :&lt;br/&gt;Eski Yunanca bir sözcük olan estetik duyumsamak, algılamak anlamındadır. Estetik güzellik felsefesidir. Güzel üzerine düşünme ve ne olduğunu araştırma etkinliğidir. Estetik, 18. Yüzyılda Baumgarten (1714-1762) tarafından kurulmuştur. Her ne kadar estetik bağımsız bir felsefe disiplini olarak iki yüz yıllık bir geçmişi gösteriyorsa da, aslında estetik problemler ile uğraşma daha ilkçağa kadar geri gider. Uzun bir geçmişe sahip olan estetik problemler özel bir ad altında toplanmamıştı. İşte, Baumgarten bu problemleri ortak bir ad altında toplayarak ona estetik adını vermiştir.&lt;br/&gt;Estetik olaylar da, tıpkı bilgi olayında olduğu gibi, bize süje ile obje arasındaki ilgiyi gösterir. Estetik olay da aynı şekilde estetik olarak algılayan süje ile bu süjenin estetik algı ile kendisine yöneldiği varlık, doğa ya da sanat eseri dediğimiz obje arasındaki ilgidir.&lt;br/&gt;Estetiğin görevi, bulanık ve karmaşık olan duyusal bilginin mükemmelliğini araştırmaktır. Duyusal bilginin mükemmelliği güzellik adını alır. Buna göre, estetiğin konusu güzelliktir. Estetiğin konusu içine yalnız güzellik ve estetik değerler girmez, sanat da girer. Çünkü sanatın amacı da sanat eserlerinde güzelliği ya da estetik değerleri ortaya koymaktır&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;B-) FELSEFE AÇISINDAN SANAT :&lt;br/&gt;SANAT:&lt;br/&gt;Sanat da felsefenin bir konusu, bir disiplinidir. Sanata felsefe açısından yaklaşım sanat felsefesi ni oluşturmuştur. Sanat felsefesinin temel sorusu, sanatın nasıl bir etkinlik olduğudur. Sanat felsefesi sanatın, beğenilerin, sanat eserinin özünü ve anlamını konu alır. Sanat felsefesi estetiğin bir bölümüdür. Yalnız insan etkinliği sonucu ortaya çıkan sanat ürünlerini değerlendirir. Estetik ise, sanatın yanında doğadaki &quot;güzeli&quot; de kapsamına alır. Sanat felsefesinde, sanat eserlerinin nasıl oluştuğu üzerine değişik yaklaşımlar oluşmuştur. Bu yaklaşımlarım bazıları şunlardır.&lt;br/&gt;Taklit Olarak Sanat :&lt;br/&gt;Bu görüşe göre, sanat eserinde gördüğümüz, sanatçının algıladığı şeyleri taklit ederek bize yansıtmasıdır. Sanatçı, doğanın güzelliğini eserinde ne kadar aslına uygun olarak yansıtabilirse, eseri o kadar güzel olarak yargılanır. Bu nedenle bu kurama yansıtma kuramı da denir.&lt;br/&gt;Yansıtma kuramı İlkçağın idealist filozofu Platon&quot;a kadar geri gider. Aristoteles&quot;de sanatı bir taklit olarak görür. Şair dil, müzikçi ses, ressam da boya aracıyla nesneleri taklit eder, onları yansıtır.&lt;br/&gt;Yaratma Olarak Sanat :&lt;br/&gt;Sanat eseri, sanatçının kendi yaratıcı gücü, yeteneği ve coşkusunun oluşturduğu estetik objedir. Doğa kendi başına güzel değildir. Nesneler dünyası tinsellikten yoksun, bir madde dünyasıdır. Yaratma olayı, sanatçının algıladığı maddi varlığa duygu, düşünce ve hayal gücünü katması olayıdır. Bir sanat eseri, sanatçının kendinden kattığı değerlerle anlam kazanır. Maddi varlığı böyle tinselleştirmek, maddeye biçim vermek demektir. Biçim kazanmış, tinsellik kazanmış maddi varlık artık maddi varlık olmaktan çıkar ve bir sanat eseri olur. Ölümlü olan madde, tinselleşince, biçim alıp bir sanat eseri haline gelince, ölümsüzleşir. Sanat eseri bir kere oluşan bir üründür. Bu nedenle sanat eseri özgündür, ikinci örneği yoktur.&lt;br/&gt;Oyun Olarak Sanat :&lt;br/&gt;Sanat ile oyun arasında daima bir benzerlik görülmüştür. Çünkü, her iki etkinliğin de ereğinin kendinde olmasıdır. Oyun oynayan bir çocuk için oyunun dışında bir başka erek , bir başka dünya yoktur, çocuk oynamak için oynar. Bu görüşe göre, sanat etkinliğini bir oyun gibi değerlendirmek gerekir. Nasıl oyunda çıkar, günlük kaygı yoksa ve olabildiğince özgürlük varsa, sanatçı da bir oyuncu gibi gerçek dışı bir dünyada eserini oluşturur.&lt;br/&gt;Alman düşünür Kant, Alman şair Schiller ve psikolog Wundt bu görüşü savunmuşlardır.&lt;br/&gt;SANAT ESERİ :&lt;br/&gt;Sanatçı tarafından bir estetik tavır sonucu oluşan bir eserdir. Her sanat eserinin bu nedenle estetik değeri vardır. Çünkü, sanatçının kendine özgü duyguları, heyecanları, hayal gücü ve yetenekleri eserinde birleşmiştir.&lt;br/&gt;Sanat eserinin en önemli özelliği tek olmasıdır. Çünkü, sanatçı eserini oluştururken oluşan duyguları ve hayal gücünü bir kez daha aynen yaşayamaz.&lt;br/&gt;Bir ürünün sanat eseri olarak belirlenmesinde üç temel öğe etkendir. Bunlar, estetik süje (sanatçı) , estetik obje (sanatçının sanat eserine dönüştürmek istediği her şey) ve estetik yargıdır (sanat eseri hakkında ortaya konan beğeni değeri, yani güzel ya da güzel olmamayı belirten yargı.)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;C-) ESTETİĞİN TEMEL KAVRAMLARI :&lt;br/&gt;Güzellik Problemi :&lt;br/&gt;Felsefe tarihi boyunca güzellik problemi filozofların çoğunu ilgilendirmiştir. Biz ho</description></item><item><title>SANAT - STRES NEDİR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-stres-nedir-403070.html</link><description>stres nedir</description></item><item><title>RESİM - RESİMDE RENK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-resimde-renk-401846.html</link><description>resimde renk</description></item><item><title>CAONU KAZİSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?caonu-kazisi-343585.html</link><description>Konservasyon III&lt;br/&gt;II. vize ödevi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ÇAYÖNÜ (KOTABERÇAM) KAZISI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;23.01.2003&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;â€¹çindekiler:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.Giri&amp;#64258;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2.Çayönü Kazâ€ºsâ€º Tarihçesi&lt;br/&gt;2.1Çayönü Kazâ€ºsâ€ºnâ€ºn Tarihçesi&lt;br/&gt;3.Çayönü Kazâ€ºsâ€º&lt;br/&gt;3.1Çayönü Kazâ€ºsâ€ºnâ€ºn Konumu &lt;br/&gt;3.2Çayönü Kazâ€ºsâ€ºnda Tabakalanma&lt;br/&gt;3.3Çayönü Kazâ€ºsâ€º Buluntulrarâ€º&lt;br/&gt;3.3.1Mimari Buluntular&lt;br/&gt;3.3.1.1Çanak Çömleksiz Neolitik Çaâ‚¬ Mimarisi&lt;br/&gt;3.3.1.1.1Yuvarlak Planlâ€º Çukur Yapâ€ºlar Evresi&lt;br/&gt;3.3.1.1.2Izgara Planlâ€º Yapâ€ºlar Evresi&lt;br/&gt;3.3.1.1.3Kanallâ€º Yapâ€ºlar Evresi&lt;br/&gt;3.3.1.1.4Ta&amp;#64258; Dö&amp;#64258;emeli Yapâ€ºlar Evresi&lt;br/&gt;3.3.1.1.5Hücre Planlâ€º Yapâ€ºlar Yapâ€ºlar Evresi&lt;br/&gt;3.3.1.1.6Geçi&amp;#64258; Evresi&lt;br/&gt;3.3.1.1.7Geni&amp;#64258; Odalâ€º Yapâ€ºlar Evresi&lt;br/&gt;3.3.1.2Çanak Çömlekli Neolitik Çaâ‚¬ Mimarisi&lt;br/&gt;3.3.2ÇanakÇömlek&lt;br/&gt;3.3.3Kil&lt;br/&gt;3.3.4Yontma ta&amp;#64258;&lt;br/&gt;3.3.5Sürtme ta&amp;#64258;&lt;br/&gt;3.3.6Kemik/Boynuz&lt;br/&gt;3.3.7Maden&lt;br/&gt;3.3.8â€¹nsan Kalâ€ºntâ€ºlarâ€º&lt;br/&gt;3.3.9Hayvan Kalâ€ºntâ€ºlarâ€º&lt;br/&gt;3.3.10Bitki Kalâ€ºntâ€ºlarâ€º&lt;br/&gt;4.Sonuç&lt;br/&gt;5.Kaynakça&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1.Gâ€¹Râ€¹&amp;#64257;   &lt;br/&gt;Diyarbakâ€ºr ili, Ergani ilçesi, Sesverenpâ€ºnar (hilar) köyü yakâ€ºnlarâ€ºnda  yer alan, günümüzden yaklasâ€ºk 9 bin yâ€ºl öncesine,, ilk tarâ€ºmcâ€º köy topluluklarâ€º dönemine ait olan Çayönü yerle&amp;#64258;mesinde toplam olarak 5300 metrekare kadar bir alan kazâ€º ile ortaya çâ€ºkartâ€ºlmâ€º&amp;#64258; durumdadâ€ºr. Bu durumu ile Çayönü, yakâ€ºn Doâ‚¬udaki çaâ‚¬ dâ€º&amp;#64258;â€º diâ‚¬er yerle&amp;#64258;me yerlerine oranla en iyi tanâ€ºnan, en güvenilir bilgiyi veren kazâ€º yeri olarak ayrâ€º bir öneme sahip olmustur. Bunun yanâ€º sâ€ºra Çayönü, gerek uzun ve kesintisiz kültür süreci, görkemli ve düzenli yapâ€º kalâ€ºntâ€ºlarâ€º, kendine özgü buluntu topluluâ‚¬u ve bunlarâ€ºn yansâ€ºttâ€ºâ‚¬â€º toplumsal düzeni ile, Suriye ve Mezopotamyadaki çaâ‚¬da&amp;#64258;larâ€ºndan ayrâ€ºlmakta ve güneydoâ‚¬u anadoluda neolitik adâ€º verilen yerle&amp;#64258;ik  ya&amp;#64258;amâ€ºn sanâ€ºldâ€ºâ‚¬â€ºndan daha köklü ve kendine özgü bir yapâ€ºya sahip olduâ‚¬unu kanâ€ºtlamaktadâ€ºr.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2.Çayönü Kazâ€ºsâ€º Tarihçesi&lt;br/&gt;2.1Çayönü Kazâ€ºsâ€ºnâ€ºn Tarihçesi  &lt;br/&gt;Güneydoâ‚¬u Anadolu Bölgesinde â€¹lk Üretimciliâ‚¬e Geçi&amp;#64258; Evresini ve besi üretimci, tarâ€ºmcâ€º köy topluluklarâ€ºnâ€ºn ilk ya&amp;#64258;am &amp;#64258;artlarâ€ºnâ€º ortaya çâ€ºkarmak amacâ€ºyla â€¹stanbul ve Chicago Üniversiteleri Güneydoâ‚¬u Anadolu Tarihöncesi Ara&amp;#64258;tâ€ºrmalarâ€º Karma Projesi çerçevesi içinde, Diyarbakâ€ºr, &amp;#64257;anlâ€ºurfa ve Siirt il sâ€ºnâ€ºrlarâ€º dahilinde 1963 yâ€ºlâ€ºnda gerçekle&amp;#64258;tirilen yüzey ara&amp;#64258;tâ€ºrmasâ€ºnda R 55 - 1 kod numarasâ€º ile dünyaya tanâ€ºtâ€ºlan Çayönündeki kazâ€º çalâ€º&amp;#64258;malarâ€º 1964 yâ€ºlâ€ºnda ba&amp;#64258;lamâ€º&amp;#64258;tâ€ºr. Höyükte, Türkiyedeki diâ‚¬er tarihöncesi yerle&amp;#64258;me yerlerindeki kazâ€º sürelerine göre oldukça uzun bir süre, 16 kazâ€º mevsimi çalâ€º&amp;#64258;â€ºlmâ€º&amp;#64258;tâ€ºr. Güneydoâ‚¬udaki siyasi olaylar yüzünden, Türkiye prehistoryasâ€º için çok önemli olan bu yerdeki kazâ€ºya 1992 yâ€ºlâ€ºnda ara verilmek zorunda kalâ€ºnmâ€º&amp;#64258;tâ€ºr. Höyüâ‚¬ün 4.654 metrekaresi kazâ€ºlmâ€º&amp;#64258;tâ€ºr. Kazâ€º ba&amp;#64258;kanlâ€ºâ‚¬â€º uzun yâ€ºllar R.J. Braidwood ve H. Çambel tarafâ€ºndan yürütülmü&amp;#64258;, 1986dan itibaren bu görevi M. Özdoâ‚¬an üstlenmi&amp;#64258;tir. Gene son yâ€ºllarda birçok bilim dallarâ€ºndan yerli ve yabancâ€º uzmanlarâ€ºn projeye katâ€ºlâ€ºmlarâ€º saâ‚¬lanmâ€º&amp;#64258;tâ€ºr. Proje, 1978-88 yâ€ºllarâ€º arasâ€ºnda Almanya-Karslruhe Mimarlâ€ºk Enstitüsü ve 1989-91 senelerinde â€¹talya-Roma Üniversitesinin katkâ€ºlarâ€ºyla ortakla&amp;#64258;a sürdürülmü&amp;#64258;tür. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;3.Çayönü Kazâ€ºsâ€º&lt;br/&gt;3.1 Çayönü Kazâ€ºsâ€ºnâ€ºn Konumu   &lt;br/&gt;Kuzey-güney istikametinde 160, doâ‚¬u-batâ€º istikametinde 350 m boyutlarâ€ºnda olan geni&amp;#64258; ve yayvan höyüâ‚¬ün kültür dolgusunun kalâ€ºnlâ€ºâ‚¬â€º 4.5myi a&amp;#64258;maktadâ€ºr. Tepenin çevresinde özellikle kuzey kâ€ºsmâ€ºnda yapâ€ºlan kazâ€º ve sondajlarla yerle&amp;#64258;menin sâ€ºnâ€ºrâ€ºnâ€ºn yukarâ€ºda verilen ölçülerden daha da büyük boyutta olduâ‚¬u tespit edilmi&amp;#64258;tir. Höyüâ‚¬ün güneyinden ve uzak batâ€ºsâ€ºndan, höyüâ‚¬ün yanâ€ºndan geçip Ergani Ovasâ€ºnâ€º suladâ€ºktan sonra Dicle Nehrine kavu&amp;#64258;an Boâ‚¬azçay akmaktadâ€ºr. Doâ‚¬usunda ise yazlarâ€º kuruyan, kâ€º&amp;#64258;â€ºn Boâ‚¬azçaya baâ‚¬lanan Bestakot Deresi bulunmaktadâ€ºr. Yayvan olan tepenin güney ve güneydoâ‚¬usu diâ‚¬er yönlerine nazaran daha diktir. 1990-91 yâ€ºllarâ€ºnda höyüâ‚¬ün çevresinde ve Ergani Ovasâ€ºnda yapâ€ºlan jeomorfolojik ara&amp;#64258;tâ€ºrmalar sonucunda Pleistosen</description></item><item><title>SANAT - NEY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ney-406437.html</link><description>ney</description></item><item><title>GOTİK MİMARİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?gotik-mimari-348909.html</link><description>ORTAÇAĞ AVRUPA SANATI &lt;br/&gt;ROMAN SANATI (900-1200) &lt;br/&gt;Roman Sanatı&quot;nın doğuşunu hazırlayan etken , kiliseyle devletin bir sanat yarışına girmeleri olmuştur. Tamamen dinin etkisindedir ve dini mimari görülür. Eski dönem bazilika planı esas alınmıştır. Fransa&quot;da Saint Etienne Kilisesi, Almanya&quot;da Spayer Katedrali, İtalya&quot;da Modena Katedrali, Pisa Katedrali bu sanatın önemli örneklerindendir. Roman sanatında heykel mimariyle birlikte verilmiştir. Skolastik düşünce devam eder. &lt;br/&gt;GOTİK SANATI (12. yy) &lt;br/&gt;Yapılan eserlerin hepsinde bir bütünlük vardır. Çizgisel, sivri kemerli ve köşeli biçim anlayışı taş, ahşap ve mermer dakorasyonda da ele alınır. Gotik mimaride duvarlar önemini yitirmiş ve duvarlarda açılan kemerler ve vitraylarla kilisenin içi dış dünyaya açılmıştır. Fransa&quot;da Notre Dame Katedrali, İngiltere&quot;de Canterbury Katedrali, Almanyada Elizabeth Katedrali, İspanya&quot;da Burgos Katedrali ve İtalya&quot;da San Francesca Bazilikası Gotik Sanatın değerli örneklerinden bazılarıdır. &lt;br/&gt;RÖNESANS SANATI (15. yy)&lt;br/&gt;Avrupa&quot;da Antik Yunan ve Roma medeniyetine ait unsurların ön plana alınarak sanat, edebiyat ve bilimde 15 ve 16.yy ilk yarısında gerçekleştirilen büyük gelişme Rönesanstır. Kelime anlamı &quot;yeniden doğuş&quot;tur. İtalya&quot;da görülmeye başlanmış ve buradan Avrupa&quot;nın birçok ülkesine yayılmıştır. &lt;br/&gt;Ortaçağın skolastik düşünce sisteminin katılığı özellikle sanatçılarda büyük tepki yaratır. Kilisenin, din adamlarının, insanların inançları nedeniyle baskı yapmadıkları bir dünya özlemi başlar. Rönesansla birlikte artık dinin sanat üzerindeki etkisi azalır ve sanatçılar artık eserlere imzalarını atmaya, din dışında yapıtlar vermeye, tabiata ait motifler yapmaya başlarlar. &lt;br/&gt;Rönesans resim sanatı : Rönesansın resim sanatına kazandırdığı en önemli katkı zenginleşen konulardır. Dini tasvirlerin yanında tabiata ait motifler tüm canlılığıyla tuvallere taşınmıştır. Çeşitlenen konular yanında, resim sanatçıları iç dünyalarını, kendi düşlerini özgürce işleme serbestisini Rönesans ile kazanmışlardır. Bu dönemin önemli ressamları olarak Giotto, Leonardo da Vinci, Tiziano, Raphael, Brueghel, Albrecht Dürer, Michelangelo ve Ghiberti sayılabilir. &lt;br/&gt;MANİYERİZM (16.yy) &lt;br/&gt;Toplumsal gerilimler ve sorunlar sanatçıları büyük ölçüde etkilemeye başlar. Bu etki , onların klasik çağın ve rönesansın özelliklerinden giderek uzaklaşmalarına neden olur. Michelangelo&quot;nun sanatının büyük etkisi altında doğan bu yeni tarza &quot;Maniera di Michelangelo&quot; ya da kısaca &quot;Maniyerizm&quot; adı verilir. &lt;br/&gt;Sanatçılar seyredenleri sonsuza çekercesine mekan derinliği kullanmışlardır. Bu derinlik nedeniyle seyredenler figürleri havada duruyormuş zannına kapılırlar. Bu özellikle resime ince ve zarif bir görünüm kazandırır. Rönesansta insan vücuduna verilen önem maniyerizmde önemini yitirir. El Greco bu akımın öncülerindendir. &lt;br/&gt;ORTAÇAĞ AVRUPA SANATI &lt;br/&gt;ROMAN SANATI (900-1200) &lt;br/&gt;Roman Sanatı&quot;nın doğuşunu hazırlayan etken , kiliseyle devletin bir sanat yarışına girmeleri olmuştur. Tamamen dinin etkisindedir ve dini mimari görülür. Eski dönem bazilika planı esas alınmıştır. Fransa&quot;da Saint Etienne Kilisesi, Almanya&quot;da Spayer Katedrali, İtalya&quot;da Modena Katedrali, Pisa Katedrali bu sanatın önemli örneklerindendir. Roman sanatında heykel mimariyle birlikte verilmiştir. Skolastik düşünce devam eder. &lt;br/&gt;GOTİK SANATI (12. yy) &lt;br/&gt;Yapılan eserlerin hepsinde bir bütünlük vardır. Çizgisel, sivri kemerli ve köşeli biçim anlayışı taş, ahşap ve mermer dakorasyonda da ele alınır. Gotik mimaride duvarlar önemini yitirmiş ve duvarlarda açılan kemerler ve vitraylarla kilisenin içi dış dünyaya açılmıştır. Fransa&quot;da Notre Dame Katedrali, İngiltere&quot;de Canterbury Katedrali, Almanyada Elizabeth Katedrali, İspanya&quot;da Burgos Katedrali ve İtalya&quot;da San Francesca Bazilikası Gotik Sanatın değerli örneklerinden bazılarıdır. &lt;br/&gt;RÖNESANS SANATI (15. yy)&lt;br/&gt;Avrupa&quot;da Antik Yunan ve Roma medeniyetine ait unsurların ön plana alınarak sanat, edebiyat ve bilimde 15 ve 16.yy ilk yarısında gerçekleştirilen büyük gelişme Rönesanstır. Kelime anlamı &quot;yeniden doğuş&quot;t</description></item><item><title>CUMHURİYET DONEMİ MİMARİSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cumhuriyet-donemi-mimarisi-366333.html</link><description>CUMHURİYET MİMARLIĞINDA ÜÇÜNCÜ YİRMİ YIL&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;II. Dünya Savaşı sonrası ülkemizde Alman etkisinin zayıflaması, ilişkilerimizin yönü ve biçiminin değişmesi, ister istemez mimarlık ortamımızı da etkilemiş gözükmektedir. Belirttiğimiz eleştiri ve açıklamalarla birlikte artık salt Alman kültürel ortamının yansıması dışında, diğer ülkelerdeki değişmeler de ülkemizde tartışılmakta, sonuçları değişik yollarla izlenmektedir. Mimarlar bir noktaya saplanıp kalmaktan çok, daha bağımsız çalışma yöntemleri aramaktadırlar. Bunun nedenlerinden birisi değindiğimiz gibi II. Dünya Savaşı sonrası değişmelerdir. Bu arada ülkemizde de çok partili yaşam önemli değişiklikleri birlikte getirmiş liberal-kapitalist düşüne ve programlar yeğlenmeye başlanmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu yıllarda dünyada ilginç denemeler söz konusudur. Savaş sonrası yakılıp yıkılan kentler hızla onarılmaya, teknolojide atılımlar yapılmaya, dönemin ünlü mimarları değişik açılardan üretimde bulunmaya başlamışlardır. Yalnız, yıkılan kentlerin çağdaş şekilcilik ilkelerine göre yeniden yapılmasıyla yetinilmeyip uydu kentler düşüncesi uygulamaya dönüştürülmektedir. Doğal olarak, savaş sonrasının öne çıkardığı sosyal konut sorununa çözüm aranmakta, tek yapı düzeyinden öte tüm kenti içeren çalışmalar yapılmaktadır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Dünyadaki hızlı gelişmeler bu yıllarda olanakların el verdiği oranda ülkemize aktarılmaya, ulusal mimarlık akımının etkileri gittikçe zayıflamaya başlamıştır. Artık yeni biçimler aranmaya, teknik olanaklar denenmeye -kişisel düzeyde de olsa- yeni bir arayış içinde imarlık ortamımız değişime uğramaktadır. Örnekler, salt İstanbul Adalet Sarayı&quot;nda kalmayarak diğer yarışmalara da yansımaya başlamıştır. Bunu İstanbul Belediye Sarayı (1953), İstanbul Sheraton Oteli (1959) sonuçları izlemiştir. Artık bağımsız biçimlerle çözüme gitme eğilimleri eğitimde de görülmekte, daha önce ulusal mimarlık akımı içinde ürün vermiş kişilerde bile değişime yol açmaktadır. Eğitimdeki yabancı mimarların katkılarının da uzun süreli olmaktan çıktığı gözlenmektedir. Bülent Özer&quot;in &quot;..Akademi ve İTÜ Mimarlık Fakültesi gibi Türkiye&quot;nin en önemli iki mimarlık müessesesine hakim olan anlayış, milli mimari ile monümental mimari fikirlerine, aşağı yukarı 1951 yılına kadar bütün katılığıyla devam ettirebilmiştir&quot; biçiminde yansıttığı durumdan, bu kurumlar kısa sürede sıyrılabilmişlerdir. &lt;br/&gt;Ayrıca Ankara&quot;da Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi&quot;nin açılmasıyla eğitim kurumlarında yaygınlaşma olmuştur. Daha sonra bunu Karadeniz Teknik Üniversitesi ve diğerleri izleyecektir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1950&quot;li yıllarda eğitim, örgütlenme, tasarım ve uygulama alanında ortaya çıkan tüm bu gelişmelere karşın, gene de biçimsel bir aktarma söz konusudur. Bu yüzden, bazı eleştirmenler bu yıllara &quot;...Türk mimarlığının dış yayınlarla ve dış etkenlerle beslendikleri bir devredir&quot; biçiminde yargılamaktadırlar. Toplumsal konulara gerektiği oranda yer verilmeyişi de, diğer bir eleştiri noktasıdır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1950&quot;li yıllar, mimarlıkta uluslar arası sisteme açılışın ilk dönemidir. Bu dönemde ithal olanaklarının çoğalması, bir çok yabancı mimarlık dergisinin getirilmesini sağladı. Böylece, yabancı dil bilmeyen yabancı ülkeleri tanımayan mimarlar gelişmiş ülkelerdeki mimarlık hareketlerine sadece bu dergilerdeki fotoğraflardan izleyerek tanıdı. Türkiye&quot;deki yapı teknolojisi de ithal edilen mimari biçimlerin geldiği ülkelerdeki seviyeye erişmemişti, bu nedenle bizdeki uluslar arası üslup uygulamaları yerel olarak kalmıştır. Uluslar arası üslubun kullandığı malzemelerden çelik Türkiye&quot;de pahalı ve uygulama tekniği bilinmeyen bir malzeme olduğu için Türk mimarları daha çok, bilinene, betonarmeye yöneldiler. Uluslararası akımın öncülerinden Mies Van Der Rohe ve izleyicilerinin çizgisi daha çok ileri teknoloji gerektirdiği için Türk mimarlarının uygulamalarında teknik performansa daha az bağımlı olan He Corbusier, M. Brever&quot;in etkileri olmuştur. Ayrıca, başkent Brasillia&quot;nın kuruluşu da Türk mimarlarının ilgisini çekmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1950&quot;li yıllarda eleştiri konusu olan noktaların, 1960 ve sonrasında ağır ağır gündeme geldiği görülmektedir. Bunun en belirgin nedenlerinden birisi siyasal ve toplumsal alandaki değişikliklerdir. Artık her alanda geniş bir tartışma ortamı doğmuş, buna koşut olarak mimarlar ve şehirciler daha önce altı çizilmemiş sorunlara gündeme getirebilmişlerdir. Eğitim ve araştırma kurumları da çalışmalarını yoğunlaştırmaya, kapsamlarını genişletmeye başlamışlardır. Bu, salt İstanbul ve Ankara&quot;daki eğitim kurumlarının konusu olmaktan çıkm</description></item><item><title>SEMBOLİZM (SYMBOLİSME)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sembolizm-(symbolisme)-368618.html</link><description>SEMBOLiZM ( SYMBOLiSME )&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Eski Grekçe &quot;Sumbolan&quot; den çıkmış olan &quot;symbol&quot; sözcüğü konuşma dilinde &quot;timsal, belirti, simge&quot; anlamlarına gelir. Bu anlamıyla Türkçe&quot;ye de geçmiştir.&lt;br/&gt;Sonradan &quot;sembolist&quot; denilen şairleri başlangıçta &quot;Dekadan&quot; ( dÃ©cadent ) diye anıldılar. Bu sıfat, küçümsemek için onlara alaycı hasımları tarafından verilmişti. &quot;Soysuzlaşmış, züppe, düşük vb.&quot; gibi anlamlara gelen dekadan sıfatı bizde de Ahmet Mithat Efendi tarafından, Servetifünuncuları kınamak kasdiyle harcanmıştır.&lt;br/&gt;Sembolizm, 1885 1902 yıllarında Avrupa&quot; da tutunmuş ve tepkilerini bilhassa &quot;yeni akımlar&quot; a geçirmiş önemli bir şiir yoludur. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sembolizmi Yaratan Çevre ;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Görüldüğü gibi, edebiyatta pozitivizmi ve ilmi görüşü yansıtmak isteyen, Realizm, Natüralizm, Parnasizm gibi akımlar, 1890 yıllarında tavsamış, bezginlik vermeye başlamıştır. Bir fizik ötesi, bir ruh ve yücelik olduğuna artık inanılıyordu. O halde, sanatta, gövdeden ruha, maddeden manaya, kalıptan öze doğru bir dönüş olmalıydı. Şuur - altı, kayıp ve gizli aleme bir merak seziliyordu. Aklın ve deneyin asla giremeyeceği alanlar olduğunu söyleyerek müsbet ilme baş kaldıran sanatçılar görülüyordu.&lt;br/&gt;Alman filozofu Chopenhauer (1788 - 1860) in her olayı gizli rüyalar, hayali ve sırlı şeyler gibi ele alan felsefesi, 19. yy. sonu Avrupa gençlerini sarmaya başlamıştı. İlimden, ve aydınlıktan kaçıp, yarı karanlığa ve belirsiz sezgilere kaymak özlemi, biraz bu filozoftan geliyordu.&lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;Sembolizmin Görüşleri :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sembolizm, sadece bir şiir akımıdır, denebilir. Gerçi M. Maeterlinck sembolist görüşleri tiyatroya da uygulamıştır ve piskolojik roman az çok sembolizmin yarattığı sayılabilir ama, bu akımın asıl konusu şiirdir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;      Şiir görüşleri ile sembolizm, romantizme az çok bir dönüş manzarası verir. Ancak, o zamana kadar kökleşmiş ve alışılmış bütün şiir tarzlarına bir isyanda sayılmalıdır.&lt;br/&gt;Klasikler şiiri, akıl ve mantığa uyar konuların güzel bir anlatımı gibi görmüşlerdi. Romantikler, dizginsiz hayal ve heyecanların coşkun ifadesi saydılar. Parnasçılar, dış alemin ve pitoreskin tesbitine şiir adı verdiler. Aslında bu görüşlerin hepsi, açık düşünceye dayanıyordu. Sembolistler, bütün bunların nesirle de yapılabileceğini iddia ettiler.&lt;br/&gt;Onlar, insanda, karanlık içgüdülerden anlatılmaz coşkunluktan ve sırlı kuvvetlerden bileşik bir alem buluyorlardı. Bu kavramların üstünde kafa yormaya kalksak hepsi kaybolacak ve basitleşecekti. Bu duyuşlar, açık dille,aydın mecazlarla anlatılamazdı, bir geometri içine konamazdı. Çünkü koku ve ezgiye benzeyen gerçek &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;duyarlık akılla anlaşılamaz belki sezilirdi. Birtakım sırlı izlenimlerimiz günlük mantık ile birbirine bağlanmaz. Belki aralarında rüyalardaki gibi belirsiz kavşak noktaları olabilir. İşte sembolik şiir bu sırlı duyuşların ve kavşak noktalarının, zeka süzgecinden geçmeyen, dolaysız bir ifadesi olmalıdır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;       Bu kaygan ve belirsiz şiir yolunu tutabilmek için, o zamana kadar görülen biçim ve muhteva anlayışlarını yıkmak gerekirdi. Nitekim, sembolistler önce şiirin biçimini sarstılar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;      Yepyeni duygular, eski nazım kurallarıyla anlatılamazdı. Şiirin belli bir biçimi olmamalı, onu şairlerin dehaları yaratmalıydı. Vezin, kafiye, üslup kayıtları , ard plana atılmamalıydı. Vezinde serbest nazım  (le vers libre) kullandılar. Durgu, hece ve kafiye anlayışını değiştirdiler. Anlamsıza varan duyguları ve sırları belirsiz tarzda ifade edebilmek için, dilbilgisi mantığının ve alışılmış sözdiziminin bile dışına çıktılar. Bunu sağlamak için günlük konuşma diline yeni anlam yükleri kattılar ya da büsbütün başka söz kalıpları  icad ederek özel bir şiir dili yarattılar.&lt;br/&gt;Asıl yeniliği muhtevada gösterdiler. Bu hususta, parnasçılarla taban tabana zıt bulunuyorlardı. Onlara inat,şiiri plastik ve pitoresk bir sanat saymayıp, sanki kelimelerle notalanan kendine öz bir musiki gibi tuttular. Sembolizmin öncülerinden Verlaine &quot;Şiir Sanatı&quot; manzumesinde :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;                &quot;Musiki her şeyden önce musiki !&quot; diyordu.  &lt;br/&gt;Bizde Ahmet Haşim&quot; de: &quot;Sözden ziyade musikiye yakın bir lisanla şiir söylemek istiyordu. Öyle bir şiir dili ki, kulaktan çok dile seslenmeliydi. O da musiki gibi, açık ve seçik hiç bir şey söylemediği halde pek çok şey telkin etmeli, sezdirmeli, duyurmalıydı.Zaten iyi bir şiirde, sözcüklerin anlamları değil, ses bakımından değerleri mühimdir. Önce hissi bulmalı. Sonra bir ahenk içinde onu sezdirecek kelimeleri seçmeleridir. Daha doğrusu her hissin bir lisanı olduğuna göre onu bulm</description></item><item><title>SANAT - YILDIRIM GÜRSES</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-yildirim-gurses-403236.html</link><description>yıldırım gürses</description></item><item><title>ORTAÇAĞDA SANAT</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ortacagda-sanat-348713.html</link><description>Sanatın tarifi&lt;br/&gt;Arapça &quot;Sanata&quot; fiilinden türeyen sanat, çeşitli ansiklopedilerde değişik şekillerde tarif edilmekle birlikte onu &quot;insanları, gördükleri, işittiklri, his ve tasavvur ettikleri olayları ve güzellikleri, insanlarda estetik ve heyecan uyandıracak tarzda ifade etmesi&quot; olayı olarak da görebiliriz. Bu tariften de anlaşılacağı üzere, bir çalışmanın sanat eseri olabilmesi için, &quot;insan elinden çıkmış olması, güzel olması ve orijinal olması&quot; gibi şartları haiz olması gerekmektedir.  Bu sebeple, insan elinden çıkmayan nefis bir dağ manzarası, şelale, peribacaları vs güzel olmakla birlikte sanat eseri sayılmazlar, çünkü insan elinin mahsulü değildir. Basit bir masa, rahle ve ya tabak da sanat eseri sayılmazlar.  Ancak ,bunlar işinin ustası kimseler tarafından çok ince bir şekilde yapılıp tezyin edilirse, daha doğrusu görenlerde güzellik etkisi uyandırırsa o zaman sanat eseri sıfatı kazanırlar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ORTAÇAĞDA SANAT&lt;br/&gt; ORTAÇAĞ&lt;br/&gt;Roma imparatorluğunun dağılması ve Pax  Roma&quot;nın etkisiz kalması üzerine batı dünyası birlikten mahrum olarak kargaşalık içinde kaldı.  Bu dönem, kabaca V.Ve XV. YY&quot;lar arasındaki bin seneyi içine alır.  Roma ve Bizans&quot;ın ilk Hıristiyanlık devirleri, barbar istilaları, art arda değişen Avrupa hanedanları, gotik üslubun zirvesine çıkması ve roman üslubunun doğması hep bu dönem içindedir.  Coğrafi bakımından, Ortaçağ&quot;ın bütün Avrupa&quot;yı ve Akdeniz dünyasını kapladığı söylenebilir.  Bu bakımdan bu devrin üslupları çok çeşitli olmuş ve belli başlı bir birliktelik görülememiştir.  &lt;br/&gt;Öte yandan dinin etkisi büyüktü.  IX. YY ilahiyatçılarından J.Scotus Erigena, sadece Allah&quot;ın yaratıklarının önemini, Allah&quot;ın büyüklüğünü dile getiren, eserlerin seyredilebileceğini belirtiyor, başka duygulara hitabeden eserleri mahkum ediyordu. Scotus, misal olarak, Hz. Adem&quot;in cennetten kovulmasını ele almıştı. &lt;br/&gt;    &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   &lt;br/&gt; BİZANS SANATI&lt;br/&gt;Bizans imparatorluğunda yaşamış olan sanat, Roma imparatorluğunun devamı olan Bizans imparatorluğu, sanatta da Roma sanatının mirasçısı olmuştur.  Fakat Biz. Devletinin, çeşitli kültür izlerini taşıyan memleketleri içine alan coğrafi durumu, bir tarftan da resmi olarak kabul edilen Hıristiyanlık, bu sanata yeni unsurları, yeni duyguların girmesini sağlamıştır.  Kökü eski yunan sanatına dayanan Helenistik ve Roma sanat gelenekleri, Anadolu ile gele İran, Süriye ve Mısır sanatlarının az ve ya çok tesirleri altında yeni şekillere bürünmüş ve Bizans&quot;taki çeşitli cereyanlara da uyarak B.S özelileri taşıyan bir sanat doğmuştur.  Bizans mimarisi, hem tuğlanın, hem de tuğla ile taşın birlikte kullanıldığı yapı tekniğini benimsemiş, bir taraftan da tonaz ve kubbeye ayrı bir önem vermiştir.  Düzgün kesme taş yapı sanatı, en çok eyaletlerde, Anadolu, Surye ve  Kuzey Afrika da, tuğla yapı sanatı ise istanbul da, Anadolu&quot;nun başka kısımlarında, Makedonya da, Yunanistan da, en fazla, dış cephelerin süslenmesinde kullanılmıştır. Tekniklerine, mahiyetlerine göre, mozaik, fresko, minyatür ve ikona (Yun.Eikonâ€”resim) olmak üzere başlıca dört guruba ayrılan Bizans duvar, kitap ve levha resim sanatı ise Hristiyanlığa dayanan bir öz ile birlikte kökü hem Hellenistik ve Roma, hem de Doğu sanatlarından gele, birincisine Aleksandreia (iskenderiye), diğerine ise Antiokheia (antakya) mektebi adları verilen değişik iki üslubu tesirleri arasında kurulmuş ve bu iki ayrı zevk ve görüş B. Resim sanatında sonuna kadar kalmış.  Plastik sanatta Bizans, sanatı büyük heykeltıraşlığa büyük önem vermiş olmakla beraber tezyini ve küçük plastikte hayli eser meydana getirmiş ve hele fildişi oyma işlerinde haklı bir şöhrete erişmiştir.  B.S&quot;nın en son saray tezgahlarında meydana getirilen çeşitli sanayii sanatlarında ad faaliyet göstermiş olduğu zengin örneklerden anlaşılmaktadır.  &lt;br/&gt;    B.S&quot;nın Dışarıdaki tesirleri:&lt;br/&gt;B.S, daha ilk devresinde, başka kültür çevrelerinin sanatlarına da tesir etmiştir.  İkonoklazm cereyanı sırasında B.S bir müddet İslam sanatına nüfus etmek imkanını bulmuş fakat İslam sanatı da el yazma tezyinatında ve ya sa</description></item><item><title>RESİM - EMPRESYONİZM (İZLENİMCİLİK)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-empresyonizm-(izlenimcilik)-401813.html</link><description>empresyonizm (izlenimcilik)</description></item><item><title>SANAT - BARIŞ MANÇO</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-baris-manco-401322.html</link><description>barış manço</description></item><item><title>RESİM - ALFONS MUCHA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-alfons-mucha-401860.html</link><description>alfons mucha</description></item><item><title>RESİM - HOBİLERİN TUVALDE YOLCULUĞUNA DAİR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-hobilerin-tuvalde-yolculuguna-dair-401825.html</link><description>hobilerin tuvalde yolculuğuna dair</description></item><item><title>NEO KLASİSİZM (YENİ KLASİKÇİLİK)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?neo-klasisizm-(yeni-klasikcilik)-377184.html</link><description>NEO KLASİSİZM (YENİ KLASİKÇİLİK)&lt;br/&gt;18.yy.ın ikinci yarısından önce İtalya&quot;da daha sonra Fransa, Almanya ve öteki Avrupa ülkelerinde  gelişen ve eski Yunan ve Roma örneklerine dayanan sanat üslubudur. 1750&quot;lilerde Barok ve Rokoko sanatının aşırılığına ve yapaylığına karşı bir tepki ve antik çağ sanatına karşı yeni bir  hayranlık biçiminde ortaya çıkmıştır.  Antik Yunan ve Roma sanatının yeniden araştırmaya yöneliktir.&lt;br/&gt;Bilimsel olarak bu terim altında iki görüş açıklanmaktadır.  Klasisizm halkındaki ilk görüş 16. yyda İtalyan mimar Andrea Pallodio tarafından ortaya konulmuştur. Pallodio ilk çağ Roma mimarisini ayrıntıları ile  inceleyerek ilk klasisizmin temellerini atmıştır. Pallodio klasisizmi 1600&quot;lerden sonra İngiltere&quot;ye tümü ile yerleşmiş, etkileri buradan Amerika&quot;ya uzanmış, diğer Avrupa ülkelerinde de derin izler bırakmıştır. Bu  üslubun özellikleri sadelik, açıklık, ölçü, orantıların düzenliği, plastik çıkıntılı unsurlardan uzaklaşma gibi şeylerdir.&lt;br/&gt;İlk klasisizmin öncüsü olan Pallodio&quot;nun yapıtlarına örnek olarak Venedik&quot;teki Sen Jorj Lisesinin Vicenza&quot;da Olimpico Tiyatrosunu, Rotando Villasını ve Bazilike denilen Belediye binasını verebiliriz.&lt;br/&gt;İkinci görüş ise 1770-1830 arasında Avrupa&quot;da görülen ve Barok ve Rokoko&quot;ya karşı bir tepki olarak görülen neo klasisizmdir. Bu görüşün güçlenmesinde en etkin rolü Alman bilim adamı Winckelmann oynamıştır. Winckelmann&quot;nın 1764&quot;te ilk çıkan Sanat Tarihi adlı 8 ciltlik bir kitap yayınlayarak Klasik Arkeolojinin kurucusu olmuş ve Antik Çağ sanat yapılarının yakın güzelliğini göstermeye çalışmıştır. Daha sonra  Pompei&quot;de yapılan kazılar Atina&quot;daki anıtların İngilizler  tarafından incelenmesi, antik sanat hakkında yapılan diğer yayınlar, ilk çağa karşı büyük bir hayranlık uyandırmıştır. Tüm Avrupa&quot;ya yayılan Klasisizm&quot;in en güçlü olduğu ülke Fransa&quot;dır. &lt;br/&gt;Neo klasizm Döneminde Resim&lt;br/&gt;Akımın sanat alanındaki ilk önemli temsilcisi ressam Mengs&quot;dir. Mengs&quot;n 1752&quot;de akımın merkezi sayılan Roma&quot;da kurduğu atölye  yeni- klasik üsluba ilişkin yeni düşüncelerin yayıldığı bir tür uluslar arası  merkez olmuştur. Bu atolyede çalışan sanatçılar arasında İngiliz Benjamin West, Gavin Hamilton, James Barry ve Adam QuotremÃ¨rede Quincy bulunmaktadır. &lt;br/&gt;Yeni-Klasikçilik sanatçılardan çok yazar ve kuramcılar tarafından  yaratılan bewlki de ilk sanat üslubudur. Winckelmann, 1755&quot;te Kardinal Albini&quot;nin kütüphanecisi olarak Roma&quot;ya yerleşm iş  ve aynı yıl yayımladığı Yunan Reaimöve heykel sanatındaki Yapıtların Taklit edilmesi üzerine Düşünceler adlı kitabında sanatın Yunan&quot;ın özü olan &quot;soylu yakınlığı ve sakin yüceliği amaçlaması gerektiğini vurgulamıştır. Onun güzel anlayışına göre sanatçı güzele ulaşmak için doğaya bakmak ama kusurusz olmadığı için ondan aldıklarını düzeltmelidir. &lt;br/&gt;Neo Klasisizm döneminin en ,ünlü ressamları Fransa&quot;da yetişmiştir. Bu dönemde 17.yynın büyük ustası Poussin&quot;den örnek alınmıştır. Bu sanatçının etkisi İmparatorluk Devri denilen çağın en ünlü ressamı Jacques Louis David için yaşamsal bir öne</description></item><item><title>RESİM - PABLO PİCASSO (1881 &amp;#8211; 1973)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-pablo-picasso-(1881-8211-1973)-401831.html</link><description>pablo picasso (1881 &amp;#8211; 1973)</description></item><item><title>MODERNİZM VE POST-MODERNİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?modernizm-ve-postmodernizm-382719.html</link><description>MODERNİZM VE POST-MODERNİZM &lt;br/&gt;Modernlik tasarısı, onsekizinci yüzyılda yaşayan aydınlanma filozoflarının nesnel bir bilim, evrensel bir ahlak, evrensel bir yasa,özerk bir sanat geliştirme amacı güden çalışmalarıyla biçimlendirilmiştir. Condorcet gibi kimi filozoflar, bu özelleşmiş kültür birikimini gündelik yaşamı zenginleştirmek adına kullanmak istemişlerdir. Sanatların ve bilimlerin yalnızca doğa güçlerinin denetim altına alınmasına değil; aynı zamanda bütün olarak dünyanın, ben&quot;in, ahlaksal ilerlemenin ve hatta insan mutluluğunun anlaşılmasına da önayak olacağını ummuşlardır. Ne var ki;tüm olup bitenler Aydınlanmanın ümit ve ideallerinin tersi bir yönde gelişmiştir (Sarup,1997). &lt;br/&gt;Şurası çok açıktır ki; modernliğe bir tepki olarak gelişen postmodernizm, modernliğin başarısızlıkların üzerine kurulan  eleştirilerden  temel almaktadır. Postmodernizmin modern düşünceye yönelttiği en temel eleştiri modernliğin akıl ve rasyonalite üzerine olan vurgusudur. Modern bilim, epistemoloji ve metodolojinin çoğu versiyonu akla ve rasyonaliteye büyük güven duyar. Oysa sadece toplumbilimlerinde değil, toplumun her yanında bu güven aşınıyor gibi görünmektedir. Postmodernizm bu geniş aşınma duygusunun bir ifadesi olarak görülebilir. Akla yönelik postmodern eleştirinin bir çok güdüsü vardır: İlk olarak,modern akıl evrenselliği,birlik ve bütünlüğü, aynı kuralların her yerde geçerli olduğu görüşünü gerektirir. Postmodernizm ise aksine her durumun farklı olduğunu ve özel bir biçimde anlaşılması gerektiğini ileri sürer. Her biri kendine ait bir mantığa sahip olduğu için bütün paradigmaların eşit olduğu(birbirlerine göre hiyerarşik bir üstünlükleri  olmaması anlamında) postmodern bir dünyada evrensel akla yer yoktur. İkinci olarak, akıl aydınlanmanın, modern bilimin ve Batı&quot;nın bir ürünüdür. Modern bilim gibi, akıl da tahakküm edici ve baskıcı ve totaliter bir şey olarak görülür. Son olarak akıl ve rasyonalite, postmodernizmin duyguya, içebakış ve sezgiye, özerkliğe, yaratıcılığa, hayal gücüne ve fantaziye duyduğu güvenle bağdaşmamaktadır (Rosenau,1998).  &lt;br/&gt;Bu çalışmanın amacı  modernizm ve postmodernizm arasındaki ilişki/geçiş ve süreklilikleri araştırmaktır. Diğer bir ifadeyle postmodern ve modern olanın hangi yollarla birbirine bağlanıp, birbirinden ayrılabileceğini irdelemektir. Bu amaçla, Postmodern teoriyle ilgili yazında sıklıkla referans alınan Lyotard, Harvey, Baudrillard ve Giddens&quot;ın düşünceleri incelenecektir. &lt;br/&gt;Lyotard:meta anlatıların sonu &lt;br/&gt;Lyotard&quot;ın postmodernizm kavrayışı, modern ve postmodern arasındaki gelgitlere  dayanmaktadır. Ona göre, aklın ilerlemesi, özgürlük, tinin özgürleşimi türünden meta anlatılar bırakılıp yerel/mikro anlatılar yeğlenmelidir. Postmodernizmin ona göre tanımı meta anlatılara yönelik inanmazlık durumudur. Bu inanmazlık bilimlerdeki ilerlemenin ürünüdür.Ancak bu ilerlemedir ki; akabinde inanmazlığı ön görür. (Lyotard,1994). Lyotard&quot;ın burada söz konusu ettiği ilerleme, modernitenin meta söylemlerinde yer alan belli bir amaca</description></item><item><title>SANAT - BELGESEL SİNEMA VE PROPAGANDACILAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-belgesel-sinema-ve-propagandacilar-403147.html</link><description>belgesel sinema ve propagandacılar</description></item><item><title>TÜRKİYEDE SERAMİK SANATININ GELİŞMESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turkiyede-seramik-sanatinin-gelismesi-373668.html</link><description>TÜRKİYEDE SERAMİK SANATININ GELİŞMESİ&lt;br/&gt;Türkiye&quot;de Modern Seramik Sanatı bu alandaki endüstriyel gelişmelere de paralel olarak 1950 sonrasında gelişim göstermiştir. Seramik sanatçıları, geleneksel Anadolu çömlekçilik ve çiniciliğinin bu gelişim üzerinde veri kaynağı olarak etkisi büyüktür.&lt;br/&gt;Anadolu üzerinde ilk ortaya çıkışı binlerce yıl öncesine dayanan seramik sanatı çağlarca kullanım alanı bulmuş süslemede de etkili olmuş başarılı bir sanat dalı olarak gelişim göstermiştir. Günümüzde ise seramik sanatı çok farklı biçimlerde kendini göstermeye devam etmektedir. Teknolojik gelişmeler sonucu ortadan kalkmaya yüz tutan halk çömlekçiliği de halen varlığını zor koşullar altında da olsa sürdürmektedir.&lt;br/&gt;Çağdaş faaliyetler izlenerek, sanatsal seramik biçimleri oluşturmaya yönelik ilk özel faaliyetlerden birini, Füreyya Koral&quot;ın kurduğu görülür. Füreyya Koral, seramik işine bir hobi olarak başlamış fakat geçen süre içinde teknik araştırmaların yanı sıra &quot;form&quot; deneylerini arttırarak öbür seramik sanatçılarına örnek olan bir gelişme içine girmiştir. Sanatçı gerek duvar panoları olsun, gerekse porselen yapımına kadar uzanan sır ve pişirme teknikleriyle oluşturduğu objeler, seramik malzemesine başarılı ve ustaca yaklaştığını göstermektedir.&lt;br/&gt;Türkiye&quot;de seramiğin geleneksellikten çıkıp, işlevsel yönünü endüstriye bırakarak sanat yapılarında özgün eser olarak kullanılması bir sanat dili olarak ortaya çıkması çok kolay gerçekleşmez. Çünkü seramik sanatına kap ve mimari süsleme olarak bakılması bunu gerektirir. Seramik sanatına özgün bir sanat dili olarak bakmak sanat kültürü ve eğitiminin artması sonucu gerçekleşmiştir. Bu konuda sanatçıların özverili çalışmaları da çok büyük başarı sağlamıştır. &lt;br/&gt;İlk dönemlerde seramik sanatının anlaşılması ve yorumlaması zor olmuştur. Seramik özgün bir sanat dili oluşturmak yolunda işlevselliğinin dışında tek başına bir anlam ifade ederek soyut formlara dönüşme olanağı da bulmuştur. Bu soyut formların anlaşılamaması var olmasını ve üretimini engellememiştir. Bu durumda izleyicinin bu sanata yabanı olması sorunu, sanatın kültürlenmenin dışında özel bir duyarlılık olduğunun kabul edilmesiyle aşılabilir olması söz konusudur. Bugün Türkiye&quot;de seramik ve seramik heykel sanatı güzel sanatlarla uğraşan kurumların ve insanların artması ile belirli bir düzeye gelmeye çalışmaktadır ve bazı olumsuzluklara rağmen varlığını figüratif ve genelde soyut eserler olarak sürdürmeye devam ettirmektedir. Günümüzde sanatçının yeni biçimler yaratma düşüncesi ne yaptıkları soyut seramik heykeller özgün biçim ifadesinin yanı sıra, bilgi, deney ve yeteneklerinin pekiştirilmesi ile ortaya konulmalıdır. Sadi Diren seramiğin sanat olmasını sağlayan nedenleri yüzeysel ve hacimsel konuların iç içe olması resim ve heykel kurallarını kapsaması, tekniğin ustaca kullanılmasına bağlar.&lt;br/&gt;Seramiğin geniş uygulama olanağı araştırdığı aşamalar birbirini izlemiştir. Mimari yapıların iç ve dış yüzeylerine benzeyen seramik özellikle otel, banka gibi farklı işlevlere yönelen yapılarda karşımıza çıkmaktadır. Jale Yılmabaşer, Hamiyet Çolakoğlu, Bingül Başarır gibi seramik sanatçıları, bu yolda uğraş verenlerdir. Tanıtım sorununa özel bir önemle eğilen Jale Yılmabaşer&quot;ın &quot;form&quot; ve motif uyumunu araştıran çalışmalar yaptığı da görülmektedir.&lt;br/&gt;Seramik alanındaki uğraşları, eğitime katılma payı ile de orantılı bulunan Beril Anılanmert, Tülin Ayta, Fehmi Erdoğdu gibi sanatçılar ortak denebilecek bir araştırma disiplininin sonuçlarını, toprak malzemenin kolayca kabul edilebileceği doku ve kıvrımlar halinde karşımıza çıkmaktadır.&lt;br/&gt;1970 sonrası ve günümüze yakın dönemden birkaç sanatçı seçilerek seramik sanatı anlatımına örnek verilmiş olacaktır.&lt;br/&gt;ÜNAL CİMİT &lt;br/&gt;Ünal Cimit 1934&quot;de Karadeniz Ereğli&quot;de doğmuştur. Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü Halil Dikmen ve Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesinde üç yıl devam etmiştir. 1976&quot;da Güzel Sanatlar Akademisi Seramik Bölümünde alçı şekillendirme dersleri vermiştir. Ünal Cimit sanatında Anadolu kültüründen oldukça etkilendiği ürünlerinde yüzeyleri zengin kılmak için toprak sır kullanmıştır. Anadolu uygarlıklarından oldukça etkilenen sanatçı, Artemis çıkışlı bir dizi form üretmiştir. Sonraki aşamada aynı çıkış noktasından hareketle soyut formlar yapmıştır. Çalışmalarında kullandığı toprak sırları, onun sanatında ona karakteri veren önemli bir ayrıntıdır.&lt;br/&gt;JALE YILMABAŞER&lt;br/&gt;1958 yılında Devlet tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Sera</description></item><item><title>SANATTARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanattarihi-342561.html</link><description>Borusan Sanat Galerisi&lt;br/&gt;&quot;Çifte Bela&quot; - 9 Şubat - 31 Mart &lt;br/&gt;Sergi kıratörün  seçtiği ölüm ve kişilikleri konu alan 4 ayrı eserin bir araya getirilmesiyle oluşmuş.Galeri ufak olduğu için az sayıda esere yer verilmiş. Güvenlik iyi konumlandırılmış kameralarla sağlanıyor. Üst kata çıkış için kullanılan merdiven çok rahatsız edici şekilde küçük yapılmış. Halkla ilişkileri oldukça iyi, sergi ve sanatçılar hakkında yeterli bilgi alabiliyorsunuz. Galeri İstiklal Caddesi üzerinde olmasından dolayı konum açısından avantajlı. Ziyaretci sayısı günde ortalama 90 kişi , hafta sonları artıyor.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Girişte &quot;Bayan Aşk, Otel Magdeburg&quot; (1998) adlı eserle karşılaşıyorsunuz. Yanmış bir 6 m2&quot;lik ahşap kulübe ve içindeki alışmalarından oluşuyor. Eser Susan Turcot adlı sanatçıya ait.  Eserler beyaz zemin üzerine füzenle yapılmış soyut portreler. İnsanların bulundukları değişik ruh hallerini ve değişik kişiliklerini yansıtıyorlar. Aslında bu kişilikler birbirine benzerlikler göstermektedir. Kendi kimliğiyle veya benzerleriyle karşılaşmak için sanatçı düşsel bir ortam olan ve aslında ölümü ifade eden yanmış bir kulübe kullanır. Bu kulübe aradığı kişiliği bulabileceği ve onla aşk yaşayabileceği mistik bir ortamdır. Böylece bütün olarak yaşam ve ölüm, aşk ve karanlık, özdeşlik ve başkalık karşıtlarında eserini oluşturur.&lt;br/&gt;Girişteki ilk eserin arkasındaki boşlukta Maria Marshall adlı bir sanatçının &quot;When I grow up I want to be cooker&quot; (1999) adlı  eseri sergilenmekte.Filmdeki çocuk sanatçının kendi oğlu ve sigara içiyor , bu bilgisayar ile hazırlanmış yaklaşık 7 saniyelik bir video filmi. Film oldukça iyi yapılmış çocuğun gerçekten sigara içtiğini zannediyorsunuz. Doğanın çocukları fiziksel anlamda benzer yarattığı gerçeğinin yanında ihtiraslı ve mistik duygularla da çocukların benzeşebileceğini anlatmaya çalışmış. Çocuk kendi içindeki kimlik çatışması sırasında çevresinin de etkisiyle bir anda çevresindeki en güçlü olanı taklit etmeye başlar ve birey özelliğini kazanır. Çocuklar birer ayna gibi büyüklerini taklit ederler ama diğer taraftan çocuk olmanın masumiyetlerini devam ettirerek  kendi içlerinde kişilik savaşı verirler.&lt;br/&gt; İkinci kata çıkınca  Mathilde ter Heijne ait ve &quot;İntihar Bombası&quot; (2000) ismini taşıyan eserle karşılaşıyorsunuz. Bu eser  üç parçadan  oluşuyor. Bir tanesi  bir video film, diğeri mumyadan çok detaylı yapılmış iki kadın figürü ve üçüncüsü ise bu video filmden alınmış bir karenin değişik şekilde boyanarak meydana getirilmiş bir resim çalışması. Mumyadan kadın figürleri gerçekten çok canlı duruyorlar. Figürler birbirinin aynısı ve tek farkları boyutları ve kıyafetleri.İki yakın arkadaşı temsil ediyorlar. Bu eserin adı &quot;Seçilmiş İki Kişi&quot;. Burada tıpa tıp birbirine benzeyen iki figür kendi ve çifte olma ve öteki özdeşlik ve çifte olmanın birbirinden ayırt edilemediğini betimliyor. &quot;İntihar Bombası&quot; adlı video filminde ise intihar eden kişilerin yaşadıkları kimlik çatışmalarında kişiliklerini bölemedikleri ve bu yüzden  onu yok etmeye çalıştıklarını anlatıyor. Burada bahsedilen aşk ve umutsuzluk yüzünden gerçeleşen intiharlar değil,kişinin siyasi görüş, din gibi konularada yaşadığı bölünmelerle oluşan intiharlar. Burada anlatılan kişinin yaşadığı kimlik çatışmasına karşı intiharı çözüm olarak görmesi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;AKM&lt;br/&gt;İbrahim Balaban&lt;br/&gt;Resim sergisi&lt;br/&gt;1921 Bursa Seçköy doğumlu olan İbrahim Balaban gençliğinde yaşadığı köyde devamlı doğayı,insanları çizerek resim hayatına başlamış ,sosyalist görüşlü sanatçı düşüncelerinden dolayı düştüğü hapisanede eskizlerini gören bir ressam arkadaşı tarafından teşvik edilmiş.Sanatçı Nazım Hikmet&quot;ten büyük ölçüde etkilenmiş ve onun çok sayıda portresini çalışmış.Hapisanede iken binlerce çalışma yapıyor fakat bunların çoğunu atıyor.Hiçbir resim eğitimi almıyor ,devamlı çalışarak kendini geliştirmiş.Bu sergide 1941&quot;den beri yaptığı eserler yer alıyor.  Eserlerinin çoğunda  köy insanını iyi bir şekilde gözlemleyerek  doğayla beraber resim etmiş.Eserlerinde köy insanın  mücadelesini,hüznünü,aşkını,annenin çocuğuna karşı s</description></item><item><title>SANAT - FULL SUMMARY AND ANALYSİS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-full-summary-and-analysis-403299.html</link><description>full summary and analysis</description></item><item><title>SÜS TAŞI TANIMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sus-tasi-tanimi-398443.html</link><description>SÜS TAŞI TANIMI&lt;br/&gt;Süs taşları ya da kıymeli taşlar olarak tanımlanan malzemeler yarı kıymetli ve kıymetli süs taşları olmak üzere iki grup altında incelenirler. Süs taşları doğada yaygın olarak bulunan karbon, aluminyum , silisyum, kalsiyum ve magnezyum gibi elementler tarafından oluşturulur. Doğada çeşitli fiziksel ve kimyasal koşullar altında, özellikle büyük basınç altında oluşmuşlardır. Sertlikleri 6&quot;nın üzerindedir. Mücevher taşlarının incelenmesi ile uğraşan bilim dalına gemoloji bilim adamlarına da gemolog adı verilmektedir. Süs taşları kullanım alanlarına göre üç grup altında toplanır.&lt;br/&gt;A) Endüstriyel süs taşları: Bunlar yapay elmas, kristal kuvars gibi endüstri dallarında kullanılan kıymetli taşlardır.&lt;br/&gt;B) Mücevher taşları : Ziynet eşyalarına monte edilerek kullanılan elmas, zümrüt ve yakut gibi kıymetli süs taşlarıdır.&lt;br/&gt;C) Süsleme taşları: Kıymetli ve hatıra amacıyla kullanılacak eşyaların süslemesinde kullanılan taşlardır.&lt;br/&gt;SÜS TAŞLARINI DEĞERLENDİRME KRİTERLERİ&lt;br/&gt;Süs taşlarının değerlendirilmesinde dört ana özellik aranır. Bunlar ; Güzellik, dayanıklılık, nadirlik, taşınabilirliktir, Bunların dışında; Kesilebilme, parlatılabilme, ışık yansıtma, ışık kırma gibi özelliller de taşların değerini belirleyen en önemli özelliklerdendir. Kökenlerine göre süs taşları organik ve kimyasal olmak üzere iki grup altında toplanır. Örneğin Oltu taşı ve Kehribar organik kökenli süs taşlarıdır. Opal ve Ametist ise kimyasal kökenlidir. Toplam sayıları 135 ten fazla olan kimyasal kökenli süs taşları bileşimlerine göre farklı gruplarda toplanabilirler. &lt;br/&gt;Kimyasal kökenli süs taşları &lt;br/&gt;Silikatlar: Sayıları 45 kadardır. Örnek: Beril, granat, olivin, jadeit, nefrit, opal, zirkon, spodümen, topaz.&lt;br/&gt;Aluminosikatlar: Sayıları 50 kadardır Örnek feldspat, lazurit, krizoberil.&lt;br/&gt;Oksitler: Sayıları 20&quot;den fazladır Örnek; Korendon, hematit, spinel.&lt;br/&gt;Borosilikat: Turmalin&lt;br/&gt;Karbonat: Türkuaz &lt;br/&gt;Sülfat: jips&lt;br/&gt;Sülfür: Pirit &lt;br/&gt;Elmas &lt;br/&gt;Fosfat&lt;br/&gt;Süs taşları yapay olarak ta elde edilmektedir. Son y</description></item><item><title>ERKEN HIRİSTİYANLIK  VE  BİZANS DÖNEMİ VE MİMARİLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?erken-hiristiyanlik--ve--bizans-donemi-ve-mimarileri-452557.html</link><description>Erken Hıristiyanlık Dönemi&lt;br/&gt;   &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;      Başlangıçta, Yahudilikten türeyen bir mezhep olan Hıristiyanlık,vahiy edilmiş yani tanrı-sal kökenli bir din olarak ortaya çıkmıştır,ama kurucusu İsa&quot;nın tanrı ve insanlık arasında ba-sit bir aracı değil,tanrının bizzat kendisi olduğu kabul edilir.İsa&quot;nın ,kurtarıcı tanrının insanlar arsına geldiğini bildiren vahyine,aşıladığı umut açısından &quot;İncil&quot; (İncilin Yunanca&quot;sı Euangelion &quot;müjde&quot; anlamına gelir) adı verildi.Hıristiyan İncili&quot;nin insanlığa getirdiği bildi-ri,tarihi insanla birlikte oluşturan bir tanrının yeni bildirisidir.Hıristiyan ahlakı , meşrutiyetçi-lik değil,İsa&quot;nın kişiliğine ters düşmeden ve onunla birlik içinde bir ermişliğe ulaşma, kendini aşma çağrısıdır. Hıristiyanlık, dinsel kurum ve teknikler kavramını (gerekliliklerine rağmen) aşar; melihin kurtarıcı9 görevini yerine getirmesi için, kişinin bu amaca kendini bağlaması-dır.Tarihsel koşullarla açıklanabilen bölünmeler(Katolik Hıristiyan, Protestan Hıristi-yan,Ortodoks Hıristiyan) başlı başına bir birleştirme gücü olan İncil&quot;e uymamaktan ileri gelir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;             &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;               &lt;br/&gt;                                   &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;     4 ve 5. yüzyılda Hıristiyanlık Akdeniz&quot;de yaygın olan dindi.Batıda İrlanda&quot;dan,güneydoğuda Etyopya&quot;ya kadar dünya insanları yeni hıristiyanlık inancına girdiler.Sadece bir yüzyıl son-ra,Hıristiyanlığın boyutları,yeni bir din olan İslamiyet&quot;in yayılmasıyla değişti.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;        &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Erken Hıristiyanlık Dönemi Mimarisi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;         Erken hıristiyan sanatı, hıristiyanlığın doğuşundan Doğuda İustinianos dönemine, Batıda göçmen kavimlerin istilalarıyla (VI. yy.a kadar) Suriye, Mısır ve Kuzey Afrikadaki arap istilası-na kadar uzanan dönemdeki ilk hıristiyanların sanatı.  Eski hıristiyan, İspanya ve Portekiz de, yeni hıristiyan (Mağribliler ve yahudi dönmeler) karşıtı olarak, eski kökenli hıristiyanlar için kullanılırdı.  Bütünüyle hıristiyan bir sanatın ortaya çıkışı oldukça geç bir döneme (III. yy.) rast-lar. Hıristiyanların, güvenlik nedenleriyle ya da resme düşman olduklarından, İsadan sonraki ilk iki yüzyılda özgül sanatsal yapıtlar verme arayışı içinde olmadıkları sanılmaktadır. Bununla birlikte, mezar resimlerinin tarihlendirilmesi, birçok durumda, kesin olmaktan uzaktır. Eski dönemlerde bu tarihleri daha gerilere götürme eğilimi ağır basmaktayken, günümüzde her za-man doğrulanamamakla birlikte, daha yeni tarihlerden söz edilmektedir.&lt;br/&gt;    Erken hıristiyanlık mimarisi önceleri bir mezar sanatı görünümünde ortaya çıkmıştır: roma yeraltı mezarlarındaki resimler, yine roma lahitleri, çeşitli simgeler (çapa, haç tasvirinden önce balık, sürülerini otlatan çoban kılığında İsa vb.). Roma ve Kuzey Afrika mezar taşı yazıtları, 256da Persler tarafından tahrip edilen &quot;Hıristiyanlar evi&quot;ndeki Dura Europos vaftizhanesinin süslemeleri çok özgün bir yere sahiptir. Hıristiyan ikonografisine yer altı mezarlarının cubicula ve areosolia dekorlarında önceleri çok seyrek rastlanmaktaydı: bir öteki dünya simge-ciliğinin vurgulandığı Eski ve Yeni Ahit sahneleri: Dan-yal aslanlar çukurunda, Hz. Yunus ve balina, ateşe atılan Üç Yahudi, İsanın mucizeleri (Azirin dirilişi). Bu arada hıristiyan temaları-nın yanında pagan mitler de varlıklarını sürdürdü ve kimi figürler (Davut, Orpheus, Helios) III. yy.da hıristiyanca yorumlanmaya başlandı. Bu repertuvara, cenaze merasimi sahnelerinde be-lirsiz bir simgecilik (kuşlar, çiçekler) eklendi. III. yy.ın ortasıyla IV. yy.ın sonu arasında la-hitlerin ikonografisi parlak bir gelişme gösterdi. Bu tarihten sonra süslemeler ikona-karşıtı bir nitelik kazandı ya da simgesel figürlerle doldu (Ravenna, Güney-batı Galya).&lt;br/&gt;    &quot;Kilise Barışı&quot; (313) ile birlikte dindışı mimarlıktan (sivil bazilika) esinlenmiş bir hıristiyan salon mimarlığı ortaya çıktı. Bu mimarlık yerel gelenekler ya da törensel gereklere göre çok çeşitli biçimler aldı. Ki-liselerdeki en önemli süsleme unsuru mozaik kaplamalardı. Bunların en eski örnekleri Aquileia ve El-Asnem (Cezayir) mozaikleridir. Bu alanda bütünüyle hıristiyan bir ikonografiye başlangıçta çok ender rastlanmaktaydı ve günlük yaşam sahnelerine (av, balık avı) -bunlara simgesel anlamlar yüklemek herhalde doğru olmaz- yer verilmesi-nin nedeni, aynı mozaik atölyelerinin hem özel konutlar, hem de kiliseler için çalışmasıydı. Duvarlar genellikle mermer pervazlarla süslenmiş, üst bölümleriyse resim ve mozaiklerle kap-lanmıştır. Bazı Roma (Santa Maria Maggiore), Ravenna ve İstanbul kiliselerinin cepheler</description></item><item><title>SANAT - ALİ TOY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ali-toy-403344.html</link><description>ali toy</description></item><item><title>POP ART</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?pop-art-360882.html</link><description>POP ART&lt;br/&gt;   &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   1950&quot;li yılların sonunda ortaya çıkan,kentsel ve gündelik yaşam görüntülerinin kullanılmasıyla belirginleşen,temelde İngiliz-Amerikan kökenli sanat akımıdır pop art.&lt;br/&gt;   Öznel ve varoluşsal sanatın tersine pop art,temel öğeler olarak sıradan olan nesneleri seçer;bu nesneler,oldukları gibi değil,basın fotoğrafları,çizgifilmler ve reklamlardan alınmış,çok tanınan imgeler biçiminde verilir.Bir kitle kültürünün taşıyıcılığını yapan görüntü, böylece gerçeğin biçimi olur.&lt;br/&gt;   1950&quot;li yıllarda,Londra&quot;da Institute Of Contemporary Art bünye- sinde oluşturulan Independent Group,sanatçıları (Hamilton,Paolozzi) ve eleştirmenleri (L. Alloway),teknolojiye,halk ve kent kültürüne yeni yeni duyulmaya başlanan ilgi çerçevesinde bir araya getirdi. Önceleri, pop art deyimi bu hareketi oluşturan geniş alana özgü biçimleri nitelendiriyordu;daha sonra hareketten esenlenen yapıtları da kapsamına aldı.Daha 1960&quot;lı yılların başında,kolaj,resim ve heykellerde üsluplar bir sanatçıdan ya da bir dönemden ötekine farklılıklar gösterseler de (Kitaj,Peter Blake,Hockney,A. Jones, Peter Philips,Patrick Caulfield vb.) otomobil,teknolojik ürünler,sinema yıldızları gibi konulara özel bir ilgi duyulmaya başlandı.İngiliz Pop Art&quot;ını belli bir fantezi ve belli bir özenticilik belirler.&lt;br/&gt;   Pop art&quot;ın temel tutkusu,sanatla yaşam arasındaki uzaklıkları ortadan kaldırmaktır ve bu istek özellikle ABD&quot;de kendini göster- miştir.Modernizm, burada gündelik yaşama başka hiçbir yerde ol- madığı kadar grimiştir.Artdadacı ve artgerçeküstücü öğeleri harman eden bir amlayış içinde,önceleri nesneye bir dönüş gelmiş, be arada canlandırma sorunu da göz ardı edilmemiştir: J. Jhons&quot;un &quot;bayraklar&quot;ı ve bronz nesneleri,Rauschenberg&quot;in &quot;combine paintings&quot; i ,Kaliforniyalı sanatçıların asamblajları (Keinholz),hatta happening- lerin &quot;canlı asamblajlar&quot;ı (Dine,Oldenburg).Ancak,kişisel özellikler- den arındırılmış,daha soğuk bir teknikle ve sanayi nesneleriyle kitle iletişim araçlarına sistemli bir biçimde başvurarak,1960&quot;lı yılların başında Amerikan pop art&quot;ı ağırlığını koydu (Warhol,Lichtenstein, Wesselmann,Rosenquist,Oldenburg vb.).Amerikan pop art&quot;ının kul- landığı resimler,hızla,amerikan kültürünün ayırt edici simgeleri oldu- lar ve aynı simgeler,bu etkileşim içinde,kitle iletişim araçları ve grafik sanatlar için yeni bir üsluba kaynaklık ettiler.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;-1-&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İNGİLİZ YENİ GERÇEKÇİLERİ&lt;br/&gt;VE POP ARTÇILARI&lt;br/&gt;   &lt;br/&gt;   &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   Herşey Fransa&quot;da 1960&quot;ta,genç sanatçıların imzaladıkları kısa bir bildiriyle başlar;uygulamada çok farklı anlayışlara sahip olan bu genç sanatçıları birbirine yaklaştıran tek şey,gerçekliğin aykırı yan- larını seçip yansıtmalarıdır.Mesela Raymond Hains ve Jacques de La Villegle kent duvarlarından afiş parçalarını sökerek eserlerinde kullandılar.Jean Tinguely (1925-1991) resimler çizebilen veya ken- di kendini tahrip edebilen,şangırtılı makineler sergiler (New York&quot;a saygı,1961) Niki de Saint Phalle,çiğ renklerle resimlediği,mutlu dev kadınları, Nanalar ını,sanat izleyicisine kabul ettirir.Arman,param- parça edilmiş bir nesnenin bir kaide üzerinde yeniden,ancak aslın- dan farklı biçimde birleştirildiği  öfkeler ini,zaten gerçekleştir- miştir.Christo,giderek büyüyen nesneleri,anıtları,doğa parçalarını  paketlemekte ,Yves Klein ise  monokrom cu anlayışıyla,tuvalle- rini yekpare bir biçimde,pempe ve lacivert bir boyayla kaplamakta, aynı boyaları nesnelere de uygulamaktadır.1960,gösteri ağırlıklı resim sanatının büyük beğeni topladığı yıldır:  antropometri denen bir akımdır bu ve çıplak bedenleri boyanmış kadınlar bedenlerinin izlerini tuvallere sürerler.&lt;br/&gt;   Pop art,bu anlayışına ışık tutan Richard Hamilton (doğ 1922) tara- fından  popüler,gelip geçici,kitle ürünü,sexy,göz boyayıcı bir sanat  olarak tanımlanır.Genç,kente özgü,işçi sınıfına yönelik,kendini çizgi romanlarda bulan,şarkılarla,frapan giyim tarzıyla,cinselliğini yaşama biçimiyle anlatımını bulan bir karşı kültürdür pop artâ€¦Bu züppelik daha 1950&quot;lerde,İngilizm toplumunun kurallarından tiksinen aydın- lara çekici ge</description></item><item><title>ISLAM HAT SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?islam-hat-sanati-420008.html</link><description>arapça hüsn: &quot;güzel&quot;, hat: &quot;çizgi&quot;, yazı ve hüsn-ı hat olarakta bilinir. hattatlık, hat eğıtımı, araç ve gereçlerı, teknığı, türlerı ...</description></item><item><title>SÜMER - AKKAD SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sumer-akkad-sanati-362702.html</link><description>SÜMER AKKAD SANATI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Mezar Mimarisi&lt;br/&gt;Ur kral mezarları denince ilk akla gelen içindeki çok özel buluntulardır.16 tane özel mezar bulunur.&lt;br/&gt;!9. yy&quot;dan itibaren bir çok arkeolog bu mezarlarda çalışmıştır.Amaçları bilimsel çalışmak değil daha çok seçkin eserlerin barıdaki müzelere aktarılmasıdır.İlk ciddi çalışmalar 1922&quot;de ingiliz arkeolog Leonard Wooley tarafından yapıldı.34&quot;e yakın Ur kentinde ilk sistematik kazıları yapmış ve 4 mezar grubu saptamıştır.&lt;br/&gt;1-ER Hanedan Mezarlığı  A ( 16 kral mezarı + 389 sıradan mezar) B ( daha genç 271 mezar)&lt;br/&gt;2-Cremation Mezarları ( Ur I)&lt;br/&gt;3-Ur II Mezarları (408 adet)&lt;br/&gt;4-Eski Akkad Mezarları &lt;br/&gt;1 - Er Hanedanlar Mezarlığı:&lt;br/&gt;Mezar Odaları ;&lt;br/&gt;*Taş temelli tuğla duvarlar var.&lt;br/&gt;*Bindirme tekniğiyle yapıyorlar.&lt;br/&gt;*Üstleri kubbe şeklinde&lt;br/&gt;*Bir yada iki meydandan oluşuyorlar.&lt;br/&gt;*4- 16 adet mezarın her biri kral , kraliçe ve kral soyundan gelenlere ait.&lt;br/&gt;*Her mezarda isteyerek veya istemeyerek gömülmüş, saray görevlisi oldukları düşünülen kişiler var. En az 3 en çok 76 tane kurban mezarı bulunuyor.Bunların yanında saray arabalarını çeken öküz, at gibi hayvanlarda kurban edilmiş.Kurbanların insitu durumu ölüme gidiş töreninin sonunda mezarın kapağının kapatılıp içerdekilerin oksijensiz kalarak öldüklerini gösterir.&lt;br/&gt;*Bu mezarlar Ur kentinde özel kutsal bir mekanda yeralırlar. (Temenos duvarı içinde)&lt;br/&gt;Kraliçe Şubad / Puabi Mezarı:&lt;br/&gt;*800 no&quot;lu mezar, özel bir mezardır.&lt;br/&gt;*4.35 m mezar uzunluğunda, 2.80 m genişliğinde&lt;br/&gt;*Mezarda 5 asker, 10 saraylı kadın ve hayvan kurbanlar var.&lt;br/&gt;*Mezar odasının dip kısmı kraliçeye ait.Burası ayrı bir oda olarak bölümlenmiş.&lt;br/&gt;*Kraliçe ahşap bir masa üzerine, giysili olarak doğu-batı yönünde sırtüstü yatırılmış.&lt;br/&gt;*Karyolanın etrafında giysi sandığı, altın eşyalar, kaplar, takılar, sümer din törenlerinde kullanılan altın-gümüş üzeri lapis lazuli sedef parçalarıyla kakma yapılmış Lir&quot;ler var. Lir&quot;in başında bir boğa ve altın imdigut kuşu betimi var.&lt;br/&gt;789 No&quot;lu Mezar:&lt;br/&gt;*Mezar içinde bulunan bir kabın üzerinde A.Bargi yazısı var. Ona ait olduğu düşünülüyor.&lt;br/&gt;*4 X 1.80 m&lt;br/&gt;*Dromoslu&lt;br/&gt;*59 ayrı insana ait kemikler bulunmuş.Tamamının hizmetçi olduğu düşünülüyor.&lt;br/&gt;*Altı hayvan tarafından çekilen 2 araba var.&lt;br/&gt;*Mezar buluntuları çok miktarda kap, bazı tören baltaları, kesici ve delici silahlar.&lt;br/&gt;Meşkalemdug Mezarı:&lt;br/&gt;*789 no&quot;lu mezara komşu&lt;br/&gt;*Kralın kafatası ve altın miğferi çok iyi korunmuş olarak bulunmuş.&lt;br/&gt;*Kralın adına bir kandilin üzerindeki lejanttan ulaşılmış.&lt;br/&gt;Kralın mezarında ele geçen bir kutu ;&lt;br/&gt;- İki uzun kenarı sağlam&lt;br/&gt;- 20 cm uzunluğunda &lt;br/&gt;- Üstüne zift ve katran ( bitum) sürülmüş ve zemin üzerine sedef, deniz kabuklarından alınan taşlar ve lacivert taşları ile kakmalar yapılmış.&lt;br/&gt;- Bir yüzü savaşı bir yüzü barışı anlatan sahneler içerir.&lt;br/&gt;- Savaşı anlatan yüzünde , savaş arabası onu çeken at (eggus familyası), başlarında miğfer bulunan savaşçılar, esir düşmanlar, çok iri betimlenmiş kumandan ve kral yer alıyor.&lt;br/&gt;- Barışı anlatan yüzünde ise 3 frizli sahne oluşturulmuş.Yöntem ve malzeme aynı.3 frizin arasında ayrıcı frizler var.Tapınağa armağanların götürülmesi, tanrıların toplantısı sahneleri var.&lt;br/&gt;1. friz : Saçı sakalı olmayan uzun giysili tahtında oturan tanrılar, müzisyenler ve tanrılara içki sunan sakiler var.Tanrıların elinde kadehler var.&lt;br/&gt;2. friz : Sırtında yük taşıyan insanlar var.&lt;br/&gt;3. friz : G.U&quot;dan itibaren mühürlerdede görülen tapınağa armağanlar getiren insanlar var.Koyun, keçi, boğa, balık gibi armağanların yanında herkesin kucağında oğlak var.&lt;br/&gt;Frizlerdeki insanların heykellerdeki gibi kolları göğüste birleşmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KABARTMA SANATI&lt;br/&gt;Akbabalar Steli:&lt;br/&gt;*Savaş ve zaferi anlatan Sümerlere ait tek kabartmadır.&lt;br/&gt;*Büyük bir bölümü parçalanıp yok olmuş çok kaliteli bir eserdir.&lt;br/&gt;*Kireçtaşından yapılmıştır.&lt;br/&gt;*1.88 m yüksekliğinde, 1.30mgenişliğinde ve 11 cm kalınlığında&lt;br/&gt;*Anıtsal boyuttaki akbabalar stelinin zamanında açık bir alana dikildiği düşünülüyor.&lt;br/&gt;*Stelin esas kahramanı tanrı Ningirsu&quot;dur. Girsu (Tello) kentinin efendisidir.Bitki tanrıçası Nisabe ve Nanşe&quot;nin ağabeyi, Bau&quot;nun kocasıdır.Mitolojiye göre Lagaş kentinin Umman kentine karşı zafer kazanmasını sağlamıştır. Bütün bu bilgiler stelin arka tarafındaki çivi yazısından anlaşılmaktadır.&lt;br/&gt;*Steli Ean Natum diktirmiştir.&lt;br/&gt;Ningirsu; &lt;br/&gt;- Saçları arkada topuz yapılmış, sakalları dalga dalga göğsüne inen bir figür.&lt;br/&gt;- Memeleri vurgulanmış, belinin alt kısmında bir eteklik var ve ayakları çıplak&lt;br/&gt;- Sağ elinde bir topuz var.&lt;br/&gt;- Sol elinde bir kafes taşıyor.Kafes</description></item><item><title>SANAT - 21.İSTANBUL FİLM FESTİVALİ FİLM ANALİZİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-21.istanbul-film-festivali-film-analizi-403218.html</link><description>21.istanbul film festivali film analizi</description></item><item><title>ESKİ MISIR SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?eski-misir-sanati-450049.html</link><description>ESKİ MISIRDA SANAT    &lt;br/&gt;                            &lt;br/&gt;   Uygarlık eşsiz sanat anlayışı ile dikkat çeker.Belirli kuralları olan bu sanat,Yukarı ve Aşağı Mısırda 3000 yıllık bir süreç içinde toplum yaşamını,düşüncesinin,dinin kısaca tüm kültürün yansımasıdır.&lt;br/&gt;   Mısırlıların çoğu çiftçiydi;fakat insanlar,el sanatları ve ticaret gibi başka işlerle de uğraşabilirlerdi.En yetenekli erkek ve kadın sanatçılar tapınaklarda ve saray atölyelerinde ya da soyluların malikanelerinde çalışırlardı.Köydeki ustalar,yöredeki pazarlarda satılacak ürünler üretirlerdi. &lt;br/&gt;  Araç Gereç ve Teknikler:Uzmanlar,hem mezarlarda bulunan modellerden ve resimlerden,hem Mısırlı ustaların yaptığı nesnelerden,onların teknikleriyle ilgili pek çok bilgi edinebilmişlerdir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;  Dokumacılık:İlk dokuma tezgahları yerde yatık dururlardı ve ufak tahta kazıklarla yere tutturulurlardı.Daha sonraları dikine tezgahlar yapıldı.Bunlar daha kullanışlıydı,çünkü fazla alan kaplamıyorlardı. &lt;br/&gt;   Deri İşleri Yapım:Deri,çantaların,sandaletlerin,kalkanların,ok kılıflarının(saplarının) yapımında ve mobilyacılıkta kullanılmıştır. &lt;br/&gt;   Çömlekçilik:Çömleklere,çömlekçi çırağının elle dondurduğu bir çarkın üzerinde biçim verirlerdi.Çömlekler,bir odun fırının içinde pişirilirdi. &lt;br/&gt;  Mobilyacılık:İnce bir zevkin ürünleri olan firavun ve soylular için yapılmış koltuklar, karyolalar, çekmeceler, tuvalet eşyaları,arabalar ve daha çok çeşitteki Eski Mısır Mobilyalarının modelleri ağaç işçiliği ve süslemeleriyle; yüksek düzeyde kalite,özen ustalık gösteren ürünlerdir.Arkeoloji ve sanat yönünden değerleri çok yüksek olan bu eşyaların günümüze bozulmadan ulaşabilmesi kaya mezarlarının çok iyi izole edilmiş olmasındandır.      &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   &lt;br/&gt;TAPINAKLAR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Karnak Tapınağı: Dünyada bugüne kadar inşa edilmiş en büyük ve en dikkate değer dini kompleks olan Amon Tapınağı,modern Luksor kenti yakınlarında ki Karnak mevkiindedir.Tapınak.Amon rahiplerinin &quot;Cennetin en büyüğü,Dünyanın en eskisi&quot;diyerek her gün ilahiler okudukları,Tanrı Amon inancının merkezi (Nesut-Towi,anlamı 2 kentin Tahtı)olan Teb Kentinde tarihi bilinmeyen çok eski bir yapı ile başlamış,orta ve yeni krallık dönemlerinde yapılan eklemelerle eski mısır&quot;ın büyük kompleksine dönüşmüştür&lt;br/&gt;   300 dönüm alana yayılmış olan kompleksin,güney yönündeki 8 hektarlık alanda,yüzey araştırmaları ve kazı çalışmaları sürdürülmektedir.XI.Hanedan döneminde başlatılan,XVIII. ve XX. hanedanlar döneminde tamamlanan büyük boyutlu yapıların çekirdeği AMon Tapınağına iki yanından koç başlı Sfenkslerin bulunduğu caddeden girilir.Üzerinde yazıt ve desen bulunmayan 113m genişliğinde ve 15m kalınlığındaki büyük 1.pilondan sonra yüksek duvar ve sütunlarla çevrilmiş sağlı sollu koç başlıklı Sfenkslerin sıralandığı büyük salona gelinir.Sol yanda II.Seti tapınağı,Amon,MutKhons Tanrıları için üç küçük sapel ve sağda üç yani Osiris sütunları ile çevrili avlusu bulunan III.Ramses Tapınağı yer alır.Ortada 25.Hanedanın Habes kökenli Firavunlarından Tharkaya ait köşkün 21.m yüksekliğindeki papirüs başlıklı 10 sütundan birisi ile Amon bas rahiplerinden XXI.hanedan Firavunu Smendes&quot;e dair büyük heykel bulunur.Avluya bitişik olan ve XVIII. hanedan firavunlarından Horemhabin inşa ettirdiği 2.pilon duvarından geçilerek büyük Hipostil hole girilir.Buranın yapımını III.Amenhotep başlanmış,I.Seti devam ettirmiş ve II.Ramses tamamlatılmıştır.6 dönümlük alana yayılmış 15 ve 23m yükseklikte 134 sütunun oluşturduğu büyük Hipostil holden yukarı baktığımızda,sütunları birbirleri üzerine eğilip sallanarak,gökyüzüne ulaşmaya çalışan ağaçlara benzetirsiniz.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;   3.pilon III.Amenhotep,4.pilon I.Tutmosis tarafından yaptırılmıştır.4.pilon önünde I ve III.Tutmosise ait dikili taslardan 1.ayakta(yükseklik 28m. ağırlık 143 ton)diğerinin parçalarıysa avluda yatmaktadır.Buradan itibaren Tanrı Amona ait kutsal dar ve küçük mekanlar,girişteki ana aks&quot;ın devamında ardı ardına dizilirken,sağ tarafta güney yönündeki aksta III.Tutmosis ve Hatcepsutun yaptırdığı pilonlar ve anıtsal heykeller ile kutsal gol ve nilometre yer alır.4.pilonun arkasından III.Tutmosis in yaptırdığı 14 sütunlu küçük hipostil hol ve Kraliçe Hatcepsuta 2 dikili tastan birisi durmaktadır.(29.56m 200 ton ağırlığında).5. pilon I.Tutmosis,6.pilon ise II.Tutmosis tarafından yaptırılmış.Tapınağın sonunda bulunan en ilginç bolum,III.Tutmosis in yaptırdığı büyük festival tapınağıdır.Botanik ve hayvanat bahçesi olarak bilinen bu bölümde,firavunun Suriye seferinden dönerken getirdiği hayvan bitkilere ait çok güzel kabartmalar islenmiş</description></item><item><title>RESİM - RÖNESANS DÖNEMİNDE RESİM SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-ronesans-doneminde-resim-sanati-401864.html</link><description>rönesans döneminde resim sanatı</description></item><item><title>EDOUARD MANET-EMPRESİYONİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?edouard-manetempresiyonizm-354362.html</link><description>EDOUARD MANET-EMPRESİYONİZM&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;XIX. Yüzyılın ikinci yansının en büyük ve köklü sanatsal olayı Empresiyonizm denilen sanat hareketinin doğmasıdır.&lt;br/&gt; Avrupa sanatı XIV. yüzyıl İtalyan primitifleriyle başlayan sanat geleneğini, sanat kurallarını az değiştirerek XIX. yüzyılın ikinci yansına kadar sürdürmüştür.&lt;br/&gt; XVII. yüzyılda Fransada kurulmuş bulunan Academie deş Beaux-Arts klasisizmi resmi ve akademik sanat tanıyarak korumuş ve bütün sanat hareketlerini klasisizmin ölçüleriyle değerlendirerek denetlemiiştir. Bu nedenle, XIX. yüzyılda doğan romantizm bütün gücüyle sürüp gelen klasisizm ile çatışmalar sonucu tutunup yayılabilmiştir.&lt;br/&gt;           Empresiyonizm de geleneksel  ve akademik sanat ile benzeri çatışmayı yapmıştır. Ancak romantizm sanatlardaki görünüşü ve özü ile devam edemediği halde Empresiyonizm diye adlandırılan sanat hareketi tutunmuş ve daha sonraki yenilikçi estetiklere, sanat hareket ve akımlarına öncülük ederek XX. yüzyılın sanatlarını hazırlamıştır.&lt;br/&gt; Fransada XIX. yüzyıl süresince sanat sergileri Salon adı verilen Devlet salon ve galerisinde düzenleniyordu. Önceleri her yıl düzenlenen Salonlar (Devlet Sergileri) önemli sanatsal olaydı. Parisin yüksek sosyetesine mensub kişiler zamanın büyük resim ustalarının eserlerini görebilme kıvancını tadabiliyorlar, bu fırsattan yararlanan şık ve zarif hanımlar giysi gösterişi yapabiliyorlardı. Louvre Sarayındaki Salon Carrede bu tür sergilerin yapılması, yüzyıl sonuna kadar düzenlenen sergilerin de Salon olarak adlandırılması geleneğini oluşturdu. Sanat eserleri ve dolayısıyla sanatçılar sergi yerine Salon deyimi kullanılarak yayınlanan eleştirilerle tanıtılıyor ve değerlendiriliyordu. Filozof Deniş Diderot ve ozan Charles Beaudelairenin Salonları bu türden eleştiri eserleridir.&lt;br/&gt; Bu devlet sergilerinin jürilerini Academie üyesi sanatçı kişilerle onların beğendikleri sanatçılar oluşturmakta idi. Jüri resmi, devlet jürisi idi. Bu nitelikteki bir jürinin beğenip ödüllendireceği eserlerin resmi sanat anlayışına uygun düşmesi gerekiyordu. 1881-1914 yılları arasında Fransız sanat yaşamına söz geçiren bu sanatçılar; sanatçının kişiliğine açılma ve güven olanağı tanımayan, geleneğin sanat kalıplarına sıkı sıkıya bağlı kalarak sanatsal faaliyette bulunmayı ilke sayan kişilerdi, çoğu akademisyendi. Bu sanatçılar zamanlarını eserlerinde yansıtmayı amaç edinmişlerdi. Doğadaki eşyaya tümüyle benzer nitelikte sanat eseri yapılmalıydı. Öyküler, toplumsal ve tarihsel olaylar, adetler, savaş sahneleri ve kahramanlık gösterileri, çıplak figürler, mitolojik imajlar, Venüsler, gerçeği, adaleti temsil eden alegorik değerler bu sanatçıların eserlerine konu olabiliyordu. Tasvirler de detayların çok iyi görülüp belirtilmesi gerekiyordu. Konuların gereğince anlatımı sanatsal kurallara uyma zorunluluğundan önce gelmekte idi. Sanatçı tasvir sahnelerini fotoğraf sahneleri gibi görüyordu.&lt;br/&gt;Bu sanatçıların başlıcaları J.L. Meisonnier (1825-1891), Th. Couture (1815-1879). Ch. Gleyr (1806-1874), A. Cabanel (1823-1889), L.Geröme (1824-1904), W.Bougreau (1825-1905), J.P. Laurens (1838-1921). L. Bonnard (1833-1922) ve F. Cormon (1845-1924)dur.&lt;br/&gt; Akademik sanatın en tanınmış ve beğenilen sanatçısı Ernest Meisonnier günlük yaşam ve tarihsel olaylar resimleri, portreler yapmıştır. Sanatçı desene, detayların işlenmesine büyük önem vermiştir. Hepsi de beğenilen eserleri yüksek fiyatlarla satın alınmıştır.&lt;br/&gt; Th. Couture, A. Cabanel, L. Geröme ve W. Bouguerau Salonların ve Devlet Jürisinin yenilikçi sanata ve sanatçılara karşı en hoşgörüsüz üyeleri olmuşlardır.&lt;br/&gt;  Yeni bir devrin sanatını yapmak, gelecek yüzyılların hangi şekil ve nitelikte görünüp gelişeceği bilinmeyen sanatlarına yol açmak iradesiyle gelenekçi sanat ve sanatçılarla çetin bir savaşa tutuşan yenilikçi sanatçılara Devlet ve toplum karşı çıkmıştır. Buna karşın, yenilikçi sanatçılar da gelenekçilere, alaycı küçümseyici anlamda pompier (tulumbacı anlamına) sıfatını yakıştırmışlardır&lt;br/&gt; XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren batı sanatına açılmaya yönelen</description></item><item><title>RESİM - İBRAHİM ÇALLI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-ibrahim-calli-401880.html</link><description>ibrahim çallı</description></item><item><title>RESİM - REKLAM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-reklam-401812.html</link><description>reklam</description></item><item><title>ROMANTİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?romantizm-382166.html</link><description>Yazın Akımları&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TANIM&lt;br/&gt;Belli bir tarihsel süreçte edebiyatı, tür ve yazarın milliyeti bakımından herhangi bir ayrım olmadan şekilsel ve içeriksel olarak etkileyen belli üslup, duygu ve düşünce dizisidir. Belli başlı edebi akımlar, Klasizm, romantizm (coşumculuk), parnasizm (sanat sanat içindir), naturalizm (doğalcılık), sembolizm (simgecilik), idealizm (ünanimizm), realizm (gerçekçilik), fütürizm (gelecekçilik), dadaizm, gerçeküstücülük (sürrealizm), letrizm (harfçilik), varoluşçuluk (egzistansiyalizm), personalizm (kişilikçilik) olarak sıralanabilir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KLASİZM&lt;br/&gt;*  Edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akamın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne de hatta Aristotelestedir. Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasizm bir bakıma aristokrasinin akımıdır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ROMANTİZM&lt;br/&gt;*  18. yüzyılın sonunda ortaya çıkan ve 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanan akımdır. Kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Önce bir ön-romantizm dönemi denilen gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerin en önemlisi, halkın beğenisinin klasizmin görkemli, katı, soylu, idealize edilmiş ve yüce anlatım biçiminden, daha yalın ve içten ve doğal anlatım biçimlerine kaymış olmasıydı. Romantizm, klasizmin düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık ve idealleştirme gibi özelliklerine bir başkaldırı niteliğindedir. Romantizm, doğduğu çağın akılcılığı ve maddeciliğine tepki olarak bireye, öznelliğe, akıl dışılığa, düş gücüne, kişiselliğe, kendiliğindenciliğe ve aşkınlığa, yani sınırları zorlayıp geçmeye önem verir. Tarisel olarak bu dönemde gelişen orta soylu sınıfın, yani burjuvazinin duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarır.&lt;br/&gt;Soyluların zarif sanat biçimlerini yapay ve aşırı incelikli bulan bu yeni sınıf, duygusal açıdan kendisine yakın hissettiği daha gerçekçi sanat biçimlerinden yanaydı. Böylece romantizm gelişme ve yaygılaşma şansı buldu.&lt;br/&gt;Romantizmin en önemli habercisi Fransız filozof ve yazar Jean Jacques Rousseaudur. Ama İngiliz yazarlar William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridgenin 1790 yılında birlikte yayınladığı Lirik Balatlar adlı eser romantizmin bildirgesi sayılır. Yine İngilterede William Blake, Almanyada Friedrich Hölderlin, Johann Wolfgang von Goethe, Jea Paul, Novalis, Fransada Chateaubriand ve Madame de Stael ilk romantizm temsilcileridir. Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Alfred de Vigny, Nodier, Soumet, Deschamp, Alfred de Musset, büyük romantik yazarlardır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;REALİZM&lt;br/&gt;*  Bir estetik kavram olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransada ortaya çıkmıştır. Nasıl ki romantizm klasizme bir başkaldırı niteliğinde ise gerçekçilik yani realizm ise, hem klasizme hem de romantizme bir başkaldırıdır. Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak, çağdaş eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve bir bilim adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır. Örneği bu akamın iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubertin Madame Bovary adlı romanı ile Emile Zolanın Nana adlı romanında cinsellik ve şiddet edebi bir mikroskop altında incelenerek olanca çıplaklığıyla ortaya konulmuştur. Realizm felsefesinin altında güçlü bir felsefi belirlenimcilik yatar. Fransız edebiyatında Flaubert, Zolanın yanısıra Honore de Balzac, Stendhal, Rusyada Lev Tolstoy, İvan Turgenyev, Fyodor Dostoyevski, İngilterede Charles Dickens ve Anthony Trollope, Amerikada Theodore Dreiser, İrlandada James Joyce realizmin önemli temsilcileridir. Realizm, 20. yüzyıl romanının gelişimini de önemli ölçüde etkilemiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;PARNASİZM&lt;br/&gt;*  Klasizm, romantizm ve realizmin bütününe tepkili bir akımdır. Temel kuralı &quot;sanat sanat içindir&quot; diye özetlenebilir. Aslında realizmin katı toplumculuğu ve gerçekçiliğine bir karşı çıkıştır. Daha çok şiirde kendini gösterir. Sanatsal biçim ve sanatsal içerik kaygısı ön plandadır. Ölçülü ve nesnel bir anlatım, teknik kusursuzluk ve ke</description></item><item><title>SANAT - BESLENME</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-beslenme-403097.html</link><description>beslenme</description></item><item><title>SANAT - YUNUS EMRE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-yunus-emre-403283.html</link><description>yunus emre</description></item><item><title>SANAT - CEM BEHAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-cem-behar-403146.html</link><description>cem behar</description></item><item><title>RÖNESANS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ronesans-373683.html</link><description>1.Rönesans  nedir?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans; insanın kendi üzerine eğildiği, kendini keşfettiği ve hümanist görüşün önem kazandığı dönemdir. Akademik gelişmeler Rönesans&quot;a neden olmuştur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;2.Rönesans&quot;ın Doğuşu &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İtalyan savaş ve ticaret gemileri 1200&quot;lü yıllarda Akdeniz ve Karadeniz de kurduğu kent devletlerinin sayesinde Doğu Akdeniz&quot;le ticaret içindeydi. Bu ticaretin yarattığı ekonomik dürtü ve entellektüel  uyarıcılar İtalya&quot;da adına Rönesans denen uyanış çağını başlattı. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans, Orta Çağın kurallarına ve yöntemlerine bir başkaldırıştır. Orta Çağın en temel özelliği yeniliklere karşı duyulan bir korkudur. Rönesans ise; yeniliklere karşı daha hoşgörülüdür. Rönesans döneminin  yenilikleri öylesine büyüktür ki; o döneme &quot;Yeniden Doğuş&quot; denmiştir ve bilim alanındaki yenilikler de devrin niteliği taşımıştır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans gelişmesinde reform hareketlerinin Katolik kilisesinin otoritesinin sarsması hümanizmin gelişimi güçlü kuralların yönetimdeki ulusal devletlerin ortaya çıkması keşif gezileri ve bireyin toplum içindeki yerinin giderek daha fazla vurgulanması gibi etkenler önemli rol oynamıştır. Amerika kıtasının keşfi ve Türkler&quot;in İstanbul&quot;u alması Rönesans&quot;ın yolunu açan olaylardan sayılır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Yeniden Doğuş&quot; anlamına gelen Rönesans, bize Eski Roma ve Grek başarılarının yeniden canlandırılmak istenmesi anlatır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans dönemi yaratıcıları, yenilikçileri, o dönemin kent insanları yani tüccarları olmuştur. Tüccarlar elde ettikleri zenginlikleri yönetimi ele geçirmek için değil, sanat  ve endüstri yenilikleri için kullanmışlardır. Ayrıca Rönesans, Fransa, Almanya,Rus Çarlığı, Portekiz, Hollanda,İngiltere gibi despotik olmayan küçük kent devletlerinde doğmuştur. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans&quot;ı bir bütün olarak ele alırsak şu temel anlayışlara dayandığını ve onlarla anlam kazandığını görürüz:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;I-Yeryüzü çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir.&lt;br/&gt;II-İnsan güçlüdür ve bu gücü ile büyük başarılar elde edebilir.&lt;br/&gt;III-İnsanın sürekli faal olması güzel bir şeydir.&lt;br/&gt;IV-Gerçek güzeldir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu açıdan Rönesans; İnsanın kendisini ve çevresini yeni bir şekilde algılama ve kavrama biçimidir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Eskiden ideal olan bu dünyanın işlerinden belirli ölçüde uzak kalmak ve edilgin bir yaşama gıptayla bakmak egemen iken; 1433&quot;te hümanist Leonardo Bruni; &quot;İnsanın tüm şan ve şerefi faal olmasında yatar.&quot; dedi ve Rönesans&quot;la birlikte zenginliğin olanaklarından doğrulukla yararlanmanın erdem olduğuna inanılmaya başlandı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İnanın faal olmasına karşı duyulan bu yeni saygı,toplumsal ve bireysel alanlarda önemli sonuçlar doğurdu. Bir yanda, Cumhuriyet rejimini koruyan Floransa gibi kent devletlerde yeni toplumsal bilinç, yeni bir &quot;kamuya daha çok hizmet&quot; anlayışı yerleşti. &lt;br/&gt;Öte yanda, ortak sorumluluk anlayışından vazgeçilerek, bireyin yetenekleri ve potansiyel gücü vurgulandı. Bu yeni Rönesans bireyciliğiyle insanın olağanüstü başarıları üzerinde duruldu. Servet tarafından yönetilen dünyada, birey kendi kaderini kendisi belirleyecekti. Erdemli bir kişi, ister savaşta, ister sanatta, ister devlet yönetiminde olsun, ne yaptığını bilen, potansiyelinden yararlanarak önüne çıkan fırsatları en iyi biçimde kullanan,bir bakıma kendi bildiğini okuyan ve yaptığı her işte en iyisi, en olağanüstüsünü ortaya çıkaran kişiydi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Toplumsal ve bireysel alanlarla bu sıkı fıkılık yeni bir gerçekçilik anlayışını beraberinde getirdi. &quot;Gerçek&quot;, evrende görülebilen ve dokunulabilen kişi yada nesneler olarak ele alındı. &quot;Nesnellik&quot; ise, nesnelerin, onları algılayan her normal insana aynı görünmesi ve hissedilmesi demekti. Sanattan ve bilimden beklenen, bu gerçeği ve nesnelliği iletmesiydi. Bu büyük uyanış, resimden müziğe, heykeltıraşlıktan mimariye, edebiyattan doğa bilimlerine kadar tüm insan faaliyetlerinde kendini coşkuyla gösterdi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Eski Yunan ve Roma kültürünün canlandırılması olan bu dönemde astronomide ptolemaios, sisteminin yerini Kopernik sistemi almış, kağıt, matbaa, pusula ve barut gibi teknoloji ve ürünler yaygın kullanım alanı bulmuştur. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesansın doğuşu olan İtalyan kentlerinde soylular, tüccarlar, rantiyeler ve zanaatçılar orada yaşayıp, çalışıyor, kilisenin otoritesine karşı ortaklaşa direniyor, ortak düşmana karşı siyasal eylem birliğini kurarak, bir topluluk bilinci ve yurttaş bağlılığını yaratmaya başlıyordu.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Daha çok 13. yy&quot;da İtalyan bir halk egemenliği kavramı gelişti. Ama 14,yy&quot;da bu kentlerden bazılarında iktidar kavgaları nedeni ile demokratik yönetim başladı. Yüzyıl sonunda da tek adam yönetimi (signeria) yaygınlaştı. Bu nedenle feodalizme özg</description></item><item><title>TÜRKİYEDE BASKI SANATI TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turkiyede-baski-sanati-tarihi-380573.html</link><description>Günümüzde yaşanılan sosyal, ekonomik ve kültürel olguların gelişim ve dinamizmini seri üretim sağlamaktadır. Bir bakıma seri üretim tüm yaşantının hızla cereyan etmesine, değerlerin süratle değişmesine neden olmuştur. Seri üretim yaşama biçimidir artık .&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yeni yaşama biçimi ise kişinin kültüre olan talebini arttırmaktadır. Artan talepler kişinin ekonomik kapasitesine uygun çözümleri zorunlu kılmaktadır. Bu açıdan çok sayıda üretilen ve bundan dolayı da maliyet sorununun küçülmesini sağlayan (baskı sanatının yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kökü çok eskiye dayanan metal gravür, baskı teknikleri için-de sanatçıya en zengin anlatım olanakları sağlayan bir tekniktir. Tarih içindeki gelişimi serbest sanatlardan kopmadan olmuştur. 1960  lı yıllardan günümüzde ise bu ilişki en üst noktaya ulaşmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Metal gravür baskı sanatının gelişimi sosyo ekonomik ve tek-gelişimlerle çok yakın ilişkisi vardır. Günümüz teknolojisi bir çok yeni malzeme ve teknik olanaklar sağlamaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sürekli yenilik peşinde koşan günümüz sanatçıları teknolojik olanakları zorlayarak yeni anlatım yolları bulmaya çalışmaktadırlar.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yakın döneme kadar genellikle bir konuyu anlatma ( İllüstratif) yada salt çoğaltma amacına yönelikken, artık resimsel bir dilin anlatım aracı haline gelmiştir. Hem resimsel yaratımı gerçekleştirmek hem de bu yaratımı çoğaltmak için en uygun araç metal gravür baskıdır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Metal plaka yüzeyine resmi çeşitli araç ve gereçler ile oyarak çukurlaştırma işlemine metal gravür denir. Metal plaka yüzeyini asit ile yedirerek (etching) yada kazıcı aletler ile yapılan çukurlaştırma işlemine intaflio (çukur kazı) adı verilir. &quot;İntaglio&quot; sözcüğü, İtalyanca kesme, oyma anlamına gelen &quot;İntagliare&quot; sözcüğünden türetilmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İşleminden sonra plaka yüzeyine boya verilir ve yüzey iyice temizlenerek çukurlarda boya kalması sağlanır. Plaka silindirden kuvvetli bir basınç yardımıyla suda nemlendirilerek yumuşatılmış kağıda basıldığında kağıt çukurlarla dolu olan metal plaka yüzeyinin kalıbı haline gelir ve bu yolla çukurların izi kağıda aktarılmış olur.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt; Gravür tekniklerinin öğrenimi kolay, fakat ustalık kazanılması, uygulamalı deneysel tecrübelerin yapılmasına bağlıdır. Tekniğin geniş alanı kişisel yaratımlarla birlikte yeni teknik ve resimsel anlatım olanaklarına doğru götürecektir.     &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Araştırmanın derlemesi uygulama sırasına göre ele alınmış irdelenmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Her bölüm kendi başına düzenlenerek sonuna bölüm ile ilgili fotoğraf ve şemalar yerleştirilmiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Metal gravür baskı, sanatçıya çok geniş olanaklar tanır. . Ancak bu olanaklar metal gravür teknikleri ile uygulamalı ilişki kurulduğu zaman kavranabilir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Metal gravür teknikleri ile resimsel bir dil oluşturabilmek için bu tekniklerle yoğun bir ilişki kurmayı zorunlu kılmaktadır. Bu ilişki, çok geniş teknik prosedüre sahip olan metal gravürde her an yeni teknik çözümleri keşfetme şansı doğurmaktadır. Bu keşifler resimde yeni ve farklı görsel etkileri sanatçıya sağlamaktadır. Bu bağlam</description></item><item><title>YEREBATAN SARNICI TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?yerebatan-sarnici-tarihi-367357.html</link><description>YEREBATAN SARNICI TARİHİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;    İstanbul&quot;un görkemli tarihsel yapılarından biri&quot;de Ayasofya&quot;nın güneybatısında ve biraz ilerisinde bulunan Basilika Sarnıcıdır. Bizans imparatoru I. Justinianus (527-565) tarafından yaptırılan bu büyük   yer altı sarnıcı, suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görülen    mermer sütunlara bakılarak halk arasında yerinde bir deyimle &quot;Yerebatan Sarayı&quot; olarak isimlendirilmiştir. Sarnıcın yerinde daha  önce Genç Roma Çağında muhtemelen III-IV.yy&quot;da yapılmış olan,  ticari ve hukuki işlerde, bilim ve sanat faaliyetlerinde büyük bir  Basilika kullanılıyordu.476 yılında çıkan bir yangında tamamen      harap olduktan sonra İlius tarafından yeniden yaptırılan ve tekrar      bir yangın felaketine uğrayan ve 532 yılında şehri kasıp kavuran     Nika isyanında, Basilika&quot;nın mermer heykeli vardı. Eski kaynaklar      bu yerde yüzü sütunlu revaklarla çevrili üstü açık bir avlusu Ayasofya&quot;ya dönük olduğu belirtilmiştir. Hz.Süleyman&quot;nın elini  çenesine dayamış vaziyette bronz heykelinin bulunduğunu, kendi eserinden çok daha güzel olan  bu heykele  hayretle bakan imparator daha sonra Ayasofya&quot;dan bu heykeli kaldırılmıştır. Bilindiği gibi İsrail hükümdarı I. Basilius (867-886) tarafından Hz.Süleyman&quot;ı kendi adına Kudüs&quot;te yaptırdığı mabet yeryüzünde Ayasofya&quot;ya gelinceye kadar yapılmış  olan mabetlerin en güzeli en muhteşemi olarak biliniyordu. Daha sonra İmparator Basilius&quot;un sözü geçen heykeli eridikten sonra kendi heykelini koydurduğu söylenmektedir. İmparator Justinianus yangına uğramış olan büyük basilika&quot;nın yaklaşık 542 yılında, rivayetlere göre 7.000 kölenin çalıştığı bu sarnıcı inşa ettirmiştir.       Ve sarnıç ismini yakınındaki İlius Basilika&quot;ndan almıştır. Basilika Sarnıcı&quot;nın suyu İmparator Valens tarafından (368) yılında yaptırılan 971 m. uzunluğundaki Valens (Bozdoğan) kemeri ile İmparator Justinianus&quot;un yaptırdığı 115.45 m. uzunluğundaki Mağlova Kemeri yardımıyla şehre 19 km. mesafede Belgrad ormanlarındaki Eğrikapı`daki su taksim merkezinden gelmektedir.Basilika Sarnıcının planı yüzyılımızın başında Alman Deniz Altıcıları çıkarmıştır. Buna    göre uzunluğu 140 m. genişliği 70 m. diktörtgen biçimde bir alanı kapsayan dev bir yapıdır. 52 basamaklı  taş bir merdivenle inilen bu sarnıcın içerisinde her biri 9 m. yüksekliğinde 336 sütun bulunmaktadır. Birbirine 4.80 m.  aralıklarla dikilen bu sütunlar,       her sırada 28 tane 12 sıra meydana getirirler. Suyun içerisinde yükselen bu sütunlar uçsuz bucaksız bir ormanı hatırlamakta ve ziyaretçiyi sarnıca girer girmez   etkilemektedir. Sarnıcın tavanındaki  haç biçiminde tonozlar, yuvarlak kemerler vasıtasıyla sütunlara aktarılmıştır.Çoğunluğu daha eski yapılardan toplandığı anlaşılan ve çeşitli mermer  cinslerinden ve granitten yontulmuş sütunların     büyük bir kısmı tek parçadan, bir kısmıda üst üste iki parçadan oluşmaktadır. Bu  sütunların başlıkları yer yer farklı özellikler taşır.Bunlardan 98  adedi Corinth üslubunu yansıtırken bir bölümüde Dor üslübunu yansıtmaktadır.Sarnıcın tuğladan örülmüş 4.80 m. kalınlığındaki duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından    kalın bir tabakayla sıvanarak su geçmez hale getirilmiştir. Toplam 9.800 m2 bir alanı bulunan bu sarnıç yaklaşık 100.000 ton su depolama kapasitesine sahiptir. Sarnıçtaki sütunların, köşeli veya    yivli biçimde olan birkaç tanesi hariç büyük çoğunluğu silindir biçimindedir. Bu sütunlar içerisinde üzeri oyma ve kabartma       halinde Tavuz Gözü, Sarkık Dal, Gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı özellikle dikkati çeker. Bu sütun Bizans devrinde &quot;Farum Tauri&quot; denilen  bugünkü Beyazıt meydanında kalıntıları  bulunan IV. yy. zamanına ait büyük Theodesiu`sun (379-395)       zafer takındaki sütunları benzeridir.Bir söylentiye göre, üzerindeki şekillerin gözyaşına benzemesin nedeni Büyük Basilika&quot;nın inşasında ölen yüzlerce kölenin anısına dikilmiş ve çağlar boyu onların dramını anlatarak gelmiştir.Sarnıcın orta yerini geçtikten sonra, güneybatı duvarından içeriye doğru, yaklaşık 40 m. uzunluğunda 30 m. genişliğinde düzensiz bir çıkıntı halinde görülen kısım ağırlığı taşıyabilmesi için geçmiş yüzyıllarda yapılan onarımlar sırasında   örülen duvarlardır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;En uzun yerinde 9 sütun, en dar yerinde ise 2 sütun olmak           üzere toplam 40 sütun bu duvarların arkasında kaldığı için görülmemektedir.Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa başı Roma Çağı heykeltraşlık sanatının  şaheser örneklerindendir. Sarnıcı ziyarete gel</description></item><item><title>SANAT - AŞIK HÜDAİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-asik-hudai-401309.html</link><description>aşık hüdai</description></item><item><title>SİNEMA TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sinema-tarihi-453725.html</link><description>Sinema Tarihi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1 Kasım 1895. Berlinde Max Sklandowsky ve kardeşi Emil, kendi filmlerini gösterime sunmuşlardı. Fakat sinema tarihçilerinin büyük çoğunluğu , Sklandowskynin aygıtlarının gerçek anlamda bir projeksiyon makinesi olmadığı görüşündedirler. Onlara göre bu makine ,sürekli hareketli resimler yerine görüntüleri ardarda gösteren genellikle daha kaba bir aygıt olarak nitelendirilir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kısa bir süre sonra ise , 28 Aralık 1895 de Parisde ,Capucines Bulvarında bir bodruma &quot;biletle&quot; girmiş otuz üç kişinin seyrettiği (duyamadığı) yirmi dakikalık programın yaratıcıları olan Lumiere kardeşler &quot;sinemanın babaları&quot; olarak anılmaya başladı. Louıs ve Auguste Lumıere kardeşlerin programında bir trenin istasyona girişi ,paydos saati fabrikadan çıkan işçiler gibi olayların yanı sıra LArrseur Arrose (Sulanan Bahçıvan) adlı bir komedi de vardı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Hareketli resimlerin ortaya çıkışı ise daha karışıktır. 1880lerde Britanyada ve başka bazı yerlerde Eadweard Muybridge , fotoğraflarla önemli deneyler gerçekleştirmiş, bu da Fransada Etienne Jules Mareyin çalışmalarını etkilemişti; Amerikada ise daha önce telefon ,fonograf ve elektrik ampulünün geliştirilmesine katkıda bulunmuş olan Thomas Edison ,William Dicksonın da yardımıyla bir fonograf plağıyla eş zamanlı olarak film gösteren bir araç icat etmişti.(Edison bu araca Kinetofonograf gibi tuhaf bir isim vermişti ki bu ismin tutmayacağını en baştan anlaması gerekirdi).Ayrıca 1889da ilkel bir kamera ve projeksiyon makinesi geliştirmiş (ve 1951 tarihli Magic Box adlı filme konu olmuş) olan İngiliz William Fries Greene i de unutmamak gerekir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Lumıere kardeşler, şüphesiz kamera ve projeksiyon makinesini birleştiren sinematografı geliştirmekle büyük bir atılım yapıp bu yarışta öne geçmişlerdi. Fakat Fransızlar bile sinemanın tek mucidinin onlar olduğunu iddia edemezler. Yine de Lumınere kardeşler bu avantajı iyi kullanıp, herkes sinemayı müzikhollerde ve panayırlarda sergilenecek ,gelip geçici bir moda olarak görürken, 1897 de ilk sinema salonunu Pariste açmışlardır. Amerika ise buna benzer birşeyi 1902 de Los Angelesde gerçekleştirdi (ve bundan 10 yıl sonra Los Angeles Batı dünyasının sinema merkezi olacaktı).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Henüz eksik olan ise, sinemaya 20.yy. sanat formu kazandıracak olan fotoğrafla dram sanatlarının evliliğiydi. Ve Georges Melies adlı bir Fransız çıkar ortaya. Bir illüzyonist olan Meliese göre ilk filmlerde eksik olan bir olay örgüsü,karakter gelişimiydi. Ona göre sinemanın düşleme ihtiyacı vardı. Salt gerçek olgular değil, biraz kurmaca , biraz illüzyon...Böylece fotoğraf hileleri kullanarak ,bir kadının iskelete ,kadın güreşçilerin erkeklere dönüştüğü ,hayaletlerin dans ettiği filmler yaptı. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yine de 20yyın ilk yarılarına ,kurgunun gelişimine kadar , anlatı, sinemanın tali bir öğesi olarak kaldı. Bir hikaye anlatmaya yönelik ilk dönem filmlerinin en iyilerinden biri, Edwin Porterın The Great Train Robbery (1903) filmidir. On dakika süren tek makaralık bu film ,on dört</description></item><item><title>İSLAM HAT SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?islam-hat-sanati-387843.html</link><description>İSLAM HAT SANATI&lt;br/&gt;Arapça hüsn: &quot;güzel&quot;, hat: &quot;çizgi&quot;, yazı ve HÜSN-İ HAT olarakta bilinir. &lt;br/&gt;TÜRLERİ:&lt;br/&gt;Hazret-i Muhammet&quot;den (s.a.v), Kuran-ı Kerim&quot;in toplanmasından sonra, İslam dininin bilime verdiği özel önemin etkisiyle, çok sayıda katip yetişmiş, yazı da doğal olarak büyük aşamalar göstererek mimarlık, bezeme gibi önemli sanat kolu olmuştur. Bu yazının ilk biçimi olan ve adını Kufe kentinden alan köşeli karakterli kufi &quot;Ümmü&quot;l-Hutut&quot; (Hazret-i Ali&quot;nin &quot;kufi&quot; hattı bulduğu söylenir) yazısının yerini IX. yüzyıldan sonra aklam-ı sitte almaya başladı. Aklam-ı sitteyi oluşturan muhakkak, reyhani, sülüs, nesih, tevki ve rıka adlı altı temel yazıda yuvarlak çizgilerin hakim olması hattatlara büyük kolaylıklar sağlıyarak hat sanatının ufkunun gelişmesine yol açtı. Bağdatlı hattat İbn Mukle aklam-ı sitteyi belli kurallara oturttu. Bunun için kalemin ucuyla yapılan noktayı, standart bir elif harfini ve daireyi ölçü olarak kabul etti. Onun yolunda yürüyen İbnül-Bevvab yazıyı estetik bakımdan biraz daha ileriye götürdü. Son Abbasi halifesi Mustasımın saray hattatı Yakut-ı Mustasımi harflerin yapısına ayrı bir güzellik getirdi. Yakutun ölümünden sonra hat sanatı İran ve Türk hattatlarının elinde gelişmeye ve güzelleşmeye devam etti. İranlı sanatçılar aklam-ı sitteyi kendi anlayışlarına göre yazdılarsa da, genelde Yakutun uslubundan ayrılmadılar. Oysa yazının estetik bakımdan çok eksikleri vardı. Bunu gidermeyi Osmanlı hattatları başardı. XV. yüzyılda II. Mehmedin (Fatih Sultan Mehmed Han) ve oğlu II. Bayezidin hattatlığını yapan ve Osmanlı-Türk hattatlarının babası sayılan Şeyh Hamdullah aklam-ı sitteye o zamana değin ulaşılamayan bir güzellik ve olgunluk getirdi. X VII. yüzyılda yaşayan Hafız Osman da Şeyh Hamdullahın eksiklerini tamamlayarak yazıyı güzelliğinin en üst doruğuna ulaştırdı.&lt;br/&gt;XI. yüzyılda ortaya çıkan talik yazı yalnız İranda kullanıldı ve XIV. yüzyıldan sonra yerini nestalike bıraktı. Bu yazıda Ali Herevi ve İmad-ı Rum gibi ünlü İranlı hattatlar di</description></item><item><title>ABİDİN DİNO VE RESİMLERİNDEN ÖRNEKLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?abidin-dino-ve-resimlerinden-ornekler-360911.html</link><description>İstanbul&quot;da 1913&quot;te doğan ve çağdaş Türk resim sanatının öncülerinden olan Abidin Dino&quot;nun yaşamı çoğunlukla yurt dışında geçmiştir. Daha doğduğu yıl ailesi İstanbul&quot;dan ayrılarak İsviçre&quot;nin Cenevre kentine yerleşmiştir. Sanatsever bir ailenin ve çevrenin içinde büyüyen Abidin Dino&quot;nun resme olan ilgisi erken yaşlarda başlamıştı. Bir süre de Fransa&quot;da kaldıktan sonra, yazıları yayımlanmaya başladığında 18 yaşındaydı. Bu arada Nazım Hikmet&quot;in şiir ve oyun kitaplarına kapak desenleri çizdi. Çizgileri gelirli bir olgunluğa ulaşmış, ressam olarak kendini kabul ettirmişti. Ama henüz hiçbir resim akımına bağlı değildi. &lt;br/&gt;resimlerinde Çukurova&quot;nın pamuk işçilerini konu aldı. Daha sonra İstanbul&quot;a dönen ve 1951&quot;den sonra Paris&quot;te yaşamını sürdüren Dino zaman zaman Türkiye&quot;ye gelerek kişisel sergiler açtı. &quot;Esrarkeşler&quot; (1931-32), &quot;Parmak İstifleri&quot; (1931-32), &quot;İkinci Dünya Savaşı&quot; (1952) adlı dizileri gerçekleştirdi. Tek bir konu çevresinde yaptığı resimlere de belli bir ad vererek &quot;İşkence&quot; (1955), &quot;Atom Korkusu&quot; (1955), &quot;Uzun Yürüyüş&quot; (1955), &quot;Uzay&quot; (1959), &quot;Adalar&quot; (1964-65), &quot;Savaş ve Barış&quot; (1966), &quot;Çıplaklar&quot; (1976) diye sergiledi. Yaşar Kemalcin &quot;Deniz Küstü&quot; (1978) adlı romanını İlhama Bekir&quot;in &quot;Unuttum&quot; (1979) ve Melih Cevdet Anday&quot;ın &quot;Tanıdık Dünya&quot; (1984) adlı şiir kitaplarını resimledi. Sanatçı ayrıca &quot;Çingeneler&quot; (1950) adlı bir filmin senaryosunu yazmış, ve yönettiği &quot;Gol&lt;br/&gt;yenilik arayışları içinde sürdürüyordu. 1933&quot;te ressam arkadaşları Nurullah Berk, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Elif Naci ve heykeltraş Zühtü Müritoğlu ile birlikte &quot;D grubu&quot; adıyla anılacak olan topluluğun kurucuları arasında yer aldı. Bu topluluğun başlangıçta ortak bir resim anlayışı yoktu. Ama düşünce yanı ağır basan resimler yapmak amacındaydılar. Batıda</description></item><item><title>SANAT - BARBARA KRUGER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-barbara-kruger-406439.html</link><description>barbara kruger</description></item><item><title>SANAT - SANATTA TEKNOLOJİNİN, TEKNOLOJİDE SANATIN YERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-sanatta-teknolojinin,-teknolojide-sanatin-yeri-403103.html</link><description>sanatta teknolojinin, teknolojide sanatın yeri</description></item><item><title>SANAT - ORTAÇAĞ AVRUPA SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ortacag-avrupa-sanati-403314.html</link><description>ortaçağ avrupa sanatı</description></item><item><title>SANAT - SANAT VE TOPLUM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-sanat-ve-toplum-403266.html</link><description>sanat ve toplum</description></item><item><title>SANAT - CEM KARACA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-cem-karaca-403206.html</link><description>cem karaca</description></item><item><title>ÇOCUK RESMİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cocuk-resmi-383088.html</link><description>ÇOCUK RESMİ -1&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yazar Adı: Mahmut TOPRAK &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yazar İletişim: rakursi@mynet.com&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Sanat eğitiminin temel amacı çocuğun, gencin ve yetişkinin sanatsal eğitimini sağlamak, yetenek ve becerilerini ortaya çıkarmak ve onun iç dünyasının dışa vurumuna katkıda bulunmaktır. Okullar ve öğretmenlerin görevi bu işlevi yerine getirmektir. Bu nedenle eğitimcinin ilk görevi, büyüme ve gelişme evresinde çocuğun sanatsal yeteneklerini ve zihinsel gelişmelerini öğrenmek, ortaya çıkarmak öğretmenin en önemli görevidir.&lt;br/&gt;Çocuk resimlerini bilim adamlarının farklı görüşlerine göre iki grupta incelemek mümkündür. Birincisinde çocuk resimlerine ruhbilimsel ve gelişim evreleri boyutunda, ikincisinde de resimler sanatsal ve estetik açıdan ele alınır. &lt;br/&gt;Çocuğun çok yönlü gelişimi yönündeki yaklaşımların temelinde &quot; çocuğun kendi başına , nitelikli bir yapıya sahip olduğu&quot; görüşü ağır basar. Burada çocuk ile yetişkin arasında çocukluk döneminin doğal, özgür ve yaratıcı gücünü ortaya koyar. Burada sanatsal bir değer aranmaması ancak kendine özgü güzel şeyler ürettiği gerçeğidir. &lt;br/&gt;Çocuk kendine özgü mantığı devreye sokarak, görünmese bile bir masanın dört ayağını da çizecektir. Çünkü çocuğun belleğinde masa dört ayaklıdır ve dördünü de çizmelidir. Evin duvarlarını şeffaf görerek içini çizer, evin içindeki koltukları ve lambayı da gösterir. Burada çocuğun gördüğünü değil, bildiğini çizdiği ortaya çıkar. Bu durum çocuğun büyümesiyle gelişir, daha sonraki yıllarda gözlem ve incelemeye dayalı çizimlere bırakır. Çocuğun zihinsel ve ruhsal gelişimiyle birlikte kendi gözlemlerine dayalı çizimleri de olgunlaşır. Bu arada kavram elde etmesi ve kavramları kurması, zeka düzeyini de ortaya koyar. &lt;br/&gt;Daha sonraki yaşlarda çocuk yaratıcılık ve kendi deneyimlerini ortaya koyarken aslında kendini ve iç dünyasını, zihinsel, toplumsal, bedensel gelişimini ifade eder. &lt;br/&gt;Çocuğun iç dünyasının anlaşılması, içindeki duygu çatışmalarının ortaya çıkarılması onun çok yönlü gelişiminde önemli bir etkendir. Piaget; &quot;resim yapmak çocuk için simgesel bir oyundur. Çocuğun bu oyunda ortaya koyduğu şey onun duygusal ve zihinsel hayatıyla ilgili imgelerdir. Sevinçleri, üzüntüleri, istekleri, çelişkileriyle bir iç dünyaları vardır&quot; der. &lt;br/&gt;Çocuk resimlerinde onun iç dünyasını, sevgilerini,nefretlerini, sevdiklerini ve sevmediklerini, mutluklarını ve korkularını görmek, zeka seviyesini ve gözlem gücünü görmek her zaman mümkündür. &lt;br/&gt;Bilim çevreleri, çocuğun 10 yaşına kadar zeka seviyesini belirlemede resimleri ölçü olarak kabul ederler. Çocuğun kullandığı renkleri, çizgilerinde ki sakinliği ve hırçınlığı, figürlerindeki sevdiklerini büyük, sevmediklerini küçük çizmeleri gibi simgeler onun ruh halini ve yaşantısını rahatça ortaya çıkarır. &lt;br/&gt;Çocuk resimlerinde yalınlık ve saflık ön plandadır. Bir çok ünlü sanatçı (Kandinsky, Klee ..gibi), çocuk resimlerinden ilham alır ve onun yalın ve saflığından etkilenirler. &lt;br/&gt;Eğitimciler ve yetişkinlerin bazen çocuk resimlerine bakarken fotoğrafik bir benzetme aramaları veya gerçekçi düşünme adına eleştirmeleri, &quot;bu ağaç böyle olmaz, kuş bu kadar büyük mü ve benzeri eleştiriler oldukça yanlıştır. &lt;br/&gt;Çocuk resimlerinde kağıdı dilediği gibi doldurur, yetişkinlere göre hiç olmayacak yerlere hiç olmayacak nesneler koyabilir. Bu durumda biz çocuğa sanatçı gözüyle bakarsak onun azmini ve cesaretini kırmış oluruz. Picasso bir çocuk sergisini gezerken , &quot;Ben bu yaşlardayken Raphael gibi resim yapardım, bu çocuklar gibi resim yapmayı öğrenmek uzun yıllarımı aldı&quot; der. &lt;br/&gt;Çocuk resimlerine bakarken onun anlatmak istediği, keder, sevinç, hüzün, coşku, yücelik gibi duygusal anlatımların yanında çizim ve boyama araç-gereçlerinin nasıl kullanıldığı, çizgi, renk, doku vb. tekniklerindeki zenginliğidir önemli olan. &lt;br/&gt;Çocuk hiçbir zaman sanat yapmak için resim yapmaz, o bu çalışmaları yaparken sonsuz mutluluk duygularına ulaştığı bir davranış sergiler. Bu konuda kimi zaman öğretmenin veya ana-babanın aşırı davranışları, sık sık &quot;o öyle olmaz, böyle olur&quot; gibisinden eleştirileri çocuğun sanata karşı isteklerini engeller. &lt;br/&gt;Çocuğun resim yaparken sergilediği davranışları çoğu zaman sanatçı davranışlarına çok benzer . onun sanata olan eğilimi genellikle bu davranışlarıyla hissedilebilir. Çocuğun sanata olan eğilimleri bu davranışların iyi gözlenmesiyle anlaşılabilir. &lt;br/&gt;Çocuğun veya gencin sanata olan eğilimlerinde eğitimciye bazı ip uçları veren çizgisel gelişim evreleridir. Bu evreleri ÇOCUK RESMİNİN AŞAMAL</description></item><item><title>EĞİTİMDE TİYATRO</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?egitimde-tiyatro-450738.html</link><description>Yrd.Doç.Dr. Tülin SAĞLAM&lt;br/&gt;Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi&lt;br/&gt;20. yüzyılın ilk yarısından itibaren gelişen modern eğitim anlayışı içinde dramatik oyunun ve tiyatronun ayrıcalıklı bir yeri vardır.Modern eğitim bilimcilerinin birçoğu eski eğitim sisteminin çocuğu; edilgin, sürekli alıcı durumunda bırakan, öğrenmeye değil ezberlemeye yönelten, bir sürü gereksiz ayrıntıyla yoran, koşullandıran, düşünmeye değil kabul etmeye iten yapısına karşı çıkmışlardır. Çocuğun küçük bir yetişkin değil hayatının çocukluk dönemini yaşayan bir birey olarak algılanması, eğitimin merkezine konması ve eğitime onun bulunduğu yerden başlanması gerektiği modern eğitimciler tarafından savunulmuştur.Çocuğun, yaparak, yaşayarak, tüm bedenini kullanarak içine girdiği konuyu daha iyi anladığı, bilgiyi özümsediği ve onun en doğal ve zevkli öğrenme yolunun oynamak olduğu bilinen bir gerçektir.Çocuk daha çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak kendisini ve çevresini oynayarak tanımaya çalışır.Çocuğun kendisini bir başkasının -anne, baba, öğretmen, doktor vb.- yerine koyarak bir rol aldığı oyunlara dramatik oyunlar denir.Modern eğitimciler çocuğun bu en doğal öğrenme biçiminin okul eğitimi içinde de yer alması gerektiğini ve böylece çocuğun sadece zihninin değil duygularının ve bedeninin de eğitilip gelişeceğini söylemişlerdir.Böylece 1920&quot;li yıllardan başlayarak dramatik eylem etkili bir öğrenme yöntemi olarak kabul edilmiş ve dramatik eğitim birçok ülkede hızla yaygınlaşmıştır. &lt;br/&gt;İngiltere ve Amerika&quot;da atılan ilk adımları Kanada ve Avusturalya&quot;dakiler izlemiş ve giderek dünyanın dört bir yanında dramatik oyun ve/veya tiyatronun içinde yer aldığı ders programları geliştirilmiştir.Yöntemler ve amaçlar giderek farklılaşmışsa da dramatik eğitimin temel düşüncesi aynı kalmıştır:Eğitimin merkezinde çocuk/genç ve dramatik deneyim(rol alma) olmalıdır, yaparak öğrenmek esastır.Bir sanat formu aracılığıyla kendini ifade eden çocuk/genç bundan estetik bir haz alır; bu da öğrenmeyi zevkli hale getirir. &lt;br/&gt;Bugün uygulanan birçok değişik yöntem dramatikeğitimya da eğitseldrama başlığı altında incelenir. Bu yöntemlerden iki tanesi büyük ölçüde kabul görmüştür. Eğitimde drama ve eğitimde tiyatro.Bu yazıda eğitimde tiyatro konusu üzerinde durulacaktır.Ancak iki yöntem arasındaki farkı ortaya koyabilmek için kısaca eğitimde dramadan söz etmek yararlı olur. &lt;br/&gt;Eğitimde drama terimindeki drama sözcüğü yaratıcı düşüncenin, hayal gücünün empati, özdeşleşme ve kendini bir başkasının kişiliği aracılığıyla ifade etme yoluyla eyleme dönüşmesi anlamına geliyor.Bu süreç çocuk oyunları, doğaçlama ve rol oynamayı içerir. Çocuk ya da gençler bir liderin önderliğinde, ortaya bir gösteri çıkarma kaygısı duymadan, dramatik deneyimler yaşarlar, oyunlar oynarlar. Ancak bu oyunlar yazılı bir metne dayanmaz, doğaçlama yoluyla katılımcılar tarafından yaratılır.Amaç katılımcıların bir süreçten geçmeleri ve yaratıcı imgelemlerini bir sanat formuyla özgürce dışa vurmalarıdır. Bu süreç sonunda ortaya bir gösteri de çıkabilir ve seyirciye sunulabilir ama çalışma bu gösteriye yönelik yapılmaz.Bu süreç katılımcıların kişilik gelişimi için olduğu kadar belli bir dersi öğretme amacıyla da kullanılabilir.Ne amaçla kullanılırsa kullanılsın önemli olan çocuk/genç katılımcılarca bu deneyimin yaşanması ve ortaya çıkan her ürünün onların malı olmasıdır.Kendini bir başkasının yerine koyarak diğer insanlara karşı daha duyarlı olabilme, kendini ifade etme, konuşma, problem çözme yetilerinin gelişmesi, topluca çalışma ve iş birliğini öğrenme bu çalışmalardan beklenen belli başlı sonuçlardır. &lt;br/&gt;Eğitimde tiyatro ise profesyonel grupların çocuk ve gençler için ve/veya onlarla birlikte yaptığı gösterilere verilen addır. Bu gruplar oyuncu/öğretmenlerden oluşur ve genellikle sosyal sorunlar ya da ders konularıyla ilgili programlar hazırlar ve bunları okullarda sunarlar. Burada program kelimesi özellikle kullanılmıştır.Çünkü bu gruplar sadece bir oyun sergilemekte kalmıyor, oyun öncesi ve sonrası etkinliklerle, seyirciyi oyuna katarak ele alınan konunun derinlemesine irdelenmesini amaçlıyorlar.Bu grupların birincil amacı seyirciyi tartışmalı bir konu üzerinde düşünmeye zorlamak, seyircinin konuyu daha iyi kavramasını ve hissetmesini sağlamaktır. Eğlendirmek birincil amaç olmamakla birlikte asla gözardı edilmemesi gereken bir konudur.Seyircinin ilgisini çekebilmek, onu oyuna katabilmek için değişik yöntemler denenmeli, tiyatro teknikleri belirli eğitsel amaçların hizmetinde kullanılmalıdır.Çocuk ti</description></item><item><title>FÜTÜRİZMİN TANIMI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?futurizmin-tanimi-379145.html</link><description>FÜTÜRİZMİN TANIMI&lt;br/&gt;(Fr. Futurisme, İta. Futurismo &lt; İta. Futuro).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kökten ıslahatçı eserleri ve belki de daha çok nazariyeleriyle XX. yüzyıl başında ortaya çıkmış olan aşırı inkılapçı bir İtalyan edebiyat ve sanat akımı. Bu akımın öncüsü ve şefi şair Filippo Tommaso Marinetti &quot;Figaro&quot; gazetesinde yayımladığı manifesto futurisita (Fütürizm bildirisi) (1909) ile İtalya ve Fransada dikkati üzerine çekmiştir. Fütürist akımın program ve prensiplerini kap sayan bu bildiride sürat ve saldırgan hareketler övülmüştür, müzelerin, kitaplıkların ve her çeşit akademilerin yıkılmasının gerekliliği bir adak olarak yüklenilmiştir. Süratin üstünlüğünü iddia  ve ilan eden Marinetti, bir yarış arabasının Samothrake zaferi (Yunan heykeli)nden daha güzel olduğunu ve buna ek olarak da: &quot;Mutlak içinde yaşıyoruz, çünkü &quot;her yerde hazır ve nazır olan&quot; edebi sürati biz yarattık&quot; demiştir. &lt;br/&gt;1910 yılından  itibaren İtalyan ressamları, Carlo CarrÃ , Boccioni, Luigi Russolo ve sonra da Giacomo Balla, Gino Severini, Milanoda Marinetti ile buluşarak, XVIII. yüzyıldan o güne kadara durgunluk içinde bulunan İtalyan sanatının durumunu inceledikten sonra onu daha dinamik bir akım yoluyla canlandırmak ve bu suretle batı dünyası içinde kaybetmiş olduğu sanat ve fikir itibarını çağdaş espriye ulaştırmak suretiyle yeniden kazandırmak yolundaki düşüncelerini &quot;Fütürist ressamlar&quot; bildirisiyle genç sanatçılara duyurmayı kararlaştırmışlardır (1910)  Fütürist Akım, İtalyada gürültülü gösterişlere yol açarken fütürist bir sergi de Bernheim - Juenes galerisinde (Paris) açılmıştır(1912).   Fütüristler çok statik buldukları kübizme karşı kendi adı altında ebedileşen dinamik duyguyu yeniden araştırmışlardır. Fransız şair ve tenkitçisi Apollinaire, kısa bir zaman fütüristlerle birleşmiş ve bütün ileri akımların bu  ad altında birleştirilmesini teklif etmişse de, Marinetti tarafından reddedilmiştir.&lt;br/&gt;Fütürizmin doğuşu, kübizmin yayılmaya başladığı yıllara rastlar. Fütüristler, kübistlerin araştırmalarından faydalanmakla birlikte, resim alanında yeni buluşlara gitmişler ve dikkate değer eserler arasında o zaman başlıca fütürist ressamlar tarafından yapılmış eşzamanlık anlayışı içinde kübist tarza giden kompozisyonlar yer almıştır. Boccioninin &quot;Elastiklik&quot;,  Severininin &quot;Uzayda Küre Şeklinde Genişleme&quot; tabloları bunlar arasındadır. Dünden esaslı surette ayrılmış, bugünü geçerek geleceği, onun dinamik varlığına ulaşmayı amaç edinmiş olan Fütürizm, plastik durgunluktan (statik teknik) bir başka duruma geçişi (dinamik teknik) sembolleştirmiştir. Çoğunlukla hareketli konular seçilmiş, dansözler, karnaval sahneleri, fabrika, motor, son hızla giden otomobil, uçak, mekanik araçlar gibi boşluk içinde yer değiştiren, değişen temalar üstün tutulmuştur. 1914 - 1918 Dünya Harbi ile Fütürizm hızını kaybetmiş, fakat Marinetti prensiplerinden geri dönmemiştir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İTALYADA FÜTÜRİZM VE METAFİZİK RESİM&lt;br/&gt;Empresiyonizm, fovizm, kübizm bazı sanat eleştirmenlerince bu sanat hareketlerine alaycı anlamda ve benze</description></item><item><title>EDEBİ SANATLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?edebi-sanatlar-384319.html</link><description>EDEBİ SANATLAR&lt;br/&gt;Edebiyatın malzemesi dildir. Dil mecazlarla zenginlik kazanır. Ortaya konulan eserlerde edebi sanatlar sayesinde ifade genişliği, tesirlilik, güzellik, orijinallik gibi vasıflar ortaya çıkar.&lt;br/&gt;Edebi sanat deyince hatırımıza ilk gelen Divan Edebiyatımız olur. Divan Edebiyatı&quot;nı takip eden Tanzimat Edebiyatı ve sonrasında da edebi sanatlara başvurulmuştur. Zira sözün güzellik kazanması açısından edebi sanatlar vazgeçilmez unsurlardır.&lt;br/&gt;TEZAD&lt;br/&gt;Manaca birbirinin karşıtı iki düşünce, duygu ve hayalin bir ifadede toplanmasıdır.&lt;br/&gt;Bir fikri zıddı ya da mukabiliyle anlamak daha tesirli olur. Birbirleriyle hiç benzerliği ve yakınlığı olmayan iki rengin yan yana getirilmesi nasıl dikkati çekerse bir ifade içerisinde de getirilmesi aynı neticeyi doğurur.&lt;br/&gt;Ne siyah eylemiş bu nasiyeyi&lt;br/&gt;Saçımı bembeyaz eden bahtım.&lt;br/&gt;Abdülhak Hamid&lt;br/&gt;(Saçımı bembeyaz eden bahtım, bu alnı ne siyah eylemiş.) Beytindeki iki zıt kavram &quot;siyah alın&quot; ve &quot;bembeyaz saç&quot; bir arada kullanılmıştır.&lt;br/&gt;Ne efsunkar imişsin ah ey didar-ı hürriyyet&lt;br/&gt;Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten&lt;br/&gt;Namık Kemal&lt;br/&gt;(Ey hürriyet, gerçi esaretten kurtulduk ama bu sefer de senin aşkının esiri olduk.) Beytin ikinci mısrasında tezad sanatı vardır. zıtlık meydana getiren kavramlar &quot;esir olmak&quot; ve &quot;esaretten kurtulmak&quot;tır. &lt;br/&gt;Bir leyl-i inşiraha kavuşmaksızın Kemal&lt;br/&gt;Yandın ila-nihaye remad olmadın gönül&lt;br/&gt;Yahya Kemal&lt;br/&gt;(Kemal bir ferahlık gecesine kavuşmaksızın, Ey gönül devamlı yandın ama kül olmadın.) Beyitte &quot;yanmak&quot; fakat &quot;kül olmamak&quot; kavramları birbirine zıttır. &lt;br/&gt;TENASÜB&lt;br/&gt;Kelime manası uygunluk demektir. Uygunluk, uyuşturma, uygun kelimeleri bir araya toplama şeklinde belirtilmektedir. &lt;br/&gt;Tenasüb, tezatlı (zıt anlamlı) olanlar dışında anlamca birbiriyle ilgili kelimeleri bir arada &amp;#8211;en az iki kelimeyi- kullanmak sanatıdır. &lt;br/&gt;Ney-i bezm-i gamem ey mah ne bulursan yele ver&lt;br/&gt;Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı&lt;br/&gt;Fuzuli&lt;br/&gt;Şair ızdırabı sebebiyle devamlı ah edip, inlemektedir. İçi ya</description></item><item><title>SANAT - AŞIK FERRAHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-asik-ferrahi-403350.html</link><description>aşık ferrahi</description></item><item><title>DADAİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?dadaizm-348657.html</link><description>DADAİZM&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İÇİNDEKİLER:-&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Dadaizm nedir?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Dadaizm nasıl ortaya çıkmıştır?&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Dadaizmin çıkış nedeni&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Dadaizmin gelişmesi&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Dadaizmin etkileri&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Dadaizm ve Sürrealizm&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DADAİZM:-&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kurucusu Tristan Tzara olan dadaizm, her türlü dil ve estetik kuralını yıkmayı amaçlayan bir sanat akımıdır. 20. yüzyıl başlarında Zürich, New York, Berlin, Köln, Paris ve Hannover kentlerinde ortaya çıkmıştır.&lt;br/&gt;İsmi(&quot;dada&quot;), Fransızca&quot;da tahta at anlamına gelen bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. 1. Dünya Savaşının ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Fransız edebiyatında 20. yüzyılın başlarında gelişen bu akım, savaşın hemen sonrasında geliştiği için güvensizlik ve umutsuzluk ortamının ürünüdür. &lt;br/&gt;Dadaizmle beraber pek çok yeni şey gelişmiştir: yeni düşünceler, yeni hedefler ve yeni insanlar gibi. Diğer sanat akımlarının aksine, dadaizm belli karakteristiklere bağlı değildi. Dadaist sanat, onu okuyan ya da gören kişinin yorumuna veya algılamasına göre değişiklik gösterebilirdi. Dadaizm sayesinde, insanların duyguları o anda nasıl hissettiklerine bağlı olarak gelişirdi. &lt;br/&gt;İnsanın anlamsızlık üzerine kurduğu mantıksal zincir yerine, mantıksal bağı bulunmayan anlamdışılık konmalıdır. Dadaizm, sanata karşı doğanın yanındadır. Dadaizm&quot;e göre doğada anlam yoktur, buna göre de sanatta da anlam olmamalıdır.&lt;br/&gt;Dadaizmin öncülerinden biri olan Hans Arp Sosyal Estetikten zamanla daha fazla uzaklaştım isimli yazısında Dada hareketini çok iyi bir şekilde özetliyor: Dada insanın akla uygun aldanışlarını ortadan kaldırmayı ve de doğal ve mantıksız düzene yeniden kavuşmayı amaçlamıştır. Dada insanın mantıklı anlamsızlıklarını, mantıksız saçmalıklarla değiştirmeyi istemektedir. İşte bu yüzden biz Dadanın büyük davulunu bütün gücümüzle çalıyoruz ve mantıksızlığın övgülerini tüm nefesimizle üflüyoruz. ...Dada için felsefeler bırakılmış eski bir diş fırçasından daha az değerlidir, Dada onları büyük dünya liderlerine bırakır. Dada erdemin resmi sözlüğünün iğrenç entrikalarını kınamaktadır. Dada saçma olan için vardır, ki bu saçmalık anlamsızlık anlamına gelmez. Dada doğa gibi saçma ve akla aykırıdır. Dada doğadan yana ve Sanatın karşısındadır...&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DADAİZM NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?:-&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Dada ismi, Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Janco ve Emmy Henningsin aralarında bulunduğu bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı 1916 yılında Zürihte Hugo Ballin açtığı cafede toplanmasıyla benimsenmiştir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DADAİZMİN ÇIKIŞ NEDENİ:-&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;I. Dünya Savaşının katliamlarına ve budalalığına duyulan nefret ve tiksintiden doğan bu hareket, şok etkisi yaratan taktiklerle ve alay ederek, teknolojik ilerlemeye körü körüne bağlanmanın yüzeyselliğini, Avrupa toplumunun yozlaşmasını, savaş, toplum, gelenek, din ve sanat gibi tüm yerleşik değerleri protesto etmekte ve alışılmış estetiğe karşı çıkan yapıtlarını anlatmaktaydı. Kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini vurguluyorlardı. Dada hareketi yaratıcı sanatı canlandırma amacıyla yeni deneysel ifade formları bulmak için çaba göstermiştir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DADAİZMİN GELİŞMESİ:-&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Savaşın bitmesinden sonra 1918de Dada hareketi Almanyaya sıçradı ve burada aşırı sağın yükselen militer ve milliyetçi politikalarına bir çeşit karşı duruş halini aldı. Tutumlarıyla kamuoyunu sarsmak, şaşırtmak ve onu uyuşukluğundan çekip çıkarmak isteyen dadaistler, bunun için yerleşik dil ve estetik kurallarına başkaldırdılar. Sözcüklerin sözlük anlamını bile yadsıdılar.&lt;br/&gt;Dadacılık, ABD&quot;de Alfred Stieglitz ve Walter Arensbergs gibi iki zengin sanatseverin çabalarıyla gelişmiştir. Stieglitz&quot;in New York kentindeki &quot;291&quot; adlı sanat galerisi ve Arensbergs&quot;in stüdyosu hareketin merkezi haline geldi. ABD&quot;de Zürich&quot;teki hareketten bağımsız olarak çıkan etkinliklere Man Ray, Morton Schamberg ve Francis Picabia gibi sanatçılar da katıldı. The Blind Man, Rongwron</description></item><item><title>RESİM AKIMLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-akimlari-449824.html</link><description>Rönesans Sanatı &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Avrupa&quot;da 14. yüzyılın sonuyla 15. ve 16. yüzyılı kapsayan bir bilim ve sanat dönemi. Ortaçağdan sonra, hümanizmin etkisiyle ortaya çıkan Rönesans dönemi, eski Yunan ve Roma kültürünü canlandırmayı amaçladı. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans, yeniden doğuş anlamına geliyor. O dönemde, anlamına uygun olarak, bilim alanında, sanat alanında çok önemli gelişmeler yaşandı. Dinsel bağnazlıklar yerini, yeni ve gerçekçi düşüncelere bıraktı. İdeal güzellik kavramı ortaya çıktı. İnsan ideal güzellik kavramı içinde ve ideal boyutlarda işlendi. &lt;br/&gt;Özellikleri:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Erken Rönesans Dönemi: &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Tek kaçma noktalı perspektif ilk kez uygulandı. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Sanatçılar, içerikten çok biçimle ilgilendiler. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Figürün kompozisyon içindeki yeri önem kazandı. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Sanat, yeniliklere açıldı. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* İnsanın anatomik yapısını inceleyerek, doğru tasvir etmeyi amaçlayan Leonardo da Vinci, döneme damgasını vuran isimdi. Özellikle &quot;Son Akşam Yemeği&quot; tablosu... &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Temsilcileri: Leonardo da Vinci, Masaccio, Fra Angelico, Belliniler dönemin önemli sanatçılarıydı. &lt;br/&gt;Yüksek Rönesans Dönemi:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* 15. yüzyılda resimde uyum ve dengenin sağlanması ve harekete yer verilmesi önem kazandı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Çizgisel perspektif geliştirildi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Rafaello, Madonna resmiyle ideal güzelliği çok net bir biçimde yükseltti. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Michelangelo ise insan gücünü ön plana çıkarttı. &lt;br/&gt;Temsilcileri: Michelangelo, Raffaello ve Tiziano &lt;br/&gt;Maniyerizm &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Yüksek Rönesansın sona ermesi 1520lerde Maniyerizm&quot;i yarattı. Yüksek Rönesansın klasikçiliği ve idealleştirilmiş doğalcılığına tepki olarak doğdu. Avrupada 1600lere kadar etkisi devam etti. &lt;br/&gt;Maniyerizm, Yüksek Rönesans döneminde yapılan sanatın &quot;yozlaşmış&quot; biçimi olarak yorumlandı. Uzun süre aşağılanmaktan kurtulamayan akım, hak ettiği değere 20. yüzyılda kavuştu. Gösterişli tekniği ve zarifliğiyle 20. yüzyıl insanına çekici ve enteresan geldi. &lt;br/&gt;Özellikleri:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Akademizme karşı çıkan, farklı beğenilere, karşıtlıklara açık bir akım. Özellikle saray çevreleri tarafından çok ilgi gördü. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Leonardo da Vinci, Michelangelo, Raffaello gibi sanatçıların arkasından gelen ressamlar figüratif kompozisyonlarında tekniği ve üslubu ön planda tuttular.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Doğal olmayan, yapay bir çıplak insan vücudu yarattılar. Bu vücutları zoraki ve yapay pozlar içinde resimlediler. İnsan boyutlarıyla oynayarak, kol ve bacakları abartılı şekilde uzatıp, başları küçülttüler. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Yapıtlara, çarpıcı renkler, perspektif anlayışını yok eden ölçekler, abartı ve karmaşa hakimdi. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Klasik unsurlar ve eski çağların bazı görsel unsurları resimlerin içeriğini oluşturuyordu.&lt;br/&gt;Temsilcileri:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Raffaello &quot;İsa&quot;nın Nura Bürünüşü&quot;&lt;br/&gt;Rosso Fiorentino &quot;İsa&quot;nın Çarmıhtan İndirilmesi&quot;, &quot;Ölü İsa Meleklerle&quot;&lt;br/&gt;Jacopo da Pontormo &quot;İsa&quot;nın Çarmıhtan İndirilmesi&quot;&lt;br/&gt;Parmigianino &quot;Uzun Boyunlu Madonna&quot;&lt;br/&gt;Michelangelo &quot;Son Yargı&quot;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Giulio Romano, Perino del Vaga, Polidoro da Caravaggio, Giorgio Vasari, Daniele da Volterra, Francesco Salviati, Domenico Beccafumi, Federigo Zuccano, Pellegrino Tibaldi, Il Bronzino, Bartholomaeus Spranger, Hendrik Goltzius, Hans von Aachen.&lt;br/&gt;Barok Sanat &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Barok sanat, Avrupa ülkelerinde 17. yüzyılda resim, heykel, müzik ve özellikle mimarlık alanında hakim olan sanat anlayışı olarak tanımlanabilir. &lt;br/&gt;Güney Amerika sömürgelerinde ve Almanya&quot;da 18. yüzyılda en önemli örnekleri verildi.&lt;br/&gt;Temel Özellikleri:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Biçim zenginliği.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Abartılı boyutlara varan süslemeler&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Görkem ve soyluluk &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Dağınık figürler&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Canlılık ve hareket&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Gerilim&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Duygusal durumların abartılı ele alınması.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;* Antik Çağ&quot;ın etkileri Barok sanatta da görülür.&lt;br/&gt;Temsilcileri:&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Annibale Carracci, Caravaggio (Erken Barok), Nicolas Poussin, Peter Paul Rubens, Vermeer, Rembrandt, Velazquez, Sir Anthony Van Dyck</description></item><item><title>KÜLTÜR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kultur-383029.html</link><description>İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;KÜLTÜR1&lt;br/&gt;KÜLTÜRÜN ÖZELLİKLERİ1&lt;br/&gt;KÜLTÜRÜN UNSURLARI2&lt;br/&gt;KÜLTÜREL DEĞERLER VE NORMLAR3&lt;br/&gt;Kültürün İncelenmesinde Sistem Yaklaşımı5&lt;br/&gt;DEĞİŞİK KÜLTÜRLERDE TÜKETİCİ DAVRANIŞLARI7&lt;br/&gt;HEDEF TÜKETİCİNİN KÜLTÜREL SİSTEMİNE YENİLİĞİN UYUMU VE &lt;br/&gt;KABULÜ8&lt;br/&gt;KÜLTÜRÜN DOĞRUDAN VE DOLAYLI ETKİSİ9&lt;br/&gt;SONUÇ10&lt;br/&gt;KAYNAKÇA11&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;KÜLTÜR&lt;br/&gt;Davranışları en geniş biçimde etkileyen unsur, kuşkusuz içinde  yaşadığımız kültürdür. Tüketici davranışlarına etkide bulunan psikoloji ve sosyal etmenlerin hepsi kültürün etkisindedir. Bir ülkenin kültürü, o ülkede üretilen ürünlerin belirlenmesine olduğu kadar, tüketimine de etkide bulunur. Bu yüzden, toplumun inanç ve değer yargılarının bilinmesi ve bunların toplumun üyeleri üzerindeki etkilerinin incelenmesi pazarlamacılar için vazgeçilmez bir görevdir.&lt;br/&gt;Kültür konusunda çok sayıda tanım vardır. Bunlar arasında, tüketici davranışları açısından önemli olanı Linton&quot;un tanımıdır. Kültür belirli, bir toplumun üyeleri tarafından paylaşılan ve aktarılan davranış sonuçları ile öğrenilen davranışlar bütünüdür. &lt;br/&gt;Tüketici davranışı açısından kültürü &quot;toplumun üyelerinin davranışlarını düzenlemeye yardım eden ve nesilden nesile aktarılan inançların değerlerin, örf ve adetlerin bütünü&quot; olarak tanımlamak mümkündür.  &lt;br/&gt;KÜLTÜRÜN ÖZELLİKLERİ&lt;br/&gt;Kültürün incelenebilmesi için, özelliklerinin bilinmesi gerekmektedir. Ancak bu özelliklerin bilinmesi ile kültürün tüketici davranışları üzerindeki etkilerini incelemek olasıdır. Konumuz ile ilgili olanları ele alınacak ve incelenecektir. Kültürün belirgin ve genelde kabul görmüş özellikleri şunlardır: &lt;br/&gt;1- Kültür öğrenilmiş davranışlar topluluğudur.&lt;br/&gt;2- Kültür, toplumun üyelerince paylaşılmıştır.&lt;br/&gt;3- Kültür değişebilir&lt;br/&gt;Kültür, insanlarda doğuştan varolmayıp, doğumdan sonraki yaşamda kazanılan alışkanlıklardır. Kültürel değerler yaşamın ilk aşamalarında öğrenilir ve değişmeye karşı koyan bir eğilim taşır. Bu yüzden, pazarlamacılar kültürel değerler yargılarını değiştirme yerine, bu değerleri göz önüne alan çalışmalar yapmalıdır.&lt;br/&gt;Kültür, toplum üyelerince paylaşılmış değerler ve inançlar sistemidir. Bu değerler ve inançlar kuşaktan kuşağa aktarılır. Kültürel değerler, sadece bir zaman diliminde değil, geçmiş ve gelecek kuşaklarda da paylaşılır. Toplumsallaşma yoluyla oluşan bu olay süreklilik taşır. Kültürel değerlerde bu süreç içerisinde bazı ufak değişmeler olabilirse de, büyük ve derin değişmeler, sapmalar normal koşullarda olmaz. Kültürün toplumun üyelerince paylaşılma özelliği pazarlamacıları grupları incelemeye yöneltmiştir. Bu yüzden, belirli büyüklükteki grupların davranış benzerlikleri pazarlama stratejilerine ve uygulamalarına temel oluşturmalıdır.&lt;br/&gt;Kültür zaman içerisinde değişir. Bu aynı zamanda çevre koşullarına kültürün uyum sağlaması ile olur. Teknolojik gelişmeler ve bunun sonucu olarak iletişim konusundaki yenilikler kültürel değişimi ve uyumu hızlandıran önemli etmenlerdendir.&lt;br/&gt;Bu özelliklerin dışında önemli bir diğer özellik de kültürün çeşitli ihtiyaçları giderme öze</description></item><item><title>SANAT - BU ÜLKE(CEMİL MERİÇ)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-bu-ulke(cemil-meric)-403378.html</link><description>bu ülke(cemil meriç)</description></item><item><title>AVRUPA RESİM SANATINDA ZİHİNSEL VE BEDENSEL ÖZÜRLÜ FİGÜRLE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?avrupa-resim-sanatinda-zihinsel-ve-bedensel-ozurlu-figurle-381290.html</link><description>KONU İLE İLGİLİ UYGULAMA ÇALIŞMALARININ RAPORU&lt;br/&gt;Tezimizin konusu itibarı ile yapılan araştırmada &quot;Avrupa Resim Sanatında Zihinsel ve Bedensel Özürlü Figürlerin Ele Alınışı&quot; incelenmiştir Çalışmanın  I. Bölümünde, Özürlü Bireylerin Problemleri, Hakları, Politikaları, Sorunları üzerine edinilen bilgilerin ve bu insanların mücadelelerinin, araştırmanın uygulama kısmının yön bulmasında etkisi büyüktür. Günümüzden bir örnekle somutlaştırılmıştır. Sanat Tarihi boyunca çeşitli konularda, çeşitli kesimlerden işlenen özürlü figürler esas alınarak seçilen figür, türlü anlatımlarda yer almıştır. Çalışmanın ilk bölümü altı tablodan oluşan, yaratılan kahramanın bir günlük rutin yaşamını anlatan bir seridir. Sonuç bölümünde de bahsettiğimiz bu çalışmalar şöyledir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kader Serisi :&lt;br/&gt;1. TUVAL : &quot;Kader&quot; isimli bu çalışmanın ebatları 122 x 123 cm.dir. Tuval üzerine transfer tekniği ile yapılan bu çalışmanın fonu yeşil plastik boya ile oluşmuştur. Fotokopide büyütülen fotoğraf, polizolan denen tutucu maddeyle tuval yüzeyine yapıştırılır. Polizolan kısım kısım sürülür, fotokopi ters çevrilip sürülen yüzey kadar olan bölüm yapıştırılır. Tamamı yapıştıktan  4-5 saat sonra tuvalin yüzeyi ıslatılarak kağıdın üst tabakası çıkarılır. Kağıttan temizlenip, kurutulduktan sonra haşhaş yağı sürülerek netleştirilir.&lt;br/&gt;Çalışmaya ismini veren bu kadının kimliği I. Tuvalde oluşturulmuştur. Kader yalnızca bir özürlü değildir. Örneklerde en çok soylu cüceler, dilenciler yer almaktadır. Oysa Kader farklı bir sektörde çalışır. Günümüzden alınan bu örnek, Beyoğlu Fuhuş piyasasının en ilginç ve tanıdık tiplerinden biri. Asıl işi kadın satıcılığı olan Kader, özürüne rağmen normal erkekler tarafından tercih edilip, rağbet gören bir kadındır. Doğa eksikleriyle, kusurlarıyla bütün varlıkları bir arada barındırır. Fonun yeşil bir peyzaj olması, figürün fonla bütünleşmesinin nedeni özürlünün de, normal insanlar gibi bu doğaya ait olduklarını vurgular.  (Yapılış Tarihi : 16 Şubat</description></item><item><title>SANAT - THE LORD OF THE RİNGS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-the-lord-of-the-rings-403441.html</link><description>the lord of the rings</description></item><item><title>SANAT - KADRO HAREKATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-kadro-harekati-403302.html</link><description>kadro harekatı</description></item><item><title>SANAT - AGOP ARAD</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-agop-arad-403150.html</link><description>agop arad</description></item><item><title>FÜTÜRİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?futurizm-367232.html</link><description>FÜTÜRİZMİN TANIMI&lt;br/&gt;(Fr. Futurisme, İta. Futurismo &lt; İta. Futuro).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Kökten ıslahatçı eserleri ve belki de daha çok nazariyeleriyle XX. yüzyıl başında ortaya çıkmış olan aşırı inkılapçı bir İtalyan edebiyat ve sanat akımı. Bu akımın öncüsü ve şefi şair Filippo Tommaso Marinetti &quot;Figaro&quot; gazetesinde yayımladığı manifesto futurisita (Fütürizm bildirisi) (1909) ile İtalya ve Fransada dikkati üzerine çekmiştir. Fütürist akımın program ve prensiplerini kap sayan bu bildiride sürat ve saldırgan hareketler övülmüştür, müzelerin, kitaplıkların ve her çeşit akademilerin yıkılmasının gerekliliği bir adak olarak yüklenilmiştir. Süratin üstünlüğünü iddia  ve ilan eden Marinetti, bir yarış arabasının Samothrake zaferi (Yunan heykeli)nden daha güzel olduğunu ve buna ek olarak da: &quot;Mutlak içinde yaşıyoruz, çünkü &quot;her yerde hazır ve nazır olan&quot; edebi sürati biz yarattık&quot; demiştir. &lt;br/&gt;1910 yılından  itibaren İtalyan ressamları, Carlo CarrÃ , Boccioni, Luigi Russolo ve sonra da Giacomo Balla, Gino Severini, Milanoda Marinetti ile buluşarak, XVIII. yüzyıldan o güne kadara durgunluk içinde bulunan İtalyan sanatının durumunu inceledikten sonra onu daha dinamik bir akım yoluyla canlandırmak ve bu suretle batı dünyası içinde kaybetmiş olduğu sanat ve fikir itibarını çağdaş espriye ulaştırmak suretiyle yeniden kazandırmak yolundaki düşüncelerini &quot;Fütürist ressamlar&quot; bildirisiyle genç sanatçılara duyurmayı kararlaştırmışlardır (1910)  Fütürist Akım, İtalyada gürültülü gösterişlere yol açarken fütürist bir sergi de Bernheim - Juenes galerisinde (Paris) açılmıştır(1912).   Fütüristler çok statik buldukları kübizme karşı kendi adı altında ebedileşen dinamik duyguyu yeniden araştırmışlardır. Fransız şair ve tenkitçisi Apollinaire, kısa bir zaman fütüristlerle birleşmiş ve bütün ileri akımların bu  ad altında birleştirilmesini teklif etmişse de, Marinetti tarafından reddedilmiştir.&lt;br/&gt;Fütürizmin doğuşu, kübizmin yayılmaya başladığı yıllara rastlar. Fütüristler, kübistlerin araştırmalarından faydalanmakla birlikte, resim alanında yeni buluşlara gitmişler ve dikkate değer eserler arasında o zaman başlıca fütürist ressamlar tarafından yapılmış eşzamanlık anlayışı içinde kübist tarza giden kompozisyonlar yer almıştır. Boccioninin &quot;Elastiklik&quot;,  Severininin &quot;Uzayda Küre Şeklinde Genişleme&quot; tabloları bunlar arasındadır. Dünden esaslı surette ayrılmış, bugünü geçerek geleceği, onun dinamik varlığına ulaşmayı amaç edinmiş olan Fütürizm, plastik durgunluktan (statik teknik) bir başka duruma geçişi (dinamik teknik) sembolleştirmiştir. Çoğunlukla hareketli konular seçilmiş, dansözler, karnaval sahneleri, fabrika, motor, son hızla giden otomobil, uçak, mekanik araçlar gibi boşluk içinde yer değiştiren, değişen temalar üstün tutulmuştur. 1914 - 1918 Dünya Harbi ile Fütürizm hızını kaybetmiş, fakat Marinetti prensiplerinden geri dönmemiştir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İTALYADA FÜTÜRİZM VE METAFİZİK RESİM&lt;br/&gt;Empresiyonizm, fovizm, kübizm bazı sanat eleştirmenlerince bu sanat hareketlerine alaycı anlamda ve benzetmelerle verilen adlardı, Oysa fütürizm bir grup İtalyan sanatçısının filozofik, politik ve artistik ilkelere ve kavramlara göre oluşturdukları, niteliği ve amacı belli bir sanat hareketidir.&lt;br/&gt;Fütürizmin kurucu ve teorisyeni Tomasso Marinetti 1909 yılında Figaro gazetesinde yayınlanan ilk manifestosunun 10 maddesinde fütürizmin çok yönlü sanatsal amaç ve ilkelerini saptamıştır. Bu maddelerde, özetle;&lt;br/&gt;-Şiirde temel öğeler cesaret, cüret ve isyandır,&lt;br/&gt;-Edebiyat durgunluktan ve uyuşukluktan sıyrılmalıdır. Edebiyatta işlenecek konular saldırgan hareketler, kavga ve dövüştür.&lt;br/&gt;-Dünya yeni bir güzellikle zenginleşmiştir. Yeni güzellik sürattir, hızdır, Motoru güçle sarsılan, homurdanan bir yarış arabası Victoire de Samotracedan daha güzeldir. &lt;br/&gt;-Ancak kavga güzeldir. Saldırgan niteliksiz bir şaheser olamaz. Şiir tanınmayan ve bilinmeyen güçlere karşı saldırgan olmalıdır.&lt;br/&gt;-Yüzyılların en yüksek noktasında bulunuluyor. Olanaksızların kapısını açmak dururken geride kalınmamalıdır. Zaman ve mekan artık ölmüştür. Sınırsız ebedi sürat elde edildiğine göre, mutlakta (absolu) yaşanıyor demektir.   &lt;br/&gt;-Dünyanın tek sağlık ilacı savaştır, militarizm, feminizm, fırsat kollayıcılık, çıkarcılık lanetlenmelidir,   denmektedir.</description></item><item><title>EBRU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ebru-449504.html</link><description>EBRU &lt;br/&gt;Kitre gibi kıvamlaştırıcı maddeler katılarak yoğunluğu arttırılan suya serpilen boyalarla bir desen elde edilmesi, suyun üstüne kapatılan kağıda geçirilmesi sanatı. Sözcüğün aslının &quot;bulut gibi&quot;, &quot;bulutumsu&quot; anlamlarına gelen Farsça ebriden ya da abru &quot;su yüzü&quot; sözcüğünden geldiği kabul edilir. Ebrulu kağıttaki desenler gerçekten de yer yer bulutu andırır. Fransızlar bu desenlerin mermere benzeyen damarlarından ötürü ebru&quot;ya papier marbre, İngilizler de marbled paper adını verirler. Araplar ise ebru yerine, damarlı kağıt anlamına gelen varakül-mücezza sözcüğünü kullanırlar. Ebru sanatının önce nerede ortaya çıktığı kesin olarak belli olmamakla birlikte , ilk kez Çinde,Türkistanda ya da Hindistanda yapıldığını ileri sürenler vardır. İran kaynakları ilk ebruyu Hindistandaki İranlıların Mir Muhammed Tahir adlı bir İranlı sanatçının yaptığı ebrulu kağıtları Hindistandan İrana gönderilmesiyle ülkede ebru sanatının yaygınlaştığını belirtmişlerdir. Gene İran kaynaklarına göre ebru sanatı, İrandan Anadoluya geçmiştir. XI. yüzyılın sonlarında Türkiyeye gelen tüccarlar, diplomatlar ve seyyarlar bu sanatı Avrupaya taşımışlar ve adına &quot;Türk Kağıdı&quot; demişlerdir. İtalya, Almanya, Fransa ve İngilterede yaygın olarak kullanılmıştır. Osmanlıda Ebru sanatı; İlk zamanlarda resmi devlet belgeleri ile çeşitli anlaşmaların yazıldığı, özellikle ince desenli kağıtların zemin olarak tercih edildiği bir kullanım alanı bulmuştur. Böylelikle, belge üzerinde tahrifatın önlenmeye çalışılmasıdır ki, bu da tıpkı günümüzdeki bank-not ve çek defterlerindeki fon desenlerinin silinti girişimlerini belli etmesi mantığına uymaktadır. Daha sonra Ebru sanatı, İslam sanatları arasında önemli bir yer tutmuştur. Türkler, İslamiyete çok yüce bir iman ile bağlandılar. Her konuda olduğu gibi, sanatın da hemen tüm dallarında &quot;İLAHİ&quot; güzellikleri ifade etmeye çalışmışlardır. Mimaride, müzikte, süslemede hep mistik güzelliklerin arayışı içinde olduklarını görmekteyiz. O dönemde (XI.yy-XIXyy) birçok tekkeler usta-çırak yöntemi ile öğrenci yetiştiren &quot;sanat atelyeleri&quot; haline gelmiştir. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;CAMDA EBRU &lt;br/&gt;Cam üzerine ebru geleneksel ebru yaklaşımına yani süsleme sanatına dayanırken diğer yandan modern çizgiler sunarak yeni bir anlayışı ve yaşam tarzını oluşturmaya katkıda bulunan bir yaklaşımdır. &lt;br/&gt;Ebru, soyut resmin, gerçek üstü yaklaşımların en güçlü mekanlarındandır. Yüzlerce yıldır su da resim yapmıştır insanlar. &lt;br/&gt;Suyu yoğunlaştırmışlar, boyaları açmışlar, suyun akışkanlığından da yararlanıp oluşan desenleri kağıtlara almışlardı.&lt;br/&gt;Zor ve uğraştırıcı bir sanattır, ebru. Geri dönüşü yoktur, tekrarı yoktur, çok değişkenli bir sanattır ve uzun bir yoğunlaşma süresi gerektirir.&lt;br/&gt;Ebru günümüzde su üstünde yapılan renk çalışmasını bir yüzeye aktarmak olarak tanımlanabilir.&lt;br/&gt;Ebru geleneksel sanatlarda görülen öğretici ve eğitici yanını, yalnızca Ebru sanatçısı üzerinde gösterir, sadece görsel beğeniye ve güzele yönelik bir arayışın uygulandığı ender geleneksel sanatlardan biridir.&lt;br/&gt;Sanatın günlük yaşamla içiçe geçtiği günümüzde, yeniliklere açık, böylesine özgün bir sanatı daha geniş kesimlere ulaştırmak ve geleneksel tarzları modern biçimlerle kaynaştırıp, çok özel ve tek ürünler sunmak için ebruyu cama uygulayıp, günlük yaşamda kullanılan objelerde yer almasını sağladık.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;EBRUNUN TARİHÇESİ &lt;br/&gt;Tam olarak ilk yapılış tarihi bilinmemekle birlikte Orta Asyada Horasan civarlarında ortaya çıktığı ve göçler vasıtasıyla Anadoluya ulaştığı bilinmektedir. Ancak ebrunun kağıt yapımıyla beraber ortaya çıktığı düşüncesi çok daha geçerli görülmektedir. &lt;br/&gt;Ebru uzun yıllar boyunca yan kağıdı ve hat sanatında fon işlevi olarak kullanılmış; Başlıbaşına bir sanat dalı olmak için yüzyıllarca beklemiştir.&lt;br/&gt;Oysa, yüzyılların bu birikimi Türklerden öğrenilmesine rağmen, Avrupa da çok daha hızlı bir biçimde başlıbaşına bir sanat faaliyeti olarak görülmüş ve yarı mekanik atölyelerde seri üretilerek yeni gelişmekte olan bağımsız Türk ebruculuğuna darbe vurmuştur.&lt;br/&gt;Ancak Türk ebru sanatı da aynı dönemde batılılaşma etkileriylede çiçekli ebrular gibi figüratif ögelere yönelmiş kendine yeni bir yol açmış ve bu gün o üzerindeki yüzlerce yıllık durgunluğu atmıştır.&lt;br/&gt;Artık ülkemizde bağımsız ebru sanatından , ebru sanatçılarından ,eserlerinden ve estetik değerlerinden söz etmek mümkündür.&lt;br/&gt;On beş yıdan bu yana ebru çalışmalarını sürdüren Reng-i Su atölyesi, bu birikimden yola çıkıp; Başta cam ve tuval olmak üzere çeşitli yüzeylere, kendi renk yaklaşımlarını da katarak oluşturduğu yeni</description></item><item><title>RÖNESANSTA SANAT</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ronesansta-sanat-381992.html</link><description>RÖNESANSTA SANAT&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İTALYADA RÖNESANS SANATI&lt;br/&gt;Rönesansta İtalyan sanatı üç aşamada oluşmuş ve gelişmiştir&lt;br/&gt;A. XIV. yüzyıl - Trecento (treçento) hazırlık aşaması. Primitif  denilen &lt;br/&gt;    sanatçılar&lt;br/&gt;B. XV. yüzyıl Quatrocento (kvatroçento) ilk Rönesans aşaması&lt;br/&gt;C. XVI. yüzyıl Cinquecento (çinkveçento) Klasik Rönesans aşaması.&lt;br/&gt;HAZIRLIK AŞAMASI - PRİMİTİFLER&lt;br/&gt;Orta çağda İtalya roman sanatın formlarını benimseyerek uygulamış, çok yaygın olan gotik mimarlığa öncelik tanımamıştır. Resim sanatında ise Bizans sanatı mozaik ve freskleri ile, uzun süre, İtalya&quot;da geçerli olmuştur. Ravenna, Milano, Roma ve Sicilya&quot;da ki dinsel yapılar Bizans mozaik ve freskleriyle süslenmiştir. Venedik ise belli başına bir Bizans sanatı merkezi haline gelmiştir. İnsan ve eşyayı mekan içinde değerlendirmek şeklinde tanımlanan naturalizm ve onun gereği olarak sanatta ve özellikle resim sanatında hacim, gölge-ışık ve perspektif uygulamaları Avrupalı sanatçıların orta çağ sanatlarından yavaş yavaş ayrılmalarıyla mümkün olabilmiştir. Bu basit bir sanat olayı değil, zihinsel bir gelişmenin ifadesidir. Orta çağ sanatında büyük ölçüde egemen olan listisizm ve sembolizm bu çaba ile sona erdirilmiştir. Doğa sevgisi ve doğayı daha iyi inceleyerek sanatta olduğu gibi yansıtmak isteği rönesansın karakteristiğidir. Bu sonuca yönelik çabalarda bulunan ilk sanatçılara primitifler adı verilmiştir. Ancak; primirtif deyimi ilkel anlamında kullanılmamaktadır. Bu sanatçılar İtalyan rönesans sanatını hazırlamışlardır. İtalyan primitifleri, kuzey Avrupa memleketleri primitifleri de gotik sanatın ilke ve etkilerinden sıyrılmak suretiyle yeni bir sanat aşamasına yönelebilmişlerdir.  &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cimabue (Cenni di Peppo. 1240-1301)&lt;br/&gt;Arezzodaki St. Dominique kilisesinde bulunan Çarmıhta ısa tasvirinde volümü gölge-ışık oyunlarıyla belirtmeye çalışmıştır. Çizgileri uzatılmış ağız ve gözler. bütün vücut engin bir ızdırabı yansıtabilmektedir. Soyut görünüşüne rağmen bu eser plastik özellikleriyle sanatçının yeni bir sanatsal atılım içinde bulunduğunu göstermektedir. Cimabuenin Assisideki iki katlı kilisenin alt bölümü duvarlarına fresk olarak işlemiş bulunduğu San Francesco tasviri de ayni ölçüde anlamlı bir eserdir. Mavi bir fon üzerinde, adeta kabartma gibi görünen Aziz, portre izlenimi verecek kadar kişisel nitelikler. psikolojik yüz iadesi göstermektedir. Kahverengi boya, gölgelerle giysinin kıvrımlarını ve vücut volümünü belirtmektedir.&lt;br/&gt;Cimabuenin çağdaşı Sienalı Duccio Bueninsegna (1255-1319) Siena katedrali için gösterişli bir Maesta (tahta kurulmuş Meryem tasviri) retablı hazırlamıştır. Detramp tekniği ile yapılmış bulunan eserin ön ve arka yüzlerinde 45 küçük pano görülmektedir. Panolarda Meryem ile İsanın yaşam öyküleri tasvir olunmuştur. İsanın Mezarında Kadınlar. Emmaus Şehrine Giriş, Zeytin dağında Dua konulu panolar dikkate değer. Birinci panoda dramatik bir ifade vardır. Renkler geniş planlar (a-plat) halindeki mavi, kırmızı ve mor renklerdir. Dirilen İsanın karşısında hayretle irkilen aziz kadınlar gruplandırılmıştır. Emmaus Şehrine Giriş panosunda şehrin bir bölümü sınırlı bir mekan içinde, üç ayrı olay aynı zamanda gösterilmiştir. Havarileriyle İsa, dua eden İsa, uyuyan Havariler üç ayrı olayın bölümleridir. Duccio, Cimabueye oranla geleneğe daha bağlı görünmektedir. &lt;br/&gt;Giotto Bondone (Cotto, 1267-1337)&lt;br/&gt;İlk Rönesansı haber veren sanatçı, hiç kuşkusuz. Floransalı Giotte di Bondone&quot;dir. Giotto (Cotto,T267-1337) bir rivayete göre, Cimabue&quot;nin yanında yetişmiştir. Sanatçı bir frek ustasıdır. Bu sanatçının freskleri Assiside San Francesco kilisesinde, Paduada Scrovegni (Skrovenyi) capellasında ve Floransada Santa Croce (Santa Kroçe) kilisesinde bulunmaktadır Padua freskleri sanatçının sitilini yeterince ve gereğince tanıtabilir. Freskler ısa ve Meryemin yaşamlarının öyküsüdür. Giotto olayları jestlerle nitelendirilebilmiştir. Mekan ve volüm değerlendirilmeleri denemesi gereğince yapılabilmiştir. Psikolojik ifadeler çok anlamlıdır. Mavi, pembe, kırmızı ve sarı renkler kullanılmıştır. Kendisi yaşlı, kansı kısır olan loakim (Meryernin babası) üzüntülü, çobanlar arasında bulunmaktadır. Psikolojik çöküntü umutsuzluğu göstermektedir. loakiminin Rüyası panosunda ise pembe</description></item><item><title>BENITO CERENO</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?benito-cereno-352073.html</link><description>BENITO CERENO&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir. Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatlarını kendi dilinde, daha doğrusu kendi düşüncesinde yinelemesi; zeka ve anlama gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden yaratması demektir. İşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan önemli ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız. Zekasının her yüzünü bu türlü yapıtların her türlüsüne döndürebilmiş uluslarda düşüncenin en silinmez aracı olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir etkisi vardır. Bu etkinin birey ve toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekanda bütün sınırları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında daha yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde yönetmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk aydınlarına şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse, devlet eliyle yüz ciltlik, özel girişimlerin çabası ve yine devletin yardımıyla, onun dört beş katı büyük olmak üzere zengin bir çeviri kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin bu emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden çeviri etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okurunun elinde değildir. 23 Haziran 1941.&lt;br/&gt;Milli Eğitim Bakanı&lt;br/&gt;Hasan Ali Yücel&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SUNUŞ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cumhuriyetle başlayan Türk Aydınlanma Devriminde, dünya klasiklerinin Hasan Ali Yücel öncülüğünde dilimize çevrilmesinin, kuşkusuz önemli payı vardır.&lt;br/&gt;Cumhuriyet gazetesi olarak, Cumhuriyetimizin 75. yılında, bu etkinliği yineleyerek, Türk okuruna bir Aydınlanma Kitaplığı kazandırmak istedik.&lt;br/&gt;Bu çerçevede, 1940lı yıllardan başlayarak Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanan dünya     klasiklerini okurlarımıza sunmaya başladık.&lt;br/&gt;Büyük ilgi gören bu etkinliği Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanmamış -ancak Aydınlanma Devrimi yarıda kalmasaydı yayınlanacağına kesinlikle inandığımız- dünya klasiklerini de katarak sürdürüyoruz.&lt;br/&gt;Cumhuriyet&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HERMAN MELVILLE VE BENITO CERENO&lt;br/&gt;ÜZERİNE...&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1819 - 1891 yılları arasında yaşamış olan büyük Amerikan yazarı Herman Melvillein en güzel öykülerinden biri kabul edilen Benito Cereno, 1856 yılında çıkan The Piazza Tales (Meydan Öyküleri) albümünden alınmıştır. Aslında, Benito Cereno ilk kez 1855 yılında, New Yorkda basılan Putnams Monthly Magazinede (Aylık Putnams Dergisi) çıkmıştı; yani Melville, 1851 yılında basılmış olan ünlü romanı Moby Dicki bu öyküden çok daha önce yazmıştı.&lt;br/&gt;Bir İspanyol gemisinde yaşanan bir köle ayaklanmasını konu alan Benito Cerenoda Melville, denizcilik ve gemicilik deneyimlerinin yanısıra, insanın kötü güçlere karşı savaşımını sergiliyor, dramatik bir anlatım ve ahlaksal bir öykü kurgusu içinde. Dramatik simgelerle bezenmiş süslü bir edebi dille yazılmış olan öyküde, aslında çoğu yazısında olduğu gibi, göze görünenin altındaki asıl büyük gerçeği irdeliyor Melville.&lt;br/&gt;Oyuncaklı dilinden dolayı bir bilmece çözer gibi ince ince uğraşmayı gerektiren, bunun uzantısında, hatırı sayılır ölçüde usul usul ilerleyen, ama gene de çok keyifli bir Türkçeleştirme süreci söz konusu oldu. Çok uzun cümleleri, parantezleri, kendine özgü noktalaması ile bu oyuncaklı, süslü anlatım biçimini bozmadan ve öze sadık kalarak ifade edilmek istenileni koruyarak öyküyü rahat okunabilir kılmaya çaba gösterdim; keyifli çeviri sürecini, keyifli bir okuma sürecine dönüşmüş olarak okurla paylaşmayı diliyorum.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Lale Eren&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;BENITO CERENO&lt;br/&gt;Massachusettsden Duxburyli Kaptan Amasa Delanonun yönetimindeki fok avcılığında kullanılan büyük ticaret gemisi, 1799 yılında, değerli kargosuyla Şili kıyılarının güney ucu yakınlarındaki küçük, ıssız, hiç kimsenin yaşamadığı St. Maria adasındaki koyda demir atmıştı. Kaptan</description></item><item><title>SANAT - 16.YÜZYIL İTALYAN MODASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-16.yuzyil-italyan-modasi-403364.html</link><description>16.yüzyıl italyan modası</description></item><item><title>SANAT - YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU (1889 - 1974)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-yakup-kadri-karaosmanoglu-(1889-1974)-403282.html</link><description>yakup kadri karaosmanoğlu (1889 - 1974)</description></item><item><title>SANAT - ANTONİO QUİNN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-antonio-quinn-403241.html</link><description>antonio quinn</description></item><item><title>SANAT VE TOPLUM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ve-toplum-377168.html</link><description>T.C.&lt;br/&gt;DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ&lt;br/&gt;BUCA EĞİTİM FAKÜLTESİ&lt;br/&gt;TÜRKÇE EĞİTİMİ BÖLÜMÜ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SANAT ve TOPLUM VİZE ÖDEVİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Klasik Müzik Konseri&lt;br/&gt;Bale (Üç Silahşörler)&lt;br/&gt;Tiyatro (Deli Dumrul)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Adı: Selin &lt;br/&gt;Soyad:TOPÇU&lt;br/&gt;Sınıf:3/C&lt;br/&gt;No:2002225112&lt;br/&gt;Öğretim Elemanı:Meltem ORPAK&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İZMİR/2004&lt;br/&gt;Her şeyin özellikle de teknolojinin çok çabuk ilerlediği bir dünyada yaşıyoruz. Dünya o kadar hızla ilerliyor ki kendimize ayıracak vakit bile bulamıyoruz. Adeta monoton bir hale gelen yaşamımızdan biraz sıyrılıp, ruhumuzu dinlendirmeyi ise bize sanat sağlıyor. İşte ruhumuzu dinlendiren, bizi günlük yaşamımızdan birkaç saatliğine de olsa uzaklaştıran sanat dallarından birisi de klasik müziktir. İzleme fırsatı bulduğum klasik müzik konserine geçmeden önce klasik müzik hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum :&lt;br/&gt;Klasisizm ( müzik )&lt;br/&gt;Müzik tarihinde kabaca 1750&quot;den 1825&quot;e, barok çağın ardından gelerek romantizm çağının başına kadar süren özel bir üslubu ve dönemi anlatmak için kullanılan bir terimdir. Klasisizmin en büyük müzik ustaları Christoph Willibald Gluck, Franz Josef Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart ve Ludwing Bethowen&quot;dir. (son üç besteciden  çoğunlukla &quot;Viyana Klasik Okulu&quot; diye söz edilir)&lt;br/&gt;Klasisizm döneminin en önemli müzik yapısı sanattır; kimi zaman öbür bölümlerde bulunmakla birlikte, dönemin aşağıyukarı bütün yapıtlarının  ilk bölümlerinde sanat biçimi görülür.&lt;br/&gt;Dönemin müziğinin temel özelliklerinden biri müziğin içeriği ile bu müziğin dile getirildiği biçim arasındaki dengedir. &lt;br/&gt;Klasik Müzik Konseri&lt;br/&gt;Size aktaracak olduğum klasik müzik konseri 22 Ekim 2004 Cuma  20:30&quot;da ismet İnönü Sanat Merkezinde gerçekleştirilmiş olan konserdir.  Konserin şefi Cem mansur, solisti Emre Sayarı (viyolonsel)  ve tüm orkestranın izleyenlere eşsiz bir müzik ziyafeti sunduğunu söyleyebilirim. Konsere geçmeden önce şef seyircileri selamlar ve onlara müzik hakkında birkaç söz söyler. Müzikle ilgili konuşmanın mimaride dans etmek olduğunu belirtir. Program 3 bölümden oluşur;&lt;br/&gt;Paul Dukas- Sihirbazın Çırağı&lt;br/&gt;Camile Saint &amp;#8211;Sains &amp;#8211; Viyolonsel Konçertosu, La minör, 20ı&lt;br/&gt;Jean Sibelius &amp;#8211; Senfoni No.1 Mi minör 35ı&lt;br/&gt;Paul Dukas &amp;#8211; Sihirbazın Çırağı&lt;br/&gt;1987 yılında yazılan bu neşeli eser, konusunu büyük  Alman ozan Johann  Walfgang Goethe&quot;nin baladı, bir halk  masalını işler. Masaldaki büyücünün bir süpürgesi vardır ve süpürgeye ne buyruk verirse, süpürge o işi yapmaktadır. Büyücünün çırağı, süpürgenin nasıl harekete geçtiğini, sahibinin emirlerini nasıl yerine getirdiğini bir fırsat buluğ öğrenir ve büyücünün olmadığı bir gün bu işi yapmayı aklına koyar. O sırada kendisi için yapılabilecek en güzel şey, ortalığı temizlemek için su getirmektir. &lt;br/&gt;Çırak süpürgeye avludaki kuyudan su çekip getirmesini buyruğunu verir. Süpürge hemen işe girişir ve çabuk çabuk şaşmaz bir tempoyla kuyudan su getirip, içeriye dökmeye başlar. Ancak çırak süpürgeyi durduracak &quot;büyülü kelimeyi&quot; bilmemektedir. Süpürge su getirip içeri dökmeye devam eder; oda dolar, taşar, göl gibi olur. Son</description></item><item><title>SANATÇILAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanatcilar-374936.html</link><description>Giorgi Morandi&lt;br/&gt;(20.7.1890-18.6.1964)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İtalyan sanatçı Morandi, 20. yüzyılın en önemli ölüdoğa ressamıdır. Tekrar tekrar yeni bir biçimde gruplandırdığı şişe ve bardak gibi sıradan nesneleri fonu kapatan opak renklcrle tasvir etti.&lt;br/&gt;Morandi bir ticarethanede çalışar bir adamın sekiz çocuğunı.ın ilki olarak Bologna&quot;da dünyaya geldi. Okulu bitirdikten sonra, babasının da çalıştığı ithalat-ihracat şirketinde staj gördü. 17 yaşına geldiği zaman Bologna Güzel Sanatlar Akademisi&quot;ne yazıldı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1913: Ilk Tablosu 1909&quot;da ilk kez Fransız ressamlarından Paul C~zannc&quot;ın tablolarının tıpkıbasımlarmnı görünce, akademik resim sanatının alışıldık yollarını terk etmeye cesaret buldu. Floransa&quot;nın kiliseleriuııie gördüğü Giotto, Masaccio ve Uccello&quot;nun fresklerinj incelemesi destilini geliştirmesinde etkin oldu. İtalyan ressamlar 15. yüzyılın başında perspektif resim üzerinde kafa yormuşlardı. 1912&quot;de moranda&quot;n~n ilk ofort çalışmasını, bir yıl sonra da duyagonal fırça darbeleriyie örnek aldığı C~zanne&quot;ı belli eden, bir peysaj çalışması olan ilk yağlıboya tablosunu gerçekleştirdi.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1914: Stil Arayışında 1913&quot;te eğitimiııi tamamlayan Morandi ertesi yılBologna&quot;da bir ilkokulda resim öğretmenhiğine başladı. Yine 1914&quot;te füturist hareketle tanıştı ve hareket süreçlerini tespit ettiği bir-&lt;br/&gt;kaç ölüdoğa çizdi. Ardından kübizme ve bu akımın motifleri bölme stiline yöneldi (örneğin Stilİeben mil Glaesern (Bardaklı Olüdoğa, 1913/14).&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1918: Metaflzik Resmin Etkisi Morandi&quot;nin 1. Dünya Savaşı sonrası resimleri Giorgio de Chirico ile Carlo Carras&quot;ı n Pittura metaflsica&quot;sının (metafizik fonlu gizemli-gerçek dışı motifler) etkisinde kaldılar. Morandi, gerçeğe daha derin bir bakış açısı sağlayan ayrı ayrı motiflerin izole edilmiş tasvirleriyle büyülenmişti. Bu resimleri basitleştirilmiş, strüktürlü bir resim dili için bir esin kaynağı olarak görüyordu. Stilleben mit Puppe (Taş Bebekli Olüdoğa, 1918) veMetaplıysisches Stileben (Metafizikdlüdoğa, 1919) gibi tablolarında, aralarında yüzsüz vitrin mankeni de bulunan Chirico&quot;nun resim dünyalanndan tipik objeler kullandı.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;1920&quot;den Sonra: Bağımsız Öliidoğaları 1920&quot;de Pittura metafizica&quot;ya arakasını dönen Morandi, çağının çeşitli avantgarde akımlanyla da ilişiğini kesti. Stilleben in Sclıwarz (Siyah Olüdoğa, 1920) adlı tablosunda kendi stilini ve kendi-&lt;br/&gt;si için tipik olan motifleri buldu. Morandi, çoğunlukla keselerden, vazo, şişe ve bardaklardan kurguladığı peysaj ve ölüdoğa çalışmalarına yoğunlaştı. Bunlan gerçekleştirirken yumuşak fırça darbeleri vevv sıcak renk tonlarına öncelik tanıdı. Morandi&quot;nin amacı, en önemli şeylere sınırlandırılmış dengeli bir kompozisyona varmaktı. Morandi&quot;nin yapıtları ilk kez 1929 yılında büyük çapta Basel ve Bern&quot;de izleyicilerin beğenisine sunuldular. Bunları 1930&quot;da Arjantin ve Brezilya&quot;da düzenlenen sergiler izledi. Aynı yıl içinde Bologna Güzel Sanatlar Akademisi&quot;ne profesör olarak atanınca, kuzey İtalya&quot;da resim öğretmenliğinden istifa etti.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;30&quot;lu Yıllardan Sonra: Stiline Bağlı Kalm</description></item><item><title>REALİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?realizm-363231.html</link><description>REALİZM (GERÇEKÇİLİK)&lt;br/&gt;Realizm 19. yy ortaya çıkmıştır. Gerçekçilik olarak tanımlanan bu yaklaşım idealist yaklaşımın karşıtıdır. Realizm yaşanan zaman ve mekan içinde duyularla algılananların nesnel olarak anlatımı plastik sanatlar ve edebiyatta gerçekçilik olarak tanılanır.&lt;br/&gt;İdealizm her zaman, mekan için evrensel olarak doğru olanı ararken Gerçekçilik güzelin ve doğrunun her an ve her veri için kendine özgü bir belirtisi olduğunu savunur. Gerçekçi sanat nesnelliğe yönelişiyle sanatın kalıp ve kurallar saptayan üslup ve anlatımlarına karşı olan bir görüştür. Gerçekçilik bazı sanat tarihçileri tarafından sanatta, yy. boyu sürekli olarak amaçlanmış ve 19. yy&quot;a kadar aşamalarla gelişmiş bir olgu olarak değerlendirilmiştir.&lt;br/&gt;Ancak gerçekçilik kavramının, iddialı bir tavır olarak gelişmesi 19. yy ortalarına rastlar. &lt;br/&gt;O dönemde Barak anlatım krallıkla birlikte gücünü yitirmiş, burjuva yönetiminin başlaması ile birlikte de gerçekçi biçimlendirme kendini göstermeye başlamıştı. Almanya&quot;da bile Klasist-İdeal ile ilgili fikirler ve Romantizm gücünü yitirmişti. Hatta ortaçağ resmi ile dini heyecanı yenilemek isteyen kiliseci ressamlar bile, değerlerini kaybetmişlerdir. Roma&quot;nın kahramanca ahlakını ve cumhuriyetini yenilemek isteyen görüş de iflas etmiş. Memur, Endüstrici ve maliyecilerden meydana gelen gerçek bir devlet idaresi kurulmuştu. &lt;br/&gt;Realizm&quot;in gelişmesi 19. yy. ortalarında Avrupa&quot;dan yayılan devrimci hareketlerin ışığında Akademizme karşı ortaya çıkan Romantizmden sonradır. Romantizm, ruh haline, değişme, geçiciliğe, ölüme ve duyguya getirdiği ilgiyle klasik resmin kalıpçılığını, bir ölçüde kırmış, Gerçekçilik için bir yol hazırlamıştı. Romantizmden sonra özellikle Fransa&quot;da Courtbart&quot;nin öncülüğünü yaptığı bir akım olarak, Gerçekçilik 1855&quot;de (Gerçekçilik Pavyonu) sergisinde doruğa ulaşmış ve J.F. Millet, Daumıer gibi sanatçıların resimlerinde görüldüğü gibi akademizmin konu ve tekniklerine karşı gelmiştir. &lt;br/&gt;Gerçekçilik bir üslup olmaktan çık, tarihin pek çok döneminde rastlanan bir anlayıştır. Tarih öncesinin mağara resimlerinde bile gerçekçi bir tutum gözlemlenir. Buna karşılık Antik Yunan&quot;a dek ilk tarımsal uygarlıklarda gerçekçiliğe pek rastlanmaz. &lt;br/&gt;Gerçekçi anlayış, aynı fotoğrafta olduğu gibi doğayı sadık olarak aynen yansıtmaktan yanaydı. İdealistlerin yaptığı gibi, gerçeği anlamayı ve kuvvetlendirmeyi değil olduğu gibi vermeyi spekülasyon yapmayı değil, pozitif olarak göstermeyi istiyordu. Hayatın neşe ile inançla ve eleştirisiz olduğu gibi kabulü, bundan önce hiçbir dönemde görülmemiştir.  Genellikle yoksulları, işçileri, köylüleri ve gündelik yaşamın en basit gerçeklerini hiçbir duygusallığa ve yüceltmeye girişmeden aktaran Gerçekçilik Batıda, Endüstrileşme, kentleşme ve demokratikleşmenin ürünüdür.&lt;br/&gt;Bu anlayış içerisinde kaybedilen gerçek ideal yerine, sahte hakiki olmayan eserlerle, güzele olan ihtiyacı gidermek yoluna gidildi. Ve günlük ihtiyacın üstüne çıkma amaca giderilmek istendi. Böylece sergilerde, oturma odalarında, salonlarda, iç gıcıklayıcı az ya da çok çıplak tatlı bakışlı kızlar, Nymlaheller, çıplak güzel vücutlu evliyalarla ilgili kadınları gösteren kompozisyonlar yapıldı. &lt;br/&gt;Resim sanatı artık düş ürünü deniz manzaraları ya da tarihsel tablolar yerine yaşanabilir, gerçeğin tam yansımasını vermeyi amaçlar. Flaubert&quot;in; &quot;Yalnızca eksiksiz bir anlatım düşünmeliyiz&quot; sözleri ile Courbet&quot;in resmi algılanabilen şeyleri bir ayna gibi iletme sanatı olarak görmesi ve görevinin yalnızca gerçeği ve gerçekte olan şeyleri canlandırmak olduğunu söylemesi, birbiriyle uyum halindedir.&lt;br/&gt;Fransız ressamı, Courbet, Daumıer ve Millet için Gerçekçilik sanatsal açıdan bir yürekli olma görevidir. Onlar salonlarda sergilenen, desteklenen ve ödüllendirilen yerleşmiş resmi, resim sanatına karşı çıkarlar, daha anlamlı ve zengin içerikli konulara yönelip, eleştiri yeteneğinden yoksun burjuva beğenisine saldırırlar. Bunun için de emekçilerin yanında, onların varlığını unutmuş gibi görünen bir topluma savaş açarlar.</description></item><item><title>SANAT - DÜNYANIN YEDİ HARİKASI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-dunyanin-yedi-harikasi-403334.html</link><description>dünyanın yedi harikası</description></item><item><title>OSMANLI DÖNEMİNDEKİ TARİHİ YAPITLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?osmanli-donemindeki-tarihi-yapitlar-448957.html</link><description>TARİHİ ESERLER&lt;br/&gt;            92 yıl Osmanlı İmparatorluğuna başkentlik yapmış olan kentimizin tarihi eserleriyle, Osmanlı İmpaatorluğu&quot;nun mimaride eriştiği üst seviyenin ve yaratıcı düzeyin çeşitli örneklerini sergileyen, bir kültür ve san&quot;at evi görüntüsündedir.&lt;br/&gt;II.BEYAZID KÜLLİYESİ:&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;            Tunca nehri kıyısında yer alan bu külliye, camii, imaret, darüşşifa (şifahane-hastane), mutfak, tophane (hastaların iyileştikten sonra bir süre daha dinlendirildikleri ve bakıldıkları yer) mumhane gibi bölümlerden oluşmaktadır.&lt;br/&gt;            II.Beyazıd tarafından 1484-1488 tarihleri arasında Mimar Hayrettin&quot;e yaptırılmıştır. Külliye içinde yer alan bu bölümlerle islam dünyasının en büyük dini hayır kuruluşlarından biridir.&lt;br/&gt;            Mimari yönden islam mimarisinin gelişmesini göstermekte olup, Mimar Sinan&quot;ın yapılarından örnek aldığı camilerden bir tanesidir.&lt;br/&gt;            Külliye hastanesi, tabhanesi ve imaret aşhanesiyle günümüz anlayışına uygun bir sağlık ve sosyal yardım kurumudur. Bundan 500 yıl öncede sağlık hizmetlerinin ancak sosyal yardım kurumlarıyla bütünleşmesi halinde amaca ulaşacağı görüşü hakimdi.&lt;br/&gt;            Bu külliyenin Edirne&quot;de kurulmuş olması 93 yıl sürekli ve ondan sonra 19. Yüzyıla kadar ikinci başkent olarak Osmanlı-Türk tarihinde önemli yeri bulunan bu şehre verilen değeri göstermektedir.&lt;br/&gt;            Cami kubbesi 20.55 m. çapındadır. Birer şerefeli iki minaresi vardır. Yanlarda dokuzar kubbeli tabhane bölümleri yer alır. Revaklı avlunun ortasında bir şadırvan bulunmaktadır. Revakta bulunan kubbelerin çoğu sonradan barok özellikteki süslerle örtülmüştür. Bir kısmında devrin özelliklerini gösteren süslemeler hala durmaktadır.&lt;br/&gt;            Camii&quot;nin doğusunda imarethanesi, mumhanesi ve mutfak kısımları bulunmakta olup, batısında darüşşifa ve tıb medresesi yer almaktadır.&lt;br/&gt;            Büyük kubbeli bir bölüm ve çevresinde altı küçük kubbe ile örtülü odalar ve onların yanında yazlık kısımlar bulunmaktadır. Büyük kubbenin altında şadırvan vardır. Revaklarla çevrili ön avlunun yanlarında sağlık personeli için odalar sıralanmıştır. Avlunun köşesinde mutfak ve çamaşırhane bölümleri vardır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;           Darüşşifa&quot;da özellikle akıl hastaları müzik ve su sesi ile iyileştirildi. Hastalara çeşitli av hayvanlarının etlerinden oluşan yemekler verilirdi.&lt;br/&gt;            Caminin kuzey-batı köşesinde bulunan tıb medresesi revakla çevrili bir avlunun etrafında kubbelerle örtülü onsekiz oda ve karşısında büyük kubbeli dersane ile ortada bir şadırvan bulunmaktadır.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;SELİMİYE CAMİİ:&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;            Osmanlı İmparatorluğunun en parlak döneminde yapılan bu camii, Türk mimarı sanatının doruk noktasındadır. Yalnız bizim değil, dünya kültür ve mimarisinin ortak olduğu bir mirastır.&lt;br/&gt;            Caminin temeli 1567 yılında atılmış olup yapımı 1574 yılında tamamlanmıştır. Güneyindeki köşelere sağlı sollu iki medrese yerleştirilmiştir. Camii&quot;nin dört köşesinde 70.89m. yüksekliğinde her biri üçer şerefeli dört minare yer almaktadır. Evliya Çelebi &quot;Dört minare üçer şerefeden 12 tabaka eder,buda II. Selimin 12 nci padişah olduğuna işarettir.&quot; der. Giriş tarafının iki yanında bulunan minareler üç yollu, kıble tarafındaki minareler tek yolludur.&lt;br/&gt;            Güney-Batısında camii ve avlusu boyunca uzanan Arasta, III. Murat zamanında, Mimar Davut Ağa tarafından yapılmıştır.&lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;            Camii&quot;nin ana kısmı 31.22m. lik bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbenin yerden yüksekliği 42.25 m. dir. Cami alanı kareye yakın dikdörtgen şeklindedir. Kubbe sekiz ayak üzerine oturtulmuştur. Ana kubbede, yarım kubbelerde ve kemer kısımlarında yapılan onarımlar sırasında yapıldığı devirdeki süslemeler ortaya çıkarılmış ve restore edilmiştir.&lt;br/&gt;            Caminin merkezinde yer alan müezzin mahfeli 12 mermer sütuna oturtulmuştur. Üst kısmı ahşap olarak yapılmış klasik devir kalem işi ile süslenmiştir. Minber tamamen mermerden yapılmış olup, büyük bir kısmı yekpare mermerden oyularak yapılmıştır. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;          &lt;br/&gt;         &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;ÜÇ ŞEREFELİ CAMİİ:&lt;br/&gt;            1438-1447 tarihleri ara</description></item><item><title>SANAT - AŞIK ŞEM İ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-asik-sem-i-401311.html</link><description>aşık şem i</description></item><item><title>SANAT - CENNETTEN BİR PARÇA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-cennetten-bir-parca-403423.html</link><description>cennetten bir parça</description></item><item><title>RESİM - ÖMER FARUK ATABEK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-omer-faruk-atabek-401842.html</link><description>ömer faruk atabek</description></item><item><title>SANAT - GALİLEO GALİLEİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-galileo-galilei-403416.html</link><description>galileo galilei</description></item><item><title>EKSPRESYONİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ekspresyonizm-379240.html</link><description>İÇİNDEKİLER&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;EKSPRESYONİZMİN TANIMI VE TARİHÇESİ1&lt;br/&gt;RESİMDE EKSPRESYONİZMİN BENİMSENMESİ2&lt;br/&gt;EKSPRESYONİZMİN  3  STİL  AŞAMASI4&lt;br/&gt;1.  STİLİN ÖNCÜLERİ4&lt;br/&gt;2. DİE BRÜCKE :6&lt;br/&gt;3. DER BLAUE REİTER :7&lt;br/&gt;EMPRESYONİZM VE EKSPRESYONİZM8&lt;br/&gt;ALMANYADA EKSPRESYONİZM9&lt;br/&gt;AVRUPADA EKSPRESYONİZM12&lt;br/&gt;AKIMIN DİĞER  ÖNEMLİ RESSAMLARI14&lt;br/&gt;HECKEL Erich :14&lt;br/&gt;JAWLENSKY Alexei von :16&lt;br/&gt;KANDINSKY  Wassily :17&lt;br/&gt;KAYNAKÇA19&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;EKSPRESYONİZMİN TANIMI VE TARİHÇESİ&lt;br/&gt;Yazarların çoğu bu terimin Almanyaya Wilhelm Worringer aracılığıyla girdiğini ve onun tarafından 1911de ilk kez kullanıldığını ileri sürmektedir. Buna karşılık başkaları, bu onuru Paul Cassirere vermektedir.&lt;br/&gt;Armin Arnold, 1850 Temmuzunda Taits Edinburgh magazine adlı bir İngiliz dergisinin, yazarı belli olmayan bir makalesinde modern sanatın Ekspresyonist okulundan söz edildiğini, ayrıca a1880de Manchesterde Charles Howleyin modern ressamları konu eden konuşmasında, bunların odağını Ekspresyonistlerin oluşturduğunu ve bu terimi duygu ve tutkularının dışavurmayı amaçlayan kişileri tanımlamak için kullandığını söylediğini kanıtlamıştır. Yine Armin Arnolda göre 1878de Birleşik Amerikada Charles de Kayın The Bohemian (Bohemler) adlı romanında kendilerine Ekspresyonistler adını takmış bir grup yazarın adı geçmiştir.&lt;br/&gt;Aynı durum Fransa için de geçerlidir. Burada, Jules - Auguste HervÃ© 1901de yapıtlarından sekizini Expressionismes başlığı altında Salon des Independantsda (Bağımsızlar Salonu) sergiledi. Bu sözcük Empresyonizme karşı çıkış anlamında kullanılmıştı.&lt;br/&gt;Daniel - Henry Kahnweiler 1919a Almanyada o sıralarda yaygınlaşmaya başlayan, Ekspresyonizmin Fransız kökenli olduğu düşüncesine saldırdı. Özellikle Matissei Ekspresyonizmin önderi olarak gösterecek ölçüde ileri giden Theodor Daublere yanıt vermek isteğindeydi.&lt;br/&gt;Theodor Daublerin Matisse konusundaki bu yakıştırması tümüyle dayanaksız sayılmazdı. Matissein adını anarak Alman resminin bir süredir tutturduğu yolun yönünü tanımlamaya çalışmak, Matissenin  Neo - Empressionizm (Yeni İzlenimcilik)ten koptuktan sonra öncüsü olduğu çeşitli eğilimleri Alman resminde görmek oluyordu. Bir yapıt doğayı öykünmemelidir; yapıt tüm zorlamaların yadsınmasıdır; yapıt usdışıdır ve olgucuların (pozitivist) ve fizikçilerin haksız savlarına karşı gelmek üzere yaratıcının doğasından çıkar; yapıt renklerle bilinmeyen bir güç tarafından yönetilen, saldırıcı bir ilişkiye girerek özdeği biçimlendirir.&lt;br/&gt;  Matisse bireysel ve öznel olduğunu ileri sürerek şöyle diyordu: &quot;Her şeyin üstünde kendimi Dışavurum (Expression) için bir yol arıyorum&quot;. Matissein gerçeği doğrulayan bu sözlerinin, Expressionismus teriminin oluşmasına katkıda bulunması hiç de olanaksız değildir.&lt;br/&gt;Bu sözcüğün halk önüne çıkması  bir sergi dolayısıyla doğdu: Berlin Sezessionu (Berlin Sanatçılar Birliği) 1911 Nisan - Eylül Sergisi Lovis Corinth yönetiminde Empresyonist geleneği sürdüren bu sergiye, olağandışı olarak yeni Fransız ressamlarından bir grup da çağrıldı. Bir salonda Braque, Derain, van Dongen, Dufy, Friesz, Manguin, Marquet, Picasso ve Vlaminckin yapıtları toplandı. Serginin katalogunda bunlar Ekspresyonist olarak sunuldu. &lt;br/&gt;Ancak ne kadar Ekspresyonizm akımının bu ressamlara dayandığı söylense de bu akımın köklerini romantizme kadar indirmek mümkündür.&lt;br/&gt;RESİMDE EKSPRESYONİZMİN BENİMSENMESİ&lt;br/&gt;Kişisel üsluplar genel olarak Ekspresyonist olarak tanımlanıyordu. Özellikle plastik sanatlar söz konusu olunca, bu durum bir terim bilgisi sorunu yaratmıştı. Ancak, Ekspresyonizm  terimi, üsluplaşma, çarpıtılma ve biçimlerin zorlanarak yalınlaştırılması anlamıyla sınırlanmıştır. &lt;br/&gt;Başlangıçta tüm modern sanatın keşfedilmesi anlamına gelen Ekspresyonizm terimi, Almanyadaki tarihsel duruma uygun bir anlam kazanmadan önce, oradaki sanatsal ortamın gerçekten tam bir parçası olmuştu. Bu özel durumda, çok kuşku duyulabilecek bir yaklaşım olmakla birlikte, dışavurumculuk sadece biçimsel açıdan ele alındığında, öteki ülkelerde buna benzer estetik yeniliklerine başka adlar verildiğini görürüz. Bu nedenle, Alman olan ya da Almanya ile ilişkisi olan Hans Arp, Lyonel Feininger, Otto Freundlich, Erich Heckel gibi bazı ressamlar aynı resimleri ele alındığı halde kimi ülkelerde Ekspresyonist, Kübist, Kübist - Ekspresyonist, kimi ülkelerde ise Dadaist ya da Sürrealist olarak sınıflandırılmışlardır. &lt;br/&gt;Rusyada, genellikle Fütürist (Gelecekçi) olarak adlandırılan sanatçılar bile Ekspresyonist olarak tanımlanmıştır. Almanyada olduğu gibi, burada da bu terimi</description></item><item><title>SANAT - MİNYATÜR NEDİR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-minyatur-nedir-403132.html</link><description>minyatür nedir</description></item><item><title>SANAT - TANZİMAT EDEBİYATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-tanzimat-edebiyati-403440.html</link><description>tanzimat edebiyatı</description></item><item><title>SANAT - OP ART</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-op-art-406495.html</link><description>op art</description></item><item><title>SANAT - MÜZEHHİP, ÇİÇEK  RESSAMI VE  LâKE  ÜSTADI ALİ ÜSKÜDARî</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-muzehhip,-cicek-ressami-ve-lke-ustadi-ali-uskudar-403112.html</link><description>müzehhip, çiçek  ressamı ve  lâke  üstadı ali üsküdarî</description></item><item><title>SANAT - GÜZEL  SANATLAR  TARİHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-guzel-sanatlar-tarihi-403274.html</link><description>güzel  sanatlar  tarihi</description></item><item><title>SANAT</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-366993.html</link><description>T.C.&lt;br/&gt;SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ&lt;br/&gt;GÜZEL  SANATLAR  FAKÜLTESİ&lt;br/&gt;GELENEKSEL  TÜRK  EL  SANATLARI  BÖLÜMÜ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;BÖLÜM:  TEZHİP HAT MİNYATÜR&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TAÇ  TEZHİPLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Emek  UÇAR&lt;br/&gt;9721903001&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;SERLEVHALARDAKİ  TAÇ  TEZHİPLER&lt;br/&gt;Zahriye&quot;den hemen sonra gelen ve metnin başladığı sayfalar olan &quot;Ser Levha&quot; sayfaları tek olabildikleri gibi, özellikle Kur&quot;an&quot;larda çift sayfa şeklindedirler. Ser levha&quot;larda tezhip, metni içine alacak şekilde üstünde taç, mihrap ve düz şekilde de olabilir. Bu çeşit ser levhalara &quot;başlık&quot; adı da verilir.&lt;br/&gt;Tezhib&quot;in özellikle yazma kitaplarda yapıldığı en mühim kısımlar; zahriye&quot;ler (iç kapak), hatime&quot;ler (son sayfalar), kitapların ilk sayfaları başına yapılan ve başlık, serlevha veya mihrabiye denilen süslemelerdir. Bundan başka Kur&quot;an-ı Kerimlerdeki sure ve kitaplardaki bahis başlarına yapılan süslemeler gelir ki, bunlara sure veya fasıl başı tabir olunur. Kur&quot;an&quot;-ı Kerimlerde Fatiha ve Bakara suresinin baş tarafları hususi ve zengin bir şeklide tezhiblenmiştir.&lt;br/&gt;Ser, baş anlamındadır. Yazıda, başlık anlamına gelen serlevha (baş levha) zahriyeden hemen sonra gelen ve metnin başladığı ilk sayfadır. 14. yüzyıla kadar serlevha tezhipleri sadece sağ başlangıç sayfasının tezhiplenmesi şeklindedir. Özellikle Kur&quot;an-ı Kerimlerde karşılıklı sağ ve sol sayfaları tezhipleme geleneği 14. yüzyılda başlar ve gelişir. Kur&quot;an&quot;larda Fatiha ve Bakara surelerini içine alacak şekilde yapılan serlevhalar karşılıklı ve simetriktir. Metnin üst kısmındaki tezyinatta bulunan paftalarda surenin adı yazılıdır. Kur&quot;an serlevhası tezhiplerinde sanatçı bütün hünerlerini sergiler. Burada, tezhibin başlıca amacı da yazının ön planda, tezhibin ikinci planda olması düşüncesi terk edilerek tezhibin bütün ihtişamı serlevha sayfasında gösterilmiştir.&lt;br/&gt;Kur&quot;an-ı Kerimlerin dışındaki el yazmalarda genel olarak metnin başladığı ilk sağ sayfa tezhiplenir ve metnin üst kısmına dönemine göre başlık tezhipleri yapılır. &lt;br/&gt;Eski kaynaklarda bu çeşit serlevhalara dibaçe ve mihrabiye adı verilmiştir ve metnin üstündeki süslemenin içerisinde bulunan paftanın içerisine konunun ya da eserin adı yazılır. Bu tür düzenlemelerde bazen sol sayfada metnin kenarlarına hafif bir tezyinat, zerefşan ya da halkari yapılır. &lt;br/&gt;Serlevhalarda tezhip özellikle Kur&quot;an-ı Kerimlerde, metni içine alacak şekilde tam sayfa alabildiği gibi yalnız metnin üstünde taç, mihrap ve düz şekilde  olabilir. &lt;br/&gt;Mihrabiye ve dikdörtgen kitap başlıklarında tuğlar, birbirine paralel olarak uzanan oklar gibidir, bazen tek bir tığ,ş bazen de servili tığlar görülür. &lt;br/&gt;SELÇUKLU  DÖNEMİ  TAÇ  TEZHİPLERİ&lt;br/&gt;Metin kısmının başladığı ilk sayfanın üst kısmında altınlı veya altınsız olarak süslenmiş başlık kısmı yer alır. Başlık iki yana doğru genişleyerek bütün alanı kaplamıştır. Ayrıca sure başlarına da bu dönemde tezhip yapmak önem kazanmıştır.&lt;br/&gt;Başlığın üst kısmı ise dilimli, yuvarlık, zikzak şekilde üçgen bir tepelik olarak düzenlenmiştir.&lt;br/&gt;Genellikle başlık bezemesi iki kısımdan oluşur. Alt kısmı dikdörtgen şeklinde olup bu kısmın ortasına  araları süslenmiş kufi, sülüs, bazen de reyhani ile kısa dua ya da iyi bir  temenni ama çoğunlukla besmele yazılır.&lt;br/&gt;Selçuklu tezhiplerinde başlık (taç) tezhiplerinde tığ yok denecek kadar azdır. Olanlarda çok seyrek, düz çizgiler veya küçük çıkmalar şeklindedir.&lt;br/&gt;Kullanılan  Motifler :&lt;br/&gt;Tezhibi Anadolu&quot;ya getiren Selçukluların bu dönemde kullandıkları ana motif rumi&quot;dir. Bunun yanında kıvrık dallar, çeşitli küçük çiçekler, hatayi&quot;ler ve palmetler bu dönemin motiflerindedir. &lt;br/&gt;Kullanılan Renkler :&lt;br/&gt;Bu dönemde genellikle zemin altın olup üzerine farklı tonda altın, koyu mavi, kahverengiye çalan bir kırmızı, lacivert, beyaz ve kırmızı en çok kullanılan renklerdir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İLK  OSMANLI  DÖNEMİ  TAÇ  TEZHİPLERİ&lt;br/&gt;bu dönemde başlık sayfa genişliğinde dikdörtgen şeklindedir. Çok seyrek olarak mihrabiyeli başlık görülürse de genel şema dikdörtgendir. Bu dörtgenler içine lacivert zemin üzerine beyaz kıvrık dal ve rumiler üzerine besmele yazılmalıdır.&lt;br/&gt;Başlıklarda tığ pek kullanılmamıştır. Tığlarda kullanılan motifler ise çok basit ve sade, geometrik şekillerdir. İnce çizgilerin uçlarına kare veya üçgen şekiller yerleştirilmiştir. Bir noktadan açılan iki küçük eğri ortasında küçücük üçgenler, birbirine paralel iki küçük yatay çizgi, kalınlaştırılmış noktalar, içi dolu küçük üçgenlerden oluşan çiçek motifleri son derece ustalıkla yapılmış tığ çeşitlerini oluşturmaktadır. Sayfa boşluklarına doğru uzanan tığlarda mavi ve lacivert renk h</description></item><item><title>RESİM - RESSAM EROL BATIRBEK&quot;îN HAYATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-ressam-erol-batirbek-n-hayati-401814.html</link><description>ressam erol batırbek&quot;în hayatı</description></item><item><title>GREK SANATININ ESKİ UYGARLIKLAR KARŞISINDAKİ DURUMU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?grek-sanatinin-eski-uygarliklar-karsisindaki-durumu-384267.html</link><description>GREK SANATININ ESKİ UYGARLIKLAR KARŞISINDAKİ DURUMU&lt;br/&gt;Grek sanatı, Avrupada Rönesansta da biliniyordu. Ancak Batı, bilimsel olarak Grek sanatının üzerine XIX. yüzyıldan itibaren eğilmeye başlamıştır. Napolyonun Mısır seferine kadar, Grek sanatı, bilinen en eski sanat olarak değerini korudu. İlk kez Mısır sanatının keşfinden sonra Grek sanatından daha eski bir sanat olduğu düşünülmeye başlandı. Ancak Grek sanatı ve kültürü, Batı dünyasının sanat ve kültürüne temel olarak kabul edilmiştir. İlk büyük uygarlıklar arasında biz, sanatın doğuşundan bu yana bütün üslup devirlerinin düzgün bir gelişim içinde yaşadığı bir ülke ararsak önce Eski Mısır!, bunu izleyerek de Grek sanatını görürüz. Mezopotamya ve Hititlerde ise bu gelişim görülmez. Bilindiği gibi Mezopotamyada sanat, dağ halklarının bu ülkeye aralıklarla gelmesiyle hep arkaike dönüşmüş, klasik üsluba bir türlü ulaşamamıştır.&lt;br/&gt;Grek sanatında mimarlık, hiçbir zaman Mısır ve Mezopotamyada olduğu gibi görkemli ölçülere ulaşamamış, insancıl ölçüler içinde kendi anlayışında kalmıştı. Ayrıca, Greklerdeki site anlayışı, oldukça plana uygundu. Mimari içinde de heykel yerini almıştı. İncelediğimizde, dikkatimizi çekecek özelliklerden biri şudur: Greklerde heykel, mimarinin içinde yerini almakta ve mimari de bunun yanında bir heykel özelliği taşımaktadır. Mısır sanatını incelediğimizde de, dinsel bir esastan hareket edildiğini ve bu sanatta efsanenin yeri olmadığını görmüştük. Oysa Grek sanatı, efsaneler sanatıdır. Mısır sanatının başkalarına örnek olması için yani başkalarının görmeleri için yapılmadığını, yapılan heykellerin bizzat heykeli yapılan insanın yerini tuttuğunu gördük. Yani Mısır heykelinde bir ideal olma durumu yoktur.&lt;br/&gt;Mısır sanatı seyirci için yapılmamıştır. Grek sanatında ise, asıl ilke, seyircinin bakış noktasından hareket edilmesidir. Bu bakımdan heykel, başkalarının görmesi ve değerlendirmesi noktasından ele alınmıştır. Mısır sanatında seyirci sorunu çok az düşünülmüştür. Heykel bir insanın hayatını bu dünyada temsil etmiyor, aynen onun yerini tutuyor. Böylece insan ölümü atlatmış olarak yaşamasına devam ediyor. Kısacası heykel bir eser değil, bir hayat olarak değerlenmiştir. Bu bakımdan Mısır sanatında bir idealizm söz konusu olmuyor. Dikkat edilirse burada ancak gerçekçilik dikkate alınabilirdi. Bu yüzden, bir insanın yerini tutacak heykelde o insanın fizyonomisini aynen yaşıyoruz. Bu noktadan bakılırsa, Mısır sanatı aynı zamanda bir portreler sanatıdır. Oysa Grek sanatında belli bir kişi karakteristiği ne rastlamıyoruz.&lt;br/&gt;Greklerde ideal çehreler ve herkes için ideal olan birimlere uygun insan vücutları yer almaktadır. İşte bu husus, Grek sanatını Mısır sanatından ayırır. Mısır sanatı, kişinin özelliklerine yönelme zorunluluğunu bu dünyada ölümsüz olarak kalma düşüncesinden almıştır. Hatta, Mısır sanatının 26. Sülale zamanında, gerçekçi natüralist portrelere, rahiplerin en sadık fizyonomilerini yakalayan büstlere rastlıyoruz. İşte bu özellik Grek sanatında yoktur. Oysa Grek sanatçısının insan vücudunu ne derece dikkatle gözlemlediğini biliyoruz ve bu noktayı eserlerde de kesinlikle görüyoruz. Ancak bir Apolionda, Mısırdaki Katip heykelinin o canlı gözlerini göremiyoruz. Görülüyor ki, Mısır sanatında heykelin kime ait olduğu kesinlikle belirtmek istenmiş; buna karşılık Grek sanatının heykelinde kişi değil, ortak ideal insan tipi önem kazanmıştır. Grek heykelinde vücut, genel ideal ölçüler, ortak insan tipi düşünülerek ortaya konulmuştur. Grek sanatında, hal ve hareketin, sportif çalışmalarda örnek olacak durumların başkalarına sunulması, gösterilmesi için, yani eğitsel yönden, halk eğitimi bakımından önem kazandığını görüyoruz. Demek ki, Greklerde heykel, ulaşılacak bir birim olmaktadır. İnsan vücudunun ideal ölçüleri halk gözünde önem kazandığından, Greklerde çıplaklık cinsel yönden değil, örnek eğitim birimi olarak değerlendirilmiştir. Böylece Grek sanatı, vücudun maddi görünüşünden çok, formu yönünde eser vermiştir. Böyle olunca, eser, seyirciye seslenmek için değerlenmiş oluyor. Mısır sanatındaysa durum dinle ilgilidir. Seyirci hiç dikkate alınmamış, insanın formu değil, maddesel görünüşe bağlı fizik yapısı dikkate alınmıştır.&lt;br/&gt;Ancak Mısır sanatında insanın fizyonomik ifadesi için, kübik blok görünüşleri de dikkate alınmıştır. Bir eser, ne kadar matematik-kübik bir forma sahipse, doğa ile olan ilişkisi o oranda kesilir. Fakat o oranda da anıtsal bir görünüşe sahip olur ve dış etkilere karşı dayanıklı bir duruş arz eder. Mısır piramitleri bu yön</description></item><item><title>CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK RESİM SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cumhuriyet-donemi-turk-resim-sanati-440104.html</link><description>CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK RESİM SANATI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A. 1950&quot;ye Kadar Sanat Gelişimi :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cumhuriyet döneminin kültürel yapısına baktığımız zaman Atatürkçülük anlayışının İslam düşmanlığı da olmadığını görürüz. Kültürel açıdan Atatürkçülük Türk kültürünün evrensel boyutlara ulaşmasının savaşını vermektedir. Çünkü Atatürk bir Ortaçağ imparatorluğundan, çağdaş bir ulusal devlet yaratma çabasını simgelemiştir. Atatürk&quot;ün tarih, dil ve güzel sanatlara önem vermesinin sebebi de bunun içine girer. Bu toplumunda kültürünü oluşturan temel öğeler ise ulusal beraberliği sağlayan dili, tarihi ve sanatıdır. &lt;br/&gt;Sanat bir toplumun kültürünün ürünüdür. Kültür kelimesi &quot;Bir toplumun yaşam düzeyini oluşturan bilgi, duygu, düşünce, dil, sanat ve yaşayış biçimlerinin tümü&quot;dür. Kısacası tek sözcükle &quot;Uygarlık&quot;tır. &lt;br/&gt;Atatürk düşünce sistemi Cumhuriyet ile birlikte yeni kültür döneminin başlamasıdır. Atatürk Türk toplumunun Batı dünyasınca kabul edilmiş kültürel değerlere kavuşmasını istiyordu. Kültürleşme süresince güzel sanatlara önem veren Atatürk, 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilişinden 1938 tarihine kadar son nefesini verinceye dek, 15 yıl Türkiye Cumhuriyeti&quot;ni ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda her yönü ile çağdaş bir devlet olması için çabalamıştır. 1924&quot;de resim konusunda yetiştirilmek üzere, Güzel Sanatlar Akademisinden Avrupa sınavını kazanan beş ressam Paris&quot;e gönderilmiştir. Bunlar Cevat Dereli (1900-1989), Mahmut Cuda (1904-1988), Refik Ekipman (1902-1974), Muhittin Sebati (1991-1935) ve Şeref Akdik (1898-1972)&quot;dir. &lt;br/&gt;Akademiden ayrılıp Münih&quot;e gidenler 1922&quot;de Mahmut Cuda ve Ali Çelebi (1904) olmuştur. 1923&quot;de Zeki Kocamemi (1900-1959) Türk Ocağı tarafından Münih&quot;e gönderilmiştir. 1925&quot;de Hale Asaf (1902-1938) izlemiştir. 1924&quot;den itibaren, her yıl Akademi Resim ve Heykel bölümü mezunlarından Avrupa sınavını kazananlar, Avrupa sanat merkezlerine gönderilmişti. İlk grup sanatçılar, 1927-1928&quot;de Türkiye&quot;ye döndüler. &lt;br/&gt;1. Modern Sanat Eğilimleri :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bugüne kadar olan kısa zaman diliminde Türk resminin modern devresi, hareket ve mana itibari ile dikkate değerleri göstermekte ve resim tarihimizin en zengin bir kısmını teşkil eder. Bunun Niçin böyle olduğunu anlamak için resim sanatının sosyal yapımız içinde yüzyılına yakın bir zamanda göz önünde bulundurmak gerekir. &lt;br/&gt;Türk resminde en önemli gelişme, 1928 kuşağı sanatçılarının uyguladıkları Kübizm ve Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) sanat akımlarıyla meydana gelmiştir. Türk resminde 1927&quot;den sonra görülebilmiştir. Münih&quot;ten dönen Zeki Kocamemi ve Ali Çelebi, Avrupa modern sanat akımlarını getiren iki öncü sanatçı olmuşlardır. Resim sanatımızda ilk düşünsel eğilim onlarla başlamıştır. Çalışmalarında görülen desen (sert, neşeli ve eğri çizgilerle geometrik kuruluş, biçim ve planların değerlendirilişi ile ortaya çıkan konstrüksiyon, Türk resmine katkıda bulunmuştur.  &lt;br/&gt;Zeki Kocamemi Kübist anlayışında hacimlerinin geometrik düzenini aradı. Tabloda derinliği; yakın uzak planlarının ve kitlelerin birbiri ile olan ilişkisini, çizginin yönlerinde zıtlıklar ve renklerle vermeye çalışmıştır. Ali Çelebi ise Kübist düşüncede, nesneleri niteliklerini kaybettirmeden geometrik anlayışta betimlerken; kübizmin geometrik inşacı yanı ile Ekspresyonist anlayışı kişiliğine göre başarılı olarak birleştirmiştir. Ali Çelebi ve Zeki Kocamemi&quot;nin getirdiği modern sanat akımları, bu gruptan Cemal Tollu (1899-1964), Refik Epikman, Mühittin Sebati ile 1924&quot;de Paris&quot;ten sonra Münih&quot;te Hofmanın ile çalışan Hale Asaf ve daha iler ki yıllarda Cevat Dereli tarafından uygulanmaya başlanılmıştır. &lt;br/&gt;Zeki Kocamemi Kübist anlayışında hacimlerinin geometrik düzenini aradı. Tabloda derinliği; yakın uzak planlarının ve kitlelerin birbiri ile olan ilişkisini, çizginin yönlerinde zıtlıklar ve renklerle vermeye çalışmıştır. Ali Çelebi ise Kübist düşüncede, nesneleri niteliklerini kaybettirmeden geometrik anlayışta betimlerken; kübizmin geometrik inşacı yanı ile Ekspresyonist anlayışı kişiliğine göre başarılı olarak birleştirmiştir. Ali Çelebi ve Zeki Koc</description></item><item><title>EZOTERİZMİN ZAFERİ: HÜMANİZM VE RÖNESANS</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ezoterizmin-zaferi-humanizm-ve-ronesans-385367.html</link><description>EZOTERİZMİN ZAFERİ: HÜMANİZM VE RÖNESANS&lt;br/&gt;İtalyada Eflatun Akademisinin önderliğindeki akademisyenlerin Yunan klasiklerini gün yüzüne çıkarması tüm yaşamda ve özellikle de bilim ve sanatda yeni bir atılımı beraberinde getirdi. Önde gelen temsilcilerinden birisininin Dante olduğu Ezoterik öğreti, yepyeni bir dönemin başlamasını sağladı. Bu dönem adını dahi Ezoterik öğretiden aldı; Rönesans. &quot;Yeniden Doğuş&quot; anlamına gelen Rönesans düşünürlerinin en büyük hedefı, Yunan-Roma uygarlığı ile Hristiyanlık arasında bir iletişim, bir ilişki kurmak ve iki uygarlığı aynı potada eriterek yepyeni bir dünya kurmaktı.&lt;br/&gt;Bizansdan İtalya&quot;ya göç edenlerin beraberinde getirdikleri Yunanca eserler ile İtalya manastırlarındaki Roma eserlerinin anlaşılır bir dille İtalyancaya çevirilmesi, ulusal bir edebiyat ve tarih anlayışının doğmasına yol açtı. Aynı dönemde Latince İncil de İtalyancaya çevrildi ve eski uygarlıklar ve Hristiyanlık arasında bir süreklilik olduğu ispat edilmeye çalışıldı. Bu arada matbaanın icat edilmiş olması, kitapların çok datıa fazla sayıda basılmasını ve daha çok kişinin bunları okumasını sağladı. Böylece yeni düşünceler pekçok örtamda tartışılmaya başlandı ve bu tartışmalar sonucunda da yeni fikirler doğmasına imkan yaratıldı. Toplumdan ziyade birey ön plana çıktı ve giderek insani değerler, bütün diğer değerlerin üstünde tutulmaya başlandı.&lt;br/&gt;Ezoterik doktrinin binlerce yıldan bu yana savunageldiği bu görüşleri kapsayan felsefi akıma &quot;Hümanizm&quot; adı verildi. Petrarca ve Boccacio gibi Ezotorik düşünürler, insanın evrenin merkezinde bulunduğunu, dünyanın insan ruhunu geliştirmek için bir araç olduğunu, ruhun hedefinin Tanrıya ulaşmak olduğunu, kısacası Ezoterik öğretinin içeriğini kapsayan eserler yazdılar. Aynı konuları, kimisi Eflatun Akademisinin, kimisi diğer kardeş akademelerin üyeleri olan, Manetti, Erasmus, Mirandola, Monteign gibi düşünürler de işlediler. İnsanın üstünlüğü ve saygınlığı üzerine çeşitli yapıtlar ortaya koyan bu filozoflar, insanın yeryüzünde</description></item><item><title>BAROK SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?barok-sanati-381379.html</link><description>BAROK SANATI&lt;br/&gt;XVII. Yüzyıl ve XVIII. Yüzyıllar arasında yer alır. Temel özelliği Rönesansın durağan kurallarına bir karşı çıkış niteliği taşımaktadır. Bu karşı çıkış bütün sanat dallarında kendini gösterir. &lt;br/&gt;Barokda simetri ortadan kalkmıştır. Resimlerdeki ışık- gölge dağılımı, her biri ayrı bir gizli kaynaktan ışık alıyormuş gibi resmedilmiştir. XVII. Yüzyılın ortaya çıkışı resim sanatının geçmişle ilintilerini koparmıştır. &lt;br/&gt;En önemli sanatçıları resimde; Rubens, Rembrant, Caravaggio, mimarlıkta;  Borramini, heykelde;  Berninidir.&lt;br/&gt;CARAVAGGİO :&lt;br/&gt;XVII. yüzyılda karşıt eylemler Caravaggio tarafından temsil edilmiştir. Bu sanatçı, çarpıcı ve  gerçekçi bir  üslup yaratmıştır.  Caravaggionun kesin zıtlıklar halinde ışık - gölge kullanımı ve dinsel konuları yorumlayış tarzı, hoşnutsuzluklara bile sebep olmuştur. Sanatın aşırı ve yapma genellemelerine karşı çıkan büyük bir devrimciydi.  Resimleri birçok kimsede şaşırtıcı etkiler uyandırmasına rağmen, dinsel konulardaki gücü ve dürüst görsel çabası Caravaggioya karşı bir sempati uyandırır. &lt;br/&gt;ŞÜPHECİ  THOMAS :&lt;br/&gt;İsanın çarmıha getirilmesinden sonra yaralarının gerçek olup olmadığını inceliyor.  Resimde; Aziz Thomas,  İsa  ve 3 Havarisinin başları odak noktası olarak ele alınmıştır. Dikkatli baktığımızda geometriksel bir şekil ortaya çıkmaktadır. Konu sadece bir yerde yoğunlaşmaktadır.  Bu yoğunluğu ve bütünlüğü sağlamak için de bakışlar konuya doğru yöneltilmiştir. Havariler, İsayı izlerken Aziz Thomasda alnını iyice kırıştırarak parmağını İsanın yarasına sokarak incelemektedir. Bu şok edici gerçekçilik sert bir ışık - gölge ile aydınlatılmıştır. Işık - gölgede konu üzerinde yoğunlaşmıştır. Zaten resme ilk baktığımızda gözde ışık alan yerde yoğunlaşmaktadır. İkinci planda bir bütünlük sağlanıyor. Figürler üzerindeki kumaş kıvrımlarının hareketliliği de ışık - gölge ile sağlanmıştır. Yani ışık buraya fazla verilmiş olup ilk burası göze çarpmaktadır. Işık belirli koyuluklarla figürler üzerine yayılmıştır. Sonra  Thomasın kolu ve  elleri üzerine gölgeleme gelmektedir. Üstteki Havarinin alnında ışık bariz şekilde görülmektedir. Diğer figürde ışık - gölge oyunu yok denecek kadar azdır. Resimde derinlik hissi  ve  ön - arka ilişkisi vardır. Modle kaygısıyla  ışık - gölge açıktan koyuya doğru yapılmıştır. Resimde arka plan düz bir satıhtan oluşmaktadır. Renk olarak bir hareketlilik yoktur. Böylelikle ön tarafta bulunan figürlerdeki hareketlilik, renk, ışık - gölge çok rahat bir biçimde kendini göstermektedir. Kısaca diyebiliriz ki resimde arka plan yoktur. Aziz ve Havari figürlerinde köylüleri model almıştır. Şühpeci olan Caravaggio, neredeyse sanatta tek başına devrim yapmıştır. Günümüzde bile tablolarındaki güç ve canlılık izleyiciyi şaşırtmaktadır. &lt;br/&gt;Caravaggioya göre çirkinden korkmak, aşağılanması gereken bir güçsüzlüktür. O bizzat gördüğü gerçeği arıyordu. Klasik örnekleri sevmiyor, &quot;ideal güzellik&quot; kavramına saygı duymuyordu. Alışık yöntemlerden uzak durup, sanatı taze bir bakış açısıyla ele almak istiyordu. &lt;br/&gt;Birçokları Caravaggionun sadece seyirciyi şaşkınlığa uğratma amacı güttüğünü, güzelliğe ve geleneğe saygısı olmadığını düşünüyordu. Ama O, bu tür eleştirilerle karşılaşan ilk ressam oldu. Sanat görüşü, kendisini eleştirenler tarafından bir slogana dönüştürülen ressamdı: O bir &quot;Doğalcı&quot; olmakla suçlanıyordu.   Ne varki Caravaggio, vaktini olay yaratmaya çalışmakla harcamayacak denli büyük ve ciddi bir sanatçıydı. &lt;br/&gt;Caravaggiodan Roma Kilisesinin Sunak Masasına konmak üzere bir Aziz Matta tablosu yapmasını istediler. Aziz, vahiyleri yazarken betimlenecek ve vahiylerin Tanrının sözü olduğunu kanıtlamak için Azizin yanına  Esin Perisi bir Melek konacaktı. Üstün bir güce sahip olan Caravaggio, Aziz Mattayı hiç beklenmediği bir anda, kitap yazma olayıyla karşı karşıya kalan yaşlı, yoksul bir emekçi, sıradan bir halk adamı olarak tasarlamaya çalıştı. Sonunda yazma eylemi sırasında alnını kırıştıran, ayakları çıplak, kirli ve kel başlı Aziz Matta çizdi. Yanına da Azizin elini yumuşakça yöneten genç bir Melek koydu. Resim Kiliseye teslim edildiğinde, halk bunu Azize karşı bir saygısızlık olarak nitelendirdi. Kilise tabloyu geri çevirdi. Başının derde girmesini istemeyen Caravaggio yeni bir tablo yaptı. Bu tabloyu da canlı ve ilginç kılmaya çalıştı. Ama bir gerçek vardı, bu tablo ilk tablodan daha az dürüst ve içtendi. &lt;br/&gt;Bu olayda sanat yapıtlarının onlardan tat almalarını önleyen, yanlış nedenlere dayandırılarak eleştirilen kimselerin yol açabilecekle</description></item><item><title>AVRUPA SANATINDA DÖNEMLER</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?avrupa-sanatinda-donemler-360852.html</link><description>AVRUPA SANATINDA DÖNEMLER&lt;br/&gt;Avrupa&quot;nın  Hıristiyanlığa  girmesi genellikle V . yüzyıldan  XI. Yüzyıla kadar sürmüştür. Hıristiyanlık ilk önce İ.S II. Yüzyıl içinde, Suriye tüccarları  vasıtasıyla Galya&quot;ya geldi. İS.597 tarihinden itibaren Britanya, XI. Yüzyılda Danimarka, XI. Yüzyılda da İsveç ve Norveç Hıristiyanlığı kabul ettiler. (Turani, 1993)&lt;br/&gt;Hıristiyanlığın ilk evrelerine kadar sanatsal anlamda gerçekleştirilen tüm ürünler süsleme ve motiften ibarettir. Malzeme olarak da genellikle taş, kil, ağaç, fildişi ve madenler kullanılmıştır.&lt;br/&gt;Özellikle  orta çağda, Rönesans dönemine gelinceye kadar geçen zaman diliminde gerçekleştirilen sanatsal yapıtların içerikleri daha çok kilisenin etkinliği altında öbür dünya ile yaşanan dünya arasında bir bağ kurma niteliği taşıyordu.&lt;br/&gt;Aşağıda dönem, dönem belirtilen süreçler kronolojik olarak tarih, üslup ve en belirgin özelliklerinin çok genel bir özeti verilmektedir.&lt;br/&gt;1.    Roman Sanatı: XI-XII. Yüzyıl. (1000-1200)&lt;br/&gt;Avrupa&quot;da  genellikle bu dönemlerde Roma sanatı egemen olmasına rağmen İtalya, Fransa ve Almanya&quot;nın siyasal ayrılıkları nedeniyle  ortaya Roma sanatından farklı sanat akımı olan Roman sanatı meydana gelmiştir. Kilise- katedral mimarisi ve dinsel içerikli rölyef fresklerde  büyük gelişmeler görülür.&lt;br/&gt;2. Gotik Sanatı: XII-XV. Yüzyıl. (1100-1400)&lt;br/&gt;Bu üslup Fransa&quot;da kendi öz kimliğini bulmuştur. Katedral mimarisinde klasikleşme görülür. Katedral mimarisinde anıtsal kapı, fresk, rölyef ve vitraylar ve doğa araştırmalarına dayalı figüratif süslemeler büyük önem taşır. Katedraller, Hıristiyanlığı sembolize eden güçlü mimari yapılardır. Çeşitli kitap resimlerinin yanı sıra  figüratif (portre) dinsel içerikli heykel ve resimler yapılmıştır.&lt;br/&gt;3. Rönesans Sanatı: XV-XVII. Yüzyıl. (1400-1600)&lt;br/&gt;Bu dönem, kilise etkinliğinin yitirilmesi, kilisenin ortaya koyduğu öğreti, anlayış ve kriterlerinin sarsıldığı bir dönem olarak ortaya çıkar.&lt;br/&gt;Rönesans ile ortaya çıkan yeni kültür, orta çağın katı inançlarını ortadan kaldırarak sanatsal, bilimsel ve kültürel anlamada yeniden doğuşu canlandırılmıştır. Orta çağda üretilen sanat yapıtlarında sanatçı kişiliğini bulmak çok zordur. Çünkü o dönem anlayışına göre her şey tanrı tanrı tarafından yaptırıldığına göre sanat eserlerinin altında sanatçının adını yazması mümkün değil di. &lt;br/&gt;Giotto  (Mısır&quot;a Kaçış adlı tablosu) ile başlayan bu dönem, , Botiçelli (Venüs&quot;ün doğuşu), Donatello (Gattemelat&quot;ın Atlı Heykeli) ,Leonarda da Vinci (Son Akşam Yemeği- Mona Lisa), Raphael (Atina Okulu ), ve Michelangelo (Pieta, Davut ve Musa heykeli) ile etkili olmuştur.&lt;br/&gt;Ayrıca Albrecht Dürer (Gravürleri ile tanınır), Hans Holbein  (portre ressamı) ve Pieter Brueghel (Köy Düğünü- Kermes ) Rönesans&quot;ın  son dönemlerinde ürün veren önemli sanatçılar gurubuna girer.&lt;br/&gt;4. Barok Sanatı: XVII-XVIII. Yüzyıl (1600-1700)&lt;br/&gt;Barok&quot;un sözlük anlamı,&quot;Düzgün olmayan inci dizisi&quot;.anlamına gelir. Bu önceleri kuyumculukta kullanılmış, daha sonralarıXVIII. Yüzyılda Resim, Heykel ve Mimarlıktaki üsluplar&quot;ın tamamlanmasında kullanılmıştır.&lt;br/&gt;Barok sanatının kendine özgü en belirgin niteliklerinden biri, Rönesans&quot;taki denge kavramının ve uyumlu ölçülerin tam tersi olan ve büyük biçim karşılıkları ile yaşam bulan bir hareketliliktir. Mimarlık, heykel ve Resmin kaynaşmasıyla, ışık, gölge oyunlarına dayanan yeni bir mekan duygusu elde edilir. Çeşitli sanatlar, mimarlığın egemenliği altında adeta iç içe geçerek, karşılıklı birilerinin etkilerin artırır. Bu durum bir yandan da kiliseler yada  saraylara girenlerin başlarını döndürerek hayran bırakırken, aynı zamanda dinin ve egemen sınıfın gücünü de, tartışmasız biçimde gözler önüne seren bir görüntüye dönüşür. Işığın şiirsel etkisi bulunarak dinsel ve sivil yapılarda, tablolarda, dekorasyon resimlerinde, hatta heykellerde sayılamayacak kadar çeşitli biçimlerde kullanılır. Artık Rönesans&quot;taki  gibi ideal sayılan klasik bir tipin gerçekleştirilmesi yerine dahice buluşlara, şaşırtıcı ve iz bırakıcı etkilerin, elde  edilmesine yönelme görülmektedir.,,,,&lt;br/&gt;Dönemin en etkili s</description></item><item><title>SANAT - DOSTLUK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-dostluk-403095.html</link><description>dostluk</description></item><item><title>CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK RESİM SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cumhuriyet-donemi-turk-resim-sanati-379545.html</link><description>CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK RESİM SANATI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;A. 1950&quot;ye Kadar Sanat Gelişimi :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Cumhuriyet döneminin kültürel yapısına baktığımız zaman Atatürkçülük anlayışının İslam düşmanlığı da olmadığını görürüz. Kültürel açıdan Atatürkçülük Türk kültürünün evrensel boyutlara ulaşmasının savaşını vermektedir. Çünkü Atatürk bir Ortaçağ imparatorluğundan, çağdaş bir ulusal devlet yaratma çabasını simgelemiştir. Atatürk&quot;ün tarih, dil ve güzel sanatlara önem vermesinin sebebi de bunun içine girer. Bu toplumunda kültürünü oluşturan temel öğeler ise ulusal beraberliği sağlayan dili, tarihi ve sanatıdır. &lt;br/&gt;Sanat bir toplumun kültürünün ürünüdür. Kültür kelimesi &quot;Bir toplumun yaşam düzeyini oluşturan bilgi, duygu, düşünce, dil, sanat ve yaşayış biçimlerinin tümü&quot;dür. Kısacası tek sözcükle &quot;Uygarlık&quot;tır. &lt;br/&gt;Atatürk düşünce sistemi Cumhuriyet ile birlikte yeni kültür döneminin başlamasıdır. Atatürk Türk toplumunun Batı dünyasınca kabul edilmiş kültürel değerlere kavuşmasını istiyordu. Kültürleşme süresince güzel sanatlara önem veren Atatürk, 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilişinden 1938 tarihine kadar son nefesini verinceye dek, 15 yıl Türkiye Cumhuriyeti&quot;ni ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda her yönü ile çağdaş bir devlet olması için çabalamıştır. 1924&quot;de resim konusunda yetiştirilmek üzere, Güzel Sanatlar Akademisinden Avrupa sınavını kazanan beş ressam Paris&quot;e gönderilmiştir. Bunlar Cevat Dereli (1900-1989), Mahmut Cuda (1904-1988), Refik Ekipman (1902-1974), Muhittin Sebati (1991-1935) ve Şeref Akdik (1898-1972)&quot;dir. &lt;br/&gt;Akademiden ayrılıp Münih&quot;e gidenler 1922&quot;de Mahmut Cuda ve Ali Çelebi (1904) olmuştur. 1923&quot;de Zeki Kocamemi (1900-1959) Türk Ocağı tarafından Münih&quot;e gönderilmiştir. 1925&quot;de Hale Asaf (1902-1938) izlemiştir. 1924&quot;den itibaren, her yıl Akademi Resim ve Heykel bölümü mezunlarından Avrupa sınavını kazananlar, Avrupa sanat merkezlerine gönderilmişti. İlk grup sanatçılar, 1927-1928&quot;de Türkiye&quot;ye döndüler. &lt;br/&gt;1. Modern Sanat Eğilimleri :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bugüne kadar olan kısa zaman diliminde Türk resminin modern devresi, hareket ve mana itibari ile dikkate değerleri göstermekte ve resim tarihimizin en zengin bir kısmını teşkil eder. Bunun Niçin böyle olduğunu anlamak için resim sanatının sosyal yapımız içinde yüzyılına yakın bir zamanda göz önünde bulundurmak gerekir. &lt;br/&gt;Türk resminde en önemli gelişme, 1928 kuşağı sanatçılarının uyguladıkları Kübizm ve Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) sanat akımlarıyla meydana gelmiştir. Türk resminde 1927&quot;den sonra görülebilmiştir. Münih&quot;ten dönen Zeki Kocamemi ve Ali Çelebi, Avrupa modern sanat akımlarını getiren iki öncü sanatçı olmuşlardır. Resim sanatımızda ilk düşünsel eğilim onlarla başlamıştır. Çalışmalarında görülen desen (sert, neşeli ve eğri çizgilerle geometrik kuruluş, biçim ve planların değerlendirilişi ile ortaya çıkan konstrüksiyon, Türk resmine katkıda bulunmuştur.  &lt;br/&gt;Zeki Kocamemi Kübist anlayışında hacimlerinin geometrik düzenini aradı. Tabloda derinliği; yakın uzak planlarının ve kitlelerin birbiri ile olan ilişkisini, çizginin yönlerinde zıtlıklar ve renklerle vermeye çalışmıştır. Ali Çelebi ise Kübist düşüncede, nesneleri niteliklerini kaybettirmeden geometrik anlayışta betimlerken; kübizmin geometrik inşacı yanı ile Ekspresyonist anlayışı kişiliğine göre başarılı olarak birleştirmiştir. Ali Çelebi ve Zeki Kocamemi&quot;nin getirdiği modern sanat akımları, bu gruptan Cemal Tollu (1899-1964), Refik Epikman, Mühittin Sebati ile 1924&quot;de Paris&quot;ten sonra Münih&quot;te Hofmanın ile çalışan Hale Asaf ve daha iler ki yıllarda Cevat Dereli tarafından uygulanmaya başlanılmıştır. &lt;br/&gt;Zeki Kocamemi Kübist anlayışında hacimlerinin geometrik düzenini aradı. Tabloda derinliği; yakın uzak planlarının ve kitlelerin birbiri ile olan ilişkisini, çizginin yönlerinde zıtlıklar ve renklerle vermeye çalışmıştır. Ali Çelebi ise Kübist düşüncede, nesneleri niteliklerini kaybettirmeden geometrik anlayışta betimlerken; kübizmin geometrik inşacı yanı ile Ekspresyonist anlayışı kişiliğine göre başarılı olarak birleştirmiştir. Ali Çelebi ve Zeki Kocamemi&quot;nin getirdiği modern sanat akımları, bu gruptan Cemal Tollu (1899-1964), Refik Epikman, Mühittin Sebati ile 1924&quot;de Paris&quot;ten sonra Münih&quot;te Hofmanın ile çalışan Hale Asaf ve daha iler ki yıllarda Cevat Dereli tarafından uygulanmaya başlanılmıştır.  &lt;br/&gt;a- Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği (1929) :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Çağdaş Türk resim sanatının gelişmesinde sanatçı gruplarının, birlik ve desteklerinin çok önemli rolü vardır. Köklü bir resim geleneğinin olmayışı, halk kitlelerinin üretil</description></item><item><title>ROMANTİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?romantizm-354677.html</link><description>ROMANTİZM&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Neoklasisizm her ne kadar Avrupada yayılma alanı bulmuş olmakla beraber, belli bir süre sonra, sanat dünyasını tatmin etmeye yetmemiştir. Romantizm, duygunun akla, düş gücünün katı çözümlemelere üstünlüğünü savunan bir sanat akımı olarak ortaya çıkmıştır.&lt;br/&gt;Romantiklere göre, insan hayallerine özgürlük tanınmalı, sanatçılar kendilerini istedikleri gibi ifade edebilmeliydi. Yapılan eser, onu yapan sanatçının karakterini ve iç dünyasını yansıtmalıdır.&lt;br/&gt;Klasisizmdeki ölçü, kural ve ideal güzellik, Romantizmde yerini karaktere bırakmıştır. Bu değişikliği gerçekleştiren Romantik ressamlar, figürlere istenilen ifadeyi kazandırmak için çizgileri aşıp, biçimleri renk kitleleriyle ortaya koymaya çalışmışlardır.&lt;br/&gt;Romantizm, XVIII. ve XIX. yy. da büyük çapta tutulmuş, Francisco de Goya (Françesko do Goya), Theodore Gericault (Teodor Gerikult), Eugene Delacroix (Ojöni Dölakr) gibi önde gelen temsilciler pek çok eser vücuda getirmişlerdir&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Resim: - Goya - S. İsidronun Hac Gezisi adlı tablosundan ayrıntı. Konuların seçimi ve renklerin kullanılmasındaki tutumuyla, Goya, modern resme yakınlaştırılmaktadır.&lt;br/&gt;Romantizm , manzara ressamlığının da önemini artırmıştır. Neoklasiklerden bütünüyle kopup Romantizme yönelen J.B. Camille Corot (1796-1875), dönemin ünlü peyzajcısıdır. Bağlandığı şey, manzaranın an atmosferi, gök yüzünün saydamlığı, tabiatın iç açıcı renkleridir. O da diğer Romantikler gibi sanatında duygularına öncelik vermiş, sanat için sanat yapmıştır.&lt;br/&gt;Manzara resmine önem veren sanatçılar Barbizon yakınlarındaki ormanlara giderek resim yapmışlardır. Böylece 1830 Ekolü de denilen Barbizon akımının doğmasına yol açılmıştır. John Constable (Con Konstıbıl), W. Tur-ner (1775-1851), R. P. Bonington (1802-1882), Theodore Rousseau (1812-1869) önde gelen manzara ressamları arasındadır.&lt;br/&gt;Manzara ressamı Contablem çalışmalarını izleyen Eran-cois Millet (Fransua Mile), manzaradan Çgüre geçerek, insanla tabiat arasıdaki ilişkileri yorumlamıştır.&lt;br/&gt;REALİZM&lt;br/&gt; XIX. yy.&quot;ın sosyal ve ekonomik meseleleri büyük değişmelere ve yeni anlayışlara yol açmıştır. Bazı sanatçılar toplumla ilgili fikirlerin savunulması yolunda  sanat eserlerinin  rolüne inanmışlardır. İdealizm ve romantizme karşı gündelik hayatı  ve somut insan yaşantısını ele alan gerçekçi eserler yapmışlardır. Realist sanatçıların amacı nesnel dünyayı aynıyla tualde yansıtmaktır. Bu nedenle mitolojik yada hayali konulardan kaçmışlardır. &lt;br/&gt;Manzara ressamları ele aldıkları konu (tabiat)  ve bunda aslına bağlı kalınmasının  bir gereği olarak  gerçekçi (realist sayılmaktadırlar. Kaldı ki, Realist resmin öncüsü Courbet , son yıllarında tabiatla ilgili çalışmalar yapmıştır.&lt;br/&gt;Ressam Gustov Courbet (1819-1877)&quot;in Realizm adını verdiği akım doğrultusunda yaptığı eserler, sanatçının  ve toplumun  kendi m gerçeğine dönüşünün işareti sayılmıştır. &lt;br/&gt;Courbet, sanattaki amacının , kendi anlayışına  göre zamanın  görünüşü ve fikirlerini yansıtmak olduğunu belirtir. İnsan olarak, yaşanılanları yaşatmak istemiştir. &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Resim: Millet- Başak Toplayan Kadınlar&quot;dan ayrıntı&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Courbet&quot;ten başka , daha önce değindiğimiz F. Millet , Hanore Daumier (1808-1879) Realist hareketin önde gelenlerindendir. Jean Baptiste  Camile Corat, yaptığı açık hava manzaralarında ışık atmosfer olaylarını büyük bir ustalıkla yansıtmıştır. İzlenimci  akıma zemin hazırlamıştır. Narmi köprüsü, mortefantaine Anıları eserleri arasındadır.&lt;br/&gt;XIX. yy.  sonlarına kadar  daha birçok sanatçı, Realizmin amacına uygun eserler vermiştir. &lt;br/&gt;FOVİZM (Çiğ-renkçilik)&lt;br/&gt; XX. yy. in modern resim akımlarından biridir. Bir grup genç Fransız sanatçılarının 1905te Pariste açtıkları bir sergiyle doğmuştur. Bunların çarpıcı ve hırçın çalışmalarına bakılarak verilen fovlar (vahşiler) adı, akımın adı haline gelmiştir.&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;Matisse&quot;den bir örnek&lt;br/&gt; Akımın en önemli yanı, modern resmin renk tutkusuna çarpıcı ve sürekli bir vurgu getirmiş olmalarıdır. Çiğ ve sert renkler kullanmışlardır. Işık ya da derinlik gerektiren yerlerde, sade ve temiz boyanan değişik renkler kullanılm</description></item><item><title>TÜRK SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?turk-sanati-377659.html</link><description>TÜRK SANATI&lt;br/&gt;Türklerde resim ve heykel, daima mevcut olmuştur. Zannedildiği gibi, bizde resim de,    heykel de, 19. yüzyılda başlamaz. Ancak, bu iki önemli sanat kolu, Türklerin yaşadıkları yerlere, devirlere, mensup oldukları dinle ilgili cemiyet anlayışına ve kurdukları siyasi birliklere göre çok çeşitli şekillerde gelişmiş; bazı hallerde şu veya bu tarzda görülmüştür.   19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de Batılıların anladığı şekilde &quot;yağlı boya resim&quot;, sanatımıza girmiştir. İşte bu bilhassa cemiyi değişmelerini gözönünde tutarak, Türk sanatını üç grupta inceleme yoluna gideceğiz: &lt;br/&gt;İSLAMLIKTAN ÖNCE&lt;br/&gt;İslamlıktan önce resim ve heykel Türklerce biliniyordu. Yapılıyordu. Fakat Türk toplumlarının çadır medeniyetine mensup, daha doğrusu bu medeniyetin yaratıcısı olmaları yüzünden, günümüze, o devirlerden fazla sayıda eser kalmamıştır. Yalnız, mesela ölen kağanların gömüldükleri yerlere çepeçevre sağlığında öldürdüğü düşmanların balbal adiyle büstlerinin dikildiği biliniyor. Bu heykellerin en büyüğü, bizzat kağanın heykeli oluyordu. Ancak yontulan taşların asıllarına ne derece benzediği yahut birer sembol mahiyetinde kalıp kalmadığı bugün kestirilemiyor.&lt;br/&gt;Bilhassa Uygur Türkleri  zamanında (9. yüzyıl ve sonrası) yazılan eserler, meydana   getirilen tomarlar ve kitaplarda minyatür tekniğine uygun resimler bulunmaktadır. Uygur Türkleri, öteki soydaşlarına göre şehir medeniyetine bağlı kaldıklarından Turfan, Karahoçu, Bişbarlığ gibi şehirlerde yapılan kazılar, bazı duvar resimlerini, bulunan din ve ticaretle ilgili kitaplarsa kitap resimlerini meydana çıkarmıştır. Türklerin Çinde bütün o ülkeyi idarc eden sülaleler kurdukları devirlerde ise Çin sanatı üzerinde geliştirici tesirler yaptığı ötedenberi bilinen bir gerçektir. &lt;br/&gt;İSLAMLIK ÇAĞI&lt;br/&gt;İslamlıktan önce savaşçı Türk boyları arasında kumaş dokuması, halı, kilim, maden kakmaları, deri işleri, ok ve kılıç üzerine ağaç ve demir süslemeleri şeklinde gelişen resim sanatı, İslamlığın kabulünden sonra yine süsleme alanında, bir de minyatür alanında yeni bir hamle kazandı.&lt;br/&gt;Türkler, istila yoluyla olsun, hizmet etmek ve ordu kurmak yoluyla olsun, müslüman memleketlerine yayıldıktan sonra meydana getirdikleri sanat eserleri çok fazlalaştı. Bir yandan, aralarına karıştıkları cemiyetlerden tesir alırken bir yandan o cemiyetlerin sanatlarını değiştirip geliştirdiler. Şüphesiz bu tesir alış verişi en çok mimarlık ve resim sanatlarında kendini gösterdi. &lt;br/&gt;Esasen son zamanlarda yapılan mukayeseli araştırmalar, ta İrlandaya kadar giden Türk motiflerini ortaya çıkarmıştır. Ortaçağdan önce, Attila ordularıyla Avrupaya yayılan eşya ile birlikte çeşitli sanat dallarında işe yarayan motifler ve figürler, tekrarlana tekrarlana nihayet o ülkelerin kendi malı sanılacak hale gelmiş olsa gerektir. Netekim Batılı sanat tarihçileri ötedenberi   Batı Sanatının Doğuya tesiriyle ilgilenmişler, ama Doğudan neler aldığını hesaba katmamışlar. Bugün işin tersine olduğu, yani çok eski çağlardan beri bu tesirin   Doğudan Ba</description></item><item><title>SANAT - KOMEDİ/GÜLDÜRÜ SİNEMASI VE CHAPLİN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-komedi-gulduru-sinemasi-ve-chaplin-403310.html</link><description>komedi/güldürü sineması ve chaplin</description></item><item><title>HAFIZANIN VERDİĞİ İLHAM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?hafizanin-verdigi-ilham-363069.html</link><description>HAFIZANIN SANATTAKİ ÖNEMİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Bu aslında her türlü durumda daha büyük topluluğun veya büyük birimlerin küçük olana göre daima daha büyük önemdeymiş gibi ayarlanmasıdır. Fakat mimaride konunun sanatsal yönünün ele alınışı daha çok deneyim gerektirir veya aksi takdirde yaratılan eserin boyutları/ölçüleri zamanın muhtemel etkisine bırakılır. Bu etkilerin (hala daha çok göz önünde bulundurulan) özelliği güzelliklerinin hala önemli olması ve danışmanlık hiç bir şeyin de bu güzellikleri değiştirememesidir ve bizim konu ile ilgili akademik bilincimiz de gerekirse danışmak ve konuya istek duymaktır. Bunun için şimdiye kadar geçen zaman içinde bizler yalnızca içinde gerçekten birçok güzellikleri barındıran yaşın getirdiği duyguları üzerinde konuşmayı sürdürdük. Bunun gibi çok güzel olan bir diğer husus ise sanatın belirli okulları arasındaki çeşitli özel konuları pek sık olmamakla birlikte, söz konusu okulların kendi karakterlerini genellikle serbest olarak yansıtan görsel zenginliğe önem veren ve &quot;picturesque-renkli ve etkileyici&quot; terimi ile açıklanan özelliklerini aldık. Takdimimizin önemli noktalarından birisi de bu ifadenin gerçek anlamını genellikle kullanıldığı şekliyle belirlemektir. Bunun için kullanımda geliştirilecek olan prensip bunun ne kadar gerçek olduğu ve sanat anlayışımızı hizmete daha açık olarak verilmesinin anlaşılmasıdır. Muhtemelen dilde bu kadar çok karışıklığa konu olan, kullanımında belirsizliklere yol açan başka bir kelime yoktur (dini açıklamalar hariç). Ve bu kelime bana inandığım kadarıyla; bu fikrin temel yapısına göre her teşebbüste ve benzer konularla ilgili olarak (görünüşte) çok da küçük olmayan araştırmalar yapılması gerekir gibi gelmektedir. Bu da ya eklenmiş olan şartın etkileri ve konuları ile ya da diğer cisimler üzerindeki metafizik araştırmalardan daha önemli izafi (soyut) boyutları ile son bulur. Örneğin, sanat ile ilgili günümüzde yapılan en son eleştiri &quot;picturesque&quot; teriminin ruhunu ciddi biçimde öne süren &quot;toplu çürümedir.&quot; &quot;picturesque&quot; fikrini solmuş çiçekler veya çürümüş meyveler çizerek, çizimle ifade etmek onun sonuçlarını görmek merak uyandırıcıdır. Buna eşit olarak bu tür herhangi bir teoriyi, herhangi bir sebeple bu tarzda aşamalarla izlemek &quot;picturesque&quot; terimi için eşekçe bir ahmaklık veya katırın yavrusunu emzirmesi gibi değerlendirilecektir. Fakat konu bu oluğu sürece, bu tür hatalı sebeplerden kaynaklanan ve verilen bu örneklerden bile daha kötü birçok örnekler bulunmaktadır. Bunların mevcut koşullara göre hepsinden en belirsiz olanı insan faktörüdür. Herhangi bir fikir ele alınırken, değişik insanların kafasında çalışma konularına göre çeşitli şekillerde ele alınır. Bunun mevcut şeklinden çok daha fazla şekilde konunun her yönüyle ele alınması ile ilgili olarak hiçbir açıklamada bulunulamamaktadır (tahmin edilememektedir). &lt;br/&gt;XII. Yalnızca kendine ait bir özellik olarak &quot;picturesque-renkli ve etkileyici&quot; terimini sanatın daha yüksek kollarına ait olan özelliklerinden kısaca ve tamamen açıklandığı şekli ile ayırmaktadır (ve bu özellik bizim mevcut açıklamamız için gereklidir). Bu bağlamda &quot;picturesque-renkli ve etkileyici&quot; &quot;Parasitical Sublimity Mükemmele ait olma&quot; anlamındadır. Şüphesiz bütün mükemmeliyet ve tabii ki bütün güzellik alışagelmedik anlamda, temel/basit olarak etimolojik bir duygudur bu nedenle &quot;picturesque&quot; resmin konusuna uymaktadır. Ve benim güzelliğin tersi olarak geliştirmeye çalıştığım &quot;picturesque&quot; teriminin bütün mükemmeliyeti hatta alışagelmedik anlamda bütün mükemmeliyeti Michael Angelo&quot;daki konusunda ki &quot;picturesque&quot;in Perugino&quot;dan daha fazla olduğudur burada söz edilen mükemmelin güzellikten daha geniş bir kavram olduğudur. Fakat genelde sanatın derecesini düşürdüğü konusunda üzerinde düşünülen aşırı uygulama &quot;Parasitical Sublimity Mükemmele ait olma&quot;dır. Örneğin mükemmeliyet kazaya bağlıdır veya en az ait olduğu nesnelerin kesinlikle gerekli olan karakteristik özellikleri ile alakalıdır ve &quot;picturesque&quot; mükemmelliğin bulunduğu özellik noktalarının düşünce merkezi ile tamamen ilişkili olarak geliştirilmiştir denir. Bu nedenle &quot;picturesque-renkli ve etkileyici&quot; terimi için iki fikir çok önemlidir. Bunlardan birincisi, mükemmeliyet (yalnız saf güzellik &quot;picturesque-renkli ve etkileyici&quot; değildir bu yalnızca diğer öğelerin birbiri ile karışması ile meydana ge</description></item><item><title>İSTANBUL SURLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?istanbul-surlari-454573.html</link><description>İSTANBUL SURLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Antik çağdan Ortaçağ sonuna kadar şehirlerin kendilerini korumaları güçlü surlarla sağlanabiliyordu. Bu uzun tarih dilimi içinde Roma İmparatorluğu `Pax Romana` denilen düzeni kurarak çok geniş bir bölgeyi dış saldırılardan korumayı başarmış ve insanlar şehirlerde oldukça rahat yaşamışlardı. Ama onun da zayıflaması, şehirleri yeniden kendilerini savunacak tedbirler almak zorunda bıraktı.&lt;br/&gt;Şehrin kurulacağı alanı seçerken birkaç temel ihtiyacı göz önüne almak gerekiyordu. Dünya ticaret trafiğinin çok fazla uzağına düşmemenin, bu arada deniz kenarında ya da denize yakın olmanın belirgin avantajları vardı. Aynı şekilde, tatlı su kaynaklarına yakın olmak da son derece önemliydi. Öte yandan, korunma ihtiyacı, çok zaman, bu ihtiyaçlarla çelişiyordu, çünkü ticaret yollarına yaklaştıkça, düşman orduların tehdit imkanı artıyordu.&lt;br/&gt;Deniz kenarındaki şehirlerde, bir yarımadaya yerleşmek, oldukça geçerli bir çözüm olmuştur. Böylece, şehri üç yanından saran deniz doğal bir koruma sağlar, karaya bağlanan kıstak bölümüne de sağlam bir sur örülür. İstanbul bu bakımdan tipik bir şehirdir.Ama Byzas`ın kurduğu ilk İstanbul küçük bir şehirdi ve bugün `tarihi yarımada` dediğimiz bölgenin tamamını kaplaması söz konusu değildi. Romalı Septimius Severus burayı zaptedince önce surları -ceza olarak- yıktırmış, sonra şehrin önemini farkederek yeniden yaptırmya karar vermişti. Ama onun surları da şehrin yalnızca doğu ucunu kapattı. Şimdiki Cağaloğlu Lisesi`nin yanındaki taş duvarın Severus surlarının kalıntısı olduğu ileri sürülmüştür. Bu, doğrusu hiç mümkün görünmüyor. Ama söz konusu surun yaklaşık buralardan geçtiği kabul edilebilir.&lt;br/&gt;İstanbul`u Doğu Roma`nın başkenti olmak üzere yeniden inşa eden Büyük Constantinus bile bugünkü tarihi yarımadanın tamamını kullanmayı düşünmemişti. İstanbul`da, şimdiki Unkapanı Köprüsü`nün başladığı noktadan Yenikapı`ya bir vadi, bir çukur uzanır. Constantinus`un yaptırdığı surlar bu vadinin hemen batısında, Zeyrek- Horhor taraflarında uzanıyordu. Roma İmparatorluğu fazla büyümüştü. İmparator, siyasi ve idari nedenlerle, bu muazzam alanın ikiye bölünmesine karar verdi. Bu durumda, doğuda, Roma`dan geri kalmayacak yeni bir başkent gerekiyordu. Constantinus önce Troya`yı canlandırmayı düşündü. Klasik çağda Troya`nın, İlyada ile sürdürülen büyük bir prestiji vardı. Ama fiziksel olarak, İstanbul`un imkanlarına sahip değildi. İmparator herhalde bunun farkına varmış olacak ki İstanbul`da karar kıldı.&lt;br/&gt;Constantinus, İ.S. 330`da Yeni Roma olacak yeni başkentinin kurdelesini kesmişti. Bunu şöyle bir paradoks izledi; yer seçiminde Constantinus uzak görüşlü davranmıştı; şehrin çok kısa zamanda büyümesi bunu kanıtladı. Öyle ki, 413`te 2. TeodosiİSTANBUL SURLARI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Antik çağdan Ortaçağ sonuna kadar şehirlerin kendilerini korumaları güçlü surlarla sağlanabiliyordu. Bu uzun tarih dilimi içinde Roma İmparatorluğu `Pax Romana` denilen düzeni kurarak çok geniş bir bölgeyi dış saldırılardan korumayı başarmış ve insanlar şehirlerde oldukça rahat yaşamışlardı. Ama onun da zayıflaması, şehirleri yeniden kendilerini savunacak tedbirler almak zorunda bıraktı.&lt;br/&gt;Şehrin kurulacağı alanı seçerken birkaç temel ihtiyacı göz önüne almak gerekiyordu. Dünya ticaret trafiğinin çok fazla uzağına düşmemenin, bu arada deniz kenarında ya da denize yakın olmanın belirgin avantajları vardı. Aynı şekilde, tatlı su kaynaklarına yakın olmak da son derece önemliydi. Öte yandan, korunma ihtiyacı, çok zaman, bu ihtiyaçlarla çelişiyordu, çünkü ticaret yollarına yaklaştıkça, düşman orduların tehdit imkanı artıyordu.&lt;br/&gt;Deniz kenarındaki şehirlerde, bir yarımadaya yerleşmek, oldukça geçerli bir çözüm olmuştur. Böylece, şehri üç yanından saran deniz doğal bir koruma sağlar, karaya bağlanan kıstak bölümüne de sağlam bir sur örülür. İstanbul bu bakımdan tipik bir şehirdir.Ama Byzas`ın kurduğu ilk İstanbul küçük bir şehirdi ve bugün `tarihi yarımada` dediğimiz bölgenin tamamını kaplaması söz konusu değildi. Romalı Septimius Severus burayı zaptedince önce surları -ceza olarak- yıktırmış, sonra şehrin önemini farkederek yeniden yaptırmya karar vermişti. Ama onun surları da şehrin yalnızca doğu ucunu kapattı. Şimdiki Cağaloğlu Lisesi`nin yanındaki taş duvarın Severus surlarının kalıntısı olduğu ileri sürülmüştür. Bu, doğrusu hiç mümkün görünmüyor. Ama söz konusu surun yaklaşık buralardan geçtiği kabul edilebilir.&lt;br/&gt;İstanbul`u Doğu Roma`nın başkenti olmak üzere yeniden inşa eden Büyük Constantinus bile bugünkü tarihi yarımadanın tamamını kullanmayı</description></item><item><title>SANAT - ÜST SANAT VE POPÜLER SANATIN FARKI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ust-sanat-ve-populer-sanatin-farki-403215.html</link><description>üst sanat ve popüler sanatın farkı</description></item><item><title>SANATÇI ÜSLUPLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanatci-usluplari-395282.html</link><description>Sanatçı Üslupları&lt;br/&gt;(A.Necip Yeşiltepe)sanatçi üsluplariBir sanat eserini seyrederken dikkate alacağımız önemli bir husus o eserin veya sanatçının üslubudur. Bir sanat ürününün belli bir sanatçıya, gruba, akıma, okula, döneme ya da yöreye özgü; renk, biçim, konu, ortak tavır, öğreti gibi özellikleri barındırmasına o eserin veya sanatçının tarzı-üslubu denir.Kronolojik (zaman) sıralamasıyla dönemlere göre Sanat Akımları; üsluplara (stiller) hızlı bir göz attığımızda karşılaşacaklarımız:Antik Dönem; Rönesans öncesi (Ortaçağ): Bizans Sanatı,Gotik Sanat;Rönesans (erken-yüksek-kuzey Rönesansları); Barok stil (17.yy), Rokoko stili, Neoklasik stil, Akademik sanat, Japon Ukiyo-e sanatı (18.yy); Romantizm, Viktorian klasisizmi, Sembolizm, Realizm, Barbizon Okulu, Empresyonizm, Post-Empresyonizm, Puantilizm, Fovizm (19.yy); Arnuvo, İllüstrasyonun altın çağı, Ardeko, Yeni Realizm, Modernizm, Ekspresyonizm, Die Brücke, Bauhaus, Kübizm, Dadaizm, Fütürizm, Neo-Plastisizm, Sürrealizm, Presizyonizm, Soyut ekspresyonizm, Pop sanat, Op sanat, Arte Povera, Fotorealizm, Minimalizm vs ve aralardakiler..Bunlardan ileride bahsedeceğiz fakat daha önce ;üslup; yani stili birkaç cümle ile biraz daha açıklamaya çalışalım. Latincede sivri uçlu bir alet anlamına gelen ;stilus; önceleri ;yazı tarzı; daha sonraları yazı ve konuşma tarzı anlamında kullanılmaktaysa da bugünkü anlamda ;sanatta üslup; terimi Rönesans;la birlikte ortaya çıkmıştır. ;Kişisel üslup; bir sanatçının geliştirdiği özgün bir tavırdır. ;Okul (ekol;, bir ülkeyi (İngiliz okulu), bir bölgeyi (Kuzey İtalya okulu), bir akımı (Gerçekçilik okulu), ya da bir sanatçı grubunu (Barbizon okulu), bir sanatçının atölyesinde üretilen ya da onu izleyenler tarafından uygulanan ortak tavrı (Fra Angelico okulu) tanımlar. ;Toplumsal üslup; yaşanan bir tarihsel dönemin sanata yansıması, fiziksel ve toplumsal olguların ürüne yansımasıdır, 17. yüzyıl ölü doğa resimlerine (Hollanda) yansıyan burjuva yaşam biçimi veya Fransız devrimini yansıtan resimle</description></item><item><title>SANAT - AHMET MEKİN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-ahmet-mekin-403240.html</link><description>ahmet mekin</description></item><item><title>ATATÜRK - SANAT VE MÜZİK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ataturk-sanat-ve-muzik-356898.html</link><description>Atatürk, sanatı seven, sanatçılara değer veren ve onları destekleyen bir devlet adamıdır. Çocukluğundan itibaren sanata ilgi duymuş ve sanatın bazı dallarıyla çok yakından ilgilenmiştir. Gençliğinde şiir ve edebiyata yakınlık duymuş, Namık Kemalin şiirlerini okumuş ve ondan etkilenmiştir.&lt;br/&gt;Atatürkün kaleme aldığı ve 1927 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde okuduğu Nutuk adlı eseri, Atatürkün en büyük edebi eseridir. Yazmış olduğu Oğuz Oğulları adlı şiir de Atatürkün şiir konusundaki yeteneğini sergileyen ve her Türkün okuması gereken bir eserdir.&lt;br/&gt;Atatürk, şiir ve edebiyat dışında müziğe de büyük bir ilgi duymuştur. Şarkı ve türküleri dinlemekten büyük bir zevk alan Atatürk, zaman zaman okunan şarkılara eşlik etmiş, oynanan halk oyunlarına katılmıştır. Bazı Rumeli türküleri, onun sesinden notalara dökülmüş ve müzik repertuarımızda yer almıştır.&lt;br/&gt;Atatürk, askeri ataşe olarak Sofyada görevli bulunduğu dönemde çok sesli müziğe ilgi duymaya başlamıştır. Klasik müzik konserlerine ve operalara giderek bu müzik türlerini tanıma fırsatı bulmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra, ülkemizde bu müzik türlerinin sevilmesini ve müzik kültürümüzde yer almasını sağlamak amacıyla yapılan çalışmalara önderlik etmiştir. Ülkemizde müzik sanatının gelişmesi için bütün olanaktan kullanmıştır.&lt;br/&gt;Atatürkün zamanında yapılmış bazı binaların güzelliği, ülkemizdeki çağdaşlaşma hareketini ifade edebilecek nitelik taşımaktadır. Ayrıca mimari eserlerin korunmasına verdiği önem de Atatürkün mimariye olan ilgisinin önemli kanıtlarındandır.&lt;br/&gt;Atatürkün, tiyatro, bale, edebiyat, heykeltıraşlık, mimari, resim, müzik gibi sanat dallarıyla ve sanatçılarla ilgilenmesi, onları desteklemesi Atatürkün sanatla çok yakın bir ilişki içinde olduğunun göstergesidir.&lt;br/&gt;Atatürk,sanatla ilgili düşüncelerini,Türkiye Büyük Millet Meclisindeki  konuşmalarında, Çankaya Köşkünde sanatçılarla yaptığı sohbet ve tartışmalarda belirtmiştir. Atatürkün bu konuşma ve tartışmalarda dile getirdiği sanatla ilgili düşünceleri, Türk halkına ileti niteliği de taşımaktadır.&lt;br/&gt;Atatürk, sanatın tanımını şu sözlerle açıklamıştır: Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu anlatım sözle olursa şiir, ezgi ile olursa müzik, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur.&lt;br/&gt;Sanatın, bir toplumun ilerlemesindeki öneminin ve vazgeçilmezliğinin bilincinde olan Atatürk, bu düşüncesini şu sözlerle ifade ediliştir: Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir, Bir millet sanata önem vermedikçe büyük bir felakete mahkumdur, Dünyada medeni, ileri ve gelişmiş olmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir. Atatürkün bu sözleri, sanalla ilgili temel düşüncelerini ifade etmesi bakımından önemlidir.&lt;br/&gt;Atatürkün sanatçılarla ilgili düşüncelerini ifade ettiği sözleri ise şunlardır: Sanatçı, toplumda uzun çalışma ve uğraşlardan sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır. Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkar olamazsınız.&lt;br/&gt;Adımız Andımızdır adlı şarkıyı öğrenelim. Şarkıyı, sınıfımızda seslendirelim.&lt;br/&gt;Büyük bir sanatsever olan Atatürkün gönlünde, müziğin ayrı bir yeri vardı. Bu nedenle milli kültürümüzde önemli bir yer tutan güzel sanatlar içinde müziğe ayrı bir önem vermiştir. Müziğin önemiyle ilgili düşüncelerini, şu sözleriyle ifade etmiştir: Hayatta müzik gerekli değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzik ile ilgisi olmayan varlıklar, insan değildirler. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut değildir: Müzik hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir.&lt;br/&gt;Yapılacak inkılapların başarıya ulaşmasına, müzik alanındaki gelişmeleri ölçü gösteren Atatürk, bu konudaki düşüncelerini şu sözleriyle ifade etmiştir: Osmanlı müziği, Türkiye Cumhuriyetindeki büyük devrimleri söyleyecek güçte değildir. Bize yeni müzik gereklidir. Bu müzik, özünü halk müziğinden alan çok sesli bir müzik olacaktır. Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü,</description></item><item><title>SANAT - SESSİZ SİNEMANIN SONU&amp;SESLİ SİNEMANIN İLK YILLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-sessiz-sinemanin-sonusesli-sinemanin-ilk-yillari-403380.html</link><description>sessiz sinemanın sonu&amp;sesli sinemanın ilk yılları</description></item><item><title>SANAT - SARIKIZ-FİLM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-sarikizfilm-403244.html</link><description>sarıkız-film</description></item><item><title>SANAT - AŞIK FERRAHİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-asik-ferrahi-403189.html</link><description>aşık ferrahi</description></item><item><title>BARAK DÖNEMİ VE ÖNEMLİ RESSAMLARI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?barak-donemi-ve-onemli-ressamlari-357751.html</link><description>BAROK DÖNEMİNİN ÖNEMLİ RESSAMLARI :&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Michelangelo Merisi da Caravaggio (1573-1610)&lt;br/&gt;*Peter Paul Rubens (1577-1640)&lt;br/&gt;*Adam Elsheimer (1578-1610)&lt;br/&gt;*Fede Galizia (1578-1630)&lt;br/&gt;*Frans Hals (1584-1666)&lt;br/&gt;*Pietro Berrettini da Cortona (1596-1669)&lt;br/&gt;*Artemisia Gentileschi (1597-1651)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Giovarri Lorenzo Bernini&lt;br/&gt;*Sir Anthony van Dyck (1599-1641)&lt;br/&gt;*Diego Velazquez (veya Velasquez) (1599-1660)&lt;br/&gt;*Giovanna Garzoni (1600-1670)&lt;br/&gt;*Claude Lorrain (1600-1682)&lt;br/&gt;*)&lt;br/&gt;*Abraham van Beyeren (1620/21-1690)&lt;br/&gt;*Carlo Maratti (aka Maratta) (1625-1713)&lt;br/&gt;*Pieter de Hooch (1629-1684)&lt;br/&gt;*Mary Beale (1632-1697)&lt;br/&gt;**Aert de Gelder (1645-1727)&lt;br/&gt;*Maria Sibylla Merian (1647-1717)&lt;br/&gt;*Nicolas de Largillierre (1656-1746)&lt;br/&gt;*Antoine Coypel (1661-1722)&lt;br/&gt;*Alexandre-Francois Desportes (1661-1743)&lt;br/&gt;*Giuseppe Maria Crepsi (1665-1747)&lt;br/&gt;*Louis Galloche (1670-1761)&lt;br/&gt;*Donato Creti (1671-1749)&lt;br/&gt;*Jean-Francois de Troy (1679-1752)&lt;br/&gt;*Jean Antoine Watteau (1684-1721)&lt;br/&gt;*Francois Lemoyne (1688-1737)&lt;br/&gt;*Nicholas Lancret (1690-1743)&lt;br/&gt;*Giovanni Battista Tiepolo (1696-170)&lt;br/&gt;*Canaletto (1697-1768)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Jean-Baptiste-Simion Chardin (1699-1779)&lt;br/&gt;*Francois Boucher (1703-1770)&lt;br/&gt;*Robert Feke (1705-1750)&lt;br/&gt;*Pompeo Girolamo Batoni (1708-1787)&lt;br/&gt;*Francesco Guardi (1712-1793)&lt;br/&gt;*Jean-Baptiste Pierre (1714-1789)&lt;br/&gt;*Jean-Baptiste Greuze (1725-1805)&lt;br/&gt;*Thomas Gainsborough (1727-1788)&lt;br/&gt;*Jean-Honori Fragonard (1732-1806)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;BAROK Üslup&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Portekizce&quot;de &quot;tam yuvarlak olmayan düzensiz inci&quot; anlamına gelen barroco sözcüğünden kaynaklanmaktadır. Mecazi olarak &quot;tuhaf, gülünç, tutarsız&quot; anlamanı içermektedir. Bir üslup adı olarak, 18.yy&quot;ın sonlarına doğru YENİ-KLASİKÇİLİK&quot;in kuramcıları tarafından yaygınlaştırılmıştır. Jacob C. Burchardt, August Schmarsow, Alois Riegl (1858-1905) ve WÖLFFLIN gibi sanat tarihçileri, terimin anlamını özümlenir hale getirmişlerdir. 1887-88&quot;den sonra ALMANYA&quot;da RÖNESANS&quot;ı izleyen dönemi belirtmek için Barok sözcüğünden yararlanıldığı anlaşılmaktadır. FRANSA bu üslubu uygulamasına karşın, sözcüğü 19.yy&quot;ın sonlarına değin benimsememiştir. Barok, iki farklı anlam içermektedir. Bunlardan biri ESTETİK kuraldır. Bu anlamıyla, KLASİKÇİLİK&quot;e karşı bir tepki olarak değerlendirilmektedir. Kronolojiyle sınırlandırılmayan bu terim durağanlığa karşı, coşku ve hareketlilik anlamları taşımaktadır. Bu özellik, Wölfflin&quot;in de belirttiği gibi sürekli ve geri dönüşlü bir katagoridir. Tüm zamanları içerir. Klasik bir dönemi Barok bir dönem izler. Daha dar anlamıyla, Barok, estetik olmaktan çok kronolojik bir terimdir.  Görsel sanatlarda &quot;Barok Çağ&quot; olarak adlandırılan dönem, 17.yy&quot;ın tümünü kapsar ve 18.yy&quot;da Roma&quot;da klasik tepkilerin başladığı 1750&quot;ye değin uzanır. Barok üslup, Roma&quot;da, MANİYERİZM&quot;den sonra doğmuştur. Trent Konsili&quot;ni (1545-63) izleyen yıllarda Katolik Klisesi&quot;nin ve Karşı-Reform&quot;un üslubu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, son yıllarda bir bölüm sanat tarihçisi üslubun ortaya çıkış nedenlerine toplumsal bir açıklama getirmişlerdir. Buna göre,  Barok üslup mutlakiyetçi yönetim biçimine ya da burjuva strüktürlerinin oluşmasına bağlı olarak değerlendirilmektedir. Rönesans hümanizmi insanı ortaçağın boyunduruğundan kurtarmış, insanın saygınlığı düşüncesi bireyi dünyanın merkezi durumuna getirmiştir. Bu evrimleşme insan eylemlerinin din dışı alanlara kayması sunucunu yaratmış ve Kilise&quot;nin etkinliğinin azalmasına neden olmuştur. Önceden tümüyle Kilise&quot;ye bağımlı olan sanat, yüksek burjuvazinin ve sanat koruyucularının elinde gelişmeye başlamıştır. Ancak, 16.yy&quot;ın ortalarında meydana çıkan Karşı-Reform hareketi bu duruma güçlü bir tepki göstermiştir. Otuz Yıl Savaşları&quot;yla doruğa varan din kavgalarının doğurduğu toplumsal kargaşalar sonucu, burjuvazinin elinde tuttuğu ekonomik ve kültürel gücü yeniden Kilise&quot;ye ve hükümdara kaptırdığı görülmektedir. Bu yıllarda Roma Katolik Kilisesi tüm Avrupa&quot;da söz sahibidir. Ve Avrupa dışı ülkelere misyonerler göndermektedir. 1543&quot;te kurulan Cizvit tarikatı, 17.yy&quot;da güçlenerek sanat alanında bir Cizvit Üslubu&quot;ndan söz ettirecek kadar etkili duruma gelmiştir. Baro</description></item><item><title>SANAT - VİNCENT VAN GOGH(1853-1890)</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-vincent-van-gogh(18531890)-403148.html</link><description>vincent van gogh(1853-1890)</description></item><item><title>CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK TİYATROSU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?cumhuriyet-donemi-turk-tiyatrosu-370397.html</link><description>*CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK TİYATROSU &lt;br/&gt;*TİYATRO VE  TARİHİ&lt;br/&gt;*TİYATRO&lt;br/&gt;*1923TEN GÜNÜMÜZE&lt;br/&gt;*OYUNCULUK ve OYUN &lt;br/&gt;*TİYATRO TOPLULUKLARI&lt;br/&gt;*TİYATROMUZUN GELİŞİM ÇİZGİSİ&lt;br/&gt;*ÇOCUK TİYATROSU&lt;br/&gt;*OYUN YAZARLAĞI &lt;br/&gt;1.1. DÜNYA SAVAŞI KUŞAĞI&lt;br/&gt;2.CUMHURİYETİN İLK 15 YILINDAKİ KUŞAK&lt;br/&gt;3.İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAKİ KUŞAK &lt;br/&gt;4.1950 KUŞAĞI&lt;br/&gt;5.1960 KUŞAĞI&lt;br/&gt;6.1970 KUŞAĞI&lt;br/&gt;*XIX. YY. TÜRK TİYATROSUNDA MUHTEVA&lt;br/&gt;*MEDDAH HAKKINDA KISA BİLGİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TİYATRO VE  TARİHİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Tiyatro;trajedi,komedi,dram gibi sanatsal yazınsal türlerin ortak adı ve bu tür yapıtları yazma yada oynama sanatıdır.&lt;br/&gt;Aristoteles&quot;in Poetika&quot;sından bu yana tiyatro bir mimesis sanatı yani gerçeği taklit eden bir sanattır.bununla birlikte Aristoteles,tiyatroyu şiir,trajedi ve destandan ayırır;tiyatro insan eylemlerini taklit eder ve böylece genellikle hikaye diye adlandırılan şeye bağlı olarak seyirciye bir dizi olay sunar.çağdaş bir tipoloji açısından tiyatronun özel durumu hem müzik ve dans gibi bir eylem sanatı olması hem de resim sinema gibi bir benzerini yansıtma sanatı olmasından gelir.&lt;br/&gt;Tiyatro da bir konser müziği yada dans gibi seyirciler karşısında insanlar tarafından canlandırılan ve sinema gibi bir benzerini yansıtma sanatı olmasından gelir.&lt;br/&gt;Bunun yanı sıra resim ve sinema gibi insanın yokluğuna bir hayale,dayanır.çünkü tiyatroda yer alan kişiler hayali kişilerdir.demek ki tiyatro bu iki kategorinin buluştuğu noktada yer alır.&lt;br/&gt;Her tiyatro,temsili bir yanıyla gerçektir,çünkü gerçek seyirciler önünde onlarla ayını zaman diliminde yaşayan gerçek kişiler tarafından sürdürülür.&lt;br/&gt;Bununla birlikte bu gerçek başka bir gerçekliği,dünyanın gerçeğini örnek alan bir hayal bir gölge oyunu niteliğindedir bu çelişkili işlevi bakımından tiyatroyu  bize işaret eden bir gerçek (Anne Ubersfeld)olarak tanımlayabiliriz.yani tiyatro kendini hem kendi olarak hem başka bir şey olarak ortaya koyan hem oluşum halinde bir oyun,hem de kendine temsil büyüsüyle hayali bir gerçek olarak kabul ettiren bir kurgudur.&lt;br/&gt;Tiyatro mimarisinin evrimine gelince;Tiyatro deyince seyircilerin çoğunun aklına ,batı dünyasında Rönesans&quot;tan bu yana yerleşen &quot;İtalyan tipi&quot;tiyatro binası modeli gelir.bu binanın yapısının modelini değiştirmek ,geliştirmek yada bozmak ,bu yapıya karşıt yeni binalar yapmak isteyenler olmuştur.;bir takım mimarlar eski yunan Latin modellerine dönmüşler kimileri de Ortaçağın halk tiyatrolarına özenmişlerdir.fakat şunu unutmamak gerekir ki bu çalışmaların tümünde İtalyan tiyatrosu ana öğedir ve her mimar yeni tasarladığı binayı yaparken İtalyan tiyatrosuyla hesaplaşmak,ondan yana ya da ona karşı olmak zorunluluğunu duymuştur&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;TİYATRO&lt;br/&gt;Cumhuriyet dönemi. 1923&quot;te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, özellikle de yeni devlet düzeninin toplumsal ve kültürel alanda getirdiği radikal değişiklikler tiyatroyu da etkiledi.  Türk ve Müslüman kadınların sahneye çıkma özgürlüğü resmen kabul edildi.  Halk evleri&quot;nin açılması ve bu kuruluşların bünyesinde yer alana amatör çalışmaların yanı sıra, 1934 yılında kabul edilen 2541 sayılı Milli musiki ve temsil akademisi (sonra Devlet Konservatuarı) yasası, Türk tiyatrosunun gelecekteki gelişmeleri için önemli bir itici güç oldu.  Aynı tarihlerde İstanbul Belediye konservatuarı yeniden düzenlenirken, yeni bir  yönetmelik hazırlanarak  şehir tiyatrosu da belediyeye bağlı özerk bir birim haline getirildi.  1941&quot;de Devlet konservatuarı&quot;nın ilk mezunları da  Devlet konservatuarının tatbikat sahnesi&quot;nin temsilleri aracılığıyla Devlet tiyatro ve operasının temellerini attılar.  1940&quot;lı yılların sonlarında Ankara&quot;da hizmete giren Küçük ve Büyük tiyatrolardan sonra Devlet tiyatroları genel müdürlüğü Ankara, İstanbul, Bursa, İzmir, Adana, Trabzon ve Diyarbakır illerinde yerleşik düzende çalışan yeni sahneler açtı, yunan klasiklerinden genç Türk yazarlarının ilk yapıtlarına değin yüzlerce piyesi repertuarına kattı.&lt;br/&gt;Seyirci ve tiyatro anlayışı Seyirci tiyatronun en önemli, en vazgeçilmez öğesidir. Tiyatro gücünü seyirciden alan, tek varlık nedeni olan ancak seyirci ile bütünlenen bir topluluk sanatı ve eylemdir. Ancak seyirci incelemesi yöntemleri Batı dünyasında da yenidir. Bu önem kavranarak, bir toplum bilimi doğmuştur. Seyirci incelemesi 3 açıdan yapılmaktadır. Sayısal, niteliksel bir de oyun - oyuncu ile seyirci ilişkisi açısından seyircinin önemi kavranmış. Muhsin Ertuğrul, seyirciyi 3 kesime ayırmıştır. Önce dünya ulusları içerisinde Alman ve Rus seyircisini gösteriyor. Bunlar bir tapınağa girer gibi sessiz ve saygılı</description></item><item><title>SANAT - SHAKESPEARE TRAGEDY</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-shakespeare-tragedy-403424.html</link><description>shakespeare tragedy</description></item><item><title>SANAT - BABİL</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-babil-403373.html</link><description>babil</description></item><item><title>RESİM - PABLO PİCASSO</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-pablo-picasso-401838.html</link><description>pablo picasso</description></item><item><title>SANAT - FANTASTİK</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-fantastik-403116.html</link><description>fantastik</description></item><item><title>SANAT - İTALYA&quot;DA RÖNESANS SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-italya-da-ronesans-sanati-403081.html</link><description>italya&quot;da rönesans sanatı</description></item><item><title>SANAT - RESİMDE MEKAN OLGUSU</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-resimde-mekan-olgusu-403397.html</link><description>resimde mekan olgusu</description></item><item><title>EMPRESYONİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?empresyonizm-363556.html</link><description>EMPRESYONİZM&lt;br/&gt;Empresyonizm (İzlenimcilik) on dokuzunu yüzyılın ikinci yarısıyla yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Fransa&quot;da başlayan ve daha sonra diğer ülkelere yayılan resim sanatı akımına verilen addır. Bu akım resim sanatında gerçek bir devrim olarak nitelendirilmiştir. Empresyonizm &quot;bir izlenimin uyardığı duyumların, duyulduğu biçimde üretildiği bir resim yöntemi&quot;ydi ve Empresyonist sanatçı, genellikle, bilinen kurallara aldırmaksızın kendi kişisel izlenimlerine göre nesneleri resmetmeyi amaçlıyordu. Empresyonistler birbirinden ayrı, tek tek fırça vuruşlarıyla ve saf prizmatik renkleri kullanma tekniğiyle açık havada resim yaptılar. Amaçları ışığın değişen etkilerini yakalayarak, bunu canlılıkla, doğaya yakınlıkla ve yoğunlukla yansıtmaktı. &lt;br/&gt;Empresyonistler yenilikçiydi; ancak hem çok eskiden, hem de yakın geçmişlerinde kendilerine öncülük etmiş olan sanatçılarda yok değildi. Örneğin, gerçeği olduğu gibi vermeye çalışan, tamamlayıcı renkler ve ışıklı, parlak açık-koyu değerleri kullanan Venedikli Rönesans ressamları bu anlamda hatırlanabilir. Sonraları belirli İspanyol ressamları, özellikle El Greceo, Velazquez ve Goya bu eğilimleri daha büyük boyutlara götürdü. Nitekim Manet ve Renoir bu sanatçıların çalışmalarından çok etkilendiler.&lt;br/&gt;O ilk dönemlerin &quot;İspanyol Empresyonizmi&quot;ni inceleyen Camon Aznar &quot;biz bunu istantism olarak adlandırabiliriz&quot; diye açıklamakta ve &quot;İspanyol Empresyonizminin başlıca özelliği, fırça vuruşları arasında açıklıklar bırakarak yaşayan parlak anı yakalama biçiminde yatmaktadır; açık havada resim yapmak ya da yalnızca ana renkleri kullanmak kesinkes uyulması gerekli kurallar değildir; nitekim siyah renk özgürce kullanılmıştır&quot; demektedir.&lt;br/&gt;Velazquez&quot;in çağdaşı olan İspanyol yazar Quevedo, bu ressamın tekniğini etkili kelimeler kullanarak elden geçirmekte ve &quot;burada gerçeği temsil edenin, birkaç dağınık fırça darbesi olduğu&quot;ndan söz etmektedir. Tarihçi Ortega y Gasset ise, &quot;tıpkı Descürtes&quot;ın düşünceyi akılcı olana indirgemesi gibi Velazquez de resmi görsel olana indirgemiştir&quot; diyecek kadar ileri gitmiştir.&lt;br/&gt;Oldukça yakın bir zamanda Lafuente Ferrari şunları söylemiştir: &quot;Eğer bir kimse, Velazquez&quot;in Empresyonizminden söz edebilirse, bu terim sanatçının nesneleri, göze gerçekte göründükleri şekilde ve renkli yüzeylerin düzensiz yığınları olarak resmetmeyi başardığı anlamına gelir. Kesin ve açıkça belirlenmiş çizgilerden oluşan ilk resimleri seyirciye aynı zamanda gerçek ve var olan görüntüler gibi gelmiştir.&lt;br/&gt;Hemen hemen aynı dönemde, Flanders&quot;de, Rubens&quot;in tablolarında renkle yoğurulmuş, saydam gölgeler görülüyordu. Delacroix, resimlerinde ışığın canlı, güzel renklerden oluştuğuna, öte yandan gölgelerindeki renklerin son derece ılık olduğuna, bunlardaki temel yansımaların ışık ve gölge oyunlarının etkisine katkıda bulunduğuna değinmektedir. Rubens gölgelerinde hiçbir zaman siyah renkler kullanmamıştır ve bu bakımdan Empresyonistlerle birleşmektedir.&lt;br/&gt;Hollanda&quot;da birbirinden ayrı tek tek fırça vuruşları ve koyu siyah</description></item><item><title>RÖNESANSTA SANAT</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ronesansta-sanat-374924.html</link><description>RÖNESANSTA SANAT &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İTALYA&quot;DA RÖNESANS SANATI&lt;br/&gt;Orta çağda İtalya roman sanatı formlarını benimseyerek uygulamış, çok yaygın olan gotik mimarlığa öncelik tanımamıştır. Resim sanatında ise Bizans sanatı mozaik ve freskleriyle,uzun süre, İtalya&quot;da geçerli olmuştur. Ravenna, Milano, Roma ve Sicilya&quot;daki dinsel yapılar Bizans mozaik ve freskleriyle süslenmiştir. Venedik ise başlı başına bir Bizans sanatı merkezi haline gelmiştir. &lt;br/&gt;İnsan ve eşyayı mekan içinde değerlendirme şekli tanımlanana natüralizm ve onun gereği olarak, sanatta ve özellikle resim sanatında hacim, gölge &amp;#8211; ışık ve perspektif uygulamaları Avrupalı sanatçıların Ortaçağ sanatlarından yavaş yavaş ayrılmalarıyla mümkün olabilmiştir. Bu basit bir sanat olayı değil, zihinsel bir gelişmenin ifadesidir. Ortaçağ sanatında büyük ölçüde egemen olan mistisizm ve sembolizm bu çaba ile sona erdirilmiştir. Doğa sevgisi ve doğayı daha inceleyerek sanatta olduğu gibi yansıtma isteği Rönesanssın karakteristiğidir. Bu sonuca yönelik çabalarda bulunan ilk sanatçılara Primitifler adı verilmiştir. Ancak; Primitif deyimi ilkel anlamında kullanılmaktadır. Bu sanatçılar italyan rönesans sanatını hazırlamışlardır. İtalyan primitifleri Bizans resim sanatını, Kuzey Avrupa memleketleri primitifleri de gotik sanatın ilke ve etkilerinden sıyrılmak suretiyle yeni bir sanat aşamasına yönelebilmişlerdir. &lt;br/&gt;XIII. yüzyılın sonunda ve XIV. yüzyılda İtalya&quot;da artistik faaliyet Toscana bölgesinde toplanmış görülmektedir. Bu bölge ekonomik yönden kalkınmış, toplumsal yapı bakımından da sanata yakın bir duruma ulaşmıştır. Floransa (Firenze) ve siena önemli iki sanat merkezi olmuştur. &lt;br/&gt;Floransalı Cimabue (Cenni di Peppo, 1240-1301) Arezzo&quot;daki St. Dominique kilisesinde bulunan Çarmıhta İsa tasvirinde volümü gölge-ışık oyunlarıyla belirtmeye çalışmıştır. Çizgileri uzatılmış ağız ve gözler, bütün vücut engin bir ızdırabı yansıtabilmektedir. Soyut görünüşüne rağmen bu eser plastik özellikleriyle sanatçının yeni bir sanatsal atılım içinde bulunduğunu göstermektedir. Cimabuenin Assisi&quot;deki iki katlı kilisenin alt bölümü duvarlarına fresk olarak işlemiş bulunduğu San Francesco tasviride aynı ölçüde anlamlı bir eserdir. Mavi bir fon üzerinde, adeta kabartma gibi görünen Aziz, portre izlenimini verecek kadar kişisel nitelikler, psikolojik yüz iadesi göstermektedir. Kahverengi boya, gölgelerle giysinin kıvrımlarını ve vücut bölümünü belirtmektedir. &lt;br/&gt;Cimabue&quot;nin çağdaşı Sienalı Duccio Bueninsegna ( 1255 &amp;#8211; 1319 ) Siena katedrali için gösterişli bir Maesta ( tahta kurulmuş Meryem tasviri ) retap1&quot;a) hazırlamıştır. Detramp tekniği ile yapılmış bulunan eserin ön ve arka yüzlerinde 45 küçük pano görülmektedir. &lt;br/&gt;Panolarda Meryem ile İsa&quot;nın yaşam öyküleri tasvir olunmuştur. İsa&quot;nın mezarında kadınlar, Emmaus Şehrine Giriş, Zeytin dağında dua konulu panolar dikkate değer. Birinci panoda dramatik bir ifade vardır. Renkler geniş planlar (a &amp;#8211; plat) halindeki mavi, kırmızı ve mor renklerdir. Dirilen İsa&quot;nın karşısında hayretle irkilen aziz kadınlar gururlandırılmıştır. Emmaus Şehrine Giriş panosunda şehrin bir bölümü sınırlı bir mekan içinde, üç ayrı olay aynı zamanda gösterilmiştir. Havarileriyle İsa, dua eden İsa, uyuyan havariler üç ayrı olayın bölümleridir. Duccio, Cimabue&quot;ye oranla geleneğe daha balı görünmektedir. &lt;br/&gt;İlk Rönesansı haber beren sanatçı,hiç kuşkusuz, Floransalı Giotte di Bondone&quot;dir. Giotto (Cotto, 1267 &amp;#8211; 1337), bir rivayete göre, Cimabue&quot;nin yanında yetişmiştir. Sanatçı bir frek ustasıdır), bu sanatçının freskleri Assisi&quot;de San Francesco kilisesinde, Padua&quot;da Scrovegni (Skrovenyi) capellasındac) ve Floransa&quot;da Santa Croce (Santa Kroçe) kilisesinde bulunmaktadır. Padua freskleri sanatçının sitilini yeterince ve gereğince tanıtabilir. Freskler İsa ile Meryem&quot;in yaşamlarının öyküsüdür. Giotto olayları jestlerle nitelendirebilmiştir. Mekan ve volüm değerlendirilmeleri denemesi gereğince yapılabilmiştir. Psikolojik ifadeler çok anlamlıdır. Mavi, pembe, kırmızı, ve sarı renkler kullanılmıştır. Kendi</description></item><item><title>SANAT - ÇARPIŞMA VE TEKNO EROTİZM</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-carpisma-ve-tekno-erotizm-403213.html</link><description>çarpışma ve tekno erotizm</description></item><item><title>SANAT - KARADENİZ  HALK MÜZİĞİNİN YEREL ÖZELLİKLERİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-karadeniz-halk-muziginin-yerel-ozellikleri-403220.html</link><description>karadeniz  halk müziğinin yerel özellikleri</description></item><item><title>RESİM - BATI SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?resim-bati-sanati-401810.html</link><description>batı sanatı</description></item><item><title>ÜNLÜ RESSAMLAR</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?unlu-ressamlar-370924.html</link><description>Vincent Van Gogh (1853 - 1890)&lt;br/&gt;Â&#187;Doğum tarihi 1853 &lt;br/&gt;Â&#187;Ölüm tarihi 31 Temmuz 1890 &lt;br/&gt;Â&#187;Doğduğu Ülke Hollanda &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Vincent Van Gogh, bir papazın oğlu olarak 1853 yılında Hollanda nın güneyinde bir köyde dünya ya geldi. 19.yüzyılın yazgısı en trajik sanatçılarından biri olan Van Gogh, içinde sürekli bunaltılar yaşar ve hiçbir işe yaramadığına olan inancı, bir şeyler yapma, bir çıkış bulma isteğidir bunaltılarının nedeni. Acı çeker, mutsuzdur, huzursuzdur ve yalnızdır ama resimleriyle neşe ve sevinç uyandırmak istemiş, acıları sevince, hüzünleri neşeye ve yalnızlığı birlikteliğe döndürmeye çalışmıştır. İnsanların yalnızlık, hüzün ve acı içindeki hallerinden etkilenip bunları da resimlerinde yansıtmıştır. Acı çekenlere ilgi duymuştur; içinde yaşadığı dünyada kendisini uyumsuz hisseden bütün melankolikler gibi. Mutsuz olması yalnızlığındandır. Hiçbir zaman hiçbir şeyi başaramayacağına olan inancı, kendisinden kuşku duyması, trajik yazgısı, yaşamına son vermesidir onu melankolik yapan. Dünyada kendisini alçalmış, sevgilerden uzaklaşmış görmüştür Van Gogh. Yararsızlığının kendi elinde olmadığını, yazgının çizdiği olaylar dizisi sonucu bir kafese tıkıldığını, bir şeyler yapmak istediğini ama bunun yolunu bulamadığını yazar Theoya mektuplarında. Daha sonra yapacağı işi bulmuş ve kendini tamamıyla ona adamıştır büyük bir coşkuyla.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;Acı duymak gülmekten iyidir, zira acı insanın yüreğini arıtır. İnsanları diri diri gömercesine kilitleyip çevrelerinde duvarlar örenin ne olduğu bilinmez ama yine de bir takım duvarların, tel örgülerin, demir parmaklıkların varlığı hissedilir. Bütün bunlar bir kuruntu, bir hayal midir? Sanmıyorum. Ve insan kendi kendine sorar; Tanrım bu uzun süreli mi, temelli ve herkes için geçerli olan bir ebediyet midir?&quot;&lt;br/&gt;İlk dönem karakalem çalışmalarında maden işçilerini, köylüleri ele almış, patates yığınları, dokuma tezgahı gibi konuları işlemiş bir yandan da kasvetli gökler ve koyu renklerle iç karartıcı manzaralar resmetmiştir. Patates Yiyenler tablosu bu kasvetli ve iç karartıcı dönemini simgeler ( Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). 1885 tarihli resimde iç mekanda günlük yaşam konu edinilmiştir. İşçiler kendi ektikleri patatesleri paylaşarak yerken gösterilmişlerdir. Tek ışık kaynağı yukarıdan sarkan bir lambadır. Lambanın ışığı patatesleri aydınlatır. Resmin genelinde aynı renk ve tonlar hakimdir. Yeşilin ve kahverenginin koyu tonları. Patatesin tozlu rengini elde etmeye çalışıyordu. Bütün resme hakim olan renk yabani patates rengiydi. Resmin kasvetli ve karanlık görünümü ve insanların yüzleri, yoksulluğu melankolik bir atmosfer yaratıyor. Bu tür insanları gözlemleyen Van Gogh da yoksulluğun ne demek olduğunu biliyordu Bu dönemlerde kardeşine yazdığı bir mektupta &quot; Böyle devam ederse hedefime varamayacağım. Bu kadar uzun zaman aç kalmasaydım bünyem daha kuvvetli olurdu. Fakat her seferinde daha az çalışmak ya da aç kalmak şıklarından birini seçmem gerektiğinde ben hep aç kalmayı tercih ettim. Bir insan buna nasıl dayanabilir? Açlığın etkisini resimlerimde öylesine görebiliyorum ki geleceğim için kaygılanıyorum&quot;. 1882 tarihli Hüzün adlı taşbaskısında oturan çıplak bir kadın tasvir edilmiştir (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Kadının başı dizine doğru eğilmiştir ve kolları arasında kalmıştır. Koyu renk uzun saçları çıplak sırtından aşağıya dökülmektedir. Saçlar ten rengiyle kontrast oluşturur. Figürün dış hatları belirginleştirilmiştir. Kolları arasında kalan yüzü görülmez ama büyük ihtimalle ağlamaktadır ya da üzgün bir ifade içindedir. Tek başına bırakılmış, çaresiz bir durumu vardır. Kederleriyle birlikte yapayalnızdır, itilmiştir. Kederin dokunaklı bir ifadesine tanık oluyoruz. Buradaki kadın Van Goghun birlikte yaşadığı alkolik, gebe ve fahişe Siendir. Bu resmin bir de karakalemle yapılmış deseni vardır. Van Goghun 1890 yılında Sonsuzluğun Eşiğinde - 1890- adlı resminde de yine kederler içindeki bir insanın tasviri vardır (Rijksmuseum Kröller Muller, Otterlo ). Resimde sandalye üzerinde oturan mavi pantolon ve gömlekli yaşlı bir adamın derin acısı yansıtılmıştır. Yaşlı adam yumruk yaptığı elleriyle yüzünü kapamış, dirseklerini bacaklarının üzerine dayamış ve öne doğru eğilmiştir. Gözleri ve yüzü görünmüyor ama o da ağlamaklı ve yıkılmış bir durumdadır. Yine aynı yıl yaptığı Doktor Gachetin Portresi -1890- adlı resimde de masaya dirseğini dayamış oturan bir adam görülür (Musee du Jeu de Pavme,Paris). Beyaz kasketli figürün yumruğu yanağında be başını destekler. Düşünceli ve kederli görünümlü Dokto</description></item><item><title>SANAT - GEORGES BRAQUE</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-georges-braque-403386.html</link><description>georges braque</description></item><item><title>SANAT - SAPIK PSYCHOLOSİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-sapik-psycholosi-403228.html</link><description>sapık psycholosi</description></item><item><title>TAŞ YÜNÜ ASMA TAVAN</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?tas-yunu-asma-tavan-362962.html</link><description>TAŞ YÜNÜ ASMA TAVAN&lt;br/&gt;&quot; Asma Tavan Sistemi &quot; , bina kontrüksiyonlarının yapımı aşamasında çağdaş yaşamın gereği olan bazi sistemlere ( klima , aydınlatma , yükseklik vb.) yer ayrılmadığı için doğan bir ihtiyaca cevap vermek üzere  geliştirilmiştir. &quot; Asma Tavan Sistemi &quot; mineral elyaflı preslenmiş plakalar ve bunarlı taşıyan galvenize askılardan oluşan modüler bir yapıya sahiptir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Taş yünü asma tavan sistemleri çok geniş tasarım alternatifleri sunmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Taş yünü asma tavanlar taşıyıcı sistemlerine göre üçe ayrılır .&lt;br/&gt;*Taşıyıcıları görünen&lt;br/&gt;*Yarım gizli &lt;br/&gt;*Tam gizli &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ÖZELLİKLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Gerek asma tavan plakaları gerekse plakaların içine monte edildiği karkas sistemi bu konuda bütün dünya standartlarını karşılayacak ölçüde yangına dayanıklıdır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Akustik özelliğe sahiptir. Yüksek bir ses emicilik düzeyine sahiptir. Özellikle bürolardaki gürültü ve istenmeyen seslerin emilmesi ile çalışma ortamına olumlu katkıda bulunmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Plakaların  fonksiyonel olarak arkalarında kalacak olan her türlü tesisatı , hem dış etkenlerden korunması , hem de gereğinde sadece bir plakanın yerinden kaydırılarak tesisattaki herhangi bir onarım yapılabilmesi kolaylığını sağlamaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Aynı amaca yönelik sistemlere göre zamandan , malzemeden ve işçilikten tasarruf sağlayan çok hızlı bir montaj kolaylığını sağlamaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Gerekirse boyanabilir , % 75 &quot; e kadar nem oranına dayanıklıdır ve mikrop üremesine izin vermez.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Elektronik ekipmanları ile aydınlatma elemanlarının döşenmesinde büyük kolaylık sağlamaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Yansıtıcı özelliği , ışıktan maksimum düzeyde yararlanılmasını sağlar ve fonksiyonelliğinin yanı sıra dekoratiftir..&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Taş yönü asma tavan  hafiftir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Temizlik kolaylığına sahiptir ve hijyeniktir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Taş Yün Asma Tavan Uygulamaları &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Taş Yünü Kaplı Metal Alt Kontrüksiyonlu Asma Tavan Detayları&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Taş Yünü Plaklarının Metal Alt kontrüksiyonla İlişkileri &lt;br/&gt;TAŞ YÜNÜ ASMA TAVAN&lt;br/&gt;&quot; Asma Tavan Sistemi &quot; , bina kontrüksiyonlarının yapımı aşamasında çağdaş yaşamın gereği olan bazi sistemlere ( klima , aydınlatma , yükseklik vb.) yer ayrılmadığı için doğan bir ihtiyaca cevap vermek üzere  geliştirilmiştir. &quot; Asma Tavan Sistemi &quot; mineral elyaflı preslenmiş plakalar ve bunarlı taşıyan galvenize askılardan oluşan modüler bir yapıya sahiptir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Taş yünü asma tavan sistemleri çok geniş tasarım alternatifleri sunmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Taş yünü asma tavanlar taşıyıcı sistemlerine göre üçe ayrılır .&lt;br/&gt;*Taşıyıcıları görünen&lt;br/&gt;*Yarım gizli &lt;br/&gt;*Tam gizli &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ÖZELLİKLERİ&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Gerek asma tavan plakaları gerekse plakaların içine monte edildiği karkas sistemi bu konuda bütün dünya standartlarını karşılayacak ölçüde yangına dayanıklıdır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Akustik özelliğe sahiptir. Yüksek bir ses emicilik düzeyine sahiptir. Özellikle bürolardaki gürültü ve istenmeyen seslerin emilmesi ile çalışma ortamına olumlu katkıda bulunmaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Plakaların  fonksiyonel olarak arkalarında kalacak olan her türlü tesisatı , hem dış etkenlerden korunması , hem de gereğinde sadece bir plakanın yerinden kaydırılarak tesisattaki herhangi bir onarım yapılabilmesi kolaylığını sağlamaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Aynı amaca yönelik sistemlere göre zamandan , malzemeden ve işçilikten tasarruf sağlayan çok hızlı bir montaj kolaylığını sağlamaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Gerekirse boyanabilir , % 75 &quot; e kadar nem oranına dayanıklıdır ve mikrop üremesine izin vermez.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Elektronik ekipmanları ile aydınlatma elemanlarının döşenmesinde büyük kolaylık sağlamaktadır.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Yansıtıcı özelliği , ışıktan maksimum düzeyde yararlanılmasını sağlar ve fonksiyonelliğinin yanı sıra dekoratiftir..&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Taş yönü asma tavan  hafiftir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;*Temizlik kolaylığına sahiptir ve hijyeniktir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Taş Yün Asma Tavan Uygulamaları &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Taş Yünü Kaplı Metal Alt Kontrüksiyonlu Asma Tavan Detayları&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Taş Yünü Plaklarının Metal Alt kontrüksiyonla İlişkileri</description></item><item><title>SELÇUKLU MİNYATÜR SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?selcuklu-minyatur-sanati-363845.html</link><description>SELÇUKLU MİNYATÜR SANATI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;XI. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu&quot;ya egemen olmaya başlayan Türkler, orta Asya&quot;dan getirdikleri sanatla, Anadolu&quot;da karşılaştıkları binlerce yıllık medeniyetin ürünleri olan yapıtlardan esinlenerek, dokuz yüzyıldan uzun bir süredir, Anadolu&quot;da büyük bir sanat zenginliği yaratmışlar ve dünya sanatına katkıda bulunacak özgün bir Türk sanatı oluşturmuşlardır.&lt;br/&gt;İslamiyet&quot;in benimsenmesinden sonra Türk resim sanatı, önemli bir kültürel etki altına girmiştir. Öteki tek tanrılı dinler olan Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi İslamiyet de betimleme sanatlarına yani figürlü resim ve heykel sanatlarına hoş gözle bakmamış, yaratıcı gücü daha çok soyun süsleme sanatlarına yöneltmiştir. Minyatür, kitapların içinde, daha çok süslemeci bir biçimde kullanılmış olduğu için betimleme yasağından kurtulabilmiştir.&lt;br/&gt;Türk&quot;lerin, İslamiyet&quot;i kabul etmelerinden sonra heykel ve resim alanındaki çalışmaları durmamış, plastik geleneğini kaybetmeden, bulundukları bölgelerin özelliklerine göre, bazı değişiklikler geçirerek gelişmiştir. Türklerde biçim, çizgi ve rengin temel örnekleri ve figürlü sanatın ilk yapıtları minyatür sanatı şeklinde gelişmiştir.&lt;br/&gt;Minyatür, ulusal sanat niteliğini Selçuklular döneminde kazanmış, bu dönemde Nakışhane ve Nigarhane denilen resim okulları kurulmuştur.&lt;br/&gt;Türk minyatürleri başlangıçtan itibaren daha gerçekçi bir anlatıma sahiptir. Günlük yaşamı yansıtır.&lt;br/&gt;Türkleşen Anadolu&quot;da minyatür sanatı verileri, başlangıçta Selçuklu Emirlerinin desteğinde gelişme göstermiştir.&lt;br/&gt;Selçuklu Türklerinin Anadolu&quot;ya yerleşmesinden bir süre sonra oluşan sanat ortamında, Türk minyatürü Anadolu&quot;da ilk örneklerini vermiştir.&lt;br/&gt;Selçuklu dönemi Anadolu resim sanatının ilk örnekleri, XII. Ve XIII. Yüzyıllarda bilimsel içerikli olarak &quot;Diyarbakır ve yöresinde Artuklu Emirlerinin ve Konya&quot;da seçkin sınıfın desteğinde ortaya çıkmıştır.&lt;br/&gt;Selçuklu döneminde Anadolu&quot;da, özellikle Konya&quot;da Mevlana&quot;nın ve müritlerinin desteğinde oluşan sanat ortamında, zengin bir resim etkinliği yaşanmıştır. Büyük tasavvuf düşünürü Mevlana&quot;nın (1207-1273) ve müritlerinin resim sanatına duyduğu ilgi bilinmektedir. Ahmed Eflaki Dede &quot;Ariflerin Menkıbeleri&quot; adlı yapıtında, Mevlana&quot;nın müritleri Kaluyan ve Aynüddevle&quot;nin betimlemede eşsiz olduklarını, Aynüddevle&quot;nin sultan kızı Gürcü Hatun&quot;un isteği üzerine Mevlana&quot;nın ayakta durur şekilde yirmi ayrı pozunu kağıt üzerine çizdiğinden söz eder.&lt;br/&gt;Ahmed Eflaki, bir portre ressamı olan Aynüddevle ve Kaluyan&quot;ın dışında Şehabettin Guyende ve Kelhuk bin Abdulah gibi sanatç ılardan da söz etmektedir. Bunların yanı sıra Mehmed bin Abdullah, Yusuf bin Hamza gibi sanatçılar da Selçuklu dönemi ressamları arasında sayılmaktadır.&lt;br/&gt;Selçuklu Türkleri İran&quot;dan Ön Asya&quot;ya Mezopotamya, Suriye&quot;ye ve oradan da Anadolu&quot;ya yayılmışlardır. 1071 Malazgirt Savaşı&quot;ndan sonra Anadolu ve civar ülkeler Selçuklulara açılmıştır. Büyük Selçuklu Sultanı İran&quot;da bulunurdu. Rey, Isfahan, Nişapur başlıca Selçuk şehirleriydi. Anadolu&quot;da ise Hasan Keyf Diyarbakır, Mardin, Harput&quot;ta hüküm süren Artukoğulları, Mezopotamya ve Suriye&quot;de özellikle Musul, Halep, Sincar ve Cezire&quot;de Zengiler ve Konya&quot;da Anadolu Selçuklularıdır. Büyük bir coğrafyaya yayıldığından çoğu eserin merkezi belli değildir. Bu yüzden hepsini &quot;Selçuklu Resim Okulu&quot; adı altında toplamak doğru olacaktır.&lt;br/&gt;Minyatür sanatının en geniş uygulama alanı, değişik türde ve nitelikte el yazmalarının sayfaları olmuştur. Bu dönemde Anadolu&quot;daki çeşitli sanat merkezlerinde beş minyatürlü yazma saptanabilmiştir.&lt;br/&gt;ESERLER&lt;br/&gt;1- Dioskorides&quot;in Materia Medica&quot;sı (Kitab el-Haşaiş)&lt;br/&gt;Dioskorides İ.S. 2. yy.da Kilikya&quot;da Anazarba&quot;da doğmuş bir hekimdir. Eseri olan Materia Medisa&quot;nın en eski minyatürlü nüshası Bizans devrinden, 520 civarından gelen Viyana Milli Kitaplığındaki yazmadır. Juliana Anicia için yapılmış olan bu eserdeki minyatürlerin benzerleri daha sonra İslam yazmalarından da görülmektedir. Dioskorides&quot;in bugün bilinen 13 İslami çevirisi mevcuttur.&lt;br/&gt;- Leiden Üniversite Kitaplığı (Cad. Or. 289): Minyatürlü en eski Dioskorides yazmasıdır. Miladi 990 yılına tarihlenir. 1083 yılında kopya edilmiştir. 227 yaprak olup 620 minyatürlü sayfa içerir. Minyatürler çoğunlukla antik yazmalardan kopya bitki resimleridir ve çerçevesiz bir halde metnin içine yerleştirilmişlerdir.&lt;br/&gt;- Paris, Bibliotheque Nationale: İspanya&quot;da bulunmuş ve Fransa&quot;ya getirilmiştir. 135 yaprak olup 101 bitki minyatürü içerir.&lt;br/&gt;- Paris, Bibliotheque Nationale (Cad. Arabe. 4947): Yazma 124 yaprak olup 160 miny</description></item><item><title>ORHAN VELİ KANIK HAYATI VE SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?orhan-veli-kanik-hayati-ve-sanati-376161.html</link><description>TC&lt;br/&gt;DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ&lt;br/&gt;BUCA EĞİTİM FAKÜLTESİ&lt;br/&gt;SINIF ÖĞRETMENLİĞİ A.B.D. &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;SANAT VE TOPLUM&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&quot;ORHAN VELİ KANIK HAYATI VE SANATI &quot;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;ÖĞRETİM GÖREVLİSİ&lt;br/&gt; Yrd. Doç. Mukadder Çağlayan&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;HAZIRLAYAN&lt;br/&gt;2001257055 ŞENYIL ÇATIK&lt;br/&gt;III- B (İ.Ö.)&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İZMİR-2003&lt;br/&gt; &lt;br/&gt;ORHAN VELİ KANIK&quot;IN  HAYATI &lt;br/&gt;Orhan Veli Kanık, 13 Nisan 1914 tarihinde  İstanbulda doğdu. Galatasarayda başladığı öğrenimini, babasının atandığı Ankarada Gazi İlkokulu ve Ankara Erkek Lisesinde sürdürdü. &lt;br/&gt;Lise sıralarında Oktay Rıfat ve Melih Cevdetle  arkadaş oldu. Liseyi bitirince İstanbula dönerek, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne girdi (1932), ancak yüksek öğrenimini yarım bıraktı (1935). 1936da Ankaraya döndü ve askere gidinceye dek PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Milletlerarası Nizamlar Bürosunda memurluk yaptı. &lt;br/&gt;Yedek subaylığını tamamlayınca, iki yıl kadar, yine Ankarada, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosunda çalıştı. 1947de, Hasan Ali Yücel in yerine Reşat Şemsettin  Sirer in bakan olarak atanması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığında &quot;antidemokratik bir hava&quot; esmeye başladığını söyleyerek, görevinden istifa etti.&lt;br/&gt;1 Ocak 1949-15 Haziran 1950 tarihleri arasında yirmi sekiz sayı süren, on beş günde bir yayımlanan, iki sayfalık Yaprak  dergisini çıkardı. Yaprak dergisi serüvenini sürdüremeyeceğini anlayınca Ankaradan ayrılıp İstanbula gitti. Gene o yılın kasım ayı içinde, bir haftalığına geldiği Ankarada, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura düşerek ayağından yaralandı. İstanbula döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesinde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü, Rumelihisarı Mezarlığına gömüldü. &lt;br/&gt;CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI&lt;br/&gt;Türkiye Cumhuriyeti&quot;nin kuruluşundan sonra meydana gelen edebi çalışmaları içine alır. Türkiye II. Meşrutiyet (1908)&quot;ten Milli Mücadele&quot;nin bitimine(1923)  kadar büyük çalkantı geçirmiş, Trablusgarb (Libya), Balkan ve Birinci Dünya savaşlarında büyük  toprak kaybına uğramış,  ancak Milli Mücadele&quot;de düşmanı Misak-ı Milli sınırları dışına atabilmişti. Bütün bu olayların yanında Türk aydını köklü bir fikri değişme süreci yaşadı. Çözülmesi gereken siyasi, iktisadi, içtimai meselelerle karşı karşıya idi.  Çözüm için modüller Batılı ülkelerden seçildi. Bu durumun  edebi  eserlere de yansıması kaçınılmazdı. Nitekim devrin ruhunun, meydana getirilen sanat ve edebiyat eserlerinde  işlendiğini görüyoruz.&lt;br/&gt;Genelde Cumhuriyet Dönemi Türk  Edebiyatı için, önceki dönemlerin edebiyatları (Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati, Milli Edebiyatâ€¦) gibi batıya yöneldiğini, yeni edebiyat akımlarından etkilendiğini, önceki dönemlere göre daha hareketli olduğunu, deneme ve günlük türlerinin gelişme gösterdiğini, edebiyatçı ve  eser sayısının arttığını söyleyebiliriz.&lt;br/&gt;Her dönemde olduğu gibi Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında da siyası amaçlı ideolojilerin etkisi hissedilir.&lt;br/&gt;1928 de Harf Devrimi olmuş, cem</description></item><item><title>DRAM SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?dram-sanati-381308.html</link><description>DRAM SANATI&lt;br/&gt;Dram sanatının ilk klasik temel ilkelerini ortaya koyan Aristoteles, bunu &quot;yaşamdaki bir olayın ya da hareketin yeniden yaratılması&quot; olarak açıklamıştır. Başka deyişle, dram sanatı yaşamın kendi değil, ama yaşamdaki gerçekliğin yansılanmasıdır; gerçekliğin olduğu gibi aktarıldığı değil, gerçekliğin belli bir kimsenin yaratış özellikleri ile yansılanmasıdır. Ayrıca, dram sanatını öbür sanat yaratılarından ayıran özellik, yansılanma işleminde yaşamın kişiler yoluyla sahne üzerinden canlandırılmasıdır. Şiir sözcüklerle, resim çizgi ve renklerle, müzik uyumlu seslerle yansılar. Oysa dram sanatında yaşamın yansılanması canlandırma yoluyla olur. bu canlandırmada, oyuncu yalnızca insan görünümünde değil, hayvan, bitki, nesne, böcek gibi görünümlerle de seyirci önüne çıkar. Ancak bunların tümünde odak noktası insan ve insanlığı ilgilendiren şeylerdir. Dram sanatının başka bir asıl ilkesini yine Aristoteles vermiştir. Aksiyon. Aksiyon&quot;un olmadığı yerde, dram sanatı da yoktur. Bir konunun ya da kişinin sahne üzerindeki canlandırılışındaki değişiklikleri ve konunun ilerleyişini aksiyon sağlar. Aksiyon,  bir nedene dayanarak değişiklik getiren ve etki uyandıran bir düşünce ya da harekettir. Bu fiziksel öğede, dram sanatını öteki sanatlardan ayıran önemli bir özelliktir. Çünkü bu fiziksel öğe canlı kişiler yoluyla var edilir. öyleyse, dram sanatının birbirinden ayrılmayacak temel öğeleri yansılama canlandırma ve aksiyondur. Bunun için, bu üç temel öğenin bulunduğu herhangi bir kısa bölüm, beş dakikalık bir konuşma, bir sözsüz oyun, bir gölge oyunu ya da kukla sinema, opera hatta bir oratorya dram sanatının sınırları içine girer.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;DRAM SANATINDA DÖRT TEMEL TÜR&lt;br/&gt;Buna dram sanatında dört temel uzam da diyebiliriz. Nasıl müzikte tiz, orta ve pes uzamlar varsa, tiyatro da vardır. tiz uzumda tragedya vardır; çok titreşimli, heyecanlandırıcı, acıma ve korku duygularına yönelik, gerilimi çok, sürükleyici, düşündürücü ve denetimlidir. Orta uzamda, ince tonda komedya yer al</description></item><item><title>KURTULUŞ SAVAŞI MÜZESİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?kurtulus-savasi-muzesi-435761.html</link><description>mustafa kemal&quot;in milli mücadelelerin merkezi ve aynı zamanda başkent olarak seçtiği ankara 1920 yılında yaklaşık 20,000 nüfuslu küçük bir anadolu şehriydi. kentin merkezinde bulunan tbmm binası, şimdiki adıyla &quot;kurtuluş savaşı müzesi&quot; cumhuriyetin kurulduğu ve bugünkü çağdaş türkiye&quot;nin temellerinin atılmasına öncülük etmiş bir mekan olmasıyla da büyük ölçüde önem taşımaktadır...</description></item><item><title>THE PICTURE OF DORIAN GRA</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?the-picture-of-dorian-gra-367803.html</link><description>The Picture of Dorian Gray &lt;br/&gt;        by Oscar Wilde (1856 - 1900)&lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;Basil is a painter.He paints a picture of the young and handsome Dorian Gray.It is the most important work of his life.Basil shows his Picture to Lord  Henry who is about excellent life.Lord  Henry likes the picture and he says that: &quot;This picture must be exhibited in London.&quot; But Basil got  angry about this idea.Lord Henry asks Basil&quot;s attidutes about picture but Basil doesn&quot;t answer.Then Basil and Lord Henry walk around the garden Henry asks again &quot;why  don&quot;t you exhibit your picture in London&quot; Basil says that &quot;it is my choice and the picture  is fundamental thing of my soul&quot;.Lord  Henry says that &quot;Tell me about your pictures history.&quot;&lt;br/&gt;&quot;One day when I was eating my dinner,I saw a man who was very handsome.I didn&quot;t believe my eyes and my soul  was arrested by Dorian&quot;s face and I painted his picture briefly this is picture&quot;s history Dorian, is my real friend&quot;.&lt;br/&gt;After three days, Dorian came to Basil&quot;s house he saw his picture and Lord Henry.He met Lord Henry and he listened life&quot;s reality from Lord Henry and when Dorian saw his picture and he said that &quot;I don&quot;t want to grow old so this picture will grow old.&quot; He made a terrible wish.The next morning Lord Henry went to visit his aunt.She was surprised to see him.Lord Henry said:&quot;I need some information about Dorian Gray,I met him yesterday and I&quot;d like to know more about him.&quot; His aunts gave some information about Dorian Gray to Henry.She invited Dorian Gray for dinner.&lt;br/&gt;Next day, people came to dinner and the conversation moved on to other things.For example;birds and different ideasâ€¦&lt;br/&gt;A month later Dorian Gray visited Lord Henry.Dorian&quot;s eyes were shining,he said to Lord Henry:&quot;I discovered the life,I loved a girl from theatre.She is an actress,she is very beatiful and she is nineteen years old.&quot;Lord Henry smiled.&lt;br/&gt; Then the girl cried cheerfully:&quot;Mother,mother!I am in love.His name is Dorian.&quot; Her mother looked her daughter&quot;s lovely face.Sybin&quot;s brother James Varne, entered the room and he understood his sister&quot;s attidutes,he hit on the table and said that &quot;If a man hurts my sister,I kill him like a dog.&quot;&lt;br/&gt;Next night, Dorian made marrying plans,he discussed his plans between Lord Henry.Lord Henry said: &quot;I will see Sybil,then we can propose to marry her,ok?&quot; Dorian accepted this idea.&lt;br/&gt;Next day, Dorian and Lord went to theatre to watch Sybil.Sybil was playing Juliet.After theatre she ask to Dorian &quot;How was it?&quot; Dorian said that: &quot;You were terrible, my friend and I were bored.I suppose you were ill.&quot;She said that:&quot;Before I know you,the theatre was only life but know you thought me differents between arts and life because how can I pretend to be Juliet to feel Juliet&quot;s love.Then Dorian returned his face and went away.Sysil was wasted and she was very upset.&lt;br/&gt;After a few days he heard Sybil&quot;s died.Dorian cried,he looked the picture was very old.In the Picture his face very bad.This was his soul&quot;s appearings.&lt;br/&gt;Then Basil came to Dorian&quot;s home.He wanted to see his painting but Dorians prevented this.Basil said: &quot; I painted this,so I will see&quot; but Dorian didn&quot;t let this.&lt;br/&gt;Dorian was very upset,he started to walk around the city,he went to bars and he met bad friends so his picture became very ugly.After a week,he invited Basil to his home.He accepted to show painting.Basil saw and he was shocked.Suddenly Dorian became very angry.He took a knife and he ran towards dug the knife into the artist&quot;s neck again and again.&lt;br/&gt;Dorian locked the door behind him and went quietly downstairs.One night, Dorian was at a party.He was smiling and talking,and look as young and as food looking as ever.When Lord Henry asked him if he felt unwell,Dorian said that he was tired and would go home early.&lt;br/&gt;At home he felt worse.At night, in dirty clothes he left home and went to bad places.He went a corner,a man pulled him backwards and pushed Dorian Gray to a wall.Dorian fought wildly and pulled the hands away.Because he saw the gun in the man&quot;s hand.Dorian said: &quot;You are crazy,What have done to you?&quot; A man said &quot;You destroyed the life of Sybil.&quot; This man was Sybil&quot;s brother,James Vane.&lt;br/&gt;Dorian asked: &quot;How long ago did Sybil die?&quot; James said: &quot;Eighteen years ago.&quot; Dorian said: &quot;Take me to the light and look at my face&quot; James looked and he was shocked.Because Dorian&quot;s face was too young.&lt;br/&gt;A week later,Dorian invented Lord Henry and several friends to Lord&quot;s house,they went to forest and started to talk about Sybil.Then, Lord He</description></item><item><title>SANAT - KERAMİK SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?sanat-keramik-sanati-403129.html</link><description>keramik sanatı</description></item><item><title>AHŞAP EVLER HAKKINDA BİLGİ</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ahsap-evler-hakkinda-bilgi-453400.html</link><description>AHŞAP EVLER &lt;br/&gt; &lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Çağlar boyu insanoğlunun ısınma, barınma, aydınlanma gibi ihtiyaçlarını karşılayan ahşap 21. yüzyılın en önemli yapı malzemesi olmaya adaydır. Doğal hayata dönüşün yaşandığı günümüzde ahşap da günlük hayatımızdaki yerini giderek sağlamlaştırıyor. &lt;br/&gt; Amerika&quot;da Lap Home (Kütük Ev) üreticileri hızla çoğalıyorlar. İnsanlar kırsal kesimde yaptırmak istedikleri evlerinin orman ürününden olmasını tercih ediyorlar. Doğayla bütünleşme, iç içe yaşama arzusundan kaynaklanan bu tercih Türkiye&quot;de de görülmeye başladı. &lt;br/&gt; Bu işbirliğinin amacı Türkiye&quot;de de kişilerin isteklerine uygun çok değişik ev , plan ve modellerini yaratıp sunmak. Tabii bu iş için oluşturulan özel ormanlardan elde ediliyor. &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;1-Kütük Evlerin Avantajları &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;Kütük evler kesinlikle doğanın dostudur, yangına karşı daha dayanıklıdır. Malzemesi doğadan geldiği için doğa şartlarına oldukça direnebilir. Masif kütük olduğu için sürekli nefes alır. Bu nedenle havasızlık ve rutubet yapmaz. Topraktan nem almadığı gibi, topraktan gelebilecek haşereye karşı güvenlidir. Pencere kapı ahşapları deforme olmaz. Çatı izolasyonu tamdır. Mükemmel enerji tasarrufu sağlar. &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;2-Kütük Evlerin Standart Özellikleri &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;a-)Kütük evlerin bütün çizim ve projeleri, teknolojik gelişmeler ışığında özel bilgisayar programları ile uzman mimarlar tarafından hazırlanıyor. İmalat ve montaj safhasında meydana gelebilecek her türlü olası aksaklıklar bu gelişmiş programla (CAD) ile sıfıra indirilir. &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt; b-)Kütük evlerin sağladığı kolaylıklar temelden başlar. Evin yapılacağı yerin toprağı 80 cm derinlikte kazılır. Meydana gelen çukura önceden yapılan statik hesaplar doğrultusunda belirli aralarla kolon pabuçları, demirli beton olarak atılır. Sömeller birbirine bağ kirişleri (deprem bağlantısı) ile bağlanır. Pabuçların merkezinden su basman seviyesine kadar taşıyıcı kolonlar çıkılır. Toprak seviyesine ile bina döşemesi arasında kolon boşluk    30-50 cm kolonlar haricinden herhangi bir malzeme ile doldurulmaz ve boş bırakılır. &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;d-)Evin zemini karkas sistemle traded wood kullanılarak kaplanır. Bu ahşap karkasın üstü komple plywood ile kapatılır. Türkiye`de su suntası olarak bilinen plywood sağlam ısı yalıtımı fonksiyonuna sahip üstüne her türlü işlemin kolayca yapılabildiği bir malzemedir. Playwood üzerine arzu edildiği takdirde seramik veya mermer döşenebilir. Evin sahibi isterse halı veya ahşap kaplatabilir. &lt;br/&gt;  &lt;br/&gt;e-)Bu işlerden sonra masif kütükler, önceden planlanan numara sırasına göre monte edilir. Kütük ev, masif kütükleri özel kesilenlerden dolayı aralarında su ve rutubet barındırmaz. &lt;br/&gt; Kütüklerin birleşen yüzeylerin çift oluklu olması iyi kenetlenmelerini sağlar. Arada kullanılan paly-toom ses ve ısı yalıtımını sağlar. Akrilik yapıştırıcı ve emsallerinden altı kat daha dayanıklı 25 cm&quot; lik vidalarla montaj işlemi yapılır. &lt;br/&gt; f-)Ahşap kapı ve pencerelerde kullanılacak ahşap malzemeler özel olarak kurutulur. Bütün iç ve dış kapılar, gardırop kapakları da masif kütükten yapılır. Tüm kapı ve pencerelerde finisyon (son işlem) tamdır. Kalite nedeni ile tozun, rüzgarın ve suyun dışarıda kalmasını sağlar. &lt;br/&gt; g-)Ara bölümler genellikle Avrupa&quot;nın bir çok ülkesinde ve Amerika Birleşik Devletlerinde inşaatların % 85&quot; inde kullanılan dry-wall sistemi ile yapılır. Bu sistem hem pratik, daha sağlam, her türlü kullanıma uygun, hem de metre kare kaybını önleyici niteliklere sahiptir. Ses izolasyonu da geleneksel inşaat tarzındakilere benzer bir sistemle sağlanır. Arzu edilmesi halinde ara bölümlerde ahşap olabilir. &lt;br/&gt; h-)Bütün mutfak ve banyo dolapları Amerikan Triagle Pasitik Firması kataloglarından seçilebilir. Özel kurutulmuş meşe kullanan bu firma Amerika Birleşik Devletlerinde konusunda en popüler ve önde gelen kuruluştur. &lt;br/&gt; I-)Tüm sıhhi tesisatlar alışılmadık kalitede yeşil boru ile yapılmaktadır. Sonsuza kadar emniyetli yeşil boru, kireçlenmez, yüksek basınçta ses yapmaz, bakteri barındırmaz, en az miktarda izolasyon gerektirir, işçilikten önemli ölçüde tasarruf sağlar. &lt;br/&gt; i-)Elektrik tesisat işçiliği işin başında daha proje aşamasında iken çözümlenir. Gerekli olan her bölüme imalat safhasında delik ve oluk açıldığı için montaj sırasında elektrik tesisat sistemi en basite indirilir. &lt;br/&gt; j-)Bütün evin dekoratif tavan hatları projede belirlendiği şekilde seçilen ahşap malzeme, ebat ve aralıkta üretilir. &lt;br/&gt; k-)Kütük evlerin çatısı en önemli kısımlarından birini oluşturur. Çatıda kullanılacak malzemeler, ısı, ses ve doğal şartla</description></item><item><title>RÖNESANS RESİM SANATI</title><pubDate>9/7/2010</pubDate><link>http://www.veribaz.com/viewdoc.html?ronesans-resim-sanati-369525.html</link><description>RÖNESANS RESİM SANATI&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;RÖNESANS&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;İtalya&quot;nın Floransa kentinde XV. yy.ın ilk on yılında ortaya çıkan ve XVI. yy.&quot;da tüm Avrupa&quot;ya yayılan, kültür ve sanattaki yenilenme hareketine Rönesans denir.&lt;br/&gt;&lt;br/&gt;Rönesans sanatçıları, Ortaçağ&quot;ın karanlık yüzyılları boyunca gölgede kaldığını düşündükleri büyük Antikçağ sanatının saygın ve güzel yanlarını yenide